“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

DIŞ POLİTİKADA BUGÜNE NASIL GELİNDi? AKP NEREYE KOŞUYOR?-1

Türkiye özellikle son birkaç yıldır dış politika alanında yaşanan olaylar ve tartışmaların neredeyse günlük hayatın bir parçası haline geldiği bir ülke durumunda. Her geçen gün bu durum daha da belirginlik kazanıyor.
Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Dışişleri Bakanı’nın iç ve dış gezilerde, katıldıkları bütün etkinliklerde, ulusal ve uluslar arası bütün basın kuruluşlarının verdikleri demeçlerde en çok öne çıkan, hatta çoğu zaman esasını belirleyen gündem bölgede yaşanan gelişmeler, devlet ve hükümetin dış politikası oluyor. Hal böyle olunca da kahvede, işyerinde, okulda, camide, cem evinde yapılan sohbetlerin ağırlıklı konularından birisini bölgede ve komşu ülkelerle yaşanan gelişmeler, Türkiye ile olan bağlantıları ve etkileri oluşturuyor. 
Buna uygun olarak da, Özgürlük Dünyası’nın son sayılarının hemen hepsinde konuya ilişkin çeşitli makaleler yer alıyor. Bizde bu yazımızda iç politikayla bağlantısı içerisinde devlet ve hükümetin dış politikasının genel ve kimi özel yönlerini belli başlı açılardan irdeleyeceğiz.

ÜSTÜ ÖRTÜLMEK VE YOK SAYILMAK İSTENENLER

Şüphesiz son yıllarda bölgenin bugününü ve geleceğini doğrudan etkileyen gelişmelerin başında Kuzey Afrika, Güney Asya ve Ortadoğu ülkelerinde yaşanan halk hareketleri geliyor. Tunus’ta başlayan, Mısır’la devam eden ve ardından bu bölgelerdeki birçok ülkede şu veya bu düzeyde ve şu veya bu nitelikte etkileri görülen halk hareketleri güncelliğini ve önemini koruyor. Zaman zaman halkların kitlesel tepkisinde geriye düşmeler olsa da, özellikle Tunus ve Mısır’da yaşanan devrimci süreç yeni biçimler alarak devam ediyor. Son bir iki hafta içerisinde Mısır’da Tahrir Meydanı”nda yeniden başlayan halkın kitlesel protestoları bunun bir göstergesi.
Bugün içinden geçilen sürecin doğru kavranabilmesi ve doğru sonuçlar çıkarılabilmesi açısından gözden kaçırılmaması gereken bir kaç temel husus var.

1 - Bölge ülkelerinde yaşayan halklar, olabildiği kadarıyla onların ilerici, demokratik ve devrimci örgütleri, bulundukları ülkelerde bu halk ayaklanmalarına kaynaklık eden ve öne çıkan “iş, ekmek ve özgürlük” taleplerinin karşılanacağı bir değişimin ve dönüşümün yaşanmasında ısrar ediyorlar. Bunun karşısında, başta ABD olmak üzere diğer emperyalist güç merkezleri de bu halk hareketlerini, etkilerini ve sonuçlarını kendi çıkarları doğrultusunda ve kızışan bir rekabet içerisinde kullanmaya çalışıyorlar. Bunu yaparken esas olarak, eski rejimlerin kalıntılarından ve yeni palazlanan egemen güç çevrelerinin öne çıkanlarından topladıkları işbirlikçilere yaslanıyorlar.

2 - Dünya ve bölge ülkelerinde olduğu gibi Türkiye’de devlet ve hükümet güçleri başta olmak üzere, her renkten burjuva aydın, gazeteci, yazar, uzman ve akademisyen çevreleri olup bitenleri değerlendirirken bu güçler mevzilenişini yok sayarak, dünya ve bölge halklarının gözünden kaçırıyorlar. Olup bitenleri ve olacakları kendi durdukları zeminden analiz ediyor, çıkardıkları sonuçlar üzerinden çok yönlü bir propaganda yapıyor ve bütün bunların yakın, orta ve uzak geleceğe dair tek yönlü ve mutlak bir doğru olarak kabul edilmesini dayatıyorlar. Sonra da yaşanan yeni olay ve ortaya çıkan olguları üst üste yığıp “dış politika satrancını iyi oynayan kazanır” dedikleri bir çerçeveden propaganda etmeyi sürdürüyorlar.

3 - Bugün halk ayaklanmalarının yaşandığı, etkilediği ülkeler ve bu ülkelerin bulunduğu bölgeler, dünyanın en önemli enerji kaynaklarını barındırıyor. Yapılan araştırmalar, uluslararası emperyalist tekellerin ve dünya kapitalizminin önümüzdeki 50 yıllık enerji ihtiyacının yarıya yakınının bölge topraklarında bulunduğunu gösteriyor. Petrol, doğalgaz ve su başta olmak üzere bu temel enerji kaynaklarının denetimi, kullanılır hale gelmesi ve dünya enerji tüketiminin ana merkezlerine taşınması için yeni enerji geçiş yollarının kurulması, mevcutlarla birlikte bunların kontrolünün sağlanması, dünya kapitalizminin yakın geleceği için hayati bir önem taşıyor.

4 – Bölgede özellikle 2. Paylaşım Savaşı’nın ardından 50 ve 60’lı yıllarda kurulmuş olan dengelere bağlı olarak şekillenmiş siyasal sistemler ve rejimler dönem dönem başta ABD olmak üzere batılı emperyalistlere karşı bölgedeki petrol gücünü bir silah olarak kullanabiliyordu. Bunun önemli örneklerinden birisi 70’li yıllarında başında yaşanmıştı. Hatırlanacağı gibi, 1973 yılında, Petrol İhraç Eden Arap Ülkeleri Birliği (OAPEC)’nin uyguladığı petrol ambargosu ABD ve Avrupa ülkelerinde ciddi bir petrol krizinin yaşanmasına neden olmuştu. Bunun üzerine ABD bölgeye yeni askeri üsler ve donanmalarla yerleşmişti. Bölge ülkeleri sonraki dönemlerde de bu kadar etkili olmasa da bölgenin enerji kaynaklarının kullanımında zorluklar çıkarmışlardı. ABD ve batılı emperyalistler bu durumun değişimi için bölgesel egemenliklerini artırma çabalarını sürekli gündemde tuttular. 
Başta ABD emperyalizmi olmak üzere, batılı emperyalistler özellikle son 20-25 yıldır, Sovyetler Birliği (SB)’nin çöküşünün ilanından da güç alarak, her fırsatta bölgenin yeniden yapılandırılması ve uluslararası sermayenin ihtiyaçlarına eksiksiz ve tam bir bağımlılığın gerçekleşebilmesi için bölgeye işgal ve savaş da dahil her türlü politikayla müdahale ediyor. Bugün gelinen noktada, bölge ülkelerindeki rejimlerin hemen hemen hepsi gerek kendi iç kapitalist gelişimlerinin gerekse de dünya kapitalizminin ihtiyaçlarına yanıt veremiyor.

5 - SB’nin dağılması yeni bir durum ortaya çıkarmış ve birçok önemli sonuç doğurmuştur. Bunlardan en önemli ve konumuzla bağlantılı olanı, SB’nin doğrudan hegemonya alanları başta olmak üzere, “iki kutuplu dünya” olarak adlandırılan dönemin dengeleri içerisinde oluşmuş hegemonya alanlarının yeniden paylaşımının gündeme gelmesidir. Başlangıçta bu yeniden paylaşımda SB’ye bağlı cumhuriyetlerin ayrılma süreci ve bölgede, iç, ulusal ve bölgesel çatışmaların savaşlarla devam etmesi öne çıkmıştır. 90’lı yılların ortalarına kadar çatışma merkezleri buralardır. Ardından Varşova Paktı üyesi “Doğu Bloğu” ülkeleri ve özellikle de Balkanlar, ulusal ve bölgesel çatışma ve savaşlara sahne olmuş ve bir anlamda yeniden paylaşımın öne çıkan merkezleri durumuna gelmiştir. 90’lı yılların sonu ve 2000’lerin başından bu yana ise bir zamanlar “yeşil kuşak” ve “bağlantısız ülkeler” olarak adlandırılan bölge ve ülkeler çatışmanın ve yeniden paylaşımın merkezi durumuna gelmiştir.

6 – 2007 ve 2008’de ABD’de yaşanan kriz ve uluslararası etkileri, ardından 2010 ve 2011 yılında başta Yunanistan ve İtalya olmak üzere belli başlı Avrupa ülkelerinde patlak veren krizler ve dünya kapitalizminin önümüzdeki döneme ilişkin ihtiyaçları, Türkiye’nin de içinde bulunduğu bu bölgelerde yaşanan çelişki ve çatışmaları daha da keskinleştirmektedir. Bölgenin uluslararası sermaye sistemine yeniden bağlanması temelinde gündeme gelen müdahaleler elbette ki tek tek ülkeler açısından oldukça önemlidir. Ancak altı çizilmesi gereken bir nokta daha var. Bölgenin yeniden paylaşımı merkezli politikalar, çelişki ve çatışmaların odağını giderek başta ABD ve Avrupa (esas olarak ta Almanya) olmak üzere Rusya ve Çin gibi emperyalist ülkelere doğru taşımaktadır. Bu da daha büyük ve yıkıcı bir savaş birikimini tırmandırırken, bölge ülkeleri ve halkları açısından karanlık bir gelecek hazırlamaktadır.

Elbette ki bölge ülkelerinin ulusal, milli, kültürel, dini ve mezhepsel yapıları bu süreçlerde oldukça etkili roller üstlenebilmektedir. Bu özellikler politikanın en önemli araç ve amaçları olarak kullanılmaktadır. Çelişki ve çatışmalar derinleştikçe de daha fazla öne çıkacak, çıkarılacak ve kullanılacaktır. Ancak olup biteni anlama ve anlamlandırma açısından sadece bunlarla sınırlı kalan değerlendirmelerin yetersiz kalacağı da açıktır.
Yukarıda olabildiğince özetlemeye çalıştığımız hususları atlayarak yapılan değerlendirmeler bölgede yaşanan olay ve onların ortaya çıkardığı olguları doğru kavramak, doğru sonuçlar çıkarmak açısından hayati önemdedir. Aksi takdirde emperyalistlerin ve işbirlikçilerinin, olup bitenleri uluslar, ırklar, dinler ve mezhepler üzerinden açıklayarak, bölgeye “demokrasi ve özgürlüklerin hakim olması” propagandası eşliğinde yürüttükleri politikaların oluşturduğu ateşten çemberin dışına çıkabilmek mümkün değildir. Dahası, bölge halklarının eşitlikçi, demokratik ve özgürlüklerden yana taleplerinin ve mücadelelerinin toz duman arasında boğulup, faturanın yine işçi, emekçi halklara kesilmesi yeniden ve yeniden mümkün hale gelmektedir.

BÖLGEDE YAŞANANLAR VE DIŞ POLİTİKA
Bugün AKP, esas olarak Türkiye’nin lider ülke ve bölgesel güç olma hedeflerini öne çıkarıyor. Bu iddialar elbette ki AKP ile başlamış iddialar değildir.
Türkiye egemenleri özellikle son 20-25 yıllık dönem içerisinde bölgede yaşanan gelişmeler ve ABD başta olmak üzere batılı emperyalistlerin bölgeye müdahalelerine paralel olarak, dönem dönem bölgesel egemenlik hayallerini öne çıkarmışlardır. 80’li yılların sonu, 90’lı yılların başı ile AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından itibaren dikkat çeken özelliklere sahiptir. Bu açıdan 80’li yılların sonu ile 90’lı yılların başını ilk dönem olarak kabul etmek yanlış olmaz.
Çünkü o yıllara kadar Türkiye”de dış politika denince akla iki ana eğilim gelir. Birincisi “geleneksel dış politika (Atatürk-İnönü çizgisi)” olarak adlandırılan yaklaşımdır. Diğeri ise, Demokrat Parti (DP) ve Adalet Partisi (AP)’nin “fırsatları değerlendirme ve bölgede güç olma” çizgisidir.
Birincisi; genel olarak bölgede yaşanan gelişmeler karşısında ihtiyatlı olma, temkinli davranmayı elden bırakmama ve özellikle komşu ülkelerle iyi ilişkiler kurmayı esas aldığını söyleyen bir yaklaşımdı. Bu yaklaşım aynı zamanda, başta batılı emperyalistler olmak üzere güçlü emperyalist devletler, kendi çıkarlarını gözeten ve hepsine eşit mesafede duran bir dış politika izlediğini öne sürüyordu.
İkincisi ise, Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar büyük Türk dünyasını birleştirme hamasetini öne çıkaran ve bölgenin küçük Amerika’sı olma hayali kuran bir yaklaşımdı. Bunun için her fırsatı değerlendirme adına bölgede yayılmacı emelleri öne çıkaran, batılı emperyalistlerle özellikle de ABD ile kendi çıkarlarına göre yakın bir işbirliği kurmanın önemli olduğunu öne sürüyordu.
İlk dönem diye adlandırdığımız 80’li yılların sonu ve 90’lı yılların başı Turgut Özal’ın Başbakanlığının son dönemi ve Cumhurbaşkanlığı yıllarıdır. Başbakan Özal 1987 yılı Nisan ayında Avrupa Birliği (AB)’ne tam üyelik için başvuruda bulunmuştu. 89’da SB’nin çöküşünün ilanı ile birlikte de başta Azerbaycan olmak üzere, SB içerisinde yer alan Türk Cumhuriyetleriyle sıkı ilişkiler kurarak bölgede etkin olma peşindeydi. 90 yılı Ağustos ayında ise Körfez Savaşı’nın gündeme gelmesi ile birlikte Ortadoğu haritasının yeniden çizilme sürecinin başladığına inanarak, ABD ile işbirliği içerisinde Irak’a askeri müdahale için düğmeye basmıştı. ABD Türkiye’den İncirlik Üssü’nü kullanmayı, Türkiye-Irak sınırına askeri bir yığınak yapılmasını ve Suudi Arabistan’da toplanan orduya askeri birlik göndererek körfez savaşına aktif olarak katılmasını istiyordu. Özal da Musul’da ve bölgedeki petrollerde etkin olmak hesabıyla bu isteğe dünden razı bir tutum sergiliyordu ve “Bir koyup üç alacağız” propagandası yapılıyordu.
Özal, son istek hariç ABD’nin diğer bütün isteklerini yerine getirdi. Aslında sonuncusunu da yerine getirme taraftarıydı ancak içerdeki tepkiler ve Yıldırım Akbulut hükümetinde ve ANAP’ta yaşanan huzursuzluklar nedeni ile bunu yapamadı. Dışişleri Bakanı, Milli Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı, Özal’ın savaşa katılma yönündeki ısrarcı tutumları nedeni ile istifa ettiler. Bu dönem aynı zamanda çok fazla öne çıkmasa da dış politikada Yeni Osmanlıcılık hesaplarının Turgut Özal ve çevresince paylaşılan bir fikir olarak tartışma konusu olan bir dönemdi.
Sonuçta Körfez Savaşı Türkiye için yıkımla sonuçlandı ve o dönem Özal’ın açıklamalarından kalkarak kurulan “Bir koyup üç alacağız diyenler üçün birini aldılar” cümlesiyle tarihe geçti.
Bu dönemin ardından AKP’nin iktidara geldiği 2000’li yılların başına kadar dış politika alanında esas olarak AB’ye tam üyelik ve uyum yasaları kapsamında atılan adımlar öne çıkar. Necmettin Erbakan’ın başbakanlığında kurulan REFAHYOL hükümeti döneminde, G7 örneği izlenerek Mısır’’ın öncülüğünde M-8 adıyla kurulan ve adını D-8 olarak değiştiren Müslüman ülkeler ortak pazarı girişimi ve bunun yarattığı tartışmayı da burada anmakta yarar var. Kısa süren ve işlevsizleşen bu girişim, batıdan bağımsız bir bölgesel girişim olarak dikkat çekmiştir.
Yakın tarih açısından öne çıkan ikinci dönem AKP dönemidir. Yazımızın bundan sonraki bölümünde esas olarak bu dönemin öne çıkan özellikleri üzerinde duracağız. Burada AKP dönemi de dâhil Türkiye’nin dış politikasının yakın tarihi açısından yapılacak değerlendirmelerde gözden kaçırılmaması gereken bir olgunun altını çizmek gerekiyor.
Türkiye 80’li yılların ortalarından bugüne kadar gelen süreçte hızlı bir kapitalistleşme süreci yaşamıştır. Türkiye’nin bu hızlı kapitalist gelişimi ve geçmiş dönemleriyle karşılaştırılamayacak kadar artan sermaye birikimi süreci esas olarak uluslararası tekellerin ve emperyalist-kapitalist sistemin ihtiyaçlarına uygun olarak gerçekleşmiştir. Türkiye bugün bölgede önemli bir bağımlı kapitalist ülke durumundadır. Özelikle 2000’li yılların ortasından itibaren Türkiye’nin egemen sınıfları açısından bölgedeki etkinliğini artırma, dolayısıyla bölgenin yeniden paylaşımında söz sahibi olma çabası, Türkiye’nin bağımlı kapitalist bir ülke olarak geldiği ekonomik konumdan ayrı ve onun dışında ele alınarak değerlendirilemez.
Sermaye ve hükümetin heyecanla ve ittifak halinde ortaya koyduğu Türkiye’nin ekonomik gelişim hedefleri bu açıdan yeterli veri sunmaktadır. Örneğin, bugün Türkiye, Dünya’nın 16. büyük ekonomisi durumundadır. Hükümet ve sermaye cephesi önümüzdeki on yıl içerisinde Türkiye’nin Dünya’nın ilk on büyük ekonomisi arasında yer almasını hedeflediğini sık sık dile getirmektedir. Yine çeşitli vesilelerle dile getirilen, büyüme, Gayri Safi Milli Hasıla, yakın ve orta vadeli ihracat ve ithalat hedeflerine ilişkin iddialı rakamlar dikkat çekmektedir. Türkiye egemenleri önümüzdeki on yıla ilişkin Türkiye ekonomisinin yıllık hacmini 2015’te 1 trilyon doların üzerine 2023’te ise 1.5 trilyon dolara çıkarmayı hedeflemektedir.
Sıraladığımız bu ekonomik verilere ulaşılıp ulaşılamayacağı, bunun sadece Türkiye’nin ekonomik performansıyla alakalı bir durum olmadığı vb. birçok şey söylenebilir. Dahası her şey öngörüldüğü gibi gidip bu hedeflere ulaşılsa bile bunun ne pahasına gerçekleşeceği ve kime ne faydası olacağı üzerine de çok şey söylenebilir. Ancak burada konumuzla ilgili olan yönü üzerinden bir gerçeğin altını çizmekte yarar vardır. Dünya kapitalist sistemi yerinde durmamaktadır ve onun bir parçası olarak Türkiye egemenleri kendileri için olabilecek en ileri mevziyi tutma çabası içinde olacaktır. Bundan daha doğal bir şey yoktur. Bu da başta içeride uygulanacak sömürü politikalarının derinleşmesi anlamına geldiği gibi, işbirlikçi egemen sınıfların bölgesel çıkarları konusunda değişen koşullara uygun mevzi tutma çabalarının artarak devam edeceğinin işaretidir.
Dahası bugün Türkiye ekonomisinin geldiği durum, geleneksel dış politika anlayışıyla sürdürülebilir bir durumdan oldukça uzaktır. İşbirlikçi egemen sınıflar bunun farkındadır. Onun içidir ki bugün AKP’nin izlediği dış politika, işbirlikçi egemenlerin sınıf çıkarlarından bağımsız değildir. Hatta onun içindir ki bugün birkaç ufak cılız sesi bir kenara bırakırsak, egemen sınıflar mevcut dış politikaya güçlü bir destek sunmaktadırlar.

AKP’NİN DIŞ POLİTİKASINDA İKİ DÖNEM
Yakın tarih açısından dış politikada öne çıkan iki dönemden birisinin 2000’li yılların ikinci yarısı olduğunu söylemiştik. Bu aynı zamanda 2002’de iktidara gelen AKP hükümetinin ikinci dönemi anlamına da gelmektedir.
AKP hükümetinin kurulduğu 2002 yılından 2007’ye gelene kadarki dönem içerisinde dış politikada izlediği çizginin merkezinde AB’ye tam üyelik ve bu kapsamda yapılacak düzenlemeler, uyum yasalarının çıkarılması yer aldı. Bölge ülkeleri ile ilişkilerde de geleneksel iyi geçinme yaklaşımını devam ettiriyordu. Bu dönemin en önemli olaylarından birisi 2003 yılının Mart ayında ABD’nin Irak’ı işgali olmuştur. Tıpkı yukarıda kısaca değindiğimiz Körfez Savaşı döneminde olduğu gibi, ABD’nin Irak’ı işgal sürecinde de Türkiye’den benzer hatta daha ileri talepleri olmuştu. Bu talepler çerçevesinde gündeme gelen ve hükümete savaşa katılma yetkisi veren 1 Mart Tezkeresi, yaşanan yoğun tepkiler ve tartışmalar arasında Meclis’ten geçememişti. AKP hükümeti daha ikinci yılında önüne gelen bu önemli olay karşısında bir sarsıntı yaşamış ve ardından ABD ile ilişkileri toparlamak üzere hızla durumu düzeltmeye girişmişti. Ancak bir yandan istekleri yerine getirirken öte yandan işgal sürecine aktif katılmamayı tercih eden bir politik yaklaşım öne çıkmıştı.
2007 sonrası ise Türkiye’nin ve AKP hükümetinin dış politikasında önemli bir değişimin içerisine girildiğini gösterecek adımlar arka arkaya gelmiştir. Yılın hemen başında MİT Müsteşarı Emre Taner’in açıkladığı 80. Yıl Raporu, Türkiye’nin değişen dünya ve bölge koşullarında tutması gereken yere dair önemli tespitler içeriyordu. MİT Müsteşarının dile getirdiği tespitler ve açıklamalar uzun süre tartışma yarattı. Ardından yıl sonuna doğru ABD Başkanı Bush ile Başbakan Erdoğan’ın Washington’da yaptıkları görüşme, öncesi ve sonrasında kamuoyuna yansıyan yönleri ile MİT’in raporunu tamamlar, hatta somut bir plana ve adımlara dönüştürür kararları içeriyordu. Bush-Erdoğan görüşmesi aynı zamanda Irak’ın işgalinin ardından “parçalı bulutlu” olan ABD-Türkiye ilişkilerinde de yeni bir sayfa açıyordu.
MİT’in 80. Yıl Raporu’na ilişkin Müsteşar Taner’in açıklamasında öne çıkan yönler şöyleydi:
“Dünyadaki tüm değerlerin, ilişkilerin, sistemlerin ve düzenlerin, ister sosyal-ekonomik-siyasi, ister ahlaki-dini olsun yeniden şekillendiği ve hatta tanımlandığı bir süreç içinde bulunmaktayız. Yaşadığımız bu süreç, aynı zamanda, parçası olduğumuz uluslararası sistemin de kuralları, başrol oyuncuları ve figüranlarıyla mevcut olandan çok farklı bir boyutta yeniden belirlenmeye ve hatta doğmaya çalıştığı bir döneme kaynaklık etmektedir."

“Tarih yakından incelediğinde uluslararası sistemde istikrarın hiçbir zaman uzun süre mevcudiyetini koruyamadığı görülmektedir.”

“İçinde bulunduğumuz 21. yüzyılın ilk çeyreği, uluslararası ilişkiler ve güvenlik alanında yüzyıl boyunca önemli değişimlere yol açacak parametrelerin gelişmekte olduğu bir evreyi de işaret etmektedir. Bulunduğumuz dönem, gelecekte birçok ulus-devlet ve milletin hızlı bir şekilde tarih maratonunu kaybetmeye başladığı süreci anlatacaktır. Bu devletler sadece gelişememekle ve dünya yönetiminde söz sahibi olanlar arasına dahil olamamakla kalmayacak; aynı zamanda birçoğu günümüz teknolojik devriminin ve küresel ekonominin rekabetine dayanamayıp ulusal egemenliklerini de büyük ölçüde yitireceklerdir."

Önümüzdeki dönemde de uluslararası sistemin, kuralları belirlenmiş stabil bir yapıya kavuşacağını ummak ve bu yönde tanımlamalar geliştirmek faydasız bir uğraş olacaktır. Son derece kaygan bir zemin üzerine oturmuş uluslararası ortamda Türkiye, bir yandan yakın zamana kadar değişik çap ve karakterde savaşların yer aldığı ve halen potansiyel çatışma tehditlerinin bulunduğu Balkanlar, diğer yandan birçok bakımdan sürtüşmelere sahne olan ve çeşitli istikrarsızlık potansiyelleri taşıyan Kafkaslar ile yaklaşık 40 yıldır fiili çatışmalar ve terörist faaliyetlerle yoğrulmuş Ortadoğu”nun arasında bir iç hat pozisyonuna sahip halde bulunmaktadır. Ayrıca bu pozisyon kademeli olarak Orta Asya'ya açılan alanlarla da bağlantılıdır. Bu üç bölgenin ve Orta Asya'nın birçok bakımdan küresel politikaların ve ‘rol’ savaşlarının belirli açılardan yoğunlaştığı alanları oluşturduğu da bir gerçektir. Dolayısıyla yeni sorun ve tehditler doğrultusunda 21. yüzyılda doğuya doğru genişleyen dinamik bir alan söz konusu olmakta ve bu durum Türkiye’nin gittikçe genişleyen bir alanda merkezi pozisyon kazandığını/kazanacağını göstermektedir. Bu süreç içinde Türkiye, gerek stratejik gerekse jeopolitik önemi nedeniyle kendisini hiçbir zaman olayların akışına bırakma ya da ‘bekle-gör-tavır al’ taktiği ile sınırlama lüksüne sahip değildir. Uluslararası sistemi ayrıntılı ve isabetli bir tanımlamayla (kendi konumu ile ilgili) taktik, stratejik ve yüksek stratejik tutumlara sahip olmak zorundadır. Yalnız savunma pozisyonunda olmak Türkiye’ye haiz şartlar nedeniyle kabul edilemez bir davranış olacaktır. Bu nedenle de Türkiye tüm kartlarını/avantajlarını maksimum düzeyde bir verimlilikle değerlendirmek durumundadır. Elbette bunu gerçekleştirebilmesi hiç de kolay değildir."

Biraz uzun olma pahasına MİT Müsteşarının açıklamasından aktardığımız bölümler, AKP’nin ikinci dönemi dediğimiz dönemin anlaşılması açısından önemli ipuçları vermektedir. Raporun açıklandığı yılın sonuna doğru Kasım ayı başlarında Başbakan Tayip Erdoğan ABD’ye gitti ve Washington’da tarihe geçen Bush-Erdoğan görüşmesi gerçekleşti. Bu görüşmede Bush, Türkiye’ye olan desteklerinin süreceğini bir kez daha söylemiş ve Erdoğan’ın Türkiye’deki ABD karşıtlığı ile etkin bir mücadele yürütme konusunda neler yapacağını sormuştu. Erdoğan da Türkiye’de batının istediği reformlar yolunda kararlı bir şekilde ilerleneceği güvencesini vermişti. İki taraf da stratejik ortaklığı yeniden ve daha güçlü bir şekilde tesis etmekte anlaşarak masadan kalkmıştı.
Görüşme raporun ruhuna uygun olarak gerçekleşmiş, Türkiye’nin bölgede ABD emperyalizminin savaş atına binişinin somut bir adımı olacak şekilde sonuçlanmıştı. Bu görüşmede yeniden ve daha güçlü bir şekilde ilan edilen stratejik ortaklık, MİT Müsteşarı’nın açıklamalarında verdiği ipuçlarını birleştirmiş ve ABD ile Türkiye’nin bölge hedeflerini pekiştirmişti. Böylece o günden sonra Türkiye’de Başbakan Erdoğan, Cumhurbaşkanı Gül ve iki yıl sonrada Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun ağzından günde birkaç kez duyacağımız açıklamaların zemini örülmüş oluyordu. Türkiye dünyada ve bölgede yaşanan gelişmeler ışığında ve yeni ihtiyaçlara da yanıt vermek üzere “model-lider ülke ve bölgesel güç olma hedefiyle” dış politikasında aktif, hatta pro-aktif bir döneme giriyordu.
2008 yılının Kasım ayında ABD’de Başkanlık seçimleri yapıldı ve Bush dönemi kapandı. Seçimlerde demokratların adayı Barack Obama büyük bir gürültüyle yeni ABD Başkanı seçildi. Obama’nın seçilmesi ve verdiği mesajlar, özellikle de bölgeye ilişkin yaptığı açıklamalar Türkiye’nin ve AKP hükümetinin girdiği yolu daha da cesaretlendiren içerikteydi. Irak, İran, Suriye konusunda yaptığı açıklamalar Türkiye’nin bölgedeki hareket alanını daha da genişleten ve yeni fırsatlar sunan açıklamalar olarak değerlendiriliyordu.

“STRATEJİK DERİNLİK” VE AKP HÜKÜMETİNİN PROPAGANDASI
Aynı yıllarda Başbakan Erdoğan’ın dış politika danışmanı olan ve ardından 2009 yılında Dışişleri Bakanlığı’na atanan Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’nun hem adı hem de “Stratejik Derinlik” adlı kitabının adı daha çok duyulur olmaya başlamıştı. Kitap ilk baskısını 2001 yılında yapmıştı ama esas popülerliğini Davutoğlu’nun Bakanlığa atanmasıyla yaptı. Kitabın içeriği ve Türkiye’nin üzerinde yürümesi gereken yola ilişkin önerdikleri, MİT Müsteşarı Emre Taner’in söylediklerinin, daha geniş ve entelektüel derinlikle ele alınmış bir çerçevesini oluşturuyordu. Belki de Taner kitabı okumuş, Davutoğlu ile bir değerlendirme yapmış, buna göre MİT’in yeni dönem stratejisini belirlemiş, ardından da gerekli kişilerin bilgisi ve onayını alarak yukarıda aktardığımız meşhur açıklamalarını yapmıştır. Kim bilir belki de sadece tesadüftür ortaya konan stratejik-taktik yaklaşımlar. Bunlar “kuldan gizli Allah’a ayan” meseleler olduğu için biz üzerine çok şey söyleyemiyoruz.
Ancak bu dönem ve dahası bugün ve her gün bize söylenenler açısından, dış politika satrancı üzerinden o günden sonra çok yönlü ve etkili bir şekilde sürdürülen propaganda, estirilen rüzgâr açısından birkaç şey söylemek ve birkaç hatırlatmada bulunmak gerekiyor zannındayız.
Ama öncesinde “Stratejik Derinlik” isimli kitabın ana mesajı olarak kabul edilebilecek bir pasajı buraya aktaralım:
“Türkiye'yi çevreleyen yakın kara, yakın deniz ve yakın kıta havzaları, coğrafi olarak dünya ana kıtasının merkezini, tarihi olarak da insanlık tarihinin ana damarının şekillendiği alanları kapsamaktadır. Soğuk savaş sonrası dönemin getirdiği dinamik uluslararası ve bölgesel konjonktürde en yakın havzasından başlayarak dışa açılması kaçınılmaz olan Türkiye'nin stratejik derinliğinin yakın kara, yakın deniz ve yakın kıta bağlantıları ile yeniden tanımlanması ve bu derinliğin jeopolitik, jeoekonomik ve jeokültürel boyutlarının dış politika parametreleri olarak kapsamlı bir şekilde yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir.
Modernite, Avrupa-merkezli bir tarihi sürecin eseriydi; küreselleşme ise kaçınılmaz bir şekilde başta Asya olmak üzere bütün insanlık birikimini tarihin akış seyrinde tekrar devreye sokacak unsurlar taşımaktadır. Tarihi birikimi etkin bir açılıma temel sağlayacak toplumların öne çıkacağı bu süreçte Türkiye tarihi derinliği ile stratejik derinliği arasında yeni ve anlamlı bir bütün oluşturma ve bu bütünü coğrafî derinlik içinde hayata geçirme sorumluluğu ile karşı karşıyadır. Stratejik açıdan mihver bir ülke olan Türkiye, bu sorumluluklarının gereğini yerine getirmesi durumunda, yeni dengelerin oluşacağı daha istikrarlı uluslararası konjoktürlere daha uygun şartlarda giren merkez bir ülke konumu kazanacaktır.”

Yukarıda aktarılan bölümden de anlaşılacağı gibi “Stratejik Derinlik”te ortaya konan yaklaşım, dünyada ve bölgede yaşanan gelişmelerin derinlemesine analizine dayanıyor. Bu analizler üzerinden Türkiye önümüzdeki dönem bölgede lider bir ülke ve bölgesel bir güç olma yolunda kendisine bağımsız ve aktif bir dış politika ekseni belirliyor. Davutoğlu ve AKP hükümetinin dış politikasının propaganda merkezine koyduğu bazı belirlemeleri yeniden hatırlayalım:
“Komşularla sıfır sorun” ,.. “Türkiye, değişen küresel dengeleri doğru analiz edip, doğru öngörüler ve etkin bir diplomasiyle yeni kurulacak bölge ve dünya dengeleri arasında hak ettiği yerini almalıdır” … “Türkiye bölgesel istikrarın ve bölgede barışın köprüsü olabilecek tarihsel, kültürel ve coğrafi birikime, stratejik bir konuma sahiptir” … “Bölge ülkeleri, değişen koşulları doğru değerlendirip, mevcut güç merkezlerine karşı yeni bir güç merkezi oluşturabilirler” … vb.
Bugünkü egemen dış politikanın ana eksenini oluşturduğu söylenen ve öne çıkarılan bu vurgulara başka bazı vurgular da eklenebilir.  Ancak, dış politikayı bir satranca benzetip, iyi oynadıklarını, doğru saldırı ve savunma taktikleri uyguladıklarını, çok yönlü, çok fonksiyonlu düşündüklerini ve bunun gereğini yaptıklarını ilan edenlerin ne kadar doğru söyleyip söylemediğini görmek açısından yeterlidir.

1 - Şimdi hükümetin yaptıklarına tekrar bakalım ve kendi söylediklerini kendilerine soralım. Bugün gelinen yerde “Komşularla Sıfır Sorun”umuz mu var. Yoksa neredeyse bütün komşu ülkelerle patlamaya hazır bir bomba haline gelen bir çatışma süreci mi biriktiriliyor? Dışişleri Bakanı Davutoğlu, “Biz bunu söylerken halklar arasındaki ilişkileri, duyguları kastetmiştik* diyor. Peki, şimdi bölge halkları Türkiye’yi daha mı çok seviyor? Halklar birbirine daha mı yakınlaştı? Bölgenin Şii ve Sünni halkları bir arada veya farklı ülkelerde düne göre daha kardeşçe ve sorunları ortadan kalkmış bir zeminde mi yaşıyorlar? Yoksa her an birbirlerini boğazlayacak bir nefret ve öfke biriktirecek politikalarla mı kuşatılmış durumdalar?

2 - Bugün hükümet, bölgede barışın ve istikrarın devamı için mi çalışıyor. Libya’daki muhalif aşiretlere, çanta içerisinde yüz milyonlarca dolar parayı elden teslim edenler Libya’da barış ve istikrara mı hizmet ettiler ve etmeye devam ediyorlar? Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Dışişleri Bakanı hemen her gün Suriye yönetimine tehditler savurarak, Suriyeli muhaliflerle Ankara’da sanki AKP’nin il teşkilatıymış gibi toplantılar yaparak, Beşar Esad’ı yıkmak için rota belirleyerek, Suriye’yi içerden ve dışardan karıştırarak istikrara ve barışa mı hizmet ediyorlar? Bölgenin belli başlı güç merkezleri başta olmak üzere tek tek ülkelerin ve genel olarak bölgenin istikrarı ve güvenliği dünden daha mı sağlam konuma gelmiştir?

3 – Bugün gelinen noktada, AKP’nin başta Suriye olmak üzere bölge ülkeleri konusunda sürdürdüğü politika veya politikalar, yukarıda ana çerçevesiyle aktardığımız politik yaklaşıma ne kadar uymaktadır? Bölge ülkelerinin tarihsel, milli, dini ve kültürel yapısına dayanarak, ekonomik ve siyasal ortak hedefleri-çıkarları doğrultusunda, dünyanın mevcut güç merkezleri içerisinde, yeni bir odak ve yeni bir bölgesel güç oluşturmanın zeminini bırakmış mıdır?

Yukarıda sıraladığımız belli başlı soruları ve elbette bu soruların kendi içinde taşıdıkları yanıtları daha da artırabiliriz.  Ama bütün bu soruların ayrı ayrı yanıtlarından öte hepsinin ortak bir yanıtı olan “hayır” sonucuna varmak için bu kadarı da yeterli olacaktır. Açıktır ki bu hayır yanıtı da AKP’nin özellikle son 3 yıldır sürdüğü dış politikanın, öne çıkardığı araç ve yöntemlerin çöküşüne işaret etmektedir. Bu çöküşün miladını ise yaklaşık on ay önce Suriye ile olan ilişkilerde gelinen tıkanma noktasından başlatabiliriz.  O günden bugüne Suriye ile olan ilişkiler ve izlenen politik hattın çöküşten çıkıp yeni bir toparlanmayı sağlayıp sağlayamayacağını, aktif dış politikanın, ABD’nin aktif işbirlikçiliğine nasıl evrildiğini ve bundan sonra sürecin Türkiye’yi nasıl bir bataklığa doğru hızla sürüklediğini ise yazımızın ikinci bölümünde ele alacağız.

Devam edecek