“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

DTÖ kararlarının anlamı!

Dünya ölçeğinde egemen devletlerin hegemonyasına hizmet eden üç temel örgütten biri olan (diğerleri IMF ve Dünya Bankası’dır) Dünya Ticaret Örgütü’nün (DTÖ) aldığı kararlar, işçi, emekçi hareketini doğrudan ilgilendiriyor. Bu nedenle, DTÖ kararlarının yakından izlenmesi ve göz önünde tutulması, hareketin taktiğinin geliştirilmesi açısından bir zorunluluktur. Dünya Bankası ve IMF’yi tamamlayıcı unsurlar olarak yörüngesine almış olan DTÖ’nün, devletlerin üzerinde mutabık kalınan kuralları uygulamamaları halinde yaptırım gücünün olması, DTÖ kararlarının doğru okunması halinde, emek hareketinin karşılaşacağı baskıların öngörülmesini sağlar.
Dünya Ticaret Örgütü’nün 27-30 Temmuz 2004 arasında Cenevre’de yapılan son toplantısında, başta tarım emekçileri olmak üzere, ülke emekçilerini yakından ilgilendirecek hayati önemde kararlar alındı. Söz konusu toplantı öncesinde uluslararası sermaye cephesinde endişeli bir bekleyiş hakimdi. Aynı endişe, başta köşe yazarları olmak üzere, Türkiye’deki tüm liberal kesimleri sarmıştı. Kimi liberal köşe yazarlarına göre, bir sonuç alınamaması halinde, “tamiri zor bir noktaya sürüklenme tehlikesi” bile vardı. Zira son toplantılarda, önceki ilke kararlarına rağmen, tarım konusunda yoksul ve zengin ülkelerin farklı pozisyonlar almaları, toplantıları çok kritik bir noktaya taşımıştı.
DTÖ’nün kritik sürece gelişi kısaca şöyle özetlenebilir: Hatırlanacağı üzere, 2001 yılı Kasım ayında Katar’ın Doha kentinde yapılan toplantılarda, dünya ticaret sisteminde 2004 yılı sonuna kadar tarım ve ticaret konusunda önemli değişiklikler yapılması gündeme gelmişti. Fakat toplantılar anlaşma ile sonuçlanmamış, 2003 yılına kadar konu dondurulmuştu! Sonra, 2003 yılında, DTÖ, bir kere daha, Meksika’nın Cancun kentinde toplantılar organize etti. Zengin ülkeler, özellikle tarıma yönelik devasa sübvansiyonlarından geri adım atmayıp, üstelik borç boyunduruğu altında tutulan yoksul ülkelerden taviz isteyince, Cancun zirvesi hiçbir ilerleme sağlanamadan çöktü. 2003 sonunda bir kez daha toplanılmak istendi, fakat bir ilk gerçekleşti; gelişmiş ülkelerin görüşmeler öncesinde yine tarımsal sübvansiyonları kaldırmayacaklarına ilişkin açıklamalar yapmaları dolayısıyla, zirve başlamadan çöktü.
Böylesi kritik bir süreç içinden geçerek, 2004 Temmuz’unda Cenevre’de toplanan DTÖ zirvesinde emperyalist ülkeleri rahatlatan gelişmeler yaşandı ve zirve çerveve bir anlaşmanın imzalanmasıyla son buldu. Belirlenen çerçeve, tarımda; desteklerin, ihracat sübvansiyonlarının ve gümrüklerin önce azaltılıp sonra kaldırılmasını hedefliyor. Anlaşma “kimi çevrelerce” üreticiye müjde olarak sunuldu. Anlaşmayı olumlayan müjdecilerin tezi şu: “DTÖ’nün zengin üyeleri, ABD ve Avrupa Birliği (AB), çiftçilerine ödedikleri milyarlarca dolarlık tarım teşviklerinde kesinti yapacak. Tarım ürünleri ihracatında sağlanan tüm teşvikler 2010’a kadar ortadan kalkacak. Bu, yoksul ülkelerdeki çiftçilere, kısmen de olsa, zengin ülkelerdeki çiftçilerle rekabet etme şansı verecek.”

MÜJDE Mİ ALDATILMA MI?
Çerçeve anlaşmanın içeriği incelendiğinde, imzalanan metnin, müjde değil, Türkiye gibi ülkeler açısından tam bir felaket habercisi olduğu rahatlıkla söylenebilir.
DTÖ’nün yürüttüğü tarım müzakerelerinin,
-    pazara giriş (gümrük vergileri),
-    iç destekler ve
-    ihracat sübvansiyonları olmak üzere üç ayağı bulunuyor.
Gelişmiş ülkelerin söz konusu üç maddeye ilişkin verdikleri sözler, onların bu süreçten kârlı çıktıklarını gösteriyor. Anlaşma gereğince, gelişmiş sanayi ülkeleri (Japonya, AB ve ABD), bu bağlamda ilk yılda tarım desteklemesini yüzde yirmi azaltacaklar. Zengin ülkeler, çiftçilerini yaşatmak için tarım sektörüne yılda 300 milyar dolar para akıtıyor. Zenginlerin “başı” olan ABD hükümeti, çiftçisini desteklemek için yılda 50 milyar dolar sarf ediyor. Sadece pamuk üreticisini yaşatmak için, yılda pamukçulara akıttığı para 12.5 milyar dolar. Şimdi bu devasa oranlar yüzde 20 azaltılsa bile, azgelişmiş ülkelerin desteklerinin çok çok üzerinde kalır.
Gelişmiş sanayi ülkeleri ihracat teşvikinde indirim konusunda da, henüz takvimi belirlenmemiş olmasına rağmen, yüzde 50’ye varabilecek indirim yapmayı taahhüt ediyorlar. Yani gelişmiş ülkeler, bir kaç yüz milyar dolarlık tarımsal desteklerinde göstermelik bir indirim yapacak, büyük indirim ise, yüzde 50’yle ihracat teşvikinde olacak. Anlaşma uyarınca ihracat sübvansiyonlarının azaltılması tam bir aldatmaca. Çünkü gelişmiş ülkelerin üreticilerine verdiği tarımsal desteklerin yanında ihracat sübvansiyonlarının tarımsal ticarette çok az bir etki değeri var. Ne zaman tamamen kaldırılacağı bilinmeyen etki değeri düşük bir destekleme aracından fedakarlık etmiş görünmek, bu süreçten elde edilen kazanımları örtmeye yönelik bir taktiktir, kocaman bir aldatmacadır.
Gelişmiş ülkelerin anlaşma kapsamında elde ettiği kazanımlardan biri de, “Özel Korunma Önlemleri” hakkıdır. Bu hak, gelişmiş ülkelere, tarımsal ürün ithalatı sırasında malın ithalat fiyatının o ürünün üretilebilirliğini tehdit etmesi durumunda, o malın ithalatına ek vergi koyabilme yetkisi veriyor. Az gelişmiş ülkeler ise bu haktan mahrum.

REKABET RETORİĞİ VE YIKICI ETKİ
Bütün bunlara rağmen, ABD ve zengin “batılı ülkeler”, gelişmekte olan ve azgelişmiş ülkelerde tarıma ve çiftçilere yönelik “ufacık - azıcık - önemsiz” destekleri bile kestirmek için ellerinden geleni yapıyor. DTÖ kararlarının üç boyutundan ilki, tarımsal desteklerin azaltılması. Girdi desteği veya taban fiyatı belirleme gibi unsurlar ortadan kalkacak. Gübre, tohum ve ilaca artık kredi verilemeyecek. Bu, Türkiye için çok önemli değil. Zira, Türkiye bu desteği çok sınırlı ölçüde veriyor. Çiftçiye ucuz girdi, kredi verilemiyor. Ekim alanları daraltılıyor. Fiyat destekleme uygulaması sona ermiş durumda. Kısacası Türkiye’de doğrudan gelir desteği ve birkaç ürüne verilen, çok düşük orandaki destekleme pirimi dışında tarıma verilen destek yok.
DTÖ, ikinci şart olarak, tarımsal ve hayvancılık ürünlerinin ihracatının teşvik edilmesini yasaklıyor. Bunu söylerken de, hibeyi, uzun vadeli krediyi ve sübvansiyonları ortadan kaldırmayı emrediyor. Bu konuda da Türkiye’nin bir sıkıntısı yok. Çünkü, Türkiye’nin ihracı için teşvik verdiği ürün sayısı da, narenciye ve domates gibi birkaç ürünle sınırlı. Sınırlı sayıdaki ürüne verilen ihracat desteği de ton başına en fazla 5 dolar.
DTÖ kararlarının ilk iki maddesi, Türkiye’de tarıma yapılan yıllık 1.2 - 3.0 milyar dolar tutarındaki yardımların artık yapılmasını engelliyor. DTÖ kararlarının üçüncü boyutu ise, Türkiye tarımı açısından yıkımı ifade ediyor. DTÖ, tarımsal ürün ve hayvancılık ürünlerinin pazara girişlerinin önündeki engellerin de kaldırılmasını emrediyor. Yani yabancı ülkelerden tarım ve hayvancılık ürünleri ülkemize girerken uygulanan gümrük engelleri ve kotaların kalkması gerekiyor. Türkiye tarımına asıl darbeyi vuracak olan da, gümrüklerin kaldırılmasını öngören bu karar. Hayvancılık ve temel tarım ürünlerinin (endüstri bitkileri, tahıl vb.) gümrük duvarlarıyla korunduğu bir gerçek. Bu tek koruma aracı da ortadan kaldırılmak üzere. Bundan sonra korunma sağlanamayacak. Et, buğday, pamuk, şeker, un, yağlı tohumlar, sebze ve meyve için sınırlar tamamen açılacak.
Türkiye’de maalesef yüksek maliyetlerle tarım ve hayvancılık yapılıyor. Eğer gümrük duvarları inerse, hayvancılık et ve süt ürünleri ile buğday tahıl ve bakliyat başta olmak üzere, tüm tarım piyasasını tamamen ithal ürünler istila edecek. Gıda Dernekleri Federasyonu Başkanı Şemsi Kopuz da bu durumu itiraf ediyor: “Türk tarım ve hayvancılık sektörü bu kararı kaldıramaz. Büyük sıkıntı yaratır. Gıda sektörümüz de buna hazır değil. Türkiye’de enerji ve hammadde maliyetleri dünya standartlarının çok üstünde” (Akşam, 8 Ağustos 2004, s.8).)
İlk iki maddeden yola çıkarak çerçeve anlaşmayı Türkiye’nin lehine bir gelişme olarak değerlendirenlerin tezi şu: “Gelişmiş ülkeler ve AB ülkeleri bu desteği yüksek oranda verdiği için, şimdi veremez hale gelecekler. Türk çiftçisi burada avantaj sağlayacak. Bu ülke çiftçileri ve ürünleri ile daha fazla rekabet edebilecek.” Bu iddiaların aksine, ülke üreticisinin eşit şartlarda rekabet edilebilme şansı bulunmuyor. İddiaların tam tersi gelişmeler yaşanacak.
ABD ve diğer zenginler yıllardır tarım sektörünü ve çiftçisini desteklediğinden, tarım sektöründe “sermaye, bilgi, teknoloji” birikimi oluştu. Ekonomik büyüklükte ve düşük maliyette üretim imkânları elde edildi. Yüksek verim ve düşük maliyet sınırına ulaşıldı. Belli birlik ve kooperatif düzeyine erişildi. Emperyalist ülkelere tabi politikalar geliştiren ülke çiftçilerinin, zenginlerin çiftçileriyle rekabete girmesi, bu ülkelerden daha ucuz ve kaliteli tarım ürünü satabilmesi imkânsız. Belki Afrika ülkeleri için, başka ülkelerde yetişmeyen tarım ürünlerini satma şansı doğabilir, bazı ülkelerin özel ürünlerinde avantaj söz konusu olabilir, ama Türkiye’nin özel bir ürünü yok. Dolayısıyla bir avantajı da yok.

PRES BAŞLIYOR
Emperyalist ülkeler, aldatmalı bir destek düşürme olgusu karşılığında, gelişmekte olan ya da az gelişmiş diye tanımlanan ülkelerden, sanayi ürünleri ithalatına karşı kurmuş oldukları gümrük duvarlarını kaldırma sözünü almış bulunmalarına rağmen, bu aldatıcı sözde bile durmayacakları görülüyor.
Cenevre’de varılan taslak anlaşmasının ayrıntılarını tamamlamak üzere en az bir yıl süreyle görüşmeler yapılması planlanıyor. DTÖ, Aralık 2005’te toplanarak, kesintilerin ne zaman ve hangi oranlarda yapılacağını belirleyecek. Fakat AB, DTÖ’nün çiftçilere yapılan kredi yardımında kesintiye gidilmesi yönündeki kararının hemen ardından, bunun, Avrupa’da ancak 10 yıl sonra uygulanabileceğini ilan etti.
Zaten DTÖ anlaşması uyarınca pek çok üründe vergiler gelecek 10 yıl içinde kademeli olarak düşürülecek olmasına rağmen, ABD bu süreyi uzun buluyor ve bir an önce gümrüklerin indirilmesini istiyor. ABD’nin bu isteği, Türkiye Büyükelçisi Eric Edelman’ın sürpriz bir şekilde, Tarım ve Köyişleri Bakanı Sami Güçlü’ye yaptığı ziyarette görüldü. Basına sadece görüntü alması için izin verilen ziyarette, Edelman, Türkiye’nin et ithalatına izin vermesini, pirinç ithalatına karşı uyguladığı önlemleri kaldırmasını istedi. Görüşmeleri sürdüren tek yetkili Edelman değil. ABD Ticaret Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Eric Stewart da, Ankara’ya gelerek bu konularda bir görüşme yapmıştı.
Uluslararası anlaşmaları silah gibi kullanan ABD, harekete geçmiş durumda. ABD, Türkiye ile yapılan görüşmelerden olumlu sonuç alınmaması halinde, konuyu DTÖ müzakere platformuna götürebileceğini belirterek, üstü kapalı olarak Türkiye’yi tehdit ediyor. ABD, kendi çıkarları doğrultusunda, kendisinin anlaşma hükümlerini ihlal etmesine aldırmaksızın, Türkiye’yi taahhütlerini yerine getirmesi için köşeye sıkıştırıyor.

EMPERYALİSTLERİN AMAÇLARI VE YENİ OLANAKLAR
DTÖ’nün bu operasyonu, pazar anlamında tıkanan zengin ülkelere yeni pazarlar açmaya yönelik bir operasyondur. Anlaşmanın az gelişmiş ülkelerin tarımı üzerinde tamamen yıkıcı bir etkisi olacağı açık. Anlaşma, gelişmiş ülkelerin mevcut pazarlarını koruyarak, yeni pazarlar yaratmalarının önünü açıyor. Türkiye de, bu kapsamda tarımsal üretim yapısı yok edilerek, tüketici konuma getirilmek isteniyor.
Bu sürecin yıkıcı etkisi, köylüler içerisindeki örgütlenme çalışmasına yeni olanaklar sunacak. Köylüler içerisinde sendikalaşma fikrinin ortaya atılıp faaliyetlerine başlandığı 2000’li yılların başı, IMF ve Dünya Bankası aracılığıyla hayata geçirilmeye çalışılan tarım politikalarının sonuçlarının açığa çıkmaya başladığı yıllar olmakla birlikte, aynı zamanda, art arda ekonomik krizlerin patlak verdiği yıllardı. Üreticilerin hızla yoksullaşması, tarımdan uzaklaşması, krizlerin etkisiyle anormal oranda yükselen kredi borç faizlerini ödeyememesi, cezaevleriyle tanışması ve benzeri gelişmelerin yaşandığı bu yıllarda başlatılan sendikal faaliyet, ilk zamanlar üreticiler içerisinde büyük bir heyecan yarattı. Bu heyecan, sınıfın partisinin il örgütleri tarafından da değerlendirilerek, kısa zamanda, küçümsenmeyecek bir sendikalı köylü sayısının yakalanmasına yol açtı.
DTÖ yaptırımlarının yanı sıra AB’ye yönelik düzenlemelerle birlikte şimdi tarıma yönelik daha yıkıcı ikinci bir dalganın yaratacağı üretici köylü tepkisinin daha kolay örgütlenebileceği bir kehanet olmasa gerek. Üreticilerin tepkilerini örgütleyebilecek ve tek bir çatı altında toplayabilecek tek kurum, Tüm Üretici Köylüler Sendikası (Tüm Köy-Sen)’dır. Çünkü, tarımsal alanda gerek ekonomik amaçlı olarak kurulan kooperatifler ve birlikler; gerek baskı grupları olarak yer alan Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB); gerekse meslek odaları (Ziraat mühendisleri ve veteriner hekimleri odaları vb.) mücadele örgütü olma özelliği yoktur. Var olan örgütlerin (Türkiye Ziraat Odaları Birliği, satış ve kredi birlikleri vb.) hemen hepsi devlet eliyle kurulan, onun denetiminde, desteğinde, yönlendirmesinde olan kurumlardır. Özerk ve demokratik olmayan bu kurumların yönetim kademelerine sermayenin çıkarlarını gözeten “icazetçi” kişiler getirilmektedir.
Ziraat Odaları’nın ayrıca sınıfsal karakteri de, aile işletmesine dayanan küçük üretici köylülüğü temsil etmekten uzaktır. Kendisini köylü örgütü olarak ortaya koyan Türkiye Ziraat Odaları Birliği’nin yönetim ve denetim kurulları zengin köylüler ve büyük toprak sahiplerinin elindedir. Bu yapısıyla Türkiye Ziraat Odaları Birliği’nden köylü mücadelesinde etkin olmasını beklemek, gerçekçi olmamaktadır. Ziraat Mühendisleri ve benzeri meslek odaları da, çok önemli kuruluşlar olmalarına rağmen, sınıfsal karakteri itibariyle, üretici köylüye en az TZOB kadar uzaktır.
Tarım sektöründe üreticilerin ekonomik yönden örgütlenmesindeki en yaygın biçim olan kooperatifçilik, hiçbir şekilde bütünlüklü bir mücadele yürütülmesini sağlayamayacak kadar parçalıdır. Tarım Satış Kooperatifleri Birliği ise, “Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleri Hakkında Kanun”la birlikte, Yeniden Yapılandırma Kurulu’nun iradesine terk edilmiştir. Kurulun, Dünya Bankası ve IMF düzenlemelerine koşulsuz uyarlayacağı TSKB’lerin ihtiyaç duyulan düzeyde bir üretici örgütü olması beklenemez.
Türkiye tarımındaki çok parçalı ve etkisiz kurumların tarım politikaları belirlenirken söz sahibi olamaması, üreticilerin “gerileme” sürecine müdahalede yetersiz kalması karşısında, üreticiler tarafından örgütlenen Tüm Köy-Sen, kullanılmayı bekleyen etkili bir “silahtır”. İşçi sınıfının önemli müttefiklerinden biri olan köylülerin böylesi bir silahı var etmesini sağlayan sınıfın partisinin, DTÖ kararlarının yıkıcı etkilerine gelişecek tepkileri, üretici köylüler içerindeki çalışmasını güçlendirmek için değerlendireceği ise kuşkusuzdur.