Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Kıbrıs’ta referandum ve sonuçları

24 Nisan Referandumu beklendiği gibi sonuçlandı. Annan Planı'na Kıbrıs Türk kesimi yüzde 65 "evet", Kıbrıs Rum Kesimi ise yüzde 76 "hayır" dedi. Böylece Annan Planı ömrünü tamamladı. BM Kıbrıs özel temsilcisi De Soto Ada'daki bürosunu kapatmaya hazırlanıyor. BM Genel Sekreteri müzakerelerin başından itibaren gelişen süreci özetleyen bir rapor hazırlayıp BM sunacak. Fakat, Kıbrıs tartışmaları ve dış güçlerin adaya müdahalesi sona ermedi. ABD, AB, Türkiye ve Yunanistan yeni durum için pozisyonlarını şimdiden belirlemiş durumda.
Önümüzdeki süreçte tarafların Kıbrıs’la ilgili muhtemel politikalarını tartışmadan önce, referandum sürecine kısaca göz atmakta yarar var.
Kıbrıs Sorunu'nu “çözmek” için daha önceki girişimleri bir yana bırakırsak, 24 Nisan Referandumu ile yön değiştiren ama henüz bitmeyen son girişim süreci, ABD ve AB 'nin yeni Ortadoğu politikaları ile başladı.
Son yıllarda, adadaki Türkler yoksulluk, yolsuzluk, işsizlik ve baskıdan bunalmıştı. Bu bunalmıştık, Kıbrıs doğumlu Türklerin yarısına yakınının (özellikle gençlerin) Avrupa’ya göçmesine neden oldu. Üretim yapamayan, ürettiği mal ve gıdayı satamayan Kıbrıslı Türkler, Türkiye'den gönderilen paraya bağımlı duruma getirildiler. Türkiye'de yasaklanan kumarhaneler KKTC'ye taşındı. KKTC’nin adı, kumar, karapara aklama, mafya, fuhuş ile birlikte anılmaya başlandı.
AB'ye girme sürecinde ciddi mali yardım almış, ekonomik durumu Kuzey'e göre çok iyi durumda olan Güney, Türkler için de cazip hale gelmeye başladı. Kuzey'in zenginliğini AB'ye girme süreci ile açıklayan Kıbrıslı Türkler, Kuzey'in de AB'ye girmenin “çözüm” ya da AB’ye girmek için bir “çözüm”ün gerekli olduğunu düşündüler ve bu platformda birlikler oluşmaya başladı. "Bu Memleket Bizim Platformu" vb., AB'ye girmek isteyen ve bu şekilde işsizlik, yoksulluk ve baskılardan kurtulacaklarını düşünenlerin politik hareketi haline geldi.
Kıbrıslı Rumların ise gündeminde ayrıca bir çözüm yoktu. Çünkü, onlar, AB'ye girdiklerinde Kıbrıs sorununun da büyük oranda çözüleceğini düşünüyorlardı.
Kıbrıs'lı Rumlar için en ciddi sorun Türk Ordusu'nun Kıbrıs’taki varlığı ve Türkiye'nin tehdidi idi. Kıbrıs Cumhuriyeti AB'ye girdiğinde, Kıbrıs AB toprağı, Türk Ordusu da AB toprağını işgal etmiş bir işgalci olacaktı. Bu durumda, Kıbrıs Sorunu, AB ile Türkiye arasında bir soruna dönüşmüş olacaktı. Türk Ordusu adadan uzaklaştırılıp Türkiye'nin adaya müdahalesi ve tehdidi ortadan kalktığında, zengin ve güçlü olan Güney Kuzey'i asimile edecek, Kıbrıslı Türkler, tehdit unsuru oluşturmayan bir azınlık olarak Kıbrıs Cumhuriyeti'nin içinde varlığını koruyacaktı. Kıbrıslı Rumların zamana ihtiyacı vardı ve onlar için en önemli çözümleyici unsur zamandı.
Yunanistan da Kıbrıslı Rumlar gibi düşünüyordu. Onun için, hem Kıbrıs sorununu hem de Türkiye ile arasındaki sorunları gündeme getirmeyerek, var olan sorunları zaman içinde AB çerçevesinde çözmeyi hedefliyor; hükümetler arasında sıcak ilişkiler, karşılıklı ziyaretler, bakanların sirtakili yemekleri ile ilişkilerde "bahar havası" estirmeye çalışıyor, Türkiye'nin karşısına kendisi yerine AB'yi çıkarıyordu.
Türkiye açısından, KKTC, uzun bir süredir mali yük haline gelmişti. Ayrıca, AB'ye girmek isteyen Türkiye egemenleri, Kıbrıs sorununun AB'ye girişte önemli bir engel teşkil edeceğini görüyordu. Loizudu Davası gibi binlerce dava AİHM'de bekliyordu. Türkiye, Loizidu'ya bir milyon iki yüz euro tazminat ödemişti ve diğer davaları, Kuzey Kıbrıs'taki Rumların mülkleri sorununu kısa sürede çözeceğiz diye bekletiyordu. Türkiye egemenleri, Kıbrıslı Rumlar 1 Mayıs'ta AB'ye girdiklerinde mevcut sorunları çözmenin şimdikinden daha güç olacağını ve daha çok taviz vermeleri gerekeceğini düşünüyordu. ABD ve AB ise, “çözüm” için BM aracılığıyla yeni bir süreç başlatmıştı ve çözüm için baskı yapıyorlardı.
Türkiye, doksanlı yılların ortalarına kadar AB’ye üye yapılmak istenen bir ülke değildi. AB, Türkiye'nin üye olması ile sağlayacağı ekonomik yararları, zaten üyesi olmadan da sağlıyordu. AB'nin Türkiye'ye ilgisi, SSCB'nin dağılması, Ortadoğu ve Kafkaslar’da hegemonya ilişkilerinin değişmesi ile arttı. AB'nin yeni Ortadoğu ve Kafkas politikalarına uygun olarak, Türkiye'nin ekonomik nedenlerden daha çok stratejik nedenlerle AB'ye girmesi, AB'de hakim görüş olmaya başladı.
Daha önce, Türkiye'yi “birlik”ine almayı düşünmeyen AB, Akdeniz’in ortasına ve Ortadoğu'ya uzanmak için, Kıbrıs Cumhuriyeti'ne ise AB üyeliği için tarih vermişti. AB de, Kıbrıs AB'ye üye olunca Türkiye'nin Ada'daki varlığı sorununu çözeceğini hesaplıyordu. Türkiye ile ilgili planları değişince, Kıbrıs'a verdiği tarih AB için sorun haline geldi. Artık, tek başına Rum Kıbrıs’ın üyeliği, AB'nin Ortadoğu ve Türkiye planları için problem oluşturmaktaydı. AB için önemli olan, Kıbrıs sorununun çözülüp çözülmemesi ya da nasıl çözüldüğünden ziyade, Ortadoğu ve Kafkasya planlarının önündeki engellerin kaldırılması idi. Bu nedenlerle, BM girişimini ve Annan Planı'nı ilk andan itibaren desteklediler.
ABD ise, Kıbrıs sorununu BOP politikasına bağlayarak ele alıyordu ve yeniden ısıtarak gündeme getirdi. Soğuk Savaş yıllarında SSCB ile iyi ilişkiler içinde olan Kıbrıs Cumhuriyeti yönetimine güvenemeyen ABD için, Ada'daki Türk varlığı ve ordusu avantaj sağlıyordu. Kıbrıs sorununun otuz yıldır çözülmemesinde, ABD'nin bu durumu yeğlemesinin de önemli payı vardı. BOP süreci, hatta daha öncesi, ABD'nin Afganistan ve Irak operasyonlarına başlama sürecinde, ABD, Kıbrıs'ta askeri bir üsse ihtiyaç duydu. Kıbrıs Rum kesiminin yani Kıbrıs Cumhuriyeti'nin buna yanaşması zor görünüyordu. Türk kesimini ise, BM kararları nedeniyle, muhatap almak dahi mümkün değildi. Bu durumda, Kıbrıs sorununun “çözülmesi”, Kıbrıs'ın AB'ye girmesi ve NATO'ya üye olması; Kıbrıs'ta bir ABD üssü için tek yol olarak görünüyordu.
Bu bağlamda, Kıbrıslı Rumlar, Yunanistan dışında (dış güçlerlerden, ABD ve AB'nin Ortadoğu ve Kafkasya politikalarını engellemeye çalışan Rusya'yı da, çözüme karşı gruba katabiliriz) taraflar ya da ilgililer arasında “çözüm” yanlısı olmayan yoktu.
Kıbrıs'ta Denktaş ve çevresi ile, Türkiye'de AB'ye giriş sürecinde siyasi iktidar dizginlerini ellerinden kaçıracaklarını düşünen çevreler ise, "vatan, millet, Sakarya" ve "bir çakıl taşı vermeyiz" edebiyatı ile Kıbrıs'ta çözümsüzlükte ısrar edip “çözüm”e karşı çıkarken, siyasi güçlerini koruma mücadelesi veriyorlardı.
Bu koşullarda, uzun süredir ABD'nin bir dışişleri bürosu gibi çalışan BM Genel Sekreterliği, Kıbrıs sorununu “çözüm” girişimi başlattı.
Büyük medya kampanyaları ile Kıbrıslı tarafların temsilcileri bir araya getirildi, aylarca süren müzakereler yapıldı ve sonunda BM Genel Sekreteri Annan'ın ismiyle anılan plan ortaya çıktı. Müzakerelere daha ilk günden sorunu çözmemek için katılan Denktaş, referanduma götürülmesini dahi reddederek, planı geri çevirdi. Bu sırada, Türkiye'de hükümet değişti, Ecevit Hükümeti yerine Erdoğan hükümeti geldi, daha sonra Kıbrıs'ta seçimler oldu ve çözümden ve AB'den yana olduğunu daha önce açıklamış olan Mehmet Ali Talat hükümeti kuruldu. Erdoğan ve Talat ile sorunu çözebileceklerini düşünen ABD ve AB, Annan Planı'nı yeniden müzakere ve kabul etmeleri için taraflara baskı yaptı. Anılan çözüme karşı olanlara baskı, plan doğrultusunda çözümden yana olanlara bol keseden vaatlerle başlayan yeni süreç, Erdoğan Hükümetinin halkla ilişkiler bürosu rolüne soyunmuş Türkiye'deki burjuva medyası tarafından Türkiye'nin bir zaferi gibi gösterildi.
Denktaş unsurunu dikkate alan Erdoğan, daha görüşmelere yeniden başlamadan planı referanduma götüreceklerini kabul ederek, birinci seferde Denktaş'ın yaptığı gibi referandumun reddedilmesinin önüne geçti.
ABD, AB ve burjuva medyasını arkasına alan Erdoğan Hükümeti, ikinci müzakere döneminde, iç politikada Kıbrıs'ta çözüme karşı çıkan ve AB'ye karşı gibi görünen egemenler içindeki çevreleri geriletti ve siyasi rakiplerini güçsüzleştirdi. Askerler ilk defa Kıbrıs'ta çözüm ve AB konularında olumlu konuşmalar yapmaya “en zor” durumlarda sessiz kalmaya başladı. Ecevit, Bahçeli gibi çözüme karşı olanlar seslerini duyuramaz duruma düşürüldü. Düne kadar ulusal kahraman muamelesi gören Denktaş, Erdoğan’ın teşviki ile, medya tarafından yerden yere vuruldu.
24 Nisan günü yapılan referandumda Türkler plana yüzde 65 evet oyu verirken, Rumlar yüzde 75 hayır oyu kullandı.
Sonuçlar tahmin edilebiliyordu.
Planı reddedecekleri düşünülen Rumlara çok yoğun baskı yapıldı. Rumlar bu baskılardan kurtulmak için bir manevra yaparak kendilerini Türk Ordusunun tehdidinden koruyacak bir BM, ABD ve AB güvencesi istediler. ABD ve AB buna da razı oldu. ABD ve AB, Annan Planı üzerine yemin-billah ettiler ve BM Güvenlik Konseyi'ne referandumdan birkaç gün önce bir tasarı sundular. Bu tasarıyı Rusya veto etti. Rumlar, ABD ve AB'den BM güvencesi isterken, Ruslardan da Güvenlik Konseyi kararını veto etmesini istemişlerdi.
Şimdi Rumlar, ABD ve AB'nin öfkesini azaltabilmek için, Annan Planı'nı ileride yeniden görüşebileceklerini ya da başka çözüm yollarına açık olduklarını söylüyorlar. Ama, sorunu AB'ye girdikten sonra sürece yayarak çözme stratejilerinde başarılı olmuş görünüyorlar. Rum egemen çevreleri istediklerini elde etti.
Denktaş ve çevresi planın Rumlar tarafından reddedilmesine sevinmiş görünüyorlar. Fakat, bunlar için KKTC'de artık zamanın dolduğunun ve egemenliklerini yitirdiklerinin de farkındalar. Erdoğan Hükümeti ile tam bir işbirliği içinde olan Talat ve çevresi, KKTC politikalarında belirleyici konuma geçmek için manevralara referandumun ertesi günü başladı. Denktaş'ın istifasının istenmesi, DP'den iki milletvekilinin istifa ettirilmesi ve erken seçimi zorlama taktikleri ile daha güçlü, belki de tek başına bir iktidar için Başbakan Talat ataklar yaptı. Erdoğan Hükümeti, daha itidalli davranarak, askerlerin de zorlaması ile, Denktaş'a sahip çıkar göründü ve Denktaş ile hesaplaşmayı, şimdilik ve belki 2005 Cumhurbaşkanlığı seçimlerine erteledi.
Yunanistan, Kıbrıslı Rum egemen güçlerin politikalarını desteklemesine rağmen, tarafsız ve halk iradesine saygı gösteriyormuş gibi davrandı, ama kimseyi ikna edemedi.
Türkiye'de bir çözüme karşı çıkan çevreler sorunun çözülmemesine memnun oldular. Bir süreliğine de olsa mevcut durumun korunacağını, fakat bu durumun uzun sürmeyeceğini fark ettiler. Erdoğan Hükümeti referandum sonucuna biraz bozuldu. Rumların da zayıf bir ihtimalle de olsa “evet” diyebileceğini düşünmüş ve referandum akşamı için İstanbul ve Ankara'da "23 Nisan adına" büyük şölenler hazırlamışlardı. Plan Rumlar tarafından reddedilince, “zafer” şenliklerini "ulusal egemenlik şenlikleri" olarak kutlamak zorunda kaldılar. Medya, Erdoğan'ı desteklemek için, ertesi gün güçsüz birkaç destek balonu uçurdu. Güya, KKTC, ABD ve AB tarafından tanınacakmış, Azerbaycan ve Pakistan KKTC'yi tanımaya hazırlanıyormuş vs. Bunların palavra olduğunu soruna biraz ilgi duyan herkes elbette biliyor.
ABD ve AB'nin vaat ettiği ve yapabileceği, KKTC üstündeki ambargonun biraz hafifletilmesinden ibaretti. Çünkü özellikle ABD açısından bugünkü durum da işine gelmekte, bölünmüşlük üzerinden her iki tarafın da kendisine mahkum kılınmasını derinleştirme ve kendi egemenliğinin olanaklarını genişletme fırsatını kullanmaktadır. ABD şimdi muhtemeldir ki, örneğin istediği üssü daha kolay elde edebilecektir. AB de, Türkiye’yi ve Türk Kıbrıslıları gözden çıkarmadan ve bir bölümüyle de olsa Ada’yı kendi birliğine katarak, bugünkü durum üzerinden kazançlarını derlemeye çalışacaktır. Ayrıca, AB Kıbrıslı Türklere "evet" demeleri halinde 259 bin euro vereceğini vaat etmişti ve şimdi bu parayı verecek. Belediye ve sivil toplum kuruluşlarına projeler karşılığında verilecek bu paranın dağıtılmasını organize etmek üzere Kuzey Kıbrıs'ta bir büro açacak.
Yukarıda belirttiğimiz gibi, bugünkü durumdan kendi lehlerine yararlanmaya çalışırken, ABD ve AB, Ortadoğu politikaları nedeniyle Kıbrıs sorununu çözme girişimlerinden vazgeçmeyeceklerdir. Ama bu süreçte muhtemelen Türk kesimi biraz daha taviz verecek, ama daha fazla mali ve ekonomik destek alacaktır.
Yukarıda, esas olarak Kıbrıs, Türkiye ve Yunanistan egemen güçleri açısından sorunu ele alıp inceledik. Bu ülkelerdeki işçi sınıfı ve emekçiler ve onların çıkarları açısından durumun nasıl göründüğüne de kısaca göz atmak gerekir.
Maalesef, bu üç ülkenin işçi sınıfı da Kıbrıs sorununu milliyetçi ve şoven duygulardan arınmış olarak ele almaktan uzaktır. Türkiye halkı ve özellikle işçi sınıfı açısından söylenebilir ki, Kıbrıs sorunu, şovenizmin bir kaldıracı olarak eskiden sahip olduğu “değer”e sahip olmaktan çok uzaklaşmış, örneğin 28 Mart seçimleri sırasında Kıbrıs sorunu, “çözüm yanlısı” ve hatta “ver-kurtulcu” bile görünen Erdoğan’ın ayağına pek fazla dolanmamıştır. Ancak, Türkiye işçi sınıfı içinde hâlâ "Kıbrıs'ın kaybedilmiş bir vatan parçası olduğu ve en azından KKTC olarak kalan parçayı kaybetmemek gerektiği" inanışının yaygınlığı da görmezden gelinemez. Böyle düşününce, gerçekten mevcut durumu, hatta KKTC'nin Türkiye ile birleşmesini savunmak doğal sonuç olmaktadır. Türkiye işçi sınıfı içinde sosyalist bilinç bir yana, demokrasi bilincinin dahi zayıf olması, durumu daha da zorlaştırmakta, ve bu nedenle, gerek Kıbrıs konusunda gerekse diğer ulusal sorunlarda şoven dalgaya kapılmasa da, burjuvazi işçi sınıfını etkileyebilmektedir.
Yunanistan ve Kıbrıs'ta ise, güçlü bir işçi sınıfı hareketi geleneği vardır. Yunanistan Komünist Partisi Nazi İşgaline karşı güçlü bir direniş vermiş ve Yunan halkının güvenini kazanmıştır. Kıbrıs'taki komünistler ise İngiliz emperyalistlerinin kovulmasında birinci dereceden rol oynamışlardır. Fakat, bu iki parti de, Kruşçev-Brejnev revizyonizmine karşı duramamış ve revizyonizmin çizgisine kaymışlardır. Bugün, gerek Yunanistan Komünist Partisi gerekse Kıbrıs AKEL Partisi eskisi kadar olmasa da yine de güçlüdür. YKP seçimlerde yüzde on civarında, AKEL ise yüzde otuz beş civarında oy almaktadır. Fakat, bu iki parti de Kıbrıs konusunda, burjuva milliyetçiliğinin güçlü etkisi altında olan politikalar izlemektedir. Yunan ve Kıbrıs burjuvazisinden kaynaklanan ve iki parti tarafından da geçersizleştirilmeye çalışılmak yerine beslenen milliyetçilik Yunan ve Rum Kıbrıs işçi ve emekçilerini de önemli ölçüde etkilemektedir. Bu nedenle, Türkiye işçi sınıfı Kıbrıs'ı Türk toprağı kabul ederken, Kıbrıs Rum işçi sınıfı ve Yunanistan işçi sınıfı Kıbrıs'ı Yunan (Helen) toprağı saymaktadır.
Bu durum, Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs işçi ve emekçilerinin birbirlerine karşı kışkırtılması ve birliğinin önlenmesi için emperyalistlere ve burjuvaziye olanak sağlamaktadır.
Kıbrıs'ta işçiler ve emekçiler yararına bir çözüm için öncelikle üç ülkenin işçi sınıfları içindeki ön yargıların ortadan kaldırılması, dostluk, kardeşlik,dayanışma duygularının geliştirilmesi ve sıkı bir işbirliğinin sağlanması gereklidir. Burjuva çözümler geçicidir. Elbette, Annan Planı ile bir çözüm sağlansaydı, Kıbrıs Türk ve Rum işçi ve emekçilerinin birbirleriyle ilişkisi gelişecek ve ön yargıları yıkmak daha kolay olacaktı. Ama, emperyalist hegemonya, baskı ve sömürüden kurtuluş son bulmayacaktı.
Referandumun sonucu halklar arasındaki güvensizliğin ortadan kalkmadığını gösterdi.
Filler güreşti çimenler ezilmekten kurtulmadı. Kazançlı çıkanlar, Kıbrıs halkları başta olmak üzere halklar olmadı. En çok, sırtını dayadığı ABD ve yaslanmaya çalıştığı Avrupalı emperyalistlerden güç alarak, Kıbrıs sorunu üzerinden başta askerler olmak üzere iktidar dizginlerini ellerinden almaya çalıştığı rakiplerini zor duruma sokup bir adım gerileten Erdoğan ve AKP kazançlı çıkmıştır. Asıl kazançlı çıkanların ise, kendi emperyalist çözümlerini dayatıp özellikle Kıbrıslı Türklerin önemli bir çoğunluğuna kabul ettiren, zaten AB üyeliğini benimsettikleri Kıbrıslı Rumların Kıbrıs Türkler ve Türkiye ile olan anlaşmazlıklarını –hem “çözüm” hem de çözümsüzlük durumunda– kullanma olanağına sahip olmaya devam eden emperyalistler ve özellikle ABD emperyalizmi oldukları ortadadır.
Yapılması gerekenler de buradan belirlenecektir: Kıbrıs halklarının birliği ve kendi kaderlerinin efendileri olmaları için, Bağımsız Birleşik Kıbrıs için, başta emperyalizm olmak üzere, halkların iradesini ve Kıbrıs’ın bağımsızlığını hiçe sayan dış müdahalelere ve müdahaleci Amerikan ve Avrupa emperyalizmine, Türkiye ve Yunan gericiliğine karşı mücadele. Türkiye devrimci işçi hareketi, Türk ve Kürt işçi ve emekçiler, Kıbrıs’ın Rum ve Türk işçilerinin birliği ve halklarının kardeşliğini, emperyalizm ve gericiliğine karşı mücadelelerini sonuna kadar destekleyeceklerdir.