“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Çanlar Suriye ve İran için mi çalıyor?

Irak’ta yaşananların, sadece bölgeyle ilgili mesele olmaktan çıkıp, dünyanın yegane meselesi haline gelmesinin altında, şüphesiz, işgal edilen toprakların kapitalizmin en çok ihtiyaç duyduğu ve olmazsa olmazlarından olan enerji kaynaklarını barındırmasının yanı sıra, Irak halkının giderek genişleyen ve Amerika’nın kontrolünden çıkmaya başlayan direnişi; bu direnişin gerek bölge, gerekse dünya halklarında uyandırdığı sempati ve Amerika’nın sergilediği vahşet gibi nedenler yatmaktadır.
Irak’ta hızla genişleyen direniş hareketi, büyük bir kabadayılıkla ve yenilmek bir yana, kılına dokunulamaz  “dünya imparatorluğu”olarak gösterilen ABD’nin nasıl bir bataklığın içerisine saplandığının da göstergesidir. ABD kamuoyunda sık sık “yeni Vietnam” sözcüklerinin telaffuz edilmesi tesadüf değildir. Ancak altının çizilmesi gereken nokta şudur: Hiç şüphesiz, Irak direniş hareketi, Vietnam direnişi gibi bir önderliğe sahip değildir; ama başarısının yaratacağı etki, Vietnam’dan çok daha büyük ve sarsıcı olacaktır. Öncelikle Irak, egemenlik kurmak için emperyalistler arasında kıyasıya mücadelenin yaşandığı bir bölgede yer almaktadır. İçinde barındırdığı enerji kaynakları dolayısıyla bölge, emperyalizm için, kendi iradesiyle asla vazgeçilecek türden değildir. Öte yandan da, direnişin başarısı, yıllardan beri enselerinde boz pişirilen, kanlı savaşların ortasında bırakılan bölge halklarının yeni bir uyanış dalgasına, anti emperyalist ve mevcut yönetimlere karşı başkaldırılarına yol açabilecek özelliktedir.
Son zamanlarda ortaya çıkan dikkat çekici davranışlardan birisi de, Amerika’nın Irak’ı işgalini neredeyse “kahramanca” savunan, Amerika’dan fazla Amerikancı kesilen Türk medyasının şanlı kalemlerinin konuya olan ilgisizliğidir! Son zamanlarda yaşanan onca olay, onca vahşet, ortaya çıkan işkence fotoğrafları, düğün katliamlarından sonra, “Amerikan özgürlükçülerinin sanki dili tutulmuştur!” Aylar boyunca “Amerikan özgürlüğü”, “Amerikan demokrasisi”, “bölgede huzur ve istikrar” üzerine yazı yazanların, son yaşananlarla “Amerikan özgürlüğü” arasında da derin bağlar kurmaları gerekmez miydi?
Oysa yaşananlar o kadar açıktı ki, ABD bırakın tüm bölgeye barış, huzur ve istikrar getirmeyi, Irak’ı yönetmek üzere atadığı kendi adamlarına bile istikrar getirememişti! Uygulamaya koyduğu hiçbir yöntem ve yönetim dikiş tutmuyordu. Her yeni düzenleme birkaç ay içersinde geçerliliğini yitiriyor, yeni arayışlara girişiliyordu. Her ne kadar yine burjuva çevreler ve analistler, bu durumu ABD’nin bölgeye, Irak halkına, halkın örf, adet ve geleneklerine yabancılığı ve yanlış uygulamaları ile açıklamaya çalışarak, işgali gözlerden gizlemeye yelteniyorlarsa da, gerçekler hiç de böyle değildi. Irak halkının direnişi, tek tek münferit olaylara, işgal gücü askerlerinin “denetim dışında kalan” bazı uygulamalarına, bir takım insan hakları ihlaline karşı değil, işgaleydi. Halk, işgalcilerin gitmesini istiyor, bağımsızlık ve özgürlük talep ediyordu, “anlayışlı, insani duyguları gelişkin, yumuşak yürekli işgal komutanları” değil! Yaratılan son vahşi olaylar ise, işgalin kaçınılmaz sonucuydu. Çünkü vahşi ve insanlık dışı olan, işgalin kendisiydi. Vahşi ve insanlık dışı olan işgalden insani sonuçlar beklemek ise, ancak aptallık olurdu! İnsanların bağımsızlığını, özgürlüğünü yok etmenin, esaret altına almanın, köleleştirmenin kendisi vahşetken, “iyi köle sahibi” beklentileri, ancak kafaları burjuvazi ve egemenliğinden başka bir şeye çalışmayanların, onun uşaklığından başka bir dünya düşünemeyenlerin işi olabilirdi.
Ama sonuçta, ortada, büyüyen bir direniş ve giderek köşeye sıkışan ABD vardı. Tüm gelişmeler direniş dalgasının giderek büyüdüğünü, ülke çapında hem de hızla yayıldığını gösteriyordu. Üstelik Saddam’ın yakalanması, baştan söylendiği gibi, direnişin hızını kesmek bir yana, arttırmış, direnişin üzerindeki Saddam şüpheleri aşılınca, direnişçiler arasında birlik ve ittifaklar yolunda hızlı adımlar atılmıştı. Daha önce, özellikle ABD tarafından ortalığa salınan “Saddam yanlısı olanlar”-“Saddam karşıtı olanlar” biçimindeki ayrışma ortadan kalkmış, direniş tek bir hatta birleşmiş, ortaya birleşik bir direniş hareketi çıkmıştı.
Öyle olmuştu ki, işgal güçleri, daha önce Saddam’ın polisi, Saddam’ın generali diye teşhir ettikleri ve karşı kampta görme eğiliminde oldukları kişileri Felluce, Necef, Bağdat gibi şehirlerde güvenlik yetkilisi olarak atamışlar; ancak bir süre sonra, bu kişilerin direnişin gizli destekçileri olduğunu söylemeye başlamışlardı!
Bir yandan Haziran ayında Irak’taki ABD askerlerinin  sayısının azalacağını söylüyor, diğer yandan Güney Kore’de buluna Amerikan askerlerinin Irak’a kaydırılacağını açıklıyorlardı!

ABD, SURİYE VE İRAN İÇİN NELER DÜŞÜNÜYOR?
ABD işgalinin Irak’la sınırlı olmadığı, bölgede kendisine muhalif veya yeterince güven vermeyen ülkeleri hedefine aldığı biliniyordu. Bunların başında Suriye ve İran gelmekteydi. Halkından gördüğü tepki üzerine ABD’nin Irak işgaline üst düzeyde destek vermeyen, çekingen davranan Suudi Arabistan da, işgal değilse bile, kulağı çekilecek ülkelerin arasındaydı.
Irak’ı işgal eden ABD, aslında kaçınılmaz olarak bu yola girmişti. Irak, işgaller dizisinin başlangıcını oluşturuyordu. Irak halkının esasını oluşturan Sünni, Şii Arap ve Kürt toplumlarının denetim altına alınması, tam olarak susturulması, komşu ülkelerin tam anlamıyla denetim altına alınıp susturulmasıyla bağlantılıydı. Çünkü her yeni işgal; yeni sorunlar, yeni düşmanlıklar, ittifaklar, karşı cepheler demekti. Her yeni işgal, aynı zamanda, “karşı kampın” birleşmeye zorlanması, karşı bloğun güçlenmesi anlamına da geliyordu.
ABD, Kuzey Irak Kürtlerini, Talabani ve Barzani aracılığıyla bir biçimde denetim altına almış, özgürlük vaatleriyle yanına çekmeyi başarmıştı. Aşiret geleneğinden gelen ve onu sürdüren bu isimlerin egemenin yanında yer almasında, ve aşiret bağlarının etkisinin yanında, Kürt kitleleri, ezilmişliklerinden kurtulma istek, arayış ve umutlarını kullanarak peşlerine takmalarında şaşılacak bir şey yoktu. Ancak şimdiden görülmeye başlandığı gibi, ABD’nin “ipi” özgürlük ipi değil, boyna geçirilen ilmekti. ABD’nin batağa saplanması, onu destekleyen kesimlerin de batağa saplanması demekti. Oradan, bağımsızlık ve özgürlük değil, çıksa çıksa yeni belalar, yeni yıkıntılar, hayal kırıklıkları, tecritler ve büyümüş düşmanlıklar çıkardı.
ABD açısından Sünniler, Saddam’ın yakalanması sonucunda en çabuk susturulacak kesim olarak görülüyordu. Moral olarak yıkılmış, güvenlerini kaybetmiş ve tecrit edilerek köşeye sıkıştırılmış bu kesim “kolayca teslim alınabilirdi.” Ama çok kısa zamanda evdeki hesapların çarşıya uymadığı görülüverdi. Bu, ABD için birinci hayal kırıklığıydı. Bu hırsla saldırılarının dozunu arttırdılar, tam bir katliama giriştiler. Ancak saldırıların artan şiddeti, direnişin şiddetini güçlendirmekten başka bir işe yaramadı!
ABD’nin asıl ilgilendiği ve kafa yorduğu kesim Şiilerdi. Şiilerin durumu ve alacakları pozisyon, yalnızca ABD’nin değil, konuyla ilgilenen herkesin merak konusuydu.
İlk başlarda, Şiilerin lideri kabul edilen Sistani ile işler bağlanmaya çalışıldı. Sistani, özelikle Güney Şiileri üzerinde büyük etkinliği olan bir liderdi. Zaten Irak Şiilerinin büyük bölümü Güney’de yaşıyordu. Sistani, başından itibaren işgale karşı açık bir tavır koymamış, Saddam’ın devrilişini, toplumuna karşı yatıştırıcı ve uyutucu bir olay olarak yansıtmıştı. İşgale karşı asla açık ve net bir tutum koymamış, ‘ABD’nin işini yapıp yönetimi Iraklılara bırakıp gitmesi iyi yoldur’ türünden sözlerle  lafı dolandırıp durmuştu. Daha sonraları ABD tarafından atanan kukla yönetimde de yer almayı kabul etmişti.
Ancak işler öyle yürümedi. Oyunu bozacak gelişmeler ortaya çıktı. Orta Irak Şiilerinin lideri durumundaki Sadr, işgale açıktan tavır almaya başladı. ABD’nin Sadr’ı susturmak, etkisizleştirmek için saldırması ve çatışmaların başlamasıyla, Sadr, bir anda işgal karşıtı hareketin önderlerinden birisi durumuna yükseldi. Sadr’ın tavrı, Şiiler arasında büyük sempati toplamaya, etkinliği Güney’e kadar uzanmaya, kendine taraftar bulmaya başladı. Bu arada doğal olarak Sistani’nin prestiji sarsıldı, önderliği ve tavrı, etkinliği altındaki kesimlerde bile tartışılmaya başlandı. Sistani güç kaybederken Sadr sürekli güçlendi.
Bu durumda ABD, hem direnişe suçlu yaratmak, hem de egemenlik alanını genişletmek için, Irak direnişinin arkasında, Suriye ve İran devletleri ile Suudi Arabistan’daki Arap milliyetçisi güçlerin olduğunu daha açıktan, yüksek sesle söylemeye başladı ve teorileştirdi.
Beyaz Saray kaynaklı propagandaya göre, bu ülkeler, kışkırtıcılık yapıyor, direnişe insan, para ve silah kaynağı oluşturuyordu. Yani halklar kendi başlarına asla hiçbir şey yapamazlar, hep dış güçlerin kışkırtmasına gelirlerdi! Oysa, işgal ve esaret dış güçlerin değil, Irak halkının sorunuydu. İşgalden mağdur olanlar, ezilenler, bağımsızlık ve özgürlükleri ellerinden alınanlar dış güçler değil, Irak halkıydı!
ABD; böyle yapmakla, birincisi, Irak direnişinin, Irak halkının değil, “dış güçlerin” işi olduğunu anlatmaya, başarısızlığına kılıflar uydurmaya çalışıyordu; öte yandan, ikincisi, hedefleri somutlaştırıyordu.
İşte tam da bu doğrultuda, Başkan Bush, 11 Mayıs’ta Kongre’ye bir yasa tasarısı gönderdi. Yasa tasarısı şunları içeriyordu: “Suriye terörü destekliyor, Lübnan’ı işgal ediyor, kitle imha silahları üretiyor, Irak’ın yeniden yapılandırılmasına karşı çıkıyor, Amerika’nın ulusal güvenliğine, dış politikasına ve ekonomisine zarar veriyor.”
Bush, aynı tasarıda, Suriye’ye karşı alarm veriyordu. Bu arada, Suriye’ye ticaret ambargosu konmuştu.
Bu gerekçeler, ABD’nin Irak işgali öncesi öne sürdüğü gerekçelerin aynısıdır. Tüm söylenenlerin yalan olduğu ortaya çıkmasına rağmen, aynı gerekçelerin büyük bir utanmazlıkla Suriye için ileri sürülmesi, yüzsüzlüğün sınırsızlığıdır.
Bir süre sonra, aynı gerekçelerin, İran ve başka ülkeler için ileri sürüleceğinden kimsenin kuşkusu olmamalıdır.
Çünkü, ABD’ye göre, Irak’ın denetimi, çevre ülkelerin denetim altına alınmasını gerektirmektedir. Enerji kaynaklarının tek elde toplanmasının, diğer rakiplerin bölge dışına tam atılmalarının yolu buradan geçmektedir.
Ancak, çevre ülkeler denetim altına alındığında, başka düşman ülkelerin ortaya çıkacağından da kuşku yoktur!
Ayrıca, Suriye ve İran, İsrail’in de birincil hedefleri arasındadır. Son zamanlarda iyiden iyiye kudurganlaşan İsrail’in iki de bir Suriye’yi vurabileceğini söylemesi, kuşkusuz tesadüf değildir.

ABD, SURİYE VE İRAN’A SALDIRABİLİR Mİ?
Bush’un yasa tasarısında söylenenler, aslında tam bir komediydi: Nasıl olabiliyordu da Suriye ve İran, binlerce kilometre öteden ABD’nin güvenliğini tehdit ediyordu da, Irak’ı işgal etmiş ABD, komşu ülkelerin, Suriye, İran ve diğerlerinin güvenliğini tehdit etmiyordu? Eğer, ABD binlerce kilometre öteden gelip Irak’ı işgal ediyorsa, bu mantıkla  komşuların da Irak’ta yaşananlara müdahale hakkı ortaya çıkmaz mıydı?
Yasa tasarısı kabul edilir ve Bush yetki alırsa, ABD, Suriye ve İran gibi ülkelere müdahale edebilir mi? Irak’ta açamazlara sürüklenmiş ABD, yeni cepheler açmayı göze alabilir mi?
Irak’ta bataklığa saplanmış, gittikçe daha fazla zorlanan, denetimi kaybeden, Felluce, Necef gibi bazı kentlere giremeyen ABD’nin Suriye ve İran’a saldırmasının mantığı yok gibi gözükebilir. Ama, emperyalizm mantığa göre değil, çıkarlar üzerinden yürür. Emperyalizm, daha fazla işgal, hegemonya mücadelesi demektir. Emperyalizmi işgallere, daha fazla egemenlik peşinde koşmaya zorlayan akıl oyunları değil, sitemin yayılmacı özelliğidir.
Şu doğrudur: ABD, şimdiye kadar Suriye ve İran’a bindirmemişse, bunun yegane nedeni, Irak’taki direniş hareketidir. Eğer işler ABD’nin beklentileri doğrultusunda gelişse, Irak kolayca teslim olsa, ABD çoktan bu ülkelere bindirmiş olacaktı.
Üstelik, bir de, ABD’nin tüm dünya nezdinde yalnızlaşması gibi bir durum da vardır.
Yine de tüm bunlara rağmen, bölgesel hegemonya, enerji kaynaklarına tek başına sahip olma, İsrail’in güvenliği gibi nedenlerden dolayı, söz konusu ülkeler, ABD’nin açık hedefindedir.
ABD, Şiileri kontrol altına almak için İran’ı hedef görüyor. Irak’ta kesin denetim için İran ve Suriye’nin ele geçirilmesi gerektiğini söylüyor. Ama böyle bir durumda, Şiileri kontrol etmek çok daha zor olmayacak mıdır? Eğer denildiği gibi, Iraklı Şiiler emirleri İran’dan alıyorsa, İran’a yönelecek bir saldırıya karşı ayağa kalkmayacaklar, ABD’ye karşı çarpışmayacaklar mıdır? Böyle bir saldırıda, Irak, Suriye ve İran halkları birlikte hareket etmeyecekler midir? Bu durumda, şimdi Irak’la baş edemeyen ABD, büyüyen ve birleşen bir cepheyle nasıl baş edecektir?
Sorular çoktur. Ancak Bush’un çıkmasını istediği yasa tasarısıyla verilecek olan da, boş yere, laf olsun diye istenmiş bir yetki değildir. Elbette, tasarının, Suriye ve İran üzerinde baskı unsuru oluşturmak, korkutmak ve tehdit amaçlı bir tarafı vardır; ama iş sadece  bununla sınırlı değildir. Yasa tasarısı, ABD’nin bölge hakkındaki emellerini en açık biçimde göstermektedir.
Görülmektedir ki, ABD, Suriye ve İran’a fırsatını bulduğunda ya da kendisi için kaçınılmaz hale geldiğinde bindirecektir. İsrail faktörü de gözlerden kaçırılmamalıdır.
Yasa tasarısı Kongre’ye sevk edildiğinde, Suriye’de Avrupa Birliği temsilcilerinin bulunması, karşılıklı daha fazla ticaret için görüşmeler yapılıyor olması, meselenin bir başka dikkat çekici yanını oluşturmaktadır; bu, basitçe bir tesadüf olarak değerlendirilebilir mi? Uluslararası diplomasinin, hem de büyük devletlerin  diplomasi dilini bilenler için bu asla bir tesadüf değildir. Yasa tasarısının zamanlaması, aynı zamanda, Avrupa Birliği’ne verilmiş “boyundan büyük işlere kalkma!” mesajıdır. Çünkü ABD, aynı zamanda, Suriye’ye karşı ticaret ambargosunu da başlatmıştır.
Tüm bunlar göstermektedir ki, bölge artık çok daha fazla kızışmakta, işler çatallaşmakta, kamplaşmalar netleşmektedir. Irak savaşı, yeni ve bölgesel anlamda büyük çatışmaların, kanlı savaşların ön sayfasıdır. Bölgede cephesel savaşlar mayalanmakta, yeni paylaşım hesapları yapılmakta, herkes safını belirlemeye başlamaktadır.
Bir tarafta, Almanya, Fransa, Rusya, Çin, diğer tarafta ABD, İngiltere, ortada Irak işgali, enerji kaynaklarını zaptetme planları, yeni paylaşım hesapları, hızla belirginleşen cepheler, isim konulmadan ve resmen ilan edilmeden şekillenen ittifaklar… Bölgede yeni çatışmaların, büyüyen savaşların işaretleri bir bir ortaya çıkıyor. Ama, böylesi bir savaşın bölgeyle sınırlı kalmayacağı da safların sıklaşmasından, belirginleşen cepheleşmelerden anlaşılabiliyor.