“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Esnek çalışma ilişkileri ve yeni personel sisteminin dayanakları

Toplumların ekonomik ve sosyal gelişmesi, üretim örgütlenmesinin verimi ve emek sürecinin parçalarını birleştirme kapasitesiyle birlikte, emekgücünü de arttırıcı bir rol oynar. Sonrasında, işçi ve işçi olmayanlar, çalışmayı örgütleyenler ve çalışanlar arasındaki ayrılıklar, farklılıklar ortaya çıktığı görülür. Bu farklılıkların temelinde, kapitalizmle birlikte kafa ve kol emeğinin birbirinden kesin olarak ayrılması, işçilerin ve diğer emekçi sınıfların üretim ilişkileri içinde farklı şekillerde ve konumlarda yer alması vardır.
Kapitalist topluma genel olarak baktığımız zaman, insanların büyük çoğunluğunun, yaşamak için emekgüçlerini satmak zorunda olduğunu görürüz. Üretim araçlarından yoksun olan emekçilerin bütün fiziki ve entelektüel kapasitesi, yararlı şeyler üretebilecek olan kişiliği, belirli bir ücret karşılığında, üretim araçları sahiplerine satılır. Emekgücü, bütün diğer eşyalar gibi, artık piyasada alınıp-satılabilen bir “meta”dır. Emekgücünün ve mübadelenin varlığı, normal ve kaçınılmaz hale gelmiştir. Ne var ki, ücretli emeğin kullanımı, beraberinde, sınıf ayrılıklarını, toplumsal çatışmaları, çıkarları birbirine zıt olan sınıflar arasındaki sınıf mücadelelerini de üretmiştir. Yaşamın bir gerçeği olarak kabul edilen, emekçilerin üretim araçlarından yoksun bırakılması, gerçekte uzun bir evrimin sonucu ve “piyasa” çarkının işleyişiyle başarılabilmiştir.
Kapitalist üretimde, kapitalizm öncesi döneme ait üretim tarzlarından farklı olarak, üretimin kâr elde etmek amacıyla “pazar” için yapılması dolayısıyla amaç, hiçbir zaman doğrudan insan ihtiyaçlarını karşılamak olmamıştır.* İnsan ihtiyaçlarıyla kapitalistlerin ürettiği mal ve hizmetler arasındaki bağ, ancak dolaylı olarak pazarda kurulur. İnsanlar, ancak belli bir fiyattan talep ettiklerinde, üretilen ürünler, “piyasa sistemi” tarafından “değerli” bir varlık olarak algılanır. Bunun anlamı, kapitalizm için tüketim eğilimi yüksek olan insanın, tüketim eğilimi düşük olana göre daha değerli olmasıdır. Asıl amacın doğrudan insan ihtiyaçlarını karşılamak olmadığı koşullarda üretim, bireylerin ihtiyaçlarından bağımsızlaşmıştır.
Bilindiği gibi kapitalizm, üretim araçlarının özel mülkiyetine, üretim anarşisi ve rekabete, sürekli yenilenen teknolojiye, ücretli emek sömürüsüne dayanır ve tam anlamıyla bir sömürü mekanizması olarak işler. Farklı üretim tarzlarını dönüştürür, kendine benzemeyen ne varsa kendi ihtiyaçları doğrultusunda biçimlendirir ya da var olanları biçimsizleştirerek kendine bağlar. Bir taraftan sürekli kurallar koyarken, diğer taraftan kendi koyduğu kuralları, istediği zaman değiştirebilme esnekliğine, başka bir ifade ile “serbestliğine” sahip olmak ister. Liberalizmin temel felsefesini oluşturan “laissez faire, laissez passer!” (bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler!) anlayışı, söz konusu serbestliğin en temel sloganıdır.
Tek amacın kâr etmek ve kârı büyütmek olduğu ve kapitalizmin yaptığı gibi, toplumsal ihtiyaçlarla üretim arasındaki doğrudan bağın koptuğu koşullarda, üretim sisteminin toplum karşısında farklı bir konuma gelmesi kaçınılmazdır. Pazar için, dolayısıyla hep daha çok kâr elde etmek amacıyla yapılan üretim, giderek sermaye üretimi, sermayenin yeniden üretimi (artı-değer üretimi) biçimini almış ve gelinen nokta “üretim için üretim” olmuştur. Kapitalist üretimin, birbirleriyle rekabet halindeki sermaye sahiplerinin kar amaçlı üretimi olarak “anarşik” karakteri, sonrasında yaşanan büyük krizleri tetikleyen bir işlev görmüştür. Üretimin sınırsız artışıyla, pazarın sınırlılığı arasındaki uyumsuzluk ve çelişki, kitlelerin yoksulluğu ve üretim artışını emecek yeterli talebin kapitalizmde oluşmasının imkansızlığıyla birleşerek aşırı üretim krizlerini doğurur. Fazla üretim nedeniyle pazarda “doygunluk” oluşur, metalar mübadeleye girecek pazar bulmakta zorlanır. Genel tüketim eğiliminin azalması sonucu, biriktirilen stoklar geniş kitlelerin yoksulluğu ve talep “yetersizliği” ile birlikte varolur, “bolluk içinde yokluk” katlanılmaz hal alır ve “aşırı üretim bunalımı” patlak verir. Emekçilerin yoksulluğu artar, milyonlarca insan, gerçek nedeni “daha fazla üretim”, “daha ucuz emekgücü kullanımı”, dolayısıyla “daha fazla artı-değer üretimi” olan bir üretim faaliyetinin kurbanı olur. Başta işçi sınıfı olmak üzere, geniş halk kitleleri yoksullaşır, işsizler ordusu daha hızlı büyür.
Bugün tüm dünya çapında, yaşanan krizlerin de etkisiyle artan işsizlik oranlarının, yoksulluğun emekçi sınıfları her geçen gün daha fazla sarmasının kökeninde kapitalizmin “daha fazla kâr” hırsı vardır. Bu hırs öyle bir hal almıştır ki, kapitalist sistem için “deniz bitmiş”, sıra uzun yıllar süren sınıf mücadeleleri sonucunda kazanılmış ekonomik ve sosyal haklara gelmiştir. Önce ABD ve İngiltere’de başlayan, sonrasında tüm Avrupa’ya yayılan “neoliberalizm” rüzgarı sonucu yaşananlar; işsizlik oranlarının sürekli yükselmesi, ücretli çalışanların ücret artışlarının bundan olumsuz etkilenmesi, artan ücret farklılıkları, istihdam güvencesinin ortadan kalkması, esnek çalışma biçimlerinin yaygınlaşması, gelir dağılımının daha da bozulması ve belki de en önemlisi sosyal güvenceden yoksunluk gibi sonuçlar, günümüz kapitalizmini karakterize eden özellikleridir.
Bir dünya sistemi olan kapitalizmin, çürümüşlüğü içinde de olsa, kendisini sık sık yenilemesi, aksayan yanlarını en kısa zamanda düzeltmesi, tarih olmasını geciktirmek bakımından zorunludur. Aksi durumda yaşanacak krizlerin birbirini tetiklemesi engellenemez, ve bunun maliyeti, ilk elde, sermaye için kâr oranlarının önemli bir kısmından vazgeçmek olur. Tarihsel olarak bakıldığında, kâr oranlarının düşme eğilimine girdiği her dönemin ardından büyük krizlerin geldiği görülür. Bu noktada önemli olan, sistemin işleyişini şu ya da bu şekilde aksatacak olan tüm engelleri ortadan kaldırmaktır. Bu nedenle krizler, sermaye için aynı zamanda, işçi sınıfıyla, onun ideolojisi ve örgütleriyle hesaplaşması için de büyük bir fırsattır. Hem kapitalist sistemin, hem de onun baskı, yönetim ve denetim aygıtı olan devletin kendisini yenileyebilmesinin, popüler ifade ile, yeniden yapılandırmasının fırsatının yakalandığı anlar, çoğunlukla kriz ve sonrası dönemlerdir.

KAPİTALİST DEVLETİN KRİZİ VE YENİDEN YAPILANMANIN BİÇİMİ
İşçi sınıfının yüzyıllardır sürdüğü sınıf mücadelesi sonucunda kazandığı, burjuvazinin yasa haline getirerek tanımak zorunda kaldığı pek çok hakkın, son çeyrek yüzyıl içinde teker teker kaybedilme noktasına geldiği açıktır. 19. yüzyıl boyunca etkili olan ve 20. yüzyılın ilk yarısına damgasını vuran işçi sınıfı mücadelesinin, bugün bilinen pek çok hak ve özgürlüğün kazanılmasında temel rol oynadığı bilinmektedir. Zaman içinde gelişen sınıf mücadeleleri, önceleri yok sayılan, oy hakkı olmayan, üretim sürecindeki yeri makineden bile sonra gelen işçilerin haklarının, burjuva hukuk düzeni tarafından tanınmak zorunda olmasını beraberinde getirmiştir. Bu haklar, daha sonraları işçi sınıfı gibi tüm diğer ezilen sınıfları da kapsamış; kapitalizmin doğasına aykırı bir şekilde kurallar konulması, örgütlenme, grev ve toplu sözleşme hakkının elde edilmesi sağlanarak, burjuvazinin ezilen sınıflar üzerindeki mutlak hakimiyetini kırılmış ve bir noktaya kadar sınırlanmıştır.
Özellikle 20. yüzyılın ilk yarısında işçi haklarının gelişmesiyle birlikte, işçiler ile işverenler arasındaki çalışma ilişkilerinin burjuva yasa ve hukuk kuralları çerçevesinde de olsa biçimlendirilmesi, belli düzeyde kurumsallaşmayı da beraberinde getirmiştir. Bu durum, geniş toplum kesimlerinde dengeli bir işçi-işveren ilişkisi yaratıldığı yanılsamasına neden olsa da, kapitalist devletin, sınıfsal olarak sermaye egemenliğinin aracı, burjuvazinin baskı ve denetim aygıtı olması, söz konusu ilişkilerin dengesiz ve işçi sınıfı aleyhine gelişmesine neden olmuştur. Emek sermaye ilişkisini, uzlaşmaz sınıf çıkarları üzerinden değerlendirmek yerine, “sınıf işbirliği”ni, “uzlaşmayı” tercih eden dönemin güçlü işçi örgütleri olan sendikalar  ise, zamanla kapitalist sistemin birer parçası haline gelmiş ve işçi sınıfının çıkarlarını, kapitalizmin çıkarları ile eş tutan sendikal politikaları savunmuştur. 
Tarihsel olarak bakıldığında, burjuvazinin, kapitalizmin tarihinin hiçbir aşamasında, genel toplumsal ihtiyaçların, kendi aygıtı olan devlet tarafından karşılanmasına tam olarak razı olmadığı görülür. İkinci Dünya Savaşı sonrası uygulanmaya başlanan ve yaklaşık 20 yıl sorunsuz işleyen “sosyal devlet” uygulaması, bu durumun istisnasıdır. Bu dönemde, bir taraftan 1929 Krizi’nin yarattığı sonuçların ortadan kaldırılmak istenmesi, diğer taraftan 2. Dünya Savaşı nedeniyle yerle bir olan genel bir kamu düzeninin kurulup, toplumun asgari sosyal koşullarının merkezi olarak yeniden düzenlenmesi gerekliliği öne çıkmıştır. Bu ihtiyaç, işçi sınıfı öncülüğünde verilen sınıf mücadelelerinin de yarattığı etki ile birlikte, kapitalist devleti, gönülsüz olarak birtakım düzenlemeler yapmaya itmiştir. “Sosyal devlet” olarak tanımlanan olgunun ortaya çıkmasının temelinde bu olgu vardır. SSCB’de yaşanan uygulamaların yarattığı olumlu örnekler de bu süreci doğrudan etkilemiş ve sosyalizme karşı panzehir olarak geliştirilen “sosyal devlet” yapılanması, bu tarihsel koşullarda ortaya çıkmıştır.
Geniş anlamda sosyal koruma sisteminin yaygınlaştığı gelişmiş kapitalist ülkelerde, yaratılan “koruma sistemi”, o dönemde, kapitalist üretim ilişkileri açısından bir tehdit olmaktan çok, sınıflar arası çelişkileri yumuşatarak sisteme meşruluk kazandırmanın bedeli ve yeni aracı olmuştur. Çöküntüden çıkışın ve gelişkin işçi hareketi koşullarında sosyalizm karşısında ayakta kalabilmenin “maliyeti” üstlenilmiştir. Bu sistemin bir tehdit olarak algılanmasını tetikleyen ise, sonraki dönemde yaşanan krizler ve bu krizlerin kâr oranları üzerindeki etkileridir. Sermaye birikimi sürecinde yaşanan krizlere bağlı olarak devlet harcamaları ve gelir yapısında gerçekleşen dönüşüm, devletin, kapitalist sistem içindeki konumunu, sermaye birikiminin korunması ve devamını sağlayıcı yönde güçlendirmesini gerektirmiştir. Kriz dönemlerinde sermaye egemenliğinin meşruiyeti sağlama işlevinin neredeyse ortadan kalkması ise, üretim araçları mülkiyetinden yoksun olan işçi ve emekçilerin giderek daha fazla yoksullaşmasına, işçi sınıfı dışındaki kesimlerin var olan konumlarını yitirerek “proleterleşme süreci”nin hızlanmasına ve işsizliğin yayılmasına neden olmuştur.
Dünya kapitalist sisteminin 1970’lerde başlayan krizine bir çözüm olarak, 1980’lerde uygulanmasına geçilen yeniden yapılanma programının temel dayanakları; “devletin ekonomik ve sosyal yaşamda olması gerektiğinden fazla yer alması” ve “sermayenin hareket alanını daraltarak, haksız rekabet yaratması” iddialarıdır. “Sosyal devlet” uygulamasının ilk yıllarında artan üretim ve tüketim eğilimleri ile birlikte yükselen kâr oranlarının, ’70’li yıllardan itibaren düşmeye başlaması, kapitalist sistemi olası krizlere karşı yeni manevralar geliştirmeye itmiştir. Bu manevraların ilk örnekleri İngiltere ve ABD’de “başarı” ile verilmiş, yaygın özelleştirme uygulamaları, her türlü sosyal harcamalarda kısıntıya gidilmesi, yeni dönemde sömürülecek kaynağın madenini ortaya çıkarmıştır.     
Son zamanlarda sık sık tartışma konusu olan “yeniden yapılanma” kavramı, bir anlamda, kapitalist sistemin içine girdiği krizlerden hangi yapısal manevralarla çıktığını ifade eden bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Kapitalist devletin yeniden yapılanması denilince, devlet aygıtının, önceden belirlenmiş ekonomik-politik hedefler doğrultusunda, konum ve işlevleri bakımından yeniden tanımlanarak, kendisine yeni roller biçilerek örgütlenmesi anlaşılır. Ancak bu gelişme, yaygın olan anlayışın aksine, kapitalizmin “kendiliğinden” değişimi ile değil, doğrudan, bilinçli bir müdahale ile sistemin yenilenmesini, bir anlamda kendisini “yeniden inşa etmesini” ifade etmektedir. 1970’li yıllarda “piyasa ekonomisi” ve “liberalizm”in yeniden keşfi ile başlayan bu süreç, “Neoliberalizm”, “Yeni Dünya Düzeni” ve “Küreselleşme” gibi kavramlar ile birleşerek, kendisine tarihte hiç olmadığı kadar kapsamlı ve yaygın bir uygulama alanı bulmuştur.
Kuşkusuz yeniden yapılanma kavramı, sadece belli alanlarla (özel-kamu) ya da belli sektörlerle (sanayi-hizmetler) sınırlandırılacak kadar dar bir çerçevede ortaya çıkmaz. Kapitalizmin, sermaye birikim süreçlerindeki dönüşüme bağlı olarak gerçekleştirdiği, emeğin örgütlenme biçiminden, işin örgütlenmesine; “emek piyasası”nda ortaya çıkan değişikliklerden, emek ile sermaye arasındaki egemenlik ve bağımlılık ilişkilerinin yeniden üretilmesine kadar yaygın bir alanda kendisini gösterir.
Son 30-40 yılda kapitalizm, özellikle biçimsel anlamda, kapsamlı bir dönüşüm yaşamış, emek sömürüsünü daha da artırma imkanı sağlayan teknolojik gelişme ve benzeri olgular, sistemin kendisini yenilemesi için sayısız fırsat yaratmıştır. Bu fırsatlardan birisi de, dünyanın her yerinde “kamu alanı”nın kapsamlı olarak yeniden değerlendirilmesi ve “piyasa” lehine “yeniden yapılandırılması”dır. Bu sürecin, sadece teknik tartışmalardan kaynaklanmadığı açıktır. Sözü edilen dönüşüm, aynı zamanda, kapitalizmin 1970’lere egemen olan ve sürekli ensesinde hissettiği krizlere karşı yeni savunma mekanizmaları geliştirme sürecidir.
Kapitalist sistemin doğasında var olan kriz eğilimi, sermaye birikim sürecinin dönemsel olarak tıkanması anlamına gelmektedir. Bu tıkanıklık, ekonomik ve toplumsal yapıların, sermaye birikiminin devamını sağlamak üzere yeniden düzenlenmesini gerektirir. Yani ekonomik krizler, bir yanıyla, başından beri eşitsiz olarak gelişen bölüşüm ilişkilerinin sermaye lehine yeniden düzenlendiği dönemleri ifade etmektedir.** Bu çerçevede devlet tarafından uygulamaya konulan ekonomik politikalar, kriz koşullarının sadece sermaye lehine hafifletilmesini sağlamaya yönelik önlemleri içerir. Bütün toplumsal ilişkiler sarsılır ve ekonominin tüm alanlarındaki ilişkilerin, eskisi gibi, hiçbir değişiklik olmaksızın devam etmesi güçleşir. Sınıf mücadelesinin en önemli unsurlarından birini oluşturan kâr-ücret ilişkileri, ücretler aleyhine aşırı bir değişime uğrar. İşgücünün değerini düşürerek onu daha ucuza almaya çalışan kapitalistler için kriz, artık bir silaha dönüştürülebilir. Krizler, bunun koşullarını daha da olgunlaştırır.
Kapitalist üretim ilişkileri içinde devlet, bir yandan sermaye birikiminin devamını, başka bir ifade ile, mevcut üretim biçiminin fazla değişikliğe uğramadan sürmesini sağlarken, diğer taraftan da sisteme yeniden meşruiyet kazandırma çabasını da ihmal etmez. Hatta kapitalist devlet, var olan üretim tarzı olarak kapitalizmi korumak ve devamını sağlamak üzere, – günümüzde pek görülmese de– bazen kapitalizmin temel unsuru olan sermaye sahiplerinin kısa dönemli çıkarları aleyhine dahi kararlar alabilir. Bunu yapmasının nedeni ise, kendisini “sınıflarüstü” olarak göstermek ve tüm ezilen sınıfların bilincinde “Ben tüm yurttaşların devletiyim, ayrım yapmam!” izlenimi yaratmaktır. Bu şekilde, bir taraftan geniş halk kesimlerini yedekleme imkanı ortaya çıkarken, diğer taraftan, kriz öncesi dönemdeki mevcut ilişkilerin niteliğini değiştirilerek, sermaye birikiminin önündeki engeller kolayca ortadan kaldırılabilir.

KAPİTALİZMDE ÇALIŞMA İLİŞKİLERİNİN NİTELİĞİ VE ESNEKLEŞME
Kapitalist üretim ilişkileri içinde, devlet aygıtının tarihsel varlık nedeni ve faaliyetlerinin temel amacı, sermaye birikiminin sorunsuz olarak devamını sağlamaktır. Dolayısıyla sermaye birikimi süreci, sadece teknik bir süreç olmayıp, toplumsal ilişkiler alanının bütününü ifade etmekte ve bu bütün, mülkiyet ilişkilerine bağlı olarak, sınıfsal karşıtlık ve farklılıkların temeline dayanmaktadır. Bu çerçevede, kapitalist devletin üretim, değişim ve bölüşüm ilişkileri üzerindeki etkisi, özü aynı kalmakla birlikte, sermaye birikim sürecinin içinde bulunduğu tarihsel koşullara göre değişimler gösterebilir.
Kapitalist devlet, sermaye birikiminin devamını sağlamak üzere, kamu harcamaları ve kamu gelirlerini kullanarak, gelirin ve kaynakların yeniden dağılımını düzenleme ve etkileme yeteneğine sahip olan en güçlü otoritedir. Böylece kapitalist devlet, örneğin esnek çalışmayı yasalaştırarak üretim ilişkilerinin “yenilenmesi”nde üzerine düşeni yaparken, sistem içinde kaynak ve gelir bölüşümünü, kamu harcamaları ve kamu gelirleri yoluyla yeniden düzenleyerek sermaye birikimi sürecinin önündeki tıkanıkları giderebilmektedir. Kapitalist devletin elde ettiği gelirler ile yaptığı harcamalar yoluyla, ekonomik ve toplumsal süreçler üzerinde yarattığı etki, büyük ölçüde, sermaye birikimin devamı ve sistemin meşrulaştırılması işleviyle ilişkilidir. Bu çerçevede, kamu harcamaları ve kamu gelirleri miktar ve bileşiminde süreç içinde oluşan değişimler, büyük ölçüde, sermaye birikimi koşullarının gereklerine bağlı olarak şekillenir. Bu şekillenme, birikim koşulları ve sınıfsal ilişkiler çerçevesinde değerlendirildiğinde, üretim sürecindeki sömürü biçimleri ve bunun gelirin bölüşümü üzerindeki etkileri daha net olarak ortaya çıkar.
Kapitalist gelişmenin temel unsuru, sermaye birikiminin sürekli bir şekilde, sorunsuz olarak artmasını sağlamaktır. Bu ise, ancak sermaye sahibinin (devlet ya da özel sermaye), yaratılan artı-değerin, her seferinde giderek daha fazla bölümüne el koymasına bağlıdır. Bunun için sermaye sahibi, emeğin kendini yeniden üretmesinin bedeli olan “asgari ücret” düzeyini sürekli olarak azaltmak ve böylece artı-değerden kendine düşen payı arttırmak zorundadır. Bunun gerçekleşmesinin en önemli unsurları, teknolojik yeniliklerden de yararlanarak, emek üretkenliğini, emekçilerin verimliliğini (moda tabirle performansını) arttırmak ve bir bütün olarak çalışma sürecini esnekleştirilerek, sermaye lehine yeniden düzenlemektir. Böylece, yaratılacak olan “yeni” ve “esnek” çalışma ilişkileri aracılığı ile emeğin baskılanması ve disiplin altına alınması daha da kolaylaşmakta, sermaye birikiminin istikrarını bozan her türlü hukuk kuralı, yasa ve düzenlemenin engel olmaktan çıkması mümkün olabilmektedir.
Kapitalizmin tarihine bakıldığında, çalışma ilişkilerinin, esas olarak, işveren ile yapılan “hizmet akdine”, bugünkü ifade ile “sözleşmeye” dayandığı söylenebilir. Kapitalizmin hakim üretim biçimi haline gelmesinden sonra, işçi ile kapitalist arasında, işçilerin yarattığı artı-değerin paylaşılması üzerinden pazarlık yapılmış, bunun hukuksal gelişimi, önceleri sözleşme şeklinde, daha sonra sendikaların gelişmesiyle toplusözleşme sistemi çerçevesinde ortaya çıkmıştır. Ancak kapitalistler, işçilerle pazarlık yaparken, onlara mümkün olan en az ücreti vermek için, bir taraftan çeşitli bahaneler uydururken, diğer taraftan işçilerin yaratacağı artı-değerden onlara nasıl daha az pay vereceğinin hesaplarını yapmıştır. 
2. Dünya Savaşı sonrasında, devletlerin ekonomik hayatta daha fazla yer aldığı dönemlerden itibaren, devlet aygıtı tarafından, tek yanlı düzenlemelerle, “statüye dayalı çalışma ilişkileri”nin geliştirilmeye başlandığı görülür. “Memurluk”, genel olarak statüye dayalı çalışma ilişkileri çerçevesinde, devlet ya da daha genel bir ifade ile kamu kesimi tarafından istihdam edilen, kamu otoritesini temsil eden ve bu otoritenin emrinde çalışanları ifade eden bir kavram olarak ortaya çıkmış; 2. Dünya Savaşı sonrasında, “hak ve güvenceleri” ile birlikte, çerçevesi daha belirgin olarak çizilmiştir. Bu bağlamda, esas olarak kamu gücü kullanarak kamu hizmeti yürütenleri tanımlamak için kullanılan “memur” kavramının kapsamı ülkeden ülkeye değişmiş; ancak, kamu hizmetlerinin özünde bulunan “düzenlilik”, “süreklilik” ve “etkililik” ilkeleri, hemen her ülke açısından, “benzer düzeylerde” geçerli olmuştur.
Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasının en belirgin yeniden yapılanma ögesi olan “sosyal devlet” anlayışı ve uygulamalarına bağlı olarak, “memurlar” ya da “kamu görevlileri” olarak ifade edilen kesimin sayısında niceliksel olarak bir artış meydana gelmiştir. Ancak bu artış, “işçi sınıfı değişti”, “işçilerin sayısı azaldı” gibi tüm değişim söylemlerine karşın, işçi sınıfının sayısal artış oranını hiçbir zaman geçmemiştir. Aksine, bir taraftan sosyal devlet uygulaması sonucu, kapitalist devlet, toplumdaki en büyük işveren konumuna gelirken, diğer taraftan memurlar çalışma ve yaşama koşulları bakımından daha kötü şartlarda yaşamlarını sürdürmek zorunda kalmıştır.
“Sosyal devlet” uygulamasına bağlı olarak devletin işlevlerinin genişlemesi, önceleri değerli olan, ancak krizlerle birlikte “üvey evlat” muamelesi gören kamu görevlilerinin tabi olduğu “memurluk statüsü” ile ilgili tartışmaların da gündeme gelmesine yol açmıştır. Örneğin devletin esas olarak kol emeği kullanan kişileri giderek artan ölçüde çalıştırması, iki kategori çalışma sisteminde de aynı mesleğin yapılması (bir özel okuldaki öğretmen ile devlet okulundaki öğretmen ya da özel fabrikada çalışan büro emekçisi ile bir KİT fabrikalarında çalışan büro emekçisi gibi) türünden gelişmeler, memur statüsünde çalışanlar arasında da güçlü bir sözleşmeli çalışma eğiliminin doğmasına yol açmıştır. ABD’de yaygın olan, 1990’lı yılların başından itibaren Avrupa ülkelerinde de yaygınlaşmaya başlayan “sözleşmeli çalışma” uygulaması, önceleri istisna olarak değerlendirilirken, 2000’li yıllara gelindiğinde genel kural haline gelmiştir. Kendisi de büyük bir işveren olan kapitalist devlet, krizlerden etkilenmemek için, “tam zamanlı”, “kadrolu”, “sürekli çalışma” yerine, “kısmi zamanlı”, “geçici” ve “esnek çalışma” uygulamasını yaygınlaştırmıştır. Maliyet-kâr ilişkisi çerçevesinde bakıldığında, pek çok devlet için, önemli bir maliyet kalemi olan istihdam maliyetinin azalmasının, kâr oranlarını daha da yukarıya çekme girişimlerinden sadece birisi olduğu kolayca anlaşılabilir.
Önemli ölçüde örgütlenmiş ve belli bir mücadele deneyimine sahip olan kamu emekçisinin, iş güvencesiz “sözleşmeli personel” uygulamasının kapsamına alınmasının kökeninde, yukarıda sıralanan nedenler vardır. Bugün, gelişmiş veya azgelişmiş olmalarına bakılmaksızın, tüm ülkeler için, önemli birer maliyet unsuru olan “kadrolu, sürekli, tam zamanlı personel istihdamı” yavaş yavaş terk edilmekte, yerini esnek çalışma ilişkilerine bırakmaktadır.

YENİ ÇALIŞMA İLİŞKİLERİ VE PERSONEL SİSTEMİ
Son on yılda, Avrupa’da, özellikle AB’ye aday ülkelerin çalışma yasalarında, istihdam biçimlerinde yapılan yasal düzenlemeler, işçi sınıfının mücadelesi ile kazanılan pek çok hakkın nasıl bir çırpıda elinden alındığının en açık göstergeleridir. Avrupa’da ya da Türkiye’de, kamu emekçilerini yakından ilgilendiren yasal düzenlemelere bakıldığında,  hemen hepsinde “esneklik” ya da “esnek çalışma” ifadesine ya da esnek çalışmayı çağrıştıran “performans ücreti”, “performans değerlendirmesi”, “toplam kalite yönetimi” gibi kavramlara sık sık başvurulduğu görülebilir.
Esneklik, emekçilerin, çalışma biçimi, sayısı, çalışma koşulları, ücreti, çalışma süresi ve çalışma yetenekleri bakımından, “piyasa koşulları” neyi gerektiriyorsa, o koşullarda istihdam edilebilmesini ifade etmektedir. Eğer “piyasa koşulları”, çalışanların sayısının azaltılmasını, ücretlerinin düşürülmesini ya da çalışma saatlerinin yükseltilmesini gerektiriyorsa –ki yüksek karlar peşinde koşmak, bunu hep gerektirir–, işveren ya da yönetim, hiçbir yasal engel ile karşılaşmaksızın, çalışan sayısını azaltabilmeli ya da çalışma saatlerini arttırabilmelidir. Bu haliyle oluşturulacak olan yeni personel rejimi, kapitalizmin, sermaye birikiminde yaşadığı tıkanıklıklar karşısında bir “can simidi” vazifesi görecektir. Çünkü önemli olan, kaç kişinin istihdam edildiği, kaç kişiye “ekmek verildiği” değil, üretim süreci içinde “piyasa”da oluşan arz ve talep dalgalanmalarına “nasıl” ve “ne şeklide” yanıt verebileceğidir. Şimdiye kadar, daha çok işçileri ilgilendirdiği sanılan “esnek çalışma ilişkileri”, artık sadece maddi mal üreten atölyeler ya da fabrikalarda çalışan işçileri değil, hizmet üreten işyerlerinde çalışanları, özel-kamu ayrımı yapmaksızın tüm istihdam alanlarını kuşatmıştır.
Gerek tarihsel, gerekse özüne ilişkin dinamiklerine baktığımızda, kapitalizmin, sermaye birikimine engel olan “katılıkları” sürekli olarak esnekleştirdiğini ve ardından sermeye birikimi için uygun bir dizi uygulamayı başlattığı görülür. Bu anlamda, önce de belirtildiği gibi, sosyal gerçeklik olarak, sermayenin varlık koşulu olan emeğin, tarihsel olarak kendi ürününün, yani sermayenin denetimi altına girmesi, tam da, kapitalizmin, tarihsel olarak esnek olması ile ilişkili bir olgudur. Sermaye, bugünkü koşullarda, teknolojiyi, hem emek yerine teknoloji ikame ederek, hem teknolojinin sağladığı kolaylıklarla “pahalı” emek yerine “ucuz emek” ikame ederek (işsizlik oranları sonucu büyüyen yedek işçi ordusu nedeniyle), kullanabilmektedir. Bu iki kullanım gücünün, sermayeyi emek karşısında ne kadar güçlü kıldığı ise, işçi sınıfı ve emekçilerin son yıllarda yaşadığı deneyimlerle ortadadır.
Kapitalizm açısından hiç de yeni olmayan esneklik eğilimlerinin yeni olan yönü, günümüzde üretim ve tüketimin hızının muntazam boyutlara ulaşmasıdır. Bunun gerçekleşmesindeki en önemli etken ise, teknolojik gelişmeyle birlikte gündeme getirilen ‘esneklik’ uygulamaları olmuştur. Çünkü esneklik, kriz döneminin her şeyi çözen sihirli kelimesi olarak ortaya çıkmıştır. Ekonomik kaygılar dolayısıyla alındığı savunulan kararlarda, en az ekonomi kadar, sermayenin siyasal ve toplumsal çıkarları da belirleyici olmaktadır. Sermaye, kendisine, üretimini ve kârını arttırmak için hayatın her alanında, özellikle “emek piyasaları”nda, sınırsız ve engelsiz biçimde hareket etmesini olanaklı kılacak bir düzen istemektedir. Esneklik ve esnek çalışma ilişkileri ise, bunu gerçekleştirmenin en önemli aracıdır.
Dünya deneyimlerine bakıldığında görülen bir diğer gerçek ise, esnek çalışma ilişkilerinin yaygınlaşmasıyla birlikte ortaya çıkan değişikliklere koşut olarak ya sendikasızlaştırma eğiliminin güçlendiği ya da sendikaların yapılarında, mücadele biçimlerinde önemli değişikliklerin meydana geldiğidir. Sendikal yapılardaki değişiklikler çeşitli biçimlerde ortaya çıkmaktadır; –sendikal bürokrasinin zayıflaması türünden hayırlı sonuçlar da verebilecek, ancak örgütlülüğü parçalamayı ve küçültmeyi hedefleyen– işkolu sendikacılığından işyeri sendikacılığına yöneliş, daha “uzlaşmacı” ve “işbirlikçi” bir sendikal anlayışın gelişmesi, mücadeleci sendikacılığın iyice zayıflaması, militan ve ilerici sendikal yapıların, geri sendikal anlayışlarla kuşatılarak eritilmesi veya sendikal örgütler arasındaki rekabetin kışkırtılması/artması gibi değişiklikler, son dönemde en çok gözlenen gelişmelerdir.
Türkiye’de yıllardır yaratılmak istenen yeni çalışma ilişkileri, tıpkı Avrupa deneyimlerinde olduğu gibi, işçi ve emekçileri, tümüyle işin, işyerinin ve işverenin istek ve beklentilerine, ihtiyaçlarına göre çalıştırmayı ya da çalıştırmamayı ilke edinen bir anlayışın ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır. Son on yılın Avrupa’sına baktığımızda, iktidara gelen hükümetlerin, kamu istihdam rejimlerine esneklik unsurlarını daha fazla sokmaya başladığı görülebilir. Avrupa Birliği’nin ekonomik ve siyasi bütünleşmesi bağlamında önemli bir yeri olan esneklik uygulamalarının, uyulması gereken Maastrich kriterleri, yeni teknolojilere uyum ve özelleştirme uygulamaları ile birlikte, kamu kesiminde istihdam daralmasını hedeflediği, kısa sürede ortaya çıkmıştır. Kamu personel sistemi açısından AB ülkelerinin önceliği, “performansa dayalı ücret”, kamu hizmet sunumunun “müşteri odaklı” olarak gerçekleştirilmesi, çalışanlar arasında rekabet yaratılması gibi, “serbest piyasa ekonomisi”nin ilkelerinin hayata geçirilmesidir. Bu ilkelerin hayata geçmesinin en somut sonucu ise, istihdam biçimlerinde “radikal” değişikliklere gitmek ve kamu istihdamının daralması olacaktır.
Avrupa’da yaşanan bu gelişmeler, her yönüyle daha geri ve azgelişmiş bir ülke olan Türkiye için de, örnek alınacak niteliktedir. Ancak ulaşılmak istenen hedefin ne olduğu, hem Avrupa, hem de Türkiye sermayesi açısından nettir; sermayenin asıl istediği, ihtiyacı kadar ve istediği koşullarda çalışacak, istediği zaman kolayca kapı önüne konulabilecek kadar “esnek” bir işgücü istihdamının zeminini yaratmaktır. İşsizlik ile birlikte her geçen gün büyüyen yedek işgücü ordusu, sermaye çevrelerinin ve onların iktidardaki temsilcileri olan hükümetin iştahını kabartmaktadır. “Kamu Personel Rejimi Yasa Tasarısı” ile emekçiler, tamamen sermayenin tasarrufunda basit birer üretim girdisine dönüştürülecektir. Kamu Yönetimi Temel Kanunu ile birlikte değerlendirildiğinde, göreli olarak piyasa sisteminin dışında kalmayı başarabilen yaşamın en temel ihtiyaç alanlarının, tamamen piyasa sisteminin içine çekilmesi sürecinin, önümüzdeki dönemden itibaren hız kazanacağını söylemek mümkündür.

SONUÇ
Kamuda yaygınlaştırılmak istenen esneklik uygulamaları ile birlikte ortaya çıkan en önemli sonuç, geliştirilen istihdam politikaları ve çalışma koşulları açısından belli ölçülerde kazanılmış görülen hakların ortadan kalkması veya kuralların çözülmesidir. Bu süreç, “çalışanı koruyucu” kurallar yerine, giderek esnek işgücü kullanımı içinde, duruma göre değişen kuralların ortaya çıkması anlamına gelmektedir. Hatta bu durum, çalışma yaşamında ayrıcalıklı durumda bulunan nitelikli veya örgütlü işgücü için bile geçerlidir.
Kamu yönetimi ve yerel yönetimlere ilişkin yasal düzenlemelerin ardından, sıra, kamu emekçilerinin iş güvencelerine, en temel haklarına son darbeyi vurma noktasına gelmiştir. Kamu emekçileri, “sözleşmeli” olarak istihdam edilerek, öncelikle, “iş güvencelerini” yitirecekler ve gelecekleri, hükümetin atadığı siyasal yöneticilerin iki dudağı arasında olacaktır. Böylece, öncelikle hükümet politikalarını eleştirenler, sendikalı olanlar ve örgütlü mücadeleyi savunanlar ilk fırsatta işsizler ordusuna katılacak, bir anlamda, yedek işgücü ordusunun yeni askerleri olacaktır. Bu nedenle, kamuda hedeflenen yeniden yapılanmanın başarıya ulaşması açısından, personel sisteminde yapılacak değişiklikler, hayati öneme sahiptir.
Yeniden oluşturulmak istenen personel sistemi, getirdiği esnek çalışma ilişkileri açısından,  4857 Sayılı İş Yasası’na hakim olan esnekleşme anlayışını yaygınlaştıracaktır. İş Yasası, getirdiği düzenlemeler ile, 19. yüzyılın “vahşi kapitalizmini” nasıl yeniden diriltti ise, yeni personel sisteminin de, kamu emekçileri için, daha kötü çalışma koşulları, daha düşük ücret ve daha yoğun çalışmak, işsizlik ve yoksulluk anlamına geleceği ortadadır. İki düzenlemeye birlikte bakıldığında, yaratılmak istenen yeni sistemin genel boyutları ortaya çıkmaktadır. Kamu Yönetimi Temel Kanunu ile başlayan ve yeni personel sistemi ile devam eden süreç, kapitalizmin ihtiyaç duyduğu sermaye birikiminin önündeki engelleri kaldırarak, piyasalaşma sürecini daha da hızlandırmayı, devlet için birer maliyet unsuru olan kamu emekçilerinin önemli bir bölümünün işine son vererek, özelleştirmenin önünü açmayı ve sermaye için muhtemel kâr alanlarını genişletmeyi hedeflemektedir.
Bilindiği gibi, yeni İş Yasası, esnek çalışma biçimlerinin yanı sıra, ortalama iş süresi ve telafi edici çalışmaya ilişkin hükümleri ile, çalışma sürelerini de esnekleştirmiş ve 11 farklı çalışma süresi ortaya çıkararak, işverenlerin elini büyük ölçüde rahatlatmıştır. Benzer bir durumun, önümüzdeki dönemde, kamu istihdamında yaşanmaması için hiçbir neden yoktur. Özellikle eğitim alanı, kısmi süreli çalışmanın ve telafi edici çalışmanın kolaylıkla uygulanabileceği geniş bir alandır. Bu nedenle, esnek çalışma ilişkilerinin eğitim alanında yaygınlaşmasının sağlanması, ileride, tüm kamu sisteminde yapılacak uygulamalar açısından önemlidir. Bu anlamda, eğitim alanında yaygın olarak kullanılan “norm kadro” uygulaması, önümüzdeki yıllarda, yaygınlaşacak olan esnek çalışmanın bir “ön çalışması” olarak değerlendirilmelidir.
Kamu emekçilerini sözleşmeli, iş güvencesinden yoksun olarak çalıştırmanın bir diğer önemli sonucu da, kamu emekçilerinin sendikal mücadelesinin, grevli-toplu sözleşmeli mücadelenin “fiilen” engellenmesi olacaktır. Çünkü hazırlanan yasa tasarısı “hukuken” sendikalı olmayı yasaklamamıştır. Sözleşmeli istihdam olduğunda, çalışanlar ile bireysel sözleşmeler yapılacak, her yıl sonunda yapılacak değerlendirmeler sonucunda sözleşmenin yenilenip yenilenmeyeceğine karar verilecektir. Böylece, bir taraftan kamu emekçilerinin ücretleri için toplu olarak hareket etmesi (toplu pazarlık yapabilmesi) engellenirken, diğer taraftan, hükümetin başını “ağrıtan” mücadeleci sendikalar ve üyeleri işlevsiz hale getirilebilecektir.
Buradaki asıl hedef, istihdamın her alanında olduğu gibi, hizmetler alanında da “yedek işgücü” yaratmaktır. Bu yolla, kamu emekçilerinin ücretlerinin arttırılmaması, hatta  düşürülmesi mümkün olabilir. Böylece üretilen hizmetin giderek daha fazlasına el konularak, önümüzdeki dönemde ortaya çıkabilecek muhtemel krizlerde, yüz binlerce kamu emekçisinin, yasal engeller olmaksızın, kapı önüne konmasının “hukuki gerekçesi” de tamamlanmış olacaktır. Bu durum, her yönüyle sermeyenin ve onun sözcüsü olan siyasi iktidarının elini güçlendirirken, sendikaların nasıl tepki vereceği ve tüm emekçileri birleştirici bir mücadele hattını nasıl oluşturacağının henüz tam olarak ortaya konulamamış olması, bugün için emek hareketinin en büyük zaafı durumundadır.
Özelleştirme uygulamaları, esnek çalışmanın yaygınlaştırılması ve kamunun tasfiyesi ile başlayan yıkım süreci, bugün kamu emekçilerinin tasfiyesi noktasına gelmiştir. Personel rejiminde yapılacak yeni düzenlemeler ile birlikte, kamu emekçileri, tüm ekonomik ve sosyal haklarını yitirecek, iş güvencesi kapsamı dışına çıkarılarak, bugün işçi sınıfının geniş kesimini ezen “vahşi kapitalizm”in kanlı çarklarının arasında ezilemeye terk edilecektir.
Tüm emekçiler ve onların örgütlü gücü olan sendikalar, tek tek işyerlerinden başlayarak, tüm hizmet alanlarında, tarihin en büyük saldırısına karşı tüm güçleri ile direnme sorumluluğuyla karşı karşıyadır. Dolayısıyla, söz konusu durum, salt memurların mevcut ayrıcalıklarının savunulması olarak görülmemelidir. Çünkü bugüne kadar gerçekleştirilen saldırıların hepsi, böylesi dar bir bakış yüzünden püskürtülememiştir. Tarım alanına yönelik olarak yapılan saldırıları sadece köylülerle, “ücretli kölelik düzenini” güvence altına alan İş Yasası değişikliklerini sadece işçilerle sınırlı gören, bütün bunların arkasındaki sermaye programını ve bağlı ilişkileri görmezlikten gelen yaygın anlayış, en geniş, en yaygın tepkilerin örgütlenmesinin ve mücadeleye çekilmesinin önünü kesen en büyük hata olmuştur.
Önümüzdeki dönemde hayata geçirilmek istenen “Kamu Personel Yasası”nı, geçmişte yapılan hatalardan dersler çıkararak değerlendirmek ve tüm anlatılanlardan hareketle, yapılmak istenenleri basit bir “memur kıyımı” olarak görmemek gerekir. Dolayısıyla bugün, sınıf bilinçli kamu emekçilerine ve sınıf partisine düşen, egemen sınıfların bu yeni saldırı dalgası karşısında, ayrım yapmaksızın, tüm emekçileri birleştirecek bir mücadele perspektifi ortaya koymak ve saldırının bütününü gören bir noktadan mücadeleyi yükseltmektir.