“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

1 Mayıs, İstanbul NATO toplantısı ve işçi hareketi

Türkiye ve dünyada işçiler, emekçiler ve ezilen halklar uluslararası emperyalizmin, kâr hırsı uğruna dünyanın her karış toprağını savaş alanına çevirmek istediği, sosyal hak gasplarının artarak sürdüğü koşullarda, işçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs’ı kutlamaya hazırlanıyor. 1 Mayıs’ların sınıf mücadelesinde ne gibi bir rol üstlendiğini, az çok sınıf mücadelesi ve tarihinden haberdar olanlar bilirler. Kısaca değinmek gerekirse, ilk elde söylenmesi gereken şudur: Uzlaşmaz sınıf çelişkileri, burjuvaziyle işçi sınıfını (emekçileri ve tüm ezilenleri) her gün, her saat, her dakika karşı karşıya getirir. Ekonomik, siyasal ve ideolojik cephede kesintisiz süren bu mücadele, işçi sınıfının uluslararası birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıslarda, çok daha özel bir anlam kazanır. Çünkü, o gün, dünya ölçeğinde, burjuvaziyle işçi sınıfı, karşılıklı olarak güçlerini bir kez daha sınar, açıktan güç denemesine girişirler. Bu kapışmada, her sınıf kendi cephesinden, kısa (dönemsel) ve uzak vadeli (gelecek) çıkarlarına uygun olarak, mevzisini ilerletmeye, moral ve güç toplamaya yönelir. Diğer yandan, 1 Mayıs yalnızca sınıf mücadelesinin aktüel gidişatına ayna tutmakla kalmaz, aynı zamanda, yakın geleceğe ilişkin de veriler sunar. O nedenle, işçi sınıfı, emekçiler, ezilen halk kitleleri ve demokrasi güçleri, 1 Mayıs’a bütün güçlerini seferber ederek hazırlanmak durumundadır.

İÇ VE DIŞ SİYASAL KOŞULLAR 
2004 1 Mayıs’ı öncesi, Türkiye’nin iç ve dış siyasal koşulları nedir? Sınıf güç ilişkileri ve buna bağlı olarak karşılıklı sınıf mevzilenmesi ne durumdadır?
Bu bağlamda altı çizilmesi gereken ilk şey; ABD emperyalizmi, uluslararası sermaye ve işbirlikçi tekelci burjuvazinin, işçileri, emekçileri, bir bütün olarak Türkiye halkını her cepheden tam bir kuşatma altına almış olmasıdır. Türkiye halkının bugüne kadar gördüğü en Amerikancı hükümet olan AKP hükümeti iş başında bulunmaktadır. Üstelik AKP, yine bugüne kadar hiçbir partiye nasip olmayacak düzeyde, iç ve dış sermaye çevrelerinin, tekelci medyanın desteğini alarak girdiği yerel seçimlerden, elini daha da güçlendirerek çıkmıştır. Bu, işçiler, emekçiler ve halk açısından önümüzdeki dönemin zor ve zorlu geçeceğinin habercisidir. Zira, AKP hükümeti, en Amerikancı hükümet olmanın yanı sıra ve bununla bağlantısı içinde, en emekçi düşmanı hükümet olarak da hareket etmektedir.
AKP iktidarı, seçim sonuçlarından aldığı güçle, emekçilere çok daha azgın saldırılar yöneltmeye hazırlanmaktadır. İşçi ve emekçiler karşısında nasıl bir hat izleyeceğini/izlediğini ilk günden başlayarak gösteren AKP hükümeti, kendine ait bir programı dahi olmaksızın, Kemal Derviş’den devralarak program edindiği IMF politikalarını, tek parti olmanın getirdiği avantaj ve güçlü dayanaklara sahip olmanın pervasızlığıyla uygulamaktadır.
AKP’nin emekçi düşmanı icraatlarının başında, 1475 Sayılı İş Kanunu’nu değiştirip yerine getirdiği 4857 Sayılı Kanun çerçevesinde yaptığı düzenlemelerle işçilerin kazanılmış haklarını ellerinden almış olması gelmektedir. Bu yolla, çalışma yaşamı tam anlamıyla kuralsızlaştırılmış, taşeronlaştırmanın ve sendikasızlaştırmanın önü tümüyle açılmıştır. Özelleştirmeler sürmüş, işçi kıyımı devam etmiştir. Yasal işçi grevleri yasaklanmıştır. Sendikalaşmak isteyen işçiler, yüzler halinde işverenler tarafından kapı önüne konurken, hükümet, bu yasadışı tutumları teşvik etmiştir. Yoksulluk daha da artmış, işsizlik çığ gibi büyümüştür. Kamu emekçilerinin iş güvencelerini ortadan kaldırmasının yanı sıra eğitim, sağlık başta olmak üzere, kamusal alanı tümüyle piyasalaştırarak, uluslararası sermayenin hizmetine sunan Kamu Yönetimi Temel Kanunu (KYTK), TBMM gündeminde yeniden ele alınmayı beklemektedir. KYTK’yı takiben, sıra, Yerel Yönetimler Yasası ve kıdem tazminatını da ortadan kaldıracak düzenlemeler içeren, sendikalar yasasında yapılacak değişikliklere gelecektir.
Hükümet bu saldırgan politikalarını uygularken, henüz karşısına ciddi bir mücadele odağı çıkmamıştır.
İçeride emekçi halk karşısında aslan kesilen, iş ve aş isteyen insanları aşağılayan AKP, sıra dış ilişkilere gelince, yelkenleri suya indirmekte, özellikle de ABD ve AB gibi emperyalist mihraklar karşısında adeta süt dökmüş bir kediye dönmektedir. Türkiye; Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkaslar gibi savaş odağı bölgelerin tam ortasında bulunmaktadır. Irak’ın işgali bölgeyi tam bir yangın yerine çevirmiştir. Neresinden bakılırsa bakılsın, dış ilişkiler bakımından, oldukça kritik bir süreç yaşandığı görülecektir. Ne var ki, böylesi bir dönemde, AKP gibi işbirlikçi bir partinin iktidarda olması; ülkenin geleceğini, tehlikelerle dolu bir belirsizliğe itmektedir. Son seçimden güçlenerek çıkan AKP, yalnızca iç değil dış politika alanında da daha “cesur” davranacağının işaretlerini vermektedir. Bu duruma en son örnek, Kıbrıs’tır. ABD’nin bastırmasıyla, Kıbrıs sorunu, hükümet tarafından, Amerikancı bir çözüme doğru hızla sürüklenmektedir.

IRAK’IN İŞGALİ, BOP, NATO VE TÜRKİYE
ABD’nin İkiz Kuleler’e yapılan saldırıları, Ortadoğu’ya ilişkin planlarını devreye sokmanın bahanesi olarak kullandığı biliniyor. ABD, saldırılardan sorumlu tuttuğu El Kaide’nin destekçisi ilan ettiği Taliban yönetimini devirmek için, önce Afganistan’ı; ardından “kitle imha silahları” bahanesiyle Irak’ı işgal etti. Şimdi ise, bölgeye ilişkin olarak, “Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)” adı altında, Kuzey Afrika’dan Orta Asya’ya uzanan bir coğrafyada, çok daha kapsamlı ve saldırgan bir politika izleyeceğini ilan etmiş bulunuyor.
Süreç izlendiğinde, görülecektir ki, ABD, bölge ülkeleri arasında İsrail dışta tutulduğunda, en büyük desteği AKP hükümetinden, dolayısıyla Türkiye’den almıştır. Irak işgali öncesi savaş tezkeresinin TBMM’den dönmesi, işgal sonrasında ise, ABD’nin, hükümetin Irak’a asker gönderme önerisini geri çevirmesi, ülkemizi batağın kıyısından döndürmekle birlikte; işgal sırasında Türkiye hava sahasının ABD uçaklarına açılması, İncirlik Üssü’nün sağladığı lojistik destek bunu kanıtlamaktadır. ABD, BOP’u hayata geçirme noktasında ise, Türkiye’ye merkezi bir rol biçmektedir. Siyasi ve askeri stratejistler, ABD’nin Türkiye olmadan bu projeyi hayata geçirmesinin olanaksız olduğu konusunda hemfikirler. ABD’nin BOP’la ilgili stratejik önemde gördüğü diğer husus; BOP’un NATO şemsiyesi altında gerçekleştirilmesidir. ABD, böylece, Irak işgali sırasında karşılaştığı Almanya-Fransa merkezli engelleme girişimlerini baştan önlemeyi, NATO’nun askeri imkanlarını da sonuna kadar kullanmayı hesaplamaktadır. ABD, NATO’nun görev sınırlarını, hem coğrafi hem de içerik bakımından, BOP’a uygun olarak yeniden tanımlamak istemektedir. 28-29 Haziran tarihlerinde İstanbul’da yapılacak olan NATO toplantısı, bu yönüyle tarihi bir önem kazanmıştır.
NATO toplantısı, ABD’nin istediği biçimde gerçekleşirse, BOP’un kabul gördüğü bir toplantı olmakla kalmayacak, Türkiye’yi de BOP’un karargah ülkesi ve taşeronu haline getirecektir. Bu durum, Türkiye’nin komşularıyla zaten gergin durumda olan ilişkilerini daha da gerginleştirecek, Türkiye’yi Ortadoğu halklarına düşman bir mevziye itecektir.
Irak halkının ABD işgaline karşı verdiği direnişin Şiileri de kapsayarak yaygınlaşması üzerine, şimdiden, yeniden Irak’a asker gönderilmesi gündeme gelmiştir. ABD emperyalizminin baş kalemşörü New York Times Başyazarı William Safire, “Türk hükümetinin göndermeyi teklif ettiği 10 bin askerin Irak’a gelişine izin verilmelidir” diyerek bu yönlü kamuoyu oluşturmaya girişmiş bulunuyor.

SOSYAL HAK GASPLARINA VE SAVAŞA HAYIR
Buraya kadar söylenenler, Türkiye emekçi halkının nasıl bir kuşatma altına alındığını göstermektedir. Bu kuşatmayı yarmak, emperyalist akbabaların ve yerli işbirlikçilerinin oyunlarını bozmak için, birleştirilebilir bütün güçlerin bir araya gelmesi kaçınılmaz bir zorunluluktur. 1 Mayıs bunun için önemli bir olanaktır.
Öncelikle; NATO toplantısının işçi ve emekçiler açısından taşıdığı önemin anlaşılmalıdır. Son günlerde medya ve devlet ve hükümet yetkilileri tarafından, “NATO İstanbul Toplantısı” üzerine bir kampanyanın başlatıldığı görülmektedir. Ülkenin çeşitli üniversitelerinde düzenlenen panel, söyleşi ve sempozyumlarla NATO halka tanıtılmakta, NATO’nun ülkemize getirecekleri üzerine vaazlar verilmektedir. Bilim yuvası olması gereken üniversiteler, NATO’nun propaganda merkezleri ve karargahları haline getirilmek istenmektedir.
Toplantıya üç aya yakın bir zaman varken, adeta terör estirilerek olası muhalefetin yıldırılması çabasına girişilmiştir. Üniversiteler dahil bütün eğitim kurumlarında yaz tatili öne alınarak, 20 Haziran’da eğitime son verilmesi kararlaştırılmıştır. Yine Üniversitelere gönderilen bir yazıyla, 20 Haziran tarihinden sonra hiçbir etkinliğe izin verilmemesi, üniversite salonlarının kapatılması istenmiştir.
Başbakan’ın ülkenin en büyük tekellerinin patronlarıyla yaptığı toplantıda, NATO  Toplantısı ele alınmış; parababaları NATO toplantısının giderlerini karşılamayı büyük bir istekle üstlenmişlerdir. Çalıştırdığı işçinin ücretini öderken üç kuruşun hesabını yapan patron takımı, nasıl oluyor da, bir toplantı için trilyonları saçıp savuruyor? Cevap soru kadar basittir: patron takımı, kaz gelen yerden tavuğu esirgemez.
Tek başına bu örnek bile, işçilerin, emekçilerin bu toplantıya niçin karşı çıkmaları gerektiğini açıklamaktadır.
NATO toplantısı, savaş tacirlerinin toplantısıdır. Savaşın işçi sınıfına, emekçilere ve halklara baskı, sömürü, sefalet, ölüm ve yıkımdan başka bir şey getirmediği, tarihi tecrübelerle bilinmektedir. Emperyalist parababalarının kasalarını tıka basa doldurmak için estirdikleri savaş rüzgarları, önce işçi haklarının, demokratik kazanımların, işçilerin, sosyalizm deneyimi dahil yeryüzünde bugüne kadar biriktirdiği tüm değerlerin üstünü örter. Bu yüzden, savaş ve sömürü politikalarına, öncelikle işçiler karşı çıkmak ve engellemek için mücadeleyi yükseltmek zorundadır.

EKMEK, ÖZGÜRLÜK, BAĞIMSIZLIK
İç, dış siyasal koşullar ve bunlara bağlı olarak sermaye ve hükümetin yönelimleri dikkate alındığında, tüm olgular, 2004 1 Mayıs’ının, Türkiye işçileri, emekçileri, Türk, Kürt çeşitli milliyetlerden Türkiye halkı için savaşa ve sömürüye karşı, ekmek, özgürlük ve bağımsızlık talepleriyle kutlanması gerektiğine işaret etmektedir. Savaşın ve sömürünün kaynağı tektir: Kapitalizm. Türkiye halkını IMF politikalarına ezdirenler ile Irak’ta Amerikan askeri olmasını isteyenler aynı emperyalist merkezler ve işbirlikçileridir. AKP hükümetinin ekonomik ve sosyal alanda emekçilere saldırırken, siyasal alanda ABD ve AB’nin politikalarını izlemesi ve Türkiye’yi içine kayacağı batağın kıyısında dolaştırması, emekçi düşmanlığı ve tam bir işbirlikçiliktir. Öyleyse, Türkiye işçi sınıfı ve emekçileri, 1 Mayıs’ta, uluslararası kapitalizmin ve işbirlikçi burjuvazinin, ekonomik ve sosyal haklara yönelttiği saldırılara ve BOP üzerinden ülkemizi yeni haçlı seferinin askeri karargahı haline getirmek üzere düzenlenen İstanbul toplantısını ve Bush’un Türkiye’ye gelişini hedef alarak, NATO’ya karşı mücadele bayraklarını yükseltmelidir.

İŞÇİLERİN 1 MAYISI
İşçiler, özelleştirmeye, işsizliğe, kuralsız çalıştırmaya, sendikasızlığa, düşük ücret dayatmasına, grev yasaklarına karşı 1 Mayıs’ta alanları doldurmalıdır. Kamu emekçileri, grevli toplusözleşmeli sendika hakkı için, iş güvencesini ortadan kaldıran KYTK’nın geri çekilmesi için meydanlara çıkmalıdır. Gençler, parasız, özerk-demokratik bilimsel eğitim hakkı için, iş ve gelecek için bütün enerjisini 1 Mayıs’ta ortaya koymalıdır.
Ancak, burada önemle belirtmek gerekir ki, son yıllarda yapılan 1 Mayıs kutlamaları bir işçi bayramı olmaktan çıkarak, adeta sol grup ve partilerin “resmi geçit” törenine dönüşmüştür. Bu duruma artık bir son verilmelidir. Bunun için, fabrikalarda, işyerleri ve hizmet birimlerinde, sanayi siteleri ve organize sanayi bölgelerinde, işçi ve emekçilerin talepleri etrafında bir çalışma örgütlenmelidir. 1 Mayıs’ın tarihsel anlamına uygun gerçekleşmesi için, kutlamalara önce buralarda başlanmalı, sonra alanlara yürünmelidir. Bir dönem önce, sanayi siteleri ve organize sanayi bölgelerinde işçiler, sendika, sigorta, sekiz saatlik iş günü taleplerini “3 S” biçiminde formüle etmişler, pankart ve bayraklarına kazımışlardı. 1 Mayıs çalışmalarında 3 S talebi, düne göre daha da fazla dile gelmelidir. Çünkü, iş kanununda yapılan değişikliklerle 3 S’den yoksun işçi kitlelerinin sayısı daha da çoğalmıştır. Bu taleplerin anti-emperyalist, NATO’ya karşı taleplerle birleştirilmesi ve kapitalizme karşı yöneltilmesi, kuşkusuz sınıf bilinçli işçilere düşmektedir.
Sendika bürokrasisinin tümüyle sermaye ve hükümet safında olduğu düşünüldüğünde, 1 Mayıs’ın kitlesel biçimde kutlanmasında, sınıf bilinçli işçilerin, mücadeleci sendikacıların alacakları tutum, yine, belirleyici önemde olacaktır. 1 Mayıs’ın kitlesel geçmesi için şartlar uygundur. Sermayenin saldırıları, çığ gibi büyüyen işsizlik, artan yoksulluk, emekçi kitlelerdeki hoşnutsuzluğu giderek artırmaktadır. Seçim döneminde, AKP mitinglerinde görüldü ki, hükümetten en az beklentisi olan kesim, işçi ve emekçilerdir. KYTK’ya  karşı 6 Mart’ta ülkenin çeşitli yerlerinden Ankara’ya gelen yüz bini aşkın kişi, hükümetin bütün baskı ve tehditlerine rağmen alanları doldurmuştur. AKP hükümeti, en çok, emekçi sınıflardan gelen muhalefet ve direnişten tedirgin olmaktadır. Nitekim, hükümet KYTK’nın TBBM’de görüşülmesini muhalefetin yatışması için erteleyip beklemeye almıştır. Özelleştirmelerle ilgili olarak 4046 Sayılı Kanun’da yapılan değişiklik, işçilerin direnişi karşısında, özelleştirmelerin zamanında yapılamadığını göstermektedir. Bu iki örnek, AKP hükümetinin emekçilerin kitlesel mücadelesi karşısında duramayacağının kanıtıdır. Kitlesel geçecek bir 1 Mayıs, işçi ve emekçi hareketini, hükümetin emekçilere yönelik saldırı politikalarını püskürtme hattına sokacağı gibi, Türkiye’nin NATO karargahı olması planlarına da önemli oranda set çekecektir.
Emeğin talepleriyle 1 Mayıs çalışmasına!
1 Mayıs’ı emperyalizme karşı bağımsızlık mücadelesinin coşku ve heyecanıyla doldurmak için işçiler arasına!
Kapitalist sömürü ve zulme karşı işçi sınıfının birlik, dayanışma ve mücadelesini yükseltmeye!