“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Kürt sorununda gelişmeler ve hareketteki ‘ayrışma’ üzerine...

Kürt sorunu, politik gündemin ana unsurlarından biri olarak tartışılmaya devam ediyor. Özellikle şu son dönemde, bu tartışmaların genel seyrine baktığımızda, ilk bakışta göze çarpan özelliği, daha geniş bir yelpazede daha geniş çevreler tarafından yürütülüyor olmasıdır. Bu durumu koşullayan birçok etkenden, değişik çevrelerin değişik hesaplarından bahsedilebilir. Ama değişik hesaplarla da olsa, yapılan tüm bu tartışmaların teyit ettiği gerçeklerden biri; “içeride”, politik-kültürel alanda atılmış zorunlu kısmi adımlara karşın, esas itibariyle sorunun çözümsüzlüğündeki ısrarın sürdürülüyor oluşudur.
Burjuva egemen çevreler ve hakim görüş açısından; bu sorunu, daha ileriden ve bugün “gerçekleştirilmiş reformlar”ın sınırları ötesindeki kapsamıyla tartışmayı sürdürmek, ulusal haklar ve ulusların tam hak eşitliği kapsamına genişletmek, bu çerçevede ısrarlı olmak ve daha ileri taleplerin gerçekleştirilmesini istemek, “Türkiye’nin ‘kırmızı çizgileri’ni aşmak, ulusal bütünlüğü ve uniter devlet yapısını tehlikeye atmak” anlamına gelecektir. Devlet ve hükümet sözcüleriyle sermayenin basındaki temsilcileri –ki aralarında, atılmış küçük bir-iki adımı “bölünmeye götüren uygulamalar” olarak görenler az değildir–, örneğin yasal ve anayasal yasakların temel mantığının sürdürülmesini de içeren 80 yıllık Kürt politikasında gerçekte herhangi bir yanlış görmemekte; “dil kursu” ve TV’de “Kürtçe yayın” gibi bir-iki küçük adımı ise, uluslararası ilişkilerin bugünkü zorunlulukları çerçevesinde izah etmektedirler.
Kürt sorununa ilişkin içerdeki tartışmaların bir diğer yanında ise; atılmış adımların içeriğini yetersiz görmekle birlikte, bunların “dış dinamik”in baskılamasıyla ilişkisinden hareketle, AB ve ABD ile ilişkilerin geri(leti)ci karakterini görmeyen; bu ülkeler ya da ülke gruplarının baskıyı artırmalarıyla Türkiye ve bölgenin öteki antidemokratik rejimli ülkelerinin demokratikleşecekleri beklentisinde olanlar duruyor. Bu çevreler, açıktır ki, Kürt burjuva gerici ya da burjuva demokrat-liberal kesimlerle sınırlı değildirler. Aksine ABD’nin ya da onun işgalci-antidemokratik ve diktatörlere kol kanat geren uygulamaları fazlasıyla göze batıcı olduğu için, daha çok AB ülkelerinin baskısıyla ülkenin demokratikleştirilmesi ve Kürt sorununun da çözüme kavuşturulmasını bekleyen, burjuva liberal ve reformist aydınlarla küçük burjuva politik çevreleri Türkiye’de hayli yaygındır. Bunlar, emperyalizmin gerici-antidemokratik karakterini görememekte ya da görmek istememektedirler.
Kürt sorunuyla ilgili tartışmaların bu iki başlıca yönü; özellikle Türkiye’nin AB üyeliği görüşme ve tartışmalarında Türkiye’nin demokrasi “eksiklikleri” ve Kürtlere ilişkin politikalarının “sorunlu oluşu”nun “pürüz yaratması”, burjuva, küçük burjuva çevrelerin “dışarı”dan beklentilerini artırmaktadır. Dolayısıyla bu tartışma ortamı, ülkenin Kürt, Türk ve diğer milliyet kökenli emekçilerini de etkilemektedir. İşbirlikçi karakterli politikalar ve işbirlikçi çevreler bir yana bırakılsa bile, emperyalistler arasındaki ilişkilerden halklar ve ezilen uluslar lehine olumlu gelişmeler beklenticiliğinin bu yaygın özelliği, Batılı emperyalistlerin ülkemizde ve bölgemizdeki faaliyetlerini ve etkinliklerini yaygınlaştırmalarında kolaylaştırıcı bir etken de olabilmektedir.

ULUSAL-SİYASAL HAKLAR VE HALKLARIN MÜCADELESİ
Anti demokratik ve burjuva gerici bir sistemin mevzilerinde bir takım gediklerin açılması, hiç kuşkusuz her zaman ilgi çekicidir. Katı bir burjuva siyasal gericiliğin hakim olduğu Türkiye gibi ülkelerde, demokratik siyasal hak ve özgürlüklerin kullanılmasının sınırları, açıktır ki, esas olarak, işçi sınıfı ve emekçi, ezilen halk kitleleriyle sermaye ve güçleri arasındaki mücadelenin boyutları tarafından belirlenir. Bu mücadelenin ivme kazanarak yükseldiği dönemlerde  burjuvazinin hemen ve mecburen geri adım atmayacağı, elbette bilinen bir durumdur. Ama, baskı ve ret politikalarıyla egemenliğini sürdüren burjuva gerici sisteme, reformist olanları da dahil çeşitli uygulamaları kabullendirmek, ona boyun eğdirmek ya da bir ölçüde geri püskürtmek için başka bir yol yoktur. Ya emekçi güçleri her durumda olası en sağlam ve en yaygın biçimde örgütlenmiş olarak mücadeleye atılır ve haklarını koparıp almaya çalışır veya burjuva egemen mekanizma sermaye ve emperyalizmin çıkarlarına uygun politikalarını (en azından uygulamada) bir şekilde sürdürür.  Bu mücadelenin seyri ve düzeyi, tüm kapitalist ülkelerde ve bizim ülkemizde emekçi ve ezilen kitlelerin sahip oldukları ve olacakları hakların sınırları bakımından tayin edici özelliktedir. Kuşkusuz burjuva demokratik devrimini gerçekleştirmiş ve burjuva demokrasisini yaşamış ülkelerde işçi sınıfı ve emekçiler daha köklü ve örnek oluşturucu mücadele geleneklerine sahiptirler. Ama mücadelenin belirleyiciliği üzerine burada belirtilen  kıstas, onlar açısından da geçerlidir.
Türkiye’nin burjuva siyasal sisteminin belirgin özelliği, burjuva demokrasisinin kurumsal herhangi bir özellik kazanmamış oluşu, baştan beri sahip olduğu antidemokratik karakteridir. Emperyalizme bağımlılık, sistemin bu gerici-antidemokratik karakterini daha da güçlendirirken, çözümlenememiş ulusal soruna sahip bir ülke olması, toplumsal tüm sorunları daha da ağırlaştırıcı bir rol oynamıştır.
Bu toplumsal-siyasal özellik, içerde çelişkileri keskinleştirici rol oynarken, uluslararası alandaki gelişmelerden beklentileri de güçlendirici önemli bir etken olmaktadır. Sık sık faşist askeri darbelerle siyasal-sosyal yaşama ‘el konması’, demokratik hak yoksunluğu ve ulusal baskı ve inkar politikalarındaki ısrar, bütün bu alanlarda hak sahibi olmak amaçlı mücadelelerin yanı sıra, beklentileri ve beklenticiliği de kışkırtmıştır. Türkiye’nin tüm milliyetlerden halkları, ağır siyasal baskı koşullarının bir ölçüde de olsa değişmesi, siyasal-ekonomik taleplerin elde edilmesi ve sosyal yaşamın iyileştirilmesi amaçlı olarak en ileri kesimlerinin öncülüğünde mücadeleye atılmışlar, gözaltıları, tutuklanmaları, işkenceyi, “faili mechul”leri göze alarak hak mücadelesine girişerek, bu mücadelenin düzeyine paralel olarak, belirli hakları kullanır duruma gelebilmişlerdir. Bu mücadele, kaçınılmaz olarak işbirlikçi egemen sınıfların bir sistem olarak dayanak buldukları emperyalizme ve emperyalist burjuvaziye de yönelmiştir.
Diğer yandan, Türkiye’nin stratejik önemde bir bölgede bulunması, önemli askeri güce sahip olması, “üç kıta arasındaki kapı” konumu vb. özellikleri, hemen her zaman başlıca emperyalist ülkelerin ona “dikkatli bir ilgi”yle yönelmelerini birlikte getirmiştir. Emperyalistler, Türkiye’deki rejimin aşırı anti demokratik uygulamalarından rahatsızlık duydukları için değil –aksine, özellikle ABD, örneğin darbelerdeki rolüyle, her zaman bu gerici sistemin koruyucusu olmuştur–, halkın mücadelesinin yaratacağı tehlikenin bu ülkede üzerindeki kendi egemenliklerini de ketleyeceği gerçeğini dikkate alarak ve birbirleriyle rekabetlerinde Türkiye’yi kontrol altında tutmak amacıyla,  ülke ezilenlerinin mücadelesi ve talepleriyle “ilgili” olmuşlardır. Bu gerici emperyalist ilginin kapsamı içinde, kaçınılmaz olarak ve denebilir ki önemli oranda, Kürt sorunu yer almıştır.

‘AYRIŞMA’ ETKENLERİ; SINIFSAL NESNELLİK VE ABD’Cİ EKSEN
Kürt sorununun özgün özelliklerinden biri, çözümü gecikmiş, daha doğrusu engellenmiş olarak bugüne sarkmış olmasıdır. Neredeyse 150 yıldan bu yana, çeşitli biçimlerde ve birçok kez bölge düzeyinde genişleyerek, soruna dolaysız muhatap ülkelerin egemen sınıflarının ve ilişkide oldukları kapitalist büyük devletlerin gündeminde kalan Kürt sorunu, bölge ülkelerindeki halklar  bakımından da, mücadelelerini dolaysız ilgilendiren ve etkileyen bir sorun olmaya devam etmiştir. Bu uzun süreç içinde, sorun, burjuva egemen sınıflarla dayandıkları emperyalist burjuvazi tarafından bölge halklarına karşı saldırı ve baskı politikalarının unsurlarından biri olarak ele alınmış; Kürt emekçilerinin ulusal hak eşitliği ve özgürce yaşama talepleri “bölücü nitelikte fitne” olarak görülüp şiddetle baskı altına alınırken; emperyalistler arası rekabetin düzeyine ve işbirlikçi gericiliklerle emperyalist efendileri arasındaki ilişkinin seyrine bağlı olarak, şantaj, baskı ve istismar aracı olarak değerlendirilmiştir.
Ulusal karakterli hak talepleri etrafında şekillenen hareketin tarihi seyri hep sıçramalı oldu. Belirli tarihi kesitlerde belirli ‘parçalar’da yoğunlaştı. Bazen ilgili ülkelerden birinde daha ileriden yürüyen hareket, ötekilerle de bir şekilde etkileşim içinde oldu. Bir ülkede başlayan bir hareketin ötekilerde de yankı bulması –ayaklanmalar, gösteriler vb.–, sorunun, uluslararası planda gündemde kalmasına yol açan bir neden oldu. Sonuçta, Kürt sorunu, ilgili ülkelerin her birinin iç politik-sosyal yaşamında da sürekli olarak ana toplumsal gündemlerden biri olageldi.
Kürt sorununun, bu sorun kapsamında gündeme gelmiş çeşitli çatışma ve ayaklanmalara karşın, bölge ülkelerinin temel toplumsal sorunlarından biri olarak günümüze kadar varlığını sürdürmesi, bugün hareketin bünyesinde yaşanan ayrışmaların karakteri bakımından da önem taşımaktadır. Bu perspektif, güncel olanı daha derli toplu anlama imkanı açısından da zorunludur ve bugünkü gelişmeleri bir tarihsel arka planla birlikte ele almak gerekmektedir.
Kapitalizmin Kürtlerin yaşadıkları toprakların da dahili olduğu bölgede sancılı ve gecikmeli gelişmesi ve bu sürecin dünya ölçeğinde emperyalizmin hakimiyetinin ve pazar paylaşımı kavgalarının gündeme geldiği döneme denk düşmesi, başka önemli etkilerinin yanı sıra, Kürt ulusal hareketinin gelişme seyrini de etkiledi. Öncekiler saklı tutulduğunda, ulusal özgürlük talepli ya da ona dönüşen Kürt hareketlerinin 20. yüzyıl boyunca gösterdiği özelliklerden biri, bu hareketlerin, ulusal sorunun bir ülkenin iç sorunu olma sınırlarını aşarak, ezilen ulusların emperyalizmden kurtuluş sorununa dönüşmesini zorunlu kılan, bir başka deyişle, soruna bu karakteri kazandıran, kapitalizmin uluslararası gelişmesiydi. Dünya sistemine dönüşerek, halklar üzerindeki baskıya uluslararası nitelik kazandıran kapitalist emperyalizm, o güne kadar yeterli bir kapitalist gelişmeyi yaşayamamış toplumlar açısından, ulusal-siyasal bağımsızlığın önüne, güçlü yeni engeller çıkarmıştı. Bu, bağımsız gelişme yolunu kapatmakla kalmıyor, şurada ya da burada bağımsızlık talebiyle ortaya çıkan ulusal hareketlerin karşısında, emperyalist gericiliğin dolaylı-dolaysız müdahalesini de gündeme getiriyordu. Bu, genel ve bölgeye ilişkin özel etkenler altında, Kürt hareketi, 20.yüzyılın ilk yarısında girişilen başkaldırıların kuvvetle ezilmesi sonucu, bir çıkış bulamadı. Yüzyılın ikinci yarısında ve özellikle son çeyreğinde ise, dünya koşullarının değişmesi, sosyalizmin yenilgiye uğratılması, uluslararası işçi hareketinin süreç içinde giderek artan oranda püskürtülmesi ve emperyalist gericiliğin mevzilerini güçlendirmesi gibi daha büyük engeller ve zorluklar ortaya çıktı.
Ancak sorunun çözümsüzlüğünün yanı sıra kapitalizmin geç gelişmesinin de etkisiyle ulusal talepler giderek daha güçlü biçimde dile gelmeye; bu talepler etrafında örgütlü hareketler ortaya çıkmaya devam etti.
Ulusal kurtuluşçu hareketin, feodal parçalanmışlığın güçlü olduğu toplumlarda başarıya ulaşması, geçmişte, güçlü bir feodal-burjuva ya da burjuva önderliklerin yönetiminde, parçalanmışlığın aşılmasıyla gerçekleştiriliyordu. Kürtlerin yaşadıkları topraklarda da Bedirhanlar ve Ubeydullah gibi nüfuzlu ailelerin yönetiminde bu yönlü girişimler olmuş; bunlar, Türkiye ve İran Kürtleri arasında yaygın destek bulmuş, ancak bölgenin bu iki etkin ülkesinin yönetiminin işbirliğiyle bastırılmıştı. Kürt hareketi, yüzyıla yakın bir süredir, hem her bir ülkenin içindeki parçalı durumun hem de tarihsel süreç içinde giderek farklı özellikleri de doğuran yüzyıllar öncesinde yaşanmış daha kapsamlı parçalanmanın dezavantajlarını yaşadı. Bu toplumsal gerçek, sonraki süreçte de hareketin gelişmesi ve hareket içindeki kesimlerin politik ideolojik tutumları üzerinde etkili oldu. Kürtler ve Kürt hareketi bunun sancılarını, neden olduğu toplumsal baskıyı yaşadı. Kiminde umutsuzluk, kiminde işbirlikçi politik tutumlar buradan gıdalarını aldılar.
Kuşkusuz bu, etkenlerden yalnızca biriydi. Ama, gerek ulusal baskı politikasını uzun on yıllar sürdüren devletler, gerekse bu sorunu ilgili ülkelerin hakim sınıflarını işbirlikçiliğe daha çok zorlamak, onları, özellikle de Türkiye gericiliğini, taşeron olarak kullanmak üzere baskı ve şantaj aracı olarak kullanan emperyalistler, bütün öteki etkenlerin yanı sıra, bu toplumsal konum ve durumdan da yararlandılar. Buradan, “eğer kapitalizm Kürt toprağında erken ya da daha fazla gelişseydi, emperyalistler bu hareketten yararlanamaz veya yararlanmaya çalışmazlardı” türünden şematik ve indirgemeci bir sonuç çıkarılamayacağı açıktır. Ancak toplumsal gelişme düzeyinin, hem hareketin şekillenmesi hem de hareket bünyesindeki sınıfların birbirleriyle ilişkileri, emperyalistlerle ilişkiler ve ulusal hareketin başında yürüme vb. açılardan önemsiz ya da işlevsiz olmadığı, olmayacağı da inkar edilemez bir gerçektir.
Kapitalizmin bölgede ve bizim ülkemizdeki gelişmesi, bütün öteki toplumsal sorunlar bakımından olduğu gibi, Kürt sorunu bakımından da temel önemdeki yönelimler üzerinde etkili olmuştur. Yalnızca sorunun yirminci yüzyılın ikinci yarısında Kürt etkin çevrelerini aşan bir yaygınlık ve “alt sınıflar”ın katılımıyla yeniden ve deyim yerindeyse daha canlı biçimde gündeme gelmesi bakımından değil, emperyalistler ve gerici sınıflarla emekçiler ve ezilenlerin ilişkilerinin niteliği bakımından da, kapitalist gelişme önemli bir rol oynamıştır. Kır ilişkilerinin çözülmesi ve nüfusun kente akışı, hareketin feodal-burjuva üst çevrelerden daha fazla geniş küçük burjuva katmanlara doğru genişlemesi ve giderek kent ve kırın emekçileriyle yoksullarının harekette yer tutmasını sağlamıştır.
Farklı Kürt sınıf ve güçlerinin ulusal hak eşitliği talepli mücadeleye katılış biçimi; örneğin ulusal tam hak eşitliğini savunup savunmama, ülke ve bölgenin ezilen öteki milliyetlerden emekçileriyle ilişkilerin nasıl olacağı ve emperyalistlere karşı tutum, bütün öteki etken ve bağlantılarla birlikte, bu gelişme tarafından belirlenmektedir.
Bugün Kürt hareketi bünyesinde giderek belirginleşen “ayrışma” da, açıktır ki, bu gelişmeyle bağlantılı olmakla birlikte, sadece bu nesnel tabloya oturan Kürt “üst sınıfları”yla “alt sınıflar”ının doğal ve kesin ayrışması türünden şekillenmemektedir.* Bugünkü ayrışma, esas olarak, sorunun güncelliği ve çözümsüzlüğü fırsat bilinerek, emperyalist burjuvazinin istismarı üzerinden ve kendisine bire bir bağımlı güçler oluşturma biçimindeki bir dayatma olarak gündeme gelmektedir. Kürt gericiliği üzerinden soruna hemen her zaman el atmaya yönelmiş, ancak sorun karşısındaki politikalarını, esas olarak işbirlikçi-taşeron olarak kullandığı bağımlı ülkelerin egemen sınıflarıyla ilişkilerine göre ve kendisinin bölge ve dünya stratejisine uygun düşecek biçimde belirlemiş olan emperyalistler, bugün de bu temel “kriter” üzerinden hareket etmektedirler.
Amerikan emperyalizmi, Kürt sorununu, Türkiye’yi bölge politikalarına daha fazla bağlamak, ama aynı zamanda, Kürt gerici kesimlerini de bu politikalarının aleti olarak kullanmak amacıyla bir Kürt politik ayrışmasını sağlayarak, kendi politikalarının aleti bir Kürt oluşumu gerçekleştirmeye yönelmiştir. AB’nin etkin ülkelerinin politikaları da özünde farklı değildir. Bu iki başlıca güç, bölge üzerindeki rekabetleri kapsamında, Kürt sorununu istismar etmektedir. Bir taraf “Büyük” ya da “Geniş Ortadoğu” stratejisi kapsamında bölge ülkelerini daha fazla köşeye sıkıştırmak üzere, bu sorunu daha etkin olarak istismar etmeye yönelmişken, diğer taraf ise, daha çok “demokratikleşme”, “insan hakları” vb. söylemleri kullanarak, etki alanını genişletmeye yönelmiştir. Bu yönüyle ‘sorun’, aslında ABD ve AB’nin başlıca iki büyük gücü (Almanya ve Fransa) arasındaki rekabetin konularından biri olarak değerlendirilmektedir.
Amerikan emperyalizmi, Irak Kürdistanı’nda sağladığı mevzileri de kullanarak, Türkiye Kürt hareketi içinde, demokratik halkçı güçlerin etkisini zayıflatmak; daha kolay kullanabileceği, mandacılığı kabullenen veya buna hazır duran kesimleri etkin kılmak ya da bir tehdit ve şantaj gücü olarak el altında tutmak istemektedir. Bunu yaparken, Türkiye’yi yönetenlere verilmiş “PKK’yi askeri operasyonla değil de siyasi yöntemlerle bitireceğiz” sözünün gereğini yerine getiriyor izlenimini de veriyor. Böylece “stratejik müttefiki” de idare etmiş oluyor. Ama aslında, ABD, Güney’de yaratmış olduğu kendi bölge stratejisine güdümlü Kürt siyasi gücünü ‘Kuzey’e de transfer etmenin temelini atmış oluyor. Dayanaklarını, AKP’nin bölgedeki ayağının yanında bir de böyle bir “Amerikan Kürdü” ile tamamlamanın zeminini yaratmaya çalışıyor. Nitekim, Kürt gerici çevreleri; bu gelişmeleri kendisi bakımından cesaret verici buluyor ve kendi zümresel ya da sınıfsal çıkarları açısından değerlendirmeye, olanaklar yaratmaya çalışıyor. 1980 sonrası dönemde Kürt hareketindeki yükseliş dalgası karşısında sinmiş olanları dahil, burjuva-aşiret reisi-büyük toprak sahibi üst kesim temsilcilerinin, esas olarak, Kongra Gel ve demokratik Kürt hareketi karşıtlığı temelinde hareketlendiklerini görüyoruz. Hatta ciddiyeti tartışılır, ama aynı türden bir Barzani örgütlülüğü bile konuşuluyor. Bu yöndeki hareketlilik ve girişimlerin nasıl sonuçlanacağı, sürecin özü bakımından çok da önemli değildir. Asıl önemli olan, böyle bir güç ve çizginin şekillen(diril)me eğilim ve çabası ve bu eğilimin artık kendisini açıkça ifade etme zemini bulabilmesidir.
Esas itibariyle ABD eksenli bu gelişmelere karşın, Almanya ve Fransa’nın politikası ise, –Türkiye’yi, AB’ne, ABD’nin taşeronluğundan geri adım atmış ve kendi politikalarına yakın duran bir mevziiye çekmek amacıyla da bağlantılı olarak– Kürt hareketi içinde güçlü olan parti ile ilişkileri geliştirmek, hali hazırda DEHAP üzerinden ve daha sonra şimdilerde kurulması çalışmaları süren partiyle ilişkileri bu amaçlı geliştirmek üzere etkisini artırmak yönündedir.
Aslında her iki güç açısından da Kürt hareketinin ilerici, öz gücüne dayanan, emekçi kesimleri gözeten ve onların talepleri merkezinde gelişmesi, istenmeyen bir durumdur. Bu noktada işbirlikçi Türkiye gericiliğiyle de “fikir” ve “tutum” birliği içindedirler. Ancak, sorunun, emperyalist politikalarla uyumlu olarak ve kullanılır biçimde kontrol altında tutulması bakımından, burjuva-feodal üst kesimlerin hareket içinde etkin olması, bu iki “dış güç” bakımından da istenilir şeydir. Diğer yandan, ABD, bölgedeki “yerleşmesi”yle daha ön saftadır ve hem Türkiye gericiliğini kullanmak ve köşeye sıkıştırmak için istismar aracı olarak, hem de Kürt hareketinde bölge politikalarına hizmet edecek gerici-feodal kesimleri el altında bir güç olarak tutmak üzere, Kürt hareketine dolaysız müdahaleye yönelmiştir. Bazı eski Kürt feodal-aşiretçi kesimleri ve Osman Öcalan türü, mandacılıkta sakınca görmediğini, aksine bunu yapmalarına fırsat verilirse mutluluk duyacağını ilan etmiş kişi ve kesimleri bir araya getirerek, demokratik Kürt hareketine karşı saldırıya geçmiştir. Amerikan emperyalizmi, yalnızca bölgede ve Kürt toprağında hegemon bir güç olarak varlığıyla değil, dolaysız ve açıktan izlediği Kürt düşmanı, Kürt hareketinin bünyesindeki çelişkilere “oynayan”, bu çelişkileri kullanan (bir yandan Türkiye gericiliğine karşı ve öte yandan demokratik Kürt hareketine karşı kullanmaktadır) politikalarıyla da, Kürtlerin ulusal hak özgürlüğü ve Türkiye başta olmak üzere bölge halklarının demokrasi mücadelesine açık düşman konumdadır.

BU YOLLAR ‘ÇÖZÜM’E ÇIKMAZ
Diğer yandan, sorunun halkçı demokratik temelde, ulusların ve dillerin tam hak eşitliği kapsamında çözülmesine kesin karşı olan işbirlikçi Türkiye gericiliği ve hükümet çevreleri, sorunun bu tarz ve kapsamda uluslararası ve bölgesel düzeyde ve Batılı büyük güçlerin müdahaleleriyle gündemde oluşundan son derece rahatsızdırlar. İşbirlikçi egemen sınıflar ve hükümet çevreleri, Kürt sorunundan 80 yıllık inkarcı-baskı politikasındaki ısrarlarıyla kurtulamadıklarını, açmaza girdiklerini, içerdeki mücadelenin zorlaması sonucu ve dış güçlerin de aralarındaki rekabet kapsamında müdahil oldukları bir tarzda karşılarına gelip dikildiğini görmektedirler. Bu sorun, kaçınılamaz biçimde çözüm bekleyen bir sorundur. Bundan nasıl ve hangi kapsamdaki bir “çözüm” ile “kurtulacakları”nın planlarını yapmayı zorunlu görmekte; ama mümkünse, biçimsel bazı küçük adımlar çerçevesinde sorunu geriye atmak, iç ve dış baskıdan kurtulmak istemektedirler. Bu “zorunluluk” kapsamında, bazı palyatif tedbirler sayılmazsa, emperyalistlerin çıkarlarını da karşıya almayacak ve Kürt “üst sınıfları”nın çıkarlarına yarayacak bir politik “dengeyi”, öteki daha tehlikeli gelişmelere tercih edecekleri söylenebilir. Ancak bu “statik” bir tutum ve politika değildir ve olamaz. Gerçekte istenen, hiçbir Kürt örgütlenmesi ve talebinin olmamasıdır. Ama eğer mecbur kalırlarsa, tercihleri, Kürt emekçilerine karşıtlığı da temsil edecek bir “Kürt” oluşumu olacaktır. Ne var ki, bazı başka ülkelerde de görüldüğü üzere, ezilen ulusların gerici-üst kesimleri, burjuva çıkarları gereği, ulusal sorunlar üzerinden çelişkileri kışkırtmak ve yine bu çıkarlar gereği emperyalistlerle ilişkilere girmekten de kaçınmamaktadırlar. Yani bu yoldan, böylesi bir siyasal işbirlikçi güç oluşturmayla da sorunu aşmalarının olanağı yoktur. Irak Kürt partilerinin ABD’nin bölge politikalarından da yararlanarak attıkları adımlar, bunu açıkça kanıtlamaktadır. Barzani-Talabani liderliğindeki Irak Kürt üst kesimleri, emperyalistlerin desteğinde ve onlara bağımlı olarak da olsa, “kendi topraklarının egemeni olmak ve pazarlarını elde tutmak” istemektedirler. Bu isteğin Türkiye Kürtleri için hiçbir zaman gündeme gelmeyeceğini düşünmek aptalca olur. Bu, yalnızca burjuva ulusçuluğunun hâlâ sıfırı tüketmemiş olması nedeniyle değil, emperyalistlerin soruna dolaysız müdahaleleri ve ezen-ezilen ulus ilişki ve çelişkilerini kendi çıkarları yönünde kullanmak istemeleri nedeniyle de günceldir.

AYRIŞMAYI GÜCE VE OLANAĞA DÖNÜŞTÜRMEK
Kürt hareketi saflarında, saydığımız etkenlerin zorlamasıyla yaşanmakta olan ayrışma bir yönüyle hayırlı bir gelişmedir. Birçok nedenle böyledir denilebilir; burjuva-feodal sınıfların uluslararası sermeye ve emperyalist ülkelerle ilişkilerinin, bugün, düne göre daha fazla “girift” hale gelmesinin, onları ulusal davaya uzaklaştırması ya da kendi sınıf çıkarları uğruna ulus sorununu feda etmeleri, nedenlerden biridir. Kuşkusuz bundan, ezilen bağımlı ulusların üst tabakalarının ulusal soruna büsbütün uzak durdukları/duracakları anlamı çıkmaz. Nihayetinde, bulunduğu yerde eğer yararlanılacak “imtiyazlar” olacaksa, bundan, öncelikle bu kesim yararlanmak isteyecektir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Irak Kürt partilerinin somutunda, güncel gerçek buna işaret etmektedir.
Burjuvanın, işbirlikçilikte yarar görenin ya da sınıfsal çıkarları buna uygun düşenin tutumuyla emekçi tutumu farklılaştığı oranda da, ezilen ulusun bağımsızlığı, gerçek bir bağımsızlık olarak şekillenme ve başarıya ulaşma olanağı bulur, bulmaktadır. Bu bakımdan sorun, “Osman ihaneti”nin üst sınıflara ait şu ya da bu kişi veya grubun dönemsel ya da nispeten istikrarlı tutumundan ziyade, sınıfsal konumlanmaların zorlamasıyla ilişkilidir. Burada da, kuşkusuz nesnel durumlarıyla politik-ideolojik tutumlarının birliği-çakışması ya da çelişkisi önem taşımaktadır. Kendisinin çıkarlarının kiminle birlikte olup kime karşı durmakta olduğunun yeterince ayırdına varamamış ve buna uygun davranamayanların yanılmaları, yanıltılmaları mümkündür, ama asla kalıcı değildir.
Kürtler bakımından, ulusal sorun, bugün kaçınılmaz olarak başlıca önemli sorun kapsamındadır ve genel bir çatı oluşturmaktadır. Ama pratiğin de gösterdiği gibi, ayrışanların devrimci-anti emperyalist ya da tutucu-düzen ve emperyalizm yanlısı, çözümü ve güvenceyi orada arayan kimlikleri, bugün çok daha nettir. Bu –içinde durup altını oymak yerine– işbirlikçiliğin açıktan sergilenmesi, Kürtlerin aleyhine değil, yararına bir gelişme olduğu kadar, Türk, Arap, Pers ve öteki milliyetlerden emekçilerin de yararınadır.
Aslında emperyalizm karşıtlığı, az çok ulusal değerlere sahip çıkan burjuva kesimlerin de yararınadır. Bölünme fobisi yaşayan kesimler bakımından da hak eşitliği ve ulusal ayrıcalıkların tasfiyesi gerçekçi olacaktır. Ama işbirlikçi gericilik fanatizm ölçüsünde statükocudur ve bünyesinde başlamış çürümeyi durdurabileceği sanısıyla bağnaz davranmaktadır.
Bu durum, soruna emperyalist müdahalenin önemli nedenlerinden de biridir. Bölgenin tüm gerici rejimlerini kendi çıkarları yönünde sıkıştıran Batı emperyalizminin başlıca güçleri, bölge ve dünya hakimiyeti için rekabetlerinde, bütün öteki sorunları olduğu gibi, bu sorunu da kullanmaktadırlar. Böyle olduğunu kanıtlamak için uğraşmak bile gereksiz. Olgular, gelişmeler, ilişki biçimleri oldukça açık. Gizleme gereği de duyulmuyor; tarafların hepsi açısından, ABD başta olmak üzere AB ve öteki ilgili ülkelerle ilişkileri kimin daha ilerden kurduğu üzerine neredeyse rekabet var. Bu ilişkilerin gerici-bağımlılaştırıcı karakteri de, ilgili emperyalist ülkelerin bölgemizde, Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkasya’da halklar arasındaki ilişkileri geren ve birbirlerine boğazlatan politikalar izlemekten geri durmamalarıyla açıklık kazanmıştır. Bundan ders almak istemeyen, her kim olursa, sonuçta ve bir biçimde, emperyalistler arası pazar rekabeti ve kavgalarının aleti durumuna düşmekten kurtulamayacaktır. Sorun, çünkü, dünyamızda, aynı zamanda güç ilişkileri sorunudur ve büyük askeri-ekonomik güç sahiplerinin ötekileri kullanması her zaman daha fazla ve daha çok olanaklıdır.
Bütün bunlar, eğer Türkiye ya da bölgenin Kürt sorunuyla dolaysız muhatap durumundaki öteki ülkeler, emperyalistler arası kavgada, arada ezilen ve taşeron vb. duruma düşürülen olmak istemiyorlarsa, sorunun demokratik-halkçı bir çözümünü acil ve önemli kılıyor. Sorun, geleneksel inkarcı ve baskıcı yapılanma ve politikalardan vazgeçmekte düğümlenmektedir. Şoven ve gerici burjuvazi buna yanaşmamakla, halk kitlelerine zulmetmenin yanı sıra, kendisini de gerçek bir tehdit altına sokmaktadır.

HALKÇI-DEMOKRATİK BİR ÇÖZÜM
Kürt sorunu, çözümsüz bırakıldığı bugünkü durumuyla Türkiye’nin (ve bölge ülkelerinin) gündeminde kaldıkça, emperyalizme karşı halkların bağımsızlık mücadelesinin güçten düşürülmesi yönünde istismarı çabaları son bulmayacak, yanı sıra, bölge ülkeleri hakim sınıflarının yedeklenmesi yönünde şantaj ve baskı aracı olarak kullanılmaya devam edecektir.  Türkiye ve bölge ülkeleri halklarının çıkarı, bu sorunun ulusal tam hak eşitliği temelinde bir an önce çözüme kavuşturulmasındadır. Bunu sağlayacak olan da, Türkiye başta olmak üzere, her bir ülkenin tüm milliyetlerinden işçi ve emekçilerinin siyasal demokratik mücadelesidir. Kürt dili ve kültürü üzerindeki baskı ve sınırlamaların tümüyle son bulmasını sağlayacak, Kürtçe’yi ve Kürtleri “azınlık” kavramıyla tarifleyen ya da “zaten herkes eşit haklara sahip vatandaştır” anlayışıyla aslında yok sayan tutumu sona erdirecek gerçek güç ve gelişme de bu olacaktır. Bu, yukarıda işaret edilen emperyalist istismar ve halkları birbirine karşı kışkırtıp, Yugoslavya ve eski Sovyetler Birliği ülkelerinde olduğu türden birbirine boğazlatma politikalarını boşa çıkarmak için de zorunlu ve gereklidir. “Devletin ve milletin bölünmez bütünlüğü” burjuva-şoven propaganda ve tutumu, bölücü olduğu kadar, emperyalizmin politikalarına uygulama alanı ve olanağı da açıcıdır. Kürt emekçilerinin önünde, gerici, işbirlikçi kesimlere karşı bağımsız sınıf tutumuyla ortaya çıkmak ve sorunun demokratik çözümü için, çözümün Türk ve diğer milliyetlerden emekçilerle kader ve güçbirliği içinde sağlanabileceğini bilerek, mücadeleyi yükseltmek gibi bir sorumluluk ve görev durmaktadır. Son otuz yıllık süreçte çeşitli badirelerden geçerek bugüne gelen Kürt yoksullarının bu örgütlü tutumu, Kürt gerici kesimlerine karşı demokratik Kürt hareketinin konumunu da güçlendirecek ve emperyalist istismar, kullanma ve mevzi kazanma politikalarına alanı daraltacaktır. Kürt işbirlikçi kesimlerin ve onlar üzerinden emperyalistlerle işbirlikçi Türk kesimlerinin mevzi kazanmalarını önlemenin yolu da buradan geçmektedir. Bu tutum ve politika, DEHAP gibi Kürt siyasal parti ve güçlerinin bundan sonraki çizgileri üzerinde de etkili olacaktır. DEHAP, ya da şimdilerde kurulma aşamasında olan partinin bundan sonraki durumunu belirleyecek gelişmelerden biri, bu parti ve güçlerin Amerikan emperyalizminin Ortadoğu ve Avrasya politikaları ve bu politikalar kapsamında Kürt sorununu istismar etmelerine karşı alacakları tutum olacaktır. Ya demokratik hak eşitliğini de teminata alacak anti emperyalist halk mücadelesinde daha kararlıca yer alınacak ve tüm milliyetlerden Türkiye işçi ve emekçileriyle birlikte daha ileri mevzilere yürünecek, ya da parçalanma ve saldırıların da etkisiyle güç kaybedilecektir. Halkların yararına olan, Kürt hareketindeki bölünmenin etkisiz kılınması, gerici Kürt kesimlerinin etkisinin kırılması ve zayıflatılması ve bunun üzerinden emperyalistlere ve işbirlikçilerine karşı daha güçlü bir demokratik politik direnç mevzisi oluşturulmasıdır.