Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

TCK demokratikleşti mi?

AKP Hükümeti, koskoca bir ceza yasasını birkaç gün içinde, çoğunluğuna dayanarak TBMM’den geçirdi. Yetmiş sekiz yıllık Türk Ceza Kanunu yetmiş sekiz saat dahi tartışılmadan değiştirilmişti.
Basının yönlendirmesi ile, kamuoyunda yeni ceza yasası değil, AKP’nin bu yasaya eklemek istediği “zina suçu” tartışıldı.
AKP, “zina suçu”nu yeni TCK’na koymakta kararlı imiş gibi görünmesine rağmen, AB’nin sert tepkisi üzerine bu kararından geri döndü.
Yeni ceza yasası, AB’nin çeşitli sözcüleri ve AB yanlısı Türkiye medyası tarafından “bir devrim”, “büyük bir demokratikleşme adımı” vb. olarak nitelendi.
Yeni ceza yasası, gerçekten, “devrim” ya da “demokratikleşme için büyük bir adım” olarak nitelenebilecek değişiklikler getirdi mi? TBMM, gerçekten ceza yargılaması alanında ileri bir adım atmak için mi, bu yasayı kabul etti?
Yeni Ceza Yasası’nın hazırlanış süreci ve içeriğine baktığımızda, bu iddiaların içi boş olduğu kolayca görülüyor.
Türk Ceza Kanunu’nun değiştirilme ihtiyacı yeni değildi. Ne sadece AB’ne girmenin gereklerini karşılamak ne de ceza hukuku alanında büyük bir reform yapmak için TCK değişikliğine gidildi.
Mevcut TCK, hem biçim hem de içerik açısından eskimişti. Günün ihtiyaçlarına cevap vermiyordu. Bu nedenle, yirmi senedir, ceza hukukunun yenilenmesi siyasi iktidarların gündeminde idi.
1986 yılında Ordinaryus Prof. Dr. Sulhi Dönmezer başkanlığında bir teknik kurul oluşturuldu. Bu kurula üniversitelerden ceza hukuku hocaları, Adalet Bakanlığı’ndan ceza hukukçusu memurlar ve yargıçlar katıldı. Fakat kurulun çalışmasında asıl belirleyici Dönmezer oldu. Bu nedenle, kurulda yer alan bazı akademisyenler istifa ettiler.
Dönmezer’in hazırladığı tasarı, on seneden fazla bir süre, TBMM gündemine gelemedi. Bu arada, tasarıda, günün ihtiyaçlarına göre değişiklikler yapılmaya devam edildi. Örneğin; ölüm oruçlarının son dönemdeki yaygınlığı ve kamuoyunda tartışılması nedeniyle, yeni yasaya, “hak kullanımını ve beslenmeyi engelleme” başlığıyla bir madde eklendi. Ya da internet alanında bazı fiiller için, “Bilişim alanında suçlar” başlığı ile bir düzenleme yapıldı. Türkiye üzerinden göç ticaretinin artışı karşısında, “Göçmen Kaçakçılığı ve İnsan Ticareti” başlıklı bir suç türü düzenlendi.
Uluslararası sözleşmelere ve AB’ye uyum sağlamak için, yeni yasaya, “Soykırım ve İnsanlığa karşı suçlar”, “İşkence ve Eziyet” gibi suçlarla birlikte “ Radyasyon Yayma”, “Atom Enerjisi ile Patlamaya Sebebiyet Verme”, “Çevrenin Kasten Kirletilmesi” , “İmar Kirliliğine Neden Olma” gibi suçlar eklendi.
TCK’nun çok eski ve anlaşılmayan dili güncelleştirildi ve artık kullanılmayan maddeler çıkarılarak yasa kısaltıldı.
TCK’nın günün koşullarına uyarlanması için yapılan değişiklik ve eklemeler, görüleceği gibi, “devrim” ya da “demokratikleşme” olarak nitelendirilebilecek değişiklikler değil. TCK’da yapılan değişiklikler, bu hali ile, olsa olsa revizyon olarak tanımlanabilir.
Ceza kanununda, ceza yargılamasında demokratikleşmeden söz edebilmek için pek çok kıstastan en önemli bir ikisine göz atmak yeterlidir.
Bunlardan biri, ceza kanununun hak ve özgürlükleri kısıtlayan hükümlerinde ne gibi değişiklikler oldu sorusunun yanıtıyla ilgilidir.
Bir diğeri, ceza yargılamasının biçiminde özgürlüklerin genişlemesine yönelik ne gibi değişiklikler yapıldı sorusu ve yanıtıdır. Ve sonuncusu, ceza yargılamasına halkın katılması ne oranda sağlandı?
Elbette, burada sözünü ettiğimiz burjuva anlamda biçimsel/hukuksal bir demokratikleşmedir.
Yeni ceza yasasını burjuva demokratik kıstaslara göre değerlendirmek üzere daha geniş olarak başka bir yazıda ele almak kaydıyla, emekçi halkın adalet anlayışına da kısaca değineceğiz.
Mevcut sistemde hak ve özgürlükler, pek çok yasa ile (Prof. Dr. Semih Gemalmaz yüz elli üç yasa ile özgürlüklerin kısıtlandığını saptamıştı) kısıtlanmaktadır. 2911 sayılı Gösteri ve Toplantı yasası, Basın Yasası, Dernekler Yasası, Siyasi Partiler Yasası, Sendikalar Yasası, Grev ve Toplusözleşme Yasası, Seçim Yasası bunlardan ilk akla gelenleridir. Fakat, Ceza Yasası’nda da hak ve özgürlükleri kısıtlayan çok sayıda hüküm bulunmaktadır. İşçilerin ve memurların iş bırakma ve işyerinde direniş yapma eylemlerini cezalandıran hükümler, öğrencilerin okullarında hak arama boykotları ve diğer eylemlerini cezalandıran hükümler, düzeni değiştirmek amacıyla Marksist-Leninist ilkelere göre örgütlenmiş parti ve örgütlerin üye ve yöneticilerini, bu örgütlere yardım edenleri cezalandıran hükümler, ulusal özgürlükleri savunan ve ulusal özgürlükler için mücadele örgütleri kuran ve üye olanları cezalandıran hükümler, hükümeti ve devletin çeşitli kurumlarını eleştirenleri cezalandıran hükümler vb., mevcut ceza yasasında bol miktarda bulunmaktadır. TCK 125, 146, 158, 159, 168, 169, 179, 180, 263, 311, 312, 536 özgürlükleri kısıtlayan en bilinen yasa hükümlerinin numaralarıdır.
Yeni Türk Ceza Yasası’nda yukarıda belirttiğimiz mevcut yasadaki kısıtlamalar kaldırılmış mıdır? Hayır? Hemen hiçbiri kaldırılmamıştır. Bazı “suçların” cezalarında bir miktar indirim yapılmıştır. Bazı “suçlar”, örneğin izinsiz afiş asmak, bildiri dağıtmak TCK’dan çıkarılmış, ancak, başka bir kanunda “çevre kirletme” gibi bir fiil icat edilip, bu fiilin ağır para cezasıyla cezalandırılması yoluna gidilmiştir.
Yeni TCK’nun 112. maddesi, “eğitim ve öğretimin engellenmesi” suçunu düzenlemektedir. Bu maddede öğretimi engellemek, okulu ya da eklentilerini işgal etmek bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılmaktadır. Bu madde ile boykot ve işgal eylemleri cezalandırılmaktadır.
117. madde işyerinde çalışmanın engellenmesi, işyerinin işgali vb. eylemleri altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırmaktadır. Yukarıdaki iki “suç”, birden fazla kişi ile işlendiğinde, cezalar bir kat arttırılmaktadır.
Mevcut TCK’nun 311. ve 312. maddelerindeki fiiller, yeni TCK’nun 214., 215., 216. ve 217. maddelerinde, cezaları da azaltılmadan, benzer şekilde düzenlenmiştir.
Yeni TCK’da 298. maddeyle, açlık grevi yapanları destekleyenler, eylemi bitirmeye ikna edilmelerini engelleyenler hakkında iki yıldan dört yıla hapis cezası getirilmektedir.
Mevcut TCK’da 158. ve 159. maddeler, yeni TCK’da 299., 300. ve 301. maddelerde, çok fazla değiştirilmeden aynen korunmuştur.
Mevcut yasada 125. maddede tanımlanan “ülkenin bölünmesi” suçu, yeni yasada 302. maddede korunmuş; 146. madde 309. maddede, 149. madde 313. maddede, 168. madde 314. maddede, 169. madde 315. maddede korunmaya devam edilmiştir.
TCK 168. maddenin cezasının on seneden beş seneye indirilmesi, pek çok tutuklu ve hükümlünün tahliyesini sağlamış olsa da, yapılan düzenleme ile, bu “suçun” cezası, ancak 12 Eylül’den önceki düzeye indirilmiştir. Kaldı ki, “örgüt üyeliği suçu”nu yarı oranında artıran 3713 sayılı yasasının 5. maddesi halen yürürlüktedir ve bu madde kaldırılmaz ise, bir değişiklik yapılarak, yeni TCK’daki bazı suçların bu hükme göre cezasının artırılması gündeme getirilebilir.
Görüldüğü gibi, yeni TCK da, özgürlüklerin kısıtlanması açısından, mevcut (eski) TCK’yı aratmıyor. Hatta, yeni bazı suçlar oluşturularak, özgürlüklerin alanı daha da daraltılıyor.
Böylesine özgürlükleri kısıtlayan bir ceza yasası, üstüne üstlük, hemen hemen hepsi DGM’leştirilmiş ağır ceza ve asliye ceza mahkemeleri tarafından uygulanıyor.
Bizde mahkemeler “bütün ulus adına” karar verdiklerini iddia ediyor. Peki, bütün ulus adına karar verme yetkisini mahkemeler ya da yargıçlar nereden alıyor?
Burjuva devrimlerinden önce, yargıçlar, tanrı ya da kral adına yargılama yapar ve karar verirdi. Halk ya da ulus adına yargılama yapma ve karar verme iddiası, burjuva devrimleri ile birlikte gündeme geldi. Halktan ya da ulustan yetki alma sorunu, bazı ülkelerde, yurttaşların oyları ile seçilmiş meclis tarafından atanmış yargıçlarla çözülmeye çalışıldı. Bazı ülkelerde ise, yargıçların doğrudan halk tarafından seçilmesi ve halk adına, halkın temsilcisi kabul edilen jürilerin karar vermesi benimsendi.
Ama, bizdeki sistem gibisine pek az ülkede rastlamak mümkün. Hakim ve savcıları, Adalet Bakanlığı bir sınavla mesleğe alıyor, hakim ve savcıların atanma, yükseltilme işlemlerini “Hakimler Ve Savcılar Yüksek Kurulu” adı verilen yedi kişilik bir kurul yapıyor. Bu kurulun başkanı Adalet bakanı, Başkan Yardımcısı ise Adalet Bakanlığı Müşteşarı. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun kendi binası, kendi personeli yok. Adalet Bakanlığı’nda çalışıyor ve işlerini Adalet Bakanlığı personeli görüyor. Genellikle atama ve yükseltmeler, Adalet Bakanlığı tarafından hazırlanıyor ve Kurul üyelerince onaylanıyor. Hakim ve savcı alımlarında, atama ve yükseltmelerde, her seferinde, Adalet Bakanı, partizanlık yaptığı ve kendi partisi yandaşlarını kayırdığı gerekçesi ile eleştiriliyor.
Hakim ve Savcılar hakkında soruşturmalar, Adalet Bakanlığı müfettişleri tarafından yapılıyor.
Yargı mensupları kendilerini idarenin birer memuru gibi hissediyor. Tüm “yargının bağımsızlığı” iddialarına rağmen, atanıyorlar ve birer bürokrat olarak davranıyorlar. Yargıda bürokratik bir kastlaşma oluşmuş durumda. Hakimler ve savcılar, hukukun genel kuralları, adalet, demokrasi, özgürlükler gibi kavramlardan ziyade, hatta yasalardan daha çok, devletin “yüksek çıkarları”nı gözetiyor. Bu nedenle, bütün ceza mahkemeleri DGM’lere dönüşmüş diyoruz.
Dolayısıyla, mahkemeler ve yargıçlar, halk ya da ulus adına karar vermiyor. Devlet adına, siyasi iktidar adına, devlet bürokrasisi adına karar veriyor.
Yargının zaman zaman bazı hükümetlerle çatışıyor görünmesi, onun, devletin yüksek çıkarlarını savunması pratiğine aykırı düşmüyor.
Elbette, burjuva demokrasisi diye tanımladığımız ülkelerin bir kısmında hakimlerin seçimle işbaşına gelmesi ya da jürilerin halk adına karar vermesi uygulaması da, doğal bir sonuç olarak, kararların, gerçekten halk ya da ulus adına verilmiş olmasını getirmiyor. Seçimin tek başına halkın iradesini ortaya çıkarmadığını biliyoruz. Aksi takdirde seçim olan her yerde halkın iradesinin iktidar olduğunu, halkın kendi kendini yönettiğini söylemek gibi abes bir durum ortaya çıkar. Burjuva demokrasilerinde de, her türlü seçimde, burjuvazi bin bir türlü hile ile ve elindeki maddi olanakları kullanarak burjuvazinin temsilcilerinin seçilmesini sağlar. Sonuçta seçilen yargıçlar ya da jüriler de bu ülkelerde burjuvazinin çıkarları doğrultusunda karar verir. Ama, biçimsel olsa da, buralarda böyle bir sistem kurulmuştur ve yıllardır işletilmektedir.
Bizim ülkemizde, yargıçların ulus adına karar vermesi, 12 Eylül generallerinin ulus adına yasa yapmasına benzemektedir.
Halkın gerçekten yargıda söz ve karar sahibi olması, 1917 Sovyet Devrimi’nden sonra SSCB’de mümkün olmuştur. Biri meslekten hukukçu, yedi yargıçtan oluşan halk mahkemeleri kurulmuştur. Yargıçlar yargı çevresi içinden halk tarafından doğrudan seçilmiştir. Hukukçu olan dışındaki yargıçlar fabrikalardan, hizmet birimlerinden seçilmiş işçiler ve emekçiler olmuştur.
Sovyet ceza hukuku suçların sosyal nedenlerle ortaya çıktığını, ekonomik ve sosyal düzenin suçluları yarattığını savunmuş ve sosyalizm deneyimi bu tezin ne kadar doğru olduğunu, suçluların sayısının her geçen gün hızla azalması ile kanıtlamıştır.
İşçi ve emekçilerin iktidarını yıkma girişimi yanında halka ve halkın kaynak ve değerlerine karşı zimmet ve rüşvetçilik gibi suçların en ağır suç olarak nitelendiği SSCB’de, bizim ekonomik suçlar dediğimiz, hırsızlık, gasp, yankesicilik vb. suçlar işleyenlere topluma kazanıcı yaklaşım ve ekonomik suçlara kaynaklık eden işsizlik ve yoksulluğun giderek ortadan kaldırılması; bu suçların sıfırlanması sonucunu doğurmuştur.
Sosyalist sistemde hukuk ve hukuk düzeni sorununu başka bir yazıya bırakarak, sonuç olarak, yeni TCK’nın ne bir demokratikleşme ne bir ilerleme ne de devrim sayılamayacağı, eski acı ilacın canlı renklerle boyanıp tatlandırılmasından başka bir şey olmadığı açıktır.