“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Sermaye iktidarı ve sermayenin ihtiyaçları

Soyutlama, bilimin kaçınılmaz olarak başvurduğu bir yöntemdir ve olgular arasındaki ortak özelliklerin bir araya toplanması durumunu ifade etmektedir. Kaldı ki, insanoğlu da böyle düşünmeye yatkındır. Etrafımızdaki nesneleri tanımlamak için kullandığımız birçok kavram da aslında soyutlamalardır; “mavi”, “uzun boylu”, “üçgen” gibi kavramlar, düşünmeyi ve iletişim kurmayı kolaylaştırmak için kullandığımız soyutlamalardır.
Soyutlama amacıyla, bütünün en önemli özelliği seçilerek, diğer özellikler bu özün etrafında yeniden şekillendirilir. Öz, objektif olarak parçalarda bulunan en genel ve bütünün diğer parçalarıyla olan ilişkisini tarihsel ve mantıksal olarak en iyi yansıtan özelliktir.
Buradan hareketle, diyalektik araştırma sürecinin yolu, “görünüşten öze” ifadesiyle dile getirilebilir. Bu, somuttan soyuta ifadesinin bir başka biçimde dile getirilmesidir. Örneğin; emek soyut bir kavramdır. Sadece emek kavramını ele aldığımızda, bunun bağlantıları, çelişkileri, değişimi vb. hakkında hiçbir bilgimiz yoktur. Yukarıdaki ifadede belirtilen haliyle bu “görünüştür”. Bu görünüşün, soyut ifadenin, özünün bulunabilmesi ve bunun bütünün içerisinde tuttuğu yer, iç işleyişi, diğer unsurlarla ilişkisinin analiz edilebilmesi için, bir diğer ifade ile özüne ulaşabilmek için bir dizi soyutlama daha yapmamız gerekmektedir. Emek örneğinden hareket edecek olursak, buradan soyut emek, yani, doğrudan artı değer üretiminde kullanılan ücretli işçinin harcadığı emek, kapitalizm koşullarında emeğin özünü oluşturmaktadır. Bu durum, emek soyutlaması içerisinde kapitalizm koşullarında objektif olarak en genel özelliktir.
Bu girişten hareketle, konumuz olan sermaye iktidarını irdeleyelim. Öncelikle bazı soruların cevaplarını aramakla başlayabiliriz. Yöneten ve yönetilen ilişkisi nasıl sağlanmaktadır? Biz nasıl yönetiliriz? Bunca haksızlığa ve sömürüye karşı, nasıl oluyor da, iktidarlar iktidarlarını koruyabiliyorlar? Gerçek iktidar kimdir?
Öncelikle yalın bir cevap bulmakla yetinelim. Bizler belirli dönemlerde gerçekleşen seçimlere katılır ve oy veririz ve birileri bizi, bizim adımıza yönetir. İstisnalar dışında, kapitalist ülkelerde iktidar böyle belirlenir ve buna da “demokrasi” denir. Böylece meselenin “görünüş” kısmını bulmuş olduk, ama asıl mesele “öz” kısmına ulaşabilmek.
İşte bu yazıdaki amacımız da, “görünüş”ün arkasındaki “öz”ü bulmaya çalışmaktır. Bu görüntü ve öz ilişkisini, Türkiye’deki iktidar ve sermayenin çıkarları arasındaki ilişki çerçevesinde ele almak, konunun anlaşılmasına ışık tutacaktır. Bunun için kapitalistlerin kâr payları ile askeri ve siyasi iktidarların iktidara geliş dönemleri arasındaki ilişki irdelenecektir.

KÂR PAYLARI VE ASKERİ DARBELER
Her askeri darbeden sonra, darbeciler yapılanın bir zorunluluk olduğunu ileri sürerler. Kimi zaman “terör”e, kimi zaman da devletin kuruluş felsefesinin dışındaki gelişimlere vurgu yapılır. Darbecilere göre, artık gelişen olumsuzluklar sivil yönetimlerin üstesinden gelemediği bir hal almıştır. Hatta sivil yöneticiler ve onların uzantıları da bizzat bu sürecin içerisindedirler. Sebep her ne olursa olsun, darbe döneminde yapılanlar herkesçe malumdur.
Biz burada, darbelerin kötülüklerinden veya darbe dönemlerindeki uygulamalardan bahsetmeyeceğiz. Kaldı ki, böyle bir konu, Türkiye’de yaşayan birçok kişinin uzak veya yakın tanık olduğu malumun ilamından başka bir şey olmayacaktır.
Türkiye’deki askeri darbeler konusunda üzerinde fazla durulmayan bir konu, askeri darbeler ile sermayenin ihtiyaçları arasındaki ilişkidir. Bu önemli bir durumdur. Eğer tüm darbeler için böyle bir sonuca ulaşırsak, herhangi bir darbe ayırımına gitmeden, “Türkiye de tüm darbeler sermayenin ihtiyaçları için yapılmıştır” sonucuna ulaşmış oluruz. Daha da ötesi, darbecilerin laiklik, terör gibi gerekçeleri bizim için anlamını yitireceği gibi, emek-sermaye çelişkisinin darbelerin asıl sebebi olduğu gerçeğiyle karşılaşmış oluruz.
Bu savı kanıtlamak aslında çok da zor değildir. Sadece imalat sanayi içerisindeki kâr paylarına bakmamız, savımızı kanıtlamak için bize yardımcı olacaktır. 

GRAFİK I

KAYNAK: TÜİK verilerinden yararlanarak, tarafımızca oluşturulmuştur.

Yukarıdaki grafik (GRAFİK I) imalat sanayindeki kâr paylarını göstermektedir. Şimdi sırasıyla darbe dönemlerini ele alalım.
1960 darbesinin yapıldığı yıl, sermayenin kâr paylarının gelişimi itibarıyla inceleyeceğimiz ilk tarihtir. Grafikte de görüleceği gibi,(GRAFİK I) 1950’lerden itibaren düşen kârların dip noktaya ulaştığı tarih 1960 yılıdır ve aynı yıl askerler iktidara el koymuştur. Bir diğer ifade ile, analizimizin başlangıç tarihinden sonraki dip noktası, aynı zamanda darbe yılıdır. Dolayısıyla ele aldığımız birinci kritik yıl olan 1960 tarihi, savımızı kanıtlar niteliktedir.
Grafik üzerinden darbe sonrası gelişmeleri de görebilmemiz mümkündür. Görülmektedir ki, darbe sermaye açısından başarılı sonuçlar vermiştir ve sermayenin kâr payları artmaya başlamıştır. Özetle sermayenin kâr payları azalırken gerçekleşen darbe, kâr paylarındaki düşüşü durdurmak bir tarafa arttırmayı başarmıştır.
Bu noktada, öncelikle sermaye birikiminin kesintiye uğramaması için devletin ve kurumların yeniden örgütlenmesinin gerektiği durumunu görmemiz gerekmektedir. Asıl amaç bu olsa da, egemenlerin bizlere gösterdikleri olgular her darbede farklı olmuştur. Nitekim her darbe zihinlerimizde sadece dönemin simgeleşmiş olaylarıyla yer alır ve adeta başka hiçbir şey düşünmememiz amaçlanır. Bizler için çıkarılması beklenen sonuç, sadece darbelerin kötü olduğudur. Evet, darbeler kötüdür, ancak aynı zamanda burjuvazinin ihtiyaç duyduğu sermaye iktidarının da araçlarıdır. Bir diğer ifade ile, darbe, bataklık düzeninin ihtiyaç halinde salıverilen timsahlarıdır ve insanlığın mücadelesi, timsahlar kadar, bataklık düzeniyle de olmalıdır.
Bu noktada bir hatırlatma yapmakta fayda vardır. Tüm darbelerden sonra aynı iktisat politikaları uygulanamaz. Bu, çok önemlidir. Nitekim birçok kişinin 1960 darbesiyle ilgili kafaları karışıktır. Bunun çeşitli nedenleri olmakla birlikte, genellikle bu dönemde darbe öncesi hükümet ve onun temsilcilerine karşı da sert uygulamalar yapılmış olması, “özgürlükçü” anayasa vb., en çok üzerinde durulanlardır. Fakat bu noktada, darbenin olduğu dönemdeki sermayenin ihtiyaçlarını da dikkate almak gerekmektedir. Nitekim farklı konjonktürlerde sermayenin ihtiyaçları da değişmektedir. Örneğin, sanayileşmenin başında, iç pazara yönelik üretim yapan bir ekonomide ücretleri tırpanlayıcı, zaten sınırlı olan emeğin örgütlenmesine karşı politikalar sermayenin yararına değildir. Tersine, böyle bir durumda, iç talebi genişletici kurumsal yapılar oluşturulması ve devletin bu ihtiyaçlara uygun olarak yeniden örgütlenmesi gerekmektedir. Artan özgürlükler, buna uygun “özgürlükçü” anayasa, kurumsal değişimin de göstergesidir. Mesele bu boyutuyla değerlendirilmezse, karşımıza “iyi ve kötü” darbeler çıkacaktır ki, bu, büyük bir yanılgı olacaktır.
1971 muhtırasını inceleyecek olursak da, benzer bir durumla karşılaşırız. Grafik I’de de görüleceği gibi, ele alınan dönemdeki (1950-1980) ikinci dip nokta, 1971 yılıdır ve bu da, bir askeri müdahale dönemidir.
Bu noktada, bazı hatırlatma ve uyarılarda bulunmakta fayda vardır. Öncelikle grafiği dikkatle takip eden okuyucu, düşüşün, sadece 1971’de olmadığını görecektir. 1960’ların ortasında da kâr paylarında düşüş söz konusudur. Ancak bu durumun açıklanabilmesi için, ileride ele alınacak sermaye ve iktidar ilişkisinin de değerlendirilmesi gerekmektedir. Kaldı ki, grafiğimiz (GRAFİK I) 1950-1980 arasında bize üç dip noktası vermektedir ve bu üç yıl da darbe yılıdır.
Bu noktada bir uyarıda daha bulunmamız ve okuyucunun sorabileceği bir soruyu cevaplamamız gerekiyor. Acaba sadece darbeler döneminde uygulanan politikalar nedeniyle mi kâr payları düşmektedir? Bir diğer ifadeyle, darbeler “piyasanın işleyişi”ne zarar mı vermektedir? Sorunun yanıtını grafiğimiz açıkça ortaya koymaktadır. Grafik I’de görüldüğü gibi, darbeye kadar olan süreçte kârlar zaten düşmekte ve darbe dönemlerinde en dip noktaya ulaşmaktadır. Kaldı ki, darbelerden sonra da, piyasanın işleyişine zarar vermek bir tarafa, kâr payları artmaktadır.
Buraya kadarki anlatımdan emek-sermaye çelişkisinin ihmal edildiği anlaşılmamalıdır. Tersine, yazının ima ettiği durum tam da budur. Kaldı ki, ele alınan dönemlerde kâr paylarındaki düşüşlerden önce, sınıf mücadelesinin ve işçi sınıfının kazanımlarının arttığı ve sonrasında yaratılan baskı mekanizmalarıyla burjuvazinin kazanımlarının arttığı açıktır. 
1980 yılı ise, Türkiye tarihinin en kanlı darbesine sahne olmuştur. Bu tarihin bir diğer özelliği ise, tarih boyu kâr paylarının en çok düştüğü dönem olmasıdır. Dolayısıyla, 1980 darbesi, savımızın en belirgin kanıtı niteliğindedir.
Kâr payları neden bu kadar önemlidir? Milli gelirin %85’i yerine %65’inin alınması yüz binleri hapsetmeyi ve işkence tezgâhlarından geçirmeye değer mi? Sermaye açısından, evet! Bu durumun açıklanması için, öncelikle belirtilmesi gereken, iç pazara yönelik sermaye birikiminin sınırları olduğudur ve 1980’lere gelindiğinde bu sınırlara ulaşılmıştır. Nitekim 1980 yılı, sadece kâr paylarının, değil kâr oranlarının da en düşük olduğu dönemdir. Aşağıdaki grafik (GRAFİK II) bu duruma işaret etmektedir.

GRAFİK II

KAYNAK: TÜİK verilerinden yararlanarak, tarafımızca oluşturulmuştur.

Kâr oranlarındaki düşüş yukarıdaki grafikte de açık bir şekilde görülmektedir. Bunun ne anlama geldiğini bir örnekle açıklayalım. Örneğin, 1950 yılında 100TL’lik bir sermayenin kârı yaklaşık 50TL iken, 1980’lere gelindiğinde 10TL’nin altındadır. Dolayısıyla “yeniden üretim”in koşulları artık söz konusu değildir. Bir diğer ifade ile, sermaye birikimi krizdedir. Gerek sınıf mücadelesi, gerekse de bu döneme kadar uygulanan “ithal ikameci” sanayileşme modeli, yeterli dövizin elde edilmesine olanak tanımamaktadır.
Sermaye birikiminin önünü açmak için çok daha kapsamlı, çok daha uzun vadeye yayılması gereken ve dolayısıyla çok daha şiddet yüklü bir döneme ihtiyaç vardır. Öncelikle sınıf mücadelesinin uzun süre kafasını kaldıramayacağı bir süre, her şeyden daha önemli hale gelmiştir. Ancak bu şartlarda, yeni bir birikim modeline geçilebilecektir.
Burada hemen belirtelim ki “kâr oranlarının düşmesi”nin önemli faktörlerinden birisi, döneme damgasını sınıf mücadelesi ise de, tek neden bu değildir (Bu konu burada ele alınamayacak kadar uzun ve diğer birçok olguyu da açıklamayı gerektirmektedir).
Aslında sermaye birikim modellerinin değişmesi, sermayenin kolaylıkla benimseyebileceği bir yol değildir. Sadece iç pazara yönelik üretim yapan firmalar, kâr hadleri düşük de olsa, rakipsiz mallar üretmektedirler. İhracata yönelik üretim yapmak ise hem risklidir, hem de daha önce denenmemiştir. Öncelikle uluslararası rekabetin altın kuralı, işçi sınıfının sürekli baskı altın da tutulmasıdır. Oysa 1970’lerin sonundaki sınıf mücadelesi ortadadır. Sürecin devam edilip edilemeyeceğinin son bir kez denenmesi gerekmektedir. Bunun için “kaos” ortamında olan ekonomiye yeni kaynak girmelidir. Nitekim bu kaynak ta merkez kapitalist ülkelerden sağlanmış, o ana kadarki en büyük dış yardım IMF ve Dünya Bankası’ndan alınmıştır. Bu, 1978 yılında dip noktaya ulaşan kâr paylarının bir miktar artmasını sağlasa da, ancak rahat bir nefes almaya ve rejimi korumaya yönelik olmaya yeter düzeydedir. Kaldı ki, sermaye düzeninin sahipleri çok iyi bilmektedirler ki, taşıma suyuyla değirmen dönmemektedir.
Kuşkusuz sermaye ile iktidar arasındaki ilişki sadece askerle sınırlı olmamıştır. Sivil siyasetle kâr payları arasındaki ilişki de incelenmelidir.

KÂR PAYLARI VE SİYASİ İKTİDAR
Burada, kâr payları ile siyasi iktidarlar arasındaki bir ilişkiyi irdeleyeceğiz. Şimdiye kadar anlatılanların ifade ettiği durum, sermayenin darbecilerle olan ilişkisidir. Burada ise, sermaye ve siyasi iktidar arasındaki ilişki ele alınacaktır. Bu ilişki ele alınırken de, kâr oranları ve kâr payları verileri değerlendirilecektir. Ancak burada öncelikle kâr oranları ve kâr payları oranların bileşenleriyle ilgili bazı açıklamalara ihtiyaç vardır.
Konuyu bir örnekle açıklamaya çalışalım. Diğer koşulların değişmediği durumlarda, milli gelirin arttığı dönemler, genellikle işsizliğin azaldığı dönemlerdir. Bu, geleneksel iktisadın üzerinde ısrarla durduğu bir durumdur ve büyüme fetişizminin de temelini oluşturur. Bu önerme, kısmen doğrudur. Fakat aynı zamanda da, paylaşımı ve sınıf mücadelesini ihmal etmesinden dolayı, eksiktir. Nitekim büyüme ile birlikte işsizliğin azalması, aynı zamanda, “yedek işgücünün” azalması anlamına gelir. İşçilerin pazarlık paylarının artması sonucunu doğuran bu durumda, işçilerin ücretleri de artacaktır. Bir diğer ifade ile, ücretlerin artışının büyüme artışından daha fazla olması riskini de içinde barındırır. Nitekim yüksek büyüme dönemlerinde, tüm kapitalist ekonomilerde frene basılır. Örneğin, böyle durumlarda faizler yükseltilerek, daha fazla yüksek büyüme önlenmiş olur.
Dolayısıyla kâr payının bileşenlerinden paydada yer alan (milli gelir) kadar kesrin pay kısmında yer alan kârlar da önemlidir. Bu doğrultuda tek başına büyüme belirleyici değildir. Dolayısıyla biz de, analizimizi, kâr payları ve kâr oranları ile birlikte değerlendireceğiz.
Ele alınan dönemdeki duruma, 1961 seçimleriyle başlayalım. 1961 yılı seçimlerinin galibi CHP 173 milletvekilliği kazanmış, ikincisi AP ise, 158 milletvekilliğinde kalmıştır. Hükümet kurma görevi CHP-AP koalisyonundadır. Takip eden dönemde, iktidarın ilk yıllarında sermayenin kâr payları artsa da, daha sonra azalmaya başlamıştır. Oysa aynı dönemde, iktisadi büyüme iki haneli rakamlardadır (1961 ve 1964 arasında sanayideki büyüme sırasıyla, %11.7, %3.5, %12, %11,2’dir). Sınıflar arasındaki ilişkiyi ihmal edecek olursak, beklenen, iktidarın devamı yönünde sınıflar arasında bir memnuniyet olması gerektiğidir. Geleneksel iktisadın mekanik ve sınıflar arası ilişkiyi ihmal eden görüşüne göre, böyle durumlarda, hem işçi sınıfı kazançlıdır, hem de burjuvazi. Oysa bu dönemde kâr payları düşmektedir. Bir diğer ifade ile, sermaye, iktisadi büyüme kadar kârlarını artıramamıştır. Bizim iddiamız, böyle bir durumda, siyasi iktidarın değişmesinin gerektiği yönündedir. Nitekim böyle de olmuştur. CHP-AP koalisyonunun kurulmasından yaklaşık bir yıl sonra koalisyondan ayrılan AP 1965 seçimlerini kazanmış ve hükümeti kurmakla görevlendirilmiştir.
Burada hemen belirtelim ki, bu ve benzeri durumlarda, iktidarın serbest seçimlerle belirleniyor olması sonucu değiştirmemektir. Çünkü unutulmamalıdır ki, genellikle bu tür dönemler aynı zamanda yoğun propaganda dönemleridir ve propaganda araçları sermayenin elindedir.
Seçimlerin galibi AP’nin bu iktidar döneminde, sermayenin kârları tarihi zirve noktalarına ulaşmıştır (GRAFİK I). Bu dönemde de büyüme yüksek oranlardadır ve kâr oranları da yükselmeye başlamıştır. Bir diğer ifade ile, sermayenin büyümeden aldığı pay çok daha yüksektir. Bizim iddiamıza göre, AP yeniden hükümete gelmekle ödüllendirmelidir. Nitekim takip eden 1969 genel seçimlerinde, AP birinci parti olarak, hükümet kurma ile yeniden görevlendirilmiştir.
Ele alınan her iki seçim dönemdeki ortak nokta yaklaşık aynı yüksek sanayi büyüme oranı iken, farklılık, kâr paylarının birincide düşmesi, ikincide ise yükselmesidir ve iktidarın oluşmasında belirleyici olan kâr paylarıdır.
Tekrar iddiamızı incelemeye devam edelim. Yukarıdaki grafiğin bize gösterdiği, AP’nin ikinci döneminde yüksek sanayi büyüme (1970 yılı hariç) oranlarına karşın, kâr paylarının düşmeye başladığıdır. Bu düşüşün karşılığının ne olacağı da açıktır: yedeklenmek. Nitekim hükümet bir muhtıra ile el değiştirmiştir.
Askeri yönetimin oluşturduğu kabineden sonraki iktidar, 1973 yılı seçiminin galibi CHP’dir ve tek başına iktidar olmasa da, MSP ile koalisyon kurmuştur. Ancak grafikteki trendten de görüleceği gibi, kârlar azalmaya devam etmektedir. Ceza mekanizması yine işlemeye başlamış, takip eden 1975 yılında I. MC hükümeti kurulmuş ve 1977 yılındaysa II. MC hükümeti kurulmuşsa da, sermayenin kâr paylarındaki azalma devam etmiş ve sermayenin kuralları işlemeye devam etmiştir.
Buraya kadar ele alınan tüm süreçler iddiamızı kanıtlamaktadır. Çünkü dönem, sınıf mücadelesinin dorukta olduğu bir dönemdir. Askeri darbeler de dahil tüm yöntemler denense de, sermayenin kârlarındaki düşüş engellenememektedir. Siyasi iktidarlar, kârları arttırmak bir tarafa, düşüşün daha da artmasına dahi mani olamamaktadırlar. Böylesine güçlü bir sınıf muhalefetine karşı, sermaye son kozunu, “sosyal demokrat” bir partiden yana kullanmıştır. Mevcut hükümet, 1977’de gensoru ile düşürülerek, CHP azınlık hükümeti denemeye alınmıştır. Bununla da yetinilmemiş, merkez kapitalist ülkeler işin ciddiyetini anlamış olmalı ki, o zamana kadar alınmış en büyük dış yardımlar devreye sokulmuştur. Almanya’dan 130 milyon dolar, Dünya Bankası’ndan 350 milyon dolar ve IMF’den de 1,5 milyar dolarlık krediler gelmiştir. Bu, sermaye için bir can suyudur ve kârların kalıcı olarak artabilmesi için, kaçınılmaz olarak sınıf mücadelesinin boğulması ve kurumsal yapının değişmesi gerekmektedir. Bu çerçevede, sermaye için yeni mutlu günlerin habercisi, 12 Eylül 1980 darbesidir.
Konunun daha net anlaşılması için, konunun bundan sonraki kısmı, 1980 ve 1994 arasındaki dönem ele alınarak incelenecektir. Aşağıdaki grafikler (GRAFİK III, GRAFİK IV) 1980 ve 1994 arasındaki imalat sanayi kâr payları ve kâr oranlarının gelişimini göstermektedir.


GRAFİK III

KAYNAK: TÜİK verilerinden yararlanarak, tarafımızca oluşturulmuştur.

GRAFİK IV

KAYNAK:
TÜİK verilerinden yararlanarak, tarafımızca oluşturulmuştur.

1980-1994 dönemi de tezimizi doğrular niteliktedir. ANAP hükümeti döneminde de kâr payları, çok daha büyük bir ivmeyle artmaya devam etmiştir. Gerçek iktidar durumundaki sermaye, uzun yıllar sonra, aradığını bulmuştur. 12 Eylül 1980 darbesinin hazırlamış olduğu ortama mükemmel uyum sağlayan ANAP, kâr paylarını rekor seviyelere çıkarmış ve bunun sonucu olarak, sermaye iktidarı, 1987 seçimlerinde de, ANAP’ı bir dönem daha hükümete taşımıştır. Ancak 1980’lerin sonlarına gelindiğinde, sınıf mücadelesi de yeniden canlanmaya başlamış, Nisan 1989’da Adana’da elli bine yakın işçi ve karayollarında çalışan yüz yirmi bin işçinin mitingi, sermaye açısından tedirginlik yaratmaya yetmiştir. Üstüne üstük 1991’de Zonguldak’tan yola çıkan yüz binler, hedef olarak devletin kalbi Ankara’yı görmüş ve yürüyüşe geçmiştir. Artan sınıf mücadelesinin doğal sonucu olarak da, sermayenin kâr payları düşmeye başlamıştır.
ANAP’ın artık değiştirilmesi gerekmektedir. Nitekim 20 Ekim 1991 yılındaki seçimin galibi DYP ile üçüncüsü SHP, yeni bir koalisyon kurmuştur. Grafikte de (GRAFİK III) görüleceği gibi, koalisyon sermayenin güvenini boşa çıkarmamış ve kâr payları yükselmeye başlamıştır. Burada, savımız bir kez daha doğrulanmaktadır. Çünkü Süleyman Demirel’in Cumhurbaşkanı olmasından sonra DYP’nin başına geçen Tansu Çiller, uyguladığı sermaye yanlısı politikalarla, kâr paylarının artmasını yeniden sağlamış ve ödülünü 50, 51. ve 52. dönemlerde hükümete taşınmasıyla almıştır.
Gelelim, irdeleyeceğimiz son döneme. Bu dönem, 1995–2010 yılları arasıdır. Aşağıdaki grafik, bu dönemin sermaye paylarını vermektedir.

GRAFİK V

KAYNAK: TÜİK verilerinden yararlanarak, tarafımızca oluşturulmuştur.
GRAFİK VI

KAYNAK: TÜİK verilerinden yararlanarak, tarafımızca oluşturulmuştur.

1995’e gelindiğinde, 1990’lı yılların ilk çeyreğinde sermayenin kârları için süren bahar, yerini kışa bırakmıştır. Sınıf mücadelesi zaman zaman eylemselliğini arttırmaktadır. Nitekim 1995 yazında Ankara’da yüz bin işçi yürümüş ve 1994 yılının sonlarında başlayan grev dalgası da halen sürmektedir. Sermayenin ilk ikazı 1995 yılında Tansu Çiller hükümetinin güvenoyu alamaması ile olmuş, takip eden dönem, kısa bir DYP-CHP koalisyonu ile geçirilmiştir. Yukarıdaki grafikte de görüldüğü gibi, 2000’li yılların başına kadar birçok iktidar denemesi olmuştur. Her defasında da, başarılı olamayan hükümet, yerini ya yenisine bırakmış ya da tenzil-i rütbe ile cezalandırılarak hükümetin ikinci ortağı haline gelmiştir. Örneğin, 24 Aralık 1995 seçimleri sonrasında, DYP artık iktidar değil, ANAYOL hükümetinin küçük ortağıdır. Üç aylık bu hükümet, yerini, bir yıl sürecek REFAHYOL hükümetine bırakmıştır. Tüm arayışlar kâr paylarının düşmesini engelleyememiş ve daha sonra denenen ANASOL-D hükümeti de sonucu değiştirememiştir. “Kâr paylarını arttıran ile devam et ve kârları azaltanı yolla” şeklinde özetlenebilecek hipotezimizi, şu ana kadarki tüm durumlar kanıtlar niteliktedir.
57. Hükümet dönemi, Türkiye tarihinin en büyük krizlerinden birinin yaşandığı dönemi işaret etmektedir. Nitekim 1999 -2002 yıllarında kâr payları artıyor gibi gözükse de, bu, kriz döneminde yaşanılan şiddetli düşüşün etkisinin azalması neticesinde gerçekleşmiştir (baz etkisi). Nitekim DSP-MHP-ANAP iktidarı, 2002 seçimlerinde, yerini AKP iktidarına bırakmıştır. AKP ise, hükümeti döneminde, kârları tarihi rekorlar seviyelerine çıkarmıştır ve yaşadığımız günlerde de görev başındadır.
Sonuç olarak, ele aldığımız bütün dönemler bize göstermektedir ki, asıl iktidar sermayedir ve kâr payları hükümetlerin karnesi niteliğindedir. Kâr paylarının düşmesiyle, hükümet öyle veya böyle, ya muhalefete çekilmekte, ya hükümetin küçük ortağı olarak tenzili rütbe cezası almakta ya da tasfiye edilmektedir. Dolayısıyla, çoğu zaman merkez siyasi partiler arasında yarışlardan ibaret gibi görünen süreçler, aslında emek-sermaye çelişkisine ve sermayenin ihtiyaçlarına göre şekillenmektedir.