“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Küresel finans piyasalarında istikrarsızlık ve Türkiye ekonomisine yansımaları

2008 yılında ortaya çıkan kriz ile birlikte kredi piyasalarında ve reel ekonomide sert bir daralma yaşanmıştır. Krizin başlangıcından itibaren başta ABD olmak üzere birçok ülkede genişlemeci para politikaları uygulamaya konulmuş, kasalarındaki sorunlu varlıklar karşılığında bankalara uzun vadeli krediler açılmış, faizler hızla aşağı çekilirken, devlet harcamaları ekonomideki talep yetersizliğini gidermek üzere arttırılmıştır. Aynı süreçte uygulamaya konulan vergi indirimleri ve daralan üretim nedeniyle vergi gelirlerinde sert düşüş yaşanmış, dev bütçe açıkları ortaya çıkmıştır.
Bugün geldiğimiz noktada ABD’de ve Avrupa’da bütçe açıklarına ve kamu borç yüküne dair artan endişelerin küresel piyasalardaki istikrarsızlığın ardındaki temel etken haline dönüştüğünü izliyoruz.
Geçtiğimiz Ağustos ayı içerisinde uluslararası kredi derecelendirilme kuruluşu olan Standard and Poors tarafından ABD’nin kredi notunun düşürülmesi ve negatif yönlü izlemeye alınması, önümüzdeki dönemde piyasalarda istikrarsızlığın hızla tırmanacağını ve dikkatlerin uzunca bir süre daha bütçe açıklarına yoğunlaşacağını göstermektedir. Mevcut koşullar altında bugün Yunanistan, İspanya, Portekiz, İtalya gibi ülkelerde “istikrar tedbirleri” adı altında uygulamaya konulan politikaların daha geniş bir coğrafyada uygulama alanı bulacağı ve bütçe açıkları bahanesiyle emekçi sınıfların yüz yılı aşkın bir mücadele sonucu elde ettiği kazanımların kalan kısmının da büyük ölçüde tasfiyesinin amaçlandığı görülmektedir.

SERMAYEYE KAYNAK AKTARIMI İÇİN KULLANILAN KRİZ ÖNLEM PAKETLERİNİN BEDELİ EMEKÇİLERE ÖDETTİRİLMEK İSTENMEKTEDİR
Yaşanan kriz, sosyal demokrat-Keynezyen iktisatçıların beklentilerinin aksine, iktisat politikasında yoksul kesimler lehine yeniden dağılımcı bir paradigma kırılması yaratmamış, önceki krizlerde olduğu gibi işçi ve emekçilerin çalışma ve yaşam koşullarının hızla bozulmasına yol açmıştır. Kredi piyaslarını ayakta tutmak adına finans sektörüne aktarılan trilyonlarca dolar finans sektöründeki kârların kısa sürede eski seviyelere ulaşmasını sağlamış, finans sektörü, birçok ülkede 2010 yılını en kârlı kapatan sektörlerin başında gelmiştir.
Reel sektörde de kriz bahanesiyle yaşanan işten çıkarmalar, ücretlerde yapılan kesintiler ve işçilere dayatılan karşılıksız mesailer kârlılığın hızla toparlanmasına yol açmıştır. Ülkemizde de, birçok dev sanayi kuruluşunun, işçi ücretlerinde kriz nedeniyle uygulanan kesintilerin sürdüğü dönemde rekor kârlar açıkladığı izlenmiştir. Bugün birçok şirketin piyasa değerleri kriz öncesindeki seviyelerin çok üzerine tırmanmasına rağmen reel ücretlerin kriz öncesinin altında kalması, krizin bölüşüme dair etkilerini gözler önüne sermesi açısından önem taşımaktadır.
Kriz sonrasında alınan önlemlerin yarattığı bütçe açıkları ise bir kez daha ücretli kesim üstünden yapılan kesintilerle kapatılmak istenmekte, dolayısıyla gelir dağılımı eşitsizliği giderek büyümektedir. Yine, yatırımları teşvik amacıyla geliştirilen düzenlemelerin yanında yarı zamanlı istihdamın geliştirilmesi ve kıdem tazminatının kaldırılmasının planlanması gibi önlemler, emekçi kesimin yoksullaşması, güvencesizliğin artması, çalışma koşullarının ve “istihdamın niteliğinde bozulma” gibi sonuçlara yol açmaktadır.
Bu duruma, kriz sonrasında istihdamdaki toparlanmanın değerlendirildiği 2011 yılı ILO raporunda da vurgu yapılmaktadır.

AVRUPA BORÇ KRİZİ VE SONUÇLARI
Son dönemde dünya piyasalarında istikrarsızlığın ardındaki temel unsurlardan başlıcası Avrupa ülkelerinde hızla tırmanan bütçe açıkları ve artan temerrüt* riski olmuştur. Yunanistan ile başlayan kriz dalgasının, sonrasında İrlanda, Portekiz, İspanya ve İtalya ile sürdüğünü görmekteyiz.
Mayıs ayında kredi derecelendirme kuruluşu Fitch tarafından kredi notu üç kademe birden düşürülen Yunanistan’da, on yıllık devlet tahvillerinin faiz oranı, bir yıl öncesine göre ikiye katlanarak, yüzde 17’lere dayandı. Bu durum, borcun piyasaya yeni tahvil sürerek döndürülmesinin sadece daha maliyetli hale gelmesine değil, aynı zamanda da giderek imkansızlaşmasına yol açtı.
Avrupa istikrar fonu tarafından yapılan müdahale şimdilik Yunanistan’a dair endişelerin ikinci plana atılmasına neden olsa da, İspanya ve İtalya gibi daha büyük ülkelerde de temmerüt riskinin hızla artması, borç krizinin giderek başa çıkılamaz bir hale gelmesine neden oluyor. Yunanistan’daki krize daha etkin müdahale amacıyla ve çetin pazarlıklar sonrasında kredi kapasitesi ancak 440 milyara çıkartılan Avrupa istikar fonunun, daha anlaşmanın mürekkebi kurumadan 1 trilyon Avro gibi bir büyüklüğe ulaşması gerektiği dile getirilmekteydi. Bu fon üye ülkelerin hazineleri tarafından karşılandığından, böylesi bir genişlemenin uygulanabilmesi açısından mali yükü büyük oranda göğüsleyecek Fransa ve Almanya’nın onayı büyük önem taşıyordu. Ekim ayının son günlerinde varılan anlaşma kısa vadede Avro bölgesinin borç ödemelerine dair kaygıları dindirse de, uzun vadede ortak para biriminin geleceğine dönük belirsizlik sürüyor.
Doların anahtar para rolünü kaybedeceğine dönük beklentilerin güç kazandığı bir dönemde Avro’ya karşı güven kaybı yaşanması, Avro-Dolar paritesinde sert dalgalanmalara neden olduğu gibi, altın fiyatlarındaki hızlı artışın ardındaki temel etkenlerden biri durumunda. Avrupa’daki yüksek kamu borçları sadece Avro bölgesiyle de sınırlı kalmıyor. İngiltere’de kamu borç stoğu 1.2 trilyon pound civarında ve GSYİH’nın yüzde 76’sını buluyor.
Avrupa ekonomisinin içinden geçtiği bu çalkantılı dönemde para birliğinin geleceğine dair kehanetler de havalarda uçuşuyor. Aslına bakılırsa, herkesin Avro bölgesinin dağılabileceğini tartıştığı bir süreçte karar mekanizması giderek merkezileşiyor. Yakın zamana değin Avro bölgesinin en büyük sorunu olarak gösterilen ortak para birimine rağmen maliye politikalarının koordine olamaması durumu, yerini Almanya ve (kısmen Fransa’nın) sorunlu ülkelerin maliye politikalarına doğrudan müdahale edebildiği bir duruma bırakıyor. Merkel Eurobond ihracı konusunda ayak diredikçe, Yunanistan ve diğer sorunlu ülkeler üzerindeki yaptırım güçleri artıyor. Daha önce dayatılması mümkün gözükmeyen “tasarruf paketleri”, ülkenin sosyal patlamanın eşiğine gelmesi pahasına uygulamaya sokuluyor. Papandreu, Berlin’de Alman sermayesine, koltuğuna mal olacak olsa da dayatılan programın arkasında duracağının sözünü veriyor. Avro bölgesi liderleri krize çözüm bulmak amacıyla son 21 ay içerisinde 13 kez toplanırken, Merkel her toplantı öncesinde, borçlu ülkelerin kulağını çekmeden ve koşulsuz bir kurtarma olamayacağını hatırlatmadan edemiyor. Son zirve öncesinde de Berlusconi hükümetine çatan Merkel, borçlu ülkelerin ayağını yorganına göre uzatmasının gerekliliğini vurgulayarak, GSYİH’nın yüzde 120’sine ulaşan kamu borcunu aşağı çekecek tedbirlerin ivedilikle devreye sokulmasını talep ediyor. Avro’yu savunacaklarını, ama “krizin ana kaynağını” da (Merkel, burada kamu borçlarını kastediyor) asla unutmayacaklarını vurgularken, borçlu ülkelere de aba altından sopa gösteriyor.
Kamu borç yükünün düşürülmesinin iki yolu var. İlki, kamunun vergi gelirlerini yükseltmek, dolayısıyla da vergileri arttırmak. Sermayenin uluslararası hareketliliğinin en üst düzeyde olduğu günümüz kapitalizminde sermeyenin üzerindeki vergilerin arttırılmaya çalışılması, yoğun sermaye çıkışını tetikleyerek, ekonomik büyüklüğün daha da daralmasına ve de toplam vergi gelirlerin azalmasına neden olabileceği için, (mevcut sistemin sınırları içerisinde) böylesi politikaların uygulanabilirliği zorlaşıyor. İktidardaki hükümetlerin de pek böyle bir arayışı yok zaten. Bu noktada en pratik çözüm dolaylı vergilerin arttırılması oluyor ki, bu da, giderek yoksullaşan geniş halk kitlelerin üstündeki vergi yükünün büyümesi ve gelir dağılımının daha da bozulmasına neden oluyor.
Kamu borcunun düşürülmesinin bir diğer yolu da, hepimizin çok iyi bildiği gibi, ücretlerin sınırlandırılması ve sosyal harcamalardaki kesintiler başta olmak üzere, kamu harcamalarının kısılması. Çoğu zaman dolaylı vergilerdeki artış ile birlikte devreye sokulan ücret kesintileri krizin emekçilere yansıyan faturasını ağırlaştırırken, kamu kesimindeki ücret kesintileriyle birlikte özel sektördeki ücretler de gerilemeye başlıyor. Dolayısıyla, sermayenin kâr oranlarında da bir artış yaşanıyor.
Bugün Avrupa’da yaşananlar tarihsel bir kırılma noktasından geçtiğimizi göstermekte. Kriz, Avro bölgesinin borçlu ülkelerinde kapsamlı bir dönüşümü de beraberinde getiriyor. Fatura bir kez daha emekçilere kesilirken, “sosyal devlet”in son kalıntıları da tasfiye ediliyor. Büyüyen borç sarmalı ve kredi derecelendirme kuruluşlarının artan baskısı karşısında devreye sokulan özelleştirmeler ve bütçe kesintilerinin gelecekte daha da büyüyeceğini ve Yunanistan’da izlediğimiz senaryonun Avrupa’nın diğer borçlu ülkelerinde de tekrarlanacağını rahatlıkla söyleyebiliriz.

ULUSLARARASI KREDİ KURULUŞLARININ YAPTIRIM GÜCÜ
Son yıllarda küresel ekonomide yaşanan gelişmeler, uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarının rolünün ve tarafsızlığının ana akım medya tarafından da sorgulanmasına yol açmıştır. Moodys, Standard and Poors, Fitch aynı zamanda dev fonlara yatırım danışmanlığı yapan şirketlerdir. Bu durum, onlara biçilen uluslararası denetim göreviyle çelişmekte ve çıkar çatışmasında yanlılık ve üstünlük etkeni olmaktadır. Aynı kurumların, kredi notu tehdidi ile, birçok geç kapitalistleşmiş ülkede zorla özelleştirmelere neden olduğu bilinmektedir. Yine dünyanın en bilinen borsa spekülatörlerinden Warren Buffet’in aynı zamanda Moodys’in başlıca hissedarlarından olduğunun, Standard and Poors’un ise bünyesinde bulundurduğu yayınevinin yanı sıra yatırım danışmalığı konusunda uzmanlaşan McGraw Hill’e ait olduğunun da altını çizelim.
Uluslararası finans sermayesinin bir uzantısı olan bu kredi derecelendirme kuruluşları, günümüzde ülkelerin kaderini iki dudağı arasında bulunduran talepleri yerine getirilmediğinde, söz konusu ülkelerin notlarını kırarak ya da talepleri karşılığında not arttırımına giderek, uluslararası sermaye hareketlerine yön veren, iktidarlar değiştirebilen dev bir güç olarak karşımıza çıkmaktadırlar. ABD’de yaklaşan seçimler öncesi yaşanan not indirimi, her ne kadar ülke tahvillerine dönük uluslararası talepte büyük bir gerileme yaratmasa da, Obama iktidarına vurulmuş en büyük darbelerden biri olarak görülmektedir. Böylesi bir durumun daha ufak birçok ülkeninin temerrüde düşmesi için tek başına yeterli olacak kadar yıkıcı etkiler yaratacağı not edilmelidir. Bu yönüyle, kredi derecelendirme kuruluşlarının küçük-orta büyüklükteki ekonomiler üzerinde büyük yaptırım gücüne sahip olduğunu söylemek mümkündür.

“İKİNCİ DİP” SENARYOLARI VE TÜRKİYE EKONOMİSİNE OLASI ETKİLERİ
Türkiye ekonomisinin hemen her büyüme döneminde olduğu gibi, kriz sonrasındaki ekonomik toparlanma süreci ile birlikte cari açık da hızla tırmanmaya başladı. 2011 seçimlerinden sonra uluslararası kredi kuruluşlarının da uyarıları üzerine, Merkez Bankası öncelikle cari açık sorununa odaklı bir strateji izlemek amacıyla ekonominin daha fazla ısınmasını önleyecek tedbirler aldı, ama Ağustos ayının başında finans piyasalarındaki sert dalgalanma sonrasında, bir süre daha ekonomik büyümeye odaklanacağının sinyallerini verdi.
2011 yılının ilk üç ayından itibaren ekonomi gündeminin ilk sıralarına yerleşen cari açığa dönük endişelere uluslararası piyasalardaki kriz beklentisi de eşlik edince, son aylarda TL’den hızlı bir kaçış yaşandı. 2003 yılını baz alarak oluşturulan endekse göre, geçtiğimiz yıl bu aylarda reel Türk Lirası kuru, gelişmiş ülke para birimleri karşısında yüzde 40, diğer gelişmekte olan ülke para birimleri karşısında ise yüzde 10 civarında değer kazanmış durumdaydı. Dolayısıyla, Türk Lirası’nın yaz aylarından bugüne diğer para birimleri karşısında yaşadığı sert değer kaybı pek de sürpriz sayılmamalı. Ne var ki, kurdaki bu sert düzeltmenin tek başına Türkiye’nin cari açık sorununa çözüm olacağı da beklenmemeli.
Ülkenin ithalatında yüzde 40 dolayında yer tutan enerji kaynaklarının fiyatlarındaki gelişmeler cari açığın başlıca belirleyicisi olarak göze çarpıyor. Üretim genişledikçe, enerji ithalatı ve de cari açık tırmanıyor. Bu noktada, gerek Türkiye, gerekse de dünya ekonomisindeki yavaşlamanın önümüzdeki süreçte cari açık kaygısını bir süreliğine arka plana atacağını söyleyebiliriz. Geleceğe dönük beklentilerdeki olumsuz hava enerji fiyatlarının da düşmesine yol açtığı için cari açığı geriletiyor. Petrol fiyatlarında yaşanan her 10 dolarlık düşüş, Türkiye’nin ithalatında kabaca 4 milyar dolarlık bir gerilemeye yol açıyor. Kurdaki bu sert hareketin cari açık üzerindeki etkisini önümüzdeki aylarda daha net göreceğiz.
Diğer yandan, kurun mevcut seviyleri koruması durumunda, bunun enflasyonist bir etki yaratacağı da muhakkaktır. Merkez Bankası’nın, son kararlarından, kurdaki bu sert hareketin yol açacağı tek seferlik artışın orta vadede ekonomik büyümenin yavaşlaması ile büyük ölçüde giderileceği kanaatinde olduğu anlaşılmaktadır.
Yine özel sektörün yabancı para cinsinden yükümlülüklerinin TL karşılığının hızla artması, şirket bilançolarına da olumsuz olarak yansıyacak, şirketlerin kredibilitesini düşürerek, borç çevrimini zorlaştıracaktır. Böylesi bir ortamda, iç piyasaya dönük sektörlerde kâr marjları daralacak ve bu da, işçi ücretleri üzerinde büyük baskı yaratacaktır.
Yukarıda çizilen senaryo çerçevesinde, önümüzdeki yasama yılında, kıdem tazminatı, bölgesel asgari ücret ve benzeri yasal düzenlemelerle emekçi sınıfların yasal kazanımlarının tasfiyesi ve sermayenin kârlılığını koruyacak tedbirlerin devreye sokulması kaçınılmaz olacaktır. Böylesi bir süreçte, sermayenin bir kez daha “krizin yükünü paylaşma” söyleminin arkasına sığınacağını biliyoruz. Sermayenin bu yöndeki propagandasına, geçmiş krizden elde edilen tecrübeleri de ön plana çıkartarak cevap verilmelidir.  Böylesi bir ortamda işçi sınıfınn örgütsüz ve dağınık bir duruş sergilemesi durumunda, zaten iyice zayıflamış sendikal hareketin tarihinin en ağır darbelerinden birini alacağı da hatırlanmalıdır.