“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Kaz Dağları’nda siyanürlü altın karşıtı mücadele ve sınıf partisi

1-    KAZ DAĞLARI’NIN TARİHSEL, EKOLOJİK VE EKONOMİK ÖNEMİ
Ülkemiz kelimenin tam anlamı ile bir “altına hücum” sürecinden geçiyor. Bergama köylülerinin siyanürlü altın karşıtı direnişini, devlet-şirket işbirliği ile tezgâhlanan bir psikolojik harp hamlesi ile sönümlendirenler, Bergama kapısı açıldıktan sonra ülkemizin dört bir yanında altın madenciliği için çalışmaları başlattılar.
2004 yılında Dünya Çevre gününde yürürlüğe sokulan Maden Yasası’nın ardından, ülkemizde  sadece Batı Anadolu’da 100.000 km²’lik bir alan olmak üzere toplam 155.000 km²’lik bir alanda yabancı şirketlere maden ruhsatı verilmiştir. Bu alan mücavir alanlarla birlikte 450.000 km²’ye kadar çıkmaktadır. Yani ülke yüzölçümünün yaklaşık yarısı 99 yıllığına yabancı çok uluslu şirketlere kiraya verilmiştir.
Bu büyük talan ve yıkımın yöneldiği en önemli yörelerimizden birisi de Kaz Dağları’dır. Kaz Dağları, Balıkesir ile Çanakkale illeri içerisinde yer alır. Endemik, jeolojik, kültürel, mitolojik ve arkeolojik açıdan dünyanın en değerli bölgelerinden birisidir. Kaz Dağları’nın Edremit Körfezi’ne bakan 21 bin 300 hektarlık kısmı, 1993 yılında Milli Park ilan edilmiştir. Antik çağda “Bin pınarlı İda” da denilen Kaz Dağları önemli bir su zenginliğine de sahiptir. DSİ verilerine göre, Kaz Dağları, yılda 1.3 milyar metreküplük su verimliliğiyle yüzlerce dereyi ve su kaynağını beslemektedir. Su fakiri bir ülke olan Türkiye’de ve küresel ısınmanın su kaynaklarının önemini kat be kat arttırdığı günümüzde bu miktar çok önemli bir potansiyeldir.
Kazdağı, yer şekli olarak bir dağ olmasının yanı sıra çevresinde yer alan diğer dağlar, platolar ve ovalarla birlikte doğal-coğrafi özelliklerin bir bütünlük gösterdiği yöre kavramıyla değerlendirildiğinde (ki doğrusu budur), 380 000 hektarlık bir alanı kapsar. Yani, Kaz Dağları aslında bir jeolojik sistemin adıdır. Edremit Körfezi, Bayramiç, Yenice ve Ezine ovaları da Kaz Dağları’nın içindedir. Kaz Dağları işte bu geniş bölgede yerüstü ve yer altı su kaynaklarını oluşturan, besleyen ve onların sürekliliğini sağlayan, barındırdığı bitkilerle, hayvanlarla, temiz havasıyla ve sularıyla can verdiği tarım alanlarıyla yüzyıllardır tüm yörenin yaşam kaynağı olmuştur.
Bölgedeki 258.190 hektarı bulan orman örtüsü, çağımızın en önemli sorunlarından  küresel ısınmanın nedeni olan fazla karbondioksiti emerek (516 380 ton CO2/yıl) küresel ısınmanın olumsuz etkilerini azaltır. Fotosentez sonucu üretilen oksijen (375 400 ton O2/yıl) ise yöreyi oksijen bolluğu açısından dünyanın en zengin yerlerinden biri haline getirmektedir. Kaz Dağları, İsviçre Alplerinden sonra dünyada en fazla oksijen üreten yer olarak da bilinir.
Kaz Dağı Yöresi, barındırdığı bitki ve hayvan topluluklarıyla Anadolu’nun en önemli sığınaklarından birini oluşturmaktadır. İçerdiği 82 nadir bitki türünden 37 tanesi sadece Kaz Dağı’na özgüdür ve burası aynı zamanda kuşların ikincil göç yollarından biridir. Kaz Dağları, zengin biyolojik çeşitliliği nedeniyle uluslararası değerlendirme ölçütlerine göre, “Önemli Bitki Alanı ve Önemli Doğa Alanı” olarak kabul edilmiştir.
Kaz Dağları aynı zamanda mitolojik bir dağdır. Mitolojide “Bin Pınarlı İda Dağları” olarak da bilinir. İnsanların tanrı, tanrıların insan olduğu dönemde, Kaz Dağları, çok güzel oldukları için tanrıların yaşadıkları yer olarak geçer. Kaz Dağları’nda altın olduğu binlerce yıldan beri bilinmektedir. Hatta Truva savaşları, Helen’i kurtarma bahanesi ile bu zenginliklere göz dikenler yüzünden olmuştur.

2-    KAZ DAĞLARINDA YAPILMAK İSTENEN ALTIN MADENCİLİĞİNİN TARİHÇESİ
Türkiye’deki ilk altın madeni girişimi 1993 yılında Balıkesir Havran’da oldu. O dönem gerek yöre halkının tepkisi, gerekse bu mücadelelerin bir parçası olmak üzere, TBMM’de çıkarılan Zeytin Yasası bu girişimi püskürttü. Aradan 13 yıl geçtikten sonra, bu sefer hem Havran’da, hem de Kaz Dağları’nın birçok yerinde yeniden altın madenciliği gündeme geldi.
2007 yılında madencilik çalışmalarına karşı yoğun bir kamuoyu tepkisi gelişti. Bu süreçte hem yörede, hem ülkenin diğer bölgelerinde tepkilerin artması, basında birçok köşe yazarının Kaz Dağları’ndaki altın işletmeciliğini köşelerine taşıması hükümete geri adım attırdı. Altın madenine karşı çıkanların ardında “dış güçler var” bildik yalanı ortaya atan zamanın Bakanı Hilmi Güler, tepkiler genişleyince, “halka rağmen bir şey yapılamayacağını” açıklamak zorunda kaldı. Hükümet ve şirketlerin ortak kararı ile tepkilerin azalmasını beklemek için sondajların ve diğer çalışmaların en alt seviyeye indirildiği bir sürece girildi.
Sonuçta, aradan geçen 2-3 yılın ardından bu tepkilerin ‘kabul edilebilir’ düzeye indiğine kanaat getirmiş olacaklar ki, yeniden yoğun bir şekilde sondajlara ve diğer maden faaliyetlerine başladılar.
Kaz Dağları yöresinde, Cominco, Tüprag, Alamos Gold ve onların taşeron şirketleri tarafından maden arama faaliyetleri kapsamında, başta Çan-Söğütalan/ Bardakçılar/Halilağa/Hacıbekirler, Bayramiç-Muratlar/Karıncalı/Zeytinli/Kuşçayırı, Çanakkale-Kirazlı, Ayvacık-Bahçedere köylerinde ve daha birçok sahada sondaj faaliyetleri devam ediyor. Genellikle tarımla geçinen bölge halkının bilgisi ve onayı olmadan, Ayvalık, Edremit Körfezi ile Balıkesir Kaz Dağları Milli Parkı alanında, Çanakkale Merkez Dardanos-İntepe’de, Bayramiç, Çan ve Ayvacık ilçelerinde, Kaz Dağları ve eteklerinde çok sayıda işletme ruhsatı verildiği bilinmektedir. Oksijen deposu, biyolojik çeşitlilik alanı, uluslararası bilimsel projelerin uygulandığı gen kaynağı, Balıkesir-Erdek-Çanakkale-Edremit Körfezi-Ayvalık hattında yaşayan halkın içme, kullanma ve tarımsal sulama suyu kaynağı olan Kaz Dağları, eğer bu vahşi madencilik saldırısına engel olunamazsa, yok olacaktır. (EK1: Kaz Dağlarında altın madeni işletilmek istenen yerlerin haritası)

ALTIN MADENCİLİĞİNİN KAZ DAĞLARINA VE YÖREYE ETKİLERİ NE OLACAK?
Bu son söylediklerimiz, altı boş, soyut bir söylem değildir. Yıllardır yörede incelemelerde bulunan, bilimsel araştırmalara imza atan bilim insanlarının ortaya koyduğu bilimsel tespitler bu gerçeğe işaret etmektedir.
Çevresel etkileri açısından altın işletmelerinin olumsuzlukları aşağıda özetlenmiştir:
1- Doğal yerleşik ve endemik türlerin yok edilmesi,
2- Maden çevresinde ekolojinin olumsuz yönde etkilenerek bozulması,
3- Arazi kullanım kapasitesinin azalması, çevre arazilerin gözle fark edilebilecek düzeyde ekonomik kayba uğraması,
4-Rehabilitasyon, kapama, ve saha düzeltme çalışmalarının yapılıp yapılamayacağı hususunun her zaman belirsizlik taşıması,
5- Proses atıklarının etkilerinin minimizasyonunda ve atık minimizasyonu prensiplerine uyulmamasının oluşturacağı olumsuzluklar,
6- Katı, sıvı ve gaz atıkların olumsuz etkileri yanı sıra işletme sonrası gözlemlenen kalıntıların ve harabe görüntüsünün yarattığı estetik kayıplar,
7- Hava kirletici emisyonlar,
8- Yer altı sularında kalite düşüşü ve/veya kirlilik artışı,
9- Tehlikeli ve zararlı kimyasalların yarattığı riskler,
10- Tehlikeli ve zararlı kimyasalların taşıma, depolama ve kazalar sonucu ortaya çıkartacağı sorunların taşıdığı yüksek riskler,
11- Gürültü ve radyasyon,
12- İşyeri ve işçi sağlığı açısından oluşacak riskler,
13- Kültürel varlıklara, arkeolojik ve tarihi yerlere olan olumsuz etkiler,
14- İşletme bölgesinde ve çevrede yaşayanların sağlık problemleri.
SİYANÜRÜN SAĞLIĞA ETKİSİ
İçilen su ile, solunan hava ile ya da deriden siyanür geçişi olabilir. Bu olay gerçekleştiği taktirde;
*  Solunum merkezini baskılar,
*  Hücrelerde solunum enzimlerini baskılar,
*  Kısa süreli yüksek doz, sinir, solunum, dolaşım sistemini etkilemektedir.
*  Uzun süreli düşük doz, ruhsal dengede bozulma, iştahsızlık, guatra neden olur.
* İnsan için öldürücü doz 1mg/kg (beden ağırlığı) kadar olup, solunan havadaki 100-300 ppm siyanür öldürücü etki yapmaktadır. (Prof. Dr. Kenan Kaynaş)
*Uzun dönemde ise, siyanür zehirlenmesinin insan bedeninde saptanması neredeyse olanaksızdır.
Kaz Dağları yöresi 1. derece deprem bölgesindedir. Bölgede halen diri olan ve büyük ölçekte deprem üretmesi muhtemel olan faylar mevcuttur. Maden işletilip, alan atık barajları ile terk edildiğinde, hem deprem riski sürecek, hem de yörede tüm canlılar için ölümcül hastalıklar yüzlerce yıl etkisini sürdürecektir. (Prof. Dr. Kenan Kaynaş)

KAZ DAĞI YÖRESİNDE ALTIN MADENİ İŞLETMECİLİĞİ BAŞLARSA…
* 2.5 milyar ton kayaç ve toprak işlenecek,
* Yaklaşık 400.000 ton siyanür kullanılacak,
* 2.580.000 da orman alanı ve başta 10 milyon adet zeytin ağacı olmak üzere tüm bitkisel üretim olumsuz etkilenecek.
Toprak yenilenemez ve sınırlı bir doğal kaynaktır. Toprak kirlenmesi fiziksel, kimyasal ve biyolojik bileşiminin olumsuz yönde değişmesi olarak tanımlanmaktadır. Bu kirlilikte en önemli özellik; kirlenmenin uzun zaman kalıcı olması, hava ve sudaki kirlenmeye göre temizlenmesi en zor olan, hatta ağır metallerle kirlenmişse pratik olarak temizlenmesi mümkün olmamasıdır. Ağır metaller (çinko, bakır, demir, mangan, molibden, kobalt, kurşun, kadmiyum, cıva, krom) toprağın kimyasal ve biyolojik özelliklerini bozduğu gibi, en önemli potansiyel zararları bitkiler ve bu bitkilerden yararlanan hayvanlar ve insanlarda görünmektedir.

EKONOMİK ETKİLERİ NE OLACAK?
Akdeniz ile Karadeniz iklimleri arasında bir geçiş bölgesi özelliğini taşıyan Kaz Dağı yöresi, sahip olduğu fiziki coğrafya ve buna bağlı olarak da iklim koşulları sayesinde, doğal bitki örtüsü ve tarımsal etkinlikler açısından çevreye göre daha zengin olmasını sağlamaktadır. Bu yüzden, tıpkı antik çağlarda olduğu gibi, bugün de burada tarım oldukça önemli bir yer tutar. Bölge nüfusunun yaklaşık % 50’si tarımla geçinmektedir.
Yöredeki tarımla uğraşan %50’lik nüfus, direkt olarak bitkiler ve hayvanlar olarak isimlendirdiğimiz canlılarla uğraşmakta ve insanların gereksinimlerini karşılamaktadırlar.
Bunların üretkenlikleri, uygun iklim koşulları, toprakların verimliliği, suyun kalitesi ve yeterliliğine bağlıdır. Üretimin ekonomik değeri ise, ürün miktarı kadar ürünün kalitesiyle de yakın ilişkilidir ve bu bağlamda doğal çevrenin etkisi yadsınamaz. Dolayısıyla toprak, su ve havaya zarar vermeden sürdürülebilir üretim önem kazanmaktadır.

KAZ DAĞLARI’NDA TOPLAM YILLIK TARIMSAL ÜRETİM DEĞERİ
2007 yılı birim fiyatları ile aşağıdaki gibidir:
Bitkisel üretim, 4.345 milyar $’dır.
Hayvansal üretim, 2.550 Milyar $’dır.
Toplam tarımsal üretim ise, 6.895 milyar $’dır.
Bu hesaplamalarda, bitki (ağaç, fidan, tohum ) ve hayvan varlığı hariç tutulmuştur.
Aynı şekilde, hesaplamalarda, minimal işleme ile yaratılacak katma değer de hariç tutulmuştur.
Itri ve tıbbi bitkilerin değerleriyle su ürünlerinin değerleri yine hesaplamaya katılmamıştır.
Bu yöredeki tarımsal üretimin parasal değeri yanında yörede yarattığı istihdam, sosyal değerler ve kültürel yaşama sağladığı katkı unutulmamalıdır.
Yöredeki maden işletmelerinin açılması ile toplam 1 600 kişiye iş olanağı sağlanacağı ifade edilmektedir (G.Önal, 2004). Oysa Çanakkale’de nüfusun %56’sı (261.610 kişi), Balıkesir’de ise %46’sı (495.000 kişi) tarımla uğraşmakta ve geçimini tarımdan sağlamaktadır.
Kaz Dağı yöresi altın rezervinin 338 ton olacağı ve ülke ekonomisine 5 milyar dolar kaynak aktarılacağı bildirilmektedir. Bu yöredeki tarımsal üretimin yıllık parasal değeri ise 6.895 milyar dolardır! Görülüyor ki, atılan taş kuşları ürkütmeye değmiyor !!
“Kazanç özelleştiriliyor, risk kamulaştırılıyor !!”

3-    MÜCADELEDE SINIF PARTİSİNİN YERİ VE ROLÜ
İkinci bir Bergama köylü hareketi yaratılabilir mi? Önümüzdeki günlerde gelişecek ve sertleşecek direnişe sınıf parti nasıl hazırlanabilir?
Kaz Dağları’ndaki talanı ve doğa tahribatını önleyebilecek tek güç, öznesini yöre halkının oluşturduğu halk direnişidir. Açılan/açılacak olan davalardan, TBMM’deki muhalefetin karşı çıkışlarından medet ummak, mücadele sürecini bunlara endekslemek, aslında hiçbir şey yapmamakla aynı anlama gelecektir.
Peki, burada bir halk hareketi, kitlesel bir köylü direnişi, ikinci bir Bergama köylü hareketi yaratılabilir mi? Bunun koşulları vardır. Altın işletmeciliği yapılmak istenen yörelerdeki köylülerin hemen tamamı bu işletmeciliğe karşıdır. Elmalı köylüleri, Söğütalan köylüleri, Etili köylüleri, Bayramiç halkı ve diğerleri çeşitli eylem ve etkinliklerle altın madenini istemediklerini ortala koymuşlardır. Söğütalanlılar altıncı şirkete ÇED toplantısı yaptırmamış, Elmalı köylüleri yörelerine gelecek madencileri topraklarına sokmayacaklarını defalarca söylemişlerdir.
Köylülerin bu kararlılığını destekler biçimde, özellikle Çanakkale merkezli mücadele süreci de son dönemde önemli bir atılım göstermiştir. Gerek Çanakkale Çevre Platformu’nun (ÇEP) çalışmaları, gerek kent konseyinin konuya bakış açısı ve nihayetinde kent belediyesinin altın madenciliğine yaklaşımı mücadelenin geleceği açısından umutları tazelemektedir.
Çanakkale ÇEP’in son yıl içerisinde faaliyetlerini sıralayacak olursak…
1-    Mart 2011 yılında Çanakkale kent konseyiyle aktif olarak çalışmalara başlandı.
2-    Çanakkale’nin tek içme suyunu veren ATIKHİSAR barajında bir kır şenliği düzenlendi. Bununla kentte yaşayanların içtiği suyun altın arama çalışmalarında büyük bir zarar göreceği, sadece sularının değil soludukları havanın, toprağın büyük bir tehlikeyle karşı karşıya olduğu ve artık buna karşı bir mücadele başlatmaları gerektiği anlatıldı. Kentin büyük bir kısmı bu etkinliğe katıldı. Ve orada kentlinin biraz olsun “uykudan uyandırılması” başarıldı.
3-    Kentin her yıl barış temasını işlediği geleneksel Truva Festivali, 2011 yılında, “havada siyanür kokusu” sloganıyla, tam da var olan duruma uygun bir mesajla yola çıktı. Konsey’deki çevre meclisi içinde yer alan arkadaşlar, 3 adet panel düzenleyerek, süreci bilgisel anlamda beslediler. 3000 adet hazırlanmış bildiri bir hafta boyunca dağıtıldı. Bildiri dağıtımında olanlar ve olacaklar anlatıldı.
4-    Çanakkale Orman Müdürlüğü’nün kapatılması konusunda çevre meclisi olarak kente gelecek olan orman bakanını protesto etme kararı alındı. Basın açıklaması ve protesto etkinliği düzenlemenin doğru olmadığı, kent konseyinin tarafsız olduğunu vb. söylemleri üzerine protestolu basın açıklaması yapıldıktan sonra konseyle yollar ayrıldı. Ancak bu çalışmadan sonra da Çanakkale Çevre Platformu’nda mücadeleye devam edildi.
5-    Platform’un 2007 yılından beri var olduğu, ancak dönemsel bir pasiflik içinde olduğunun belirtilmesinin ardından, tüm enerji ve inançla platformun harekete geçirilmesine girişildi. Sondaj çalışmalarının yapıldığı köylere gitme kararı alındı.
6-    Platform çalışma gruplarına ayrılarak, kentte, köylerde ve kamuoyunda platformun varlığını göstermesi için iyi bir çalışma planı yapıldı.
7-    ÇED toplantısı yapılacak köye doğa gezisi adı altında, birkaç üniversiteden hocalar ve doğaseverlerle, önce o bölgedeki 22 köy muhtarını bilgilendirme toplantısı yapıldı. Ardından Söğütalan köyü halkıyla köy meydanında toplanarak, neler olduğu ve onları nasıl tehlikelerin beklediği tartışıldı. Köylüler, bu toplantının ardından, 2 gün sonra, altın madencilerine ÇED toplantısını yaptırmadığı gibi, tepkisini, sesini birçok yere duyurmayı sağladı.
8-    Bu zaman diliminde ayrıca köy çalışma grubu da sık sık köyleri ziyaret ederek, izin verilmemesi ve iyi bir direnişle buna engel olunabileceği konusunu işlemeyi sürdürdü.
9-    Kente hazırlanan imza metni 37 demokratik kitle örgütüne imzalatılarak, destekleri ve yükseltilen sese ses katmaları istendi.
10-     Bayramiç ilçesinde, baro da harekete geçirilerek, ortak bir panel düzenlendi. Panele köylerden köylülerin de getirilmeleri ve süreç hakkında bilgilendirilmeleri sağlandı.
11-     Kazdağı’nı ve bölgeyi tehdit eden sadece siyanürlü altın değildir. Son yıllarda Çanakkale’nin kuzeyine kurulmaya çalışılan ve çoğunluğu linyitle çalışan ve 5 bin megavata varan termik santraller ile çimento fabrikaları da insana ve doğaya yönelik ciddi tehditler durumundadır. Termik santrallerin ve çimento fabrikalarının bacasından çıkan gazlar ve küller havayı kirletecek, oluşturacağı asit yağmurları ile de suları tarım alanlarını ve Kazdağı’nı ormanları yok edecektir. Platform, buna yönelik olarak da bölgede bilgilendirme ve eylemlilik sürecini işletmektedir.
12-     Bu arada, gerekli bakanlıklara, hem altın arama, hem de var olan Çan termik santralinin büyütülmesinin doğru olmadığını belirten imzalı dilekçeler gönderildi.
13-     Ayrıca Türkiye’de benzeri çevre tahribatıyla karşı karşıya kalan birçok yere basın açıklamalarıyla destekte bulunuldu. Ayrıca Gerze Mitingi’ne platform olarak katılındı.
14-    3 Aralık 2011’de platformun şehir grubunun ciddi bir çalışması sayesinde geniş katılımlı bir panel düzenlendi. Ve artık kentli “ne gerekiyorsa yapalım” deme eğilimi göstermeye ve mücadelenin gerekliliğine inanmaya başladı.
15-    4 Aralık 2011’de Hayat TV “Çepeçevre Yaşam programı”yla 2 adet açık kimya işletmesinin ve yoğun birer sondaj çalışmasının yapıldığı Ağı Dağı’na gidildi ve orada köylülerle birlikte röportajlar yapıldı.
16-    14 Aralık 2011 tarihinde merkezde ve ilçelerde kitlesel basın açıklaması yapıldı.
17-    17 Aralık 2011’de Karabiga’da hem altını hem termiği konu alacak bir miting yapılması kararı alındı.
Ayrıca, Ocak ayı içerisinde hukukun ekoloji mücadelesindeki yeri ve etkisinin yanı sıra, yaklaşık 10 yıldır çevre mücadelesine büyük zarar veren ve her fırsatta yinelenen “Alman vakıfları-dış güçler” yalanının teşhir eden “Kuyudaki Taş- Alman Vakıfları ve Bergama Gerçeği” adlı kitapla ilgi bir söyleşi gerçekleştirilecek. Çepeçevre Yaşam, yine Ocak ayı içerisinde, Gökçeada’daki altın madeni ve buna karşı mücadele ile ilgili bir program hazırlığı içerisinde.
Kaz Dağları yöresindeki altın karşıtı direnişin ivme kazanmasında ve gelişme potansiyeli taşımasında sınıf partisinin özellikle Çanakkale ÇEP içindeki etkinliğinin önemli payı vardır. Partililer çalışmalarda aktif olarak yer almaktadır.
İşçi basını ve Hayat TV, yöredeki mücadeleyi yansıtma ve bir anlamda da yönlendirme noktasında üzerine düşeni yapmaktadır diyebiliriz. Her gelişme, her eylem ve etkinlik haberleştirilirken, “Çepeçevre Yaşam” programı da daha önceki yıllarda yaptığı birçok Kazdağı programına, geçtiğimiz günlerde bir yenisini eklemiştir. Çekimler Çanakkale merkezin yanı sıra, Çan Etili ve Söğütalan köylerinde yapılmıştır. Bu çekimlerden bir gün önce Çanakkale Merkezde gerçekleştirilen ve önemli sayıda Çanakkaleli ve köylünün izlediği panelde program sunucuları da panelist olarak yer almış ve çekimler yapılmıştır.
Kapitalist sistemin hem izin verdiği hem de seyirci kaldığı çevre felaketlerinin insanlık için yakın tehlike, yakın tehdit içerdiği bilinmelidir. Doğanın kendisini yenileme sürecinin yüzyılları aldığı düşünülürse, çevre tahribatlarının genel ve evrensel bir tehdit barındırdığını söylemek zorundayız.
Meksika Körfezi’nden Somali’ye, kutuplardan Ekvator’a, Fırtına Deresi’nden Kazdağı’na, okyanuslardan karalara kadar birçok yer yok edilmeyle karşı karşıya.
Tüm tehlikelerin arkasında büyük sermaye var; ve hükümetler, Birleşmiş Milletler gibi örgütler kapitalist sermayenin safında hayatı yok ediyorlar.
Bu çerçevede mücadele veren tüm yerel ulusal güçleri birleştirecek bir çalışmaya ihtiyaç büyüktür ve böyle bir çalışmanın sınıf partisinin aktif katkısı ve öncülüğünü gereksindiği açıktır.
Genişleyip genelleşerek her gün karşımıza çıktığı için yaşadığımız çevre tahribatı sorunu, toplumsal sorunlarla birleşmiş durumdadır. İnsan hakları sorunundan bağımsızlık sorununa, demokrasi sorunlarından emek sorunlarına, beslenme sorunundan kentleşme, istihdam sorununa kadar, tümüyle ilişkili hale gelmiştir. Neredeyse her slogan, her manşet çevre sorunlarının bir alt başlığı olarak şekillenmekte ve tehdidin yakın bir tehdit olduğunu göstermektedir. Bu nedenle, toplumun ve ülkelerin temel taleplerinin yanına çevreye yönelik taleplerinin de eklenmesi zorunluluktur.
Bu çerçevede gerek HDK’nın ortayla koyduğu ortak mücadele platformu, gerekse önümüzdeki ay İstanbul’da gerçekleştirilecek olan STHP tarafından örgütlenen toplantı önemlidir. Bu toplantıların diğer iller ve mücadeleci çevre örgütleri tarafından da, eğer olanaklı ise, periyodik zaman aralıkları ile (örneğin 3 ayda bir gibi) örgütlenmesi yerinde olacaktır; buradan açılacak bilgi ve iletişim kanalının, bir süre sonra mücadele ve eylem birlikteliğine dönüşebilme potansiyeli taşıdığını öngörüyoruz. Bunun için, sınıf partisinin, EGEÇEP, Çanakkale ÇEP, Erzin Çevre Platformu gibi halkçı çevre platformlarının yukarıdaki hedefe odaklı bir çalışmayı gündemine almasına yardımcı olması herhalde gereklidir. EGEÇEP’in geçtiğimiz aylarda aldığı buna benzer bir kararı zaten bulunmaktadır.
HDK’nın mücadeleyi birleştirici ve kitleselleştirici özünü değerlendirmek için daha çok çaba göstermek zorunda olunduğu ortadadır. Çevrenin savunulması mücadelesinin yürütüldüğü alanlarda HDK’nın mücadele perspektifini kavratmaya çalışmanın yanı sıra, kuşkusuz uygun eylem ve etkinlikler de düşünülmeli ve çevre mücadelesiyle kapitalizme karşı mücadelenin yanı sıra demokrasi mücadelesinin de bağı kurularak HDK’nın örgütlenmesi için inisiyatif alınmalıdır.

NOT: Yazıda Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Öğretim üyesi Prof. Dr. Kenan Kaynaş’ın bilimsel çalışmalarından yararlanılmıştır.