Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Amaç, araç ve Eğitim Sen

Türkiye egemenlerinin 40 yıllık “Avrupa’yla bütünleşme rüyası”, 17 Aralık’ta AB tarafından Türkiye’ye tam üyelik için müzakere tarihi verilip verilmeyeceğine odaklanınca, tartışmalar, ister istemez “AB Kopenhang Kriterleri”nin Türkiye tarafından yerine getirilip getirilmediği; dolayısıyla demokrasi sorununda asgari şartların sağlanıp sağlanmadığı ekseninde yürütüldü. Bu vesileyle de olsa, demokrasi sorunu, bütün yakıcılığı ve yönleriyle ülke gündemine oturdu. Egemenler ve AB yandaşları açısından tarih almak için siyasi cepheden (demokrasi cephesinden) şartlar oluşmuştu, ekonomik cepheden (Maastrich Kriterleri) ise şartlar nasıl olsa müzakere sürecinde sağlanırdı.
Böyle bir ortamda, sınıf çıkarları AB’ye karşı olmayı zorunlu kılan ve demokrasiye en çok ihtiyaç duyan işçi ve emekçilerin, –AB dolayımıyla da olsa– sermaye ve burjuvazi karşısında, demokrasi başta olmak üzere, taleplerini yükseltmeleri ve bu yolla dönemin sunduğu olanaklardan yararlanmaları beklenirdi. Bu ne ölçüde başarılabildi? Henüz vakit geçmiş olmamakla birlikte, şu ana kadar yapılanlara bakıldığında, bu soruya olumlu cevap vermek mümkün değildir. Sendikal hareketin aktüel durumu, sendika bürokrasisinin varlığı ve hareket üzerindeki bloke edici etkileri başta olmak üzere, pek çok açıdan irdelenmesi gereken bu durum, oldukça kapsamlı başka bir yazı konusudur. Biz bu yazıda, “sendikalar ve demokrasi mücadelesi” sorununu, aynı döneme denk gelen bir başka gelişme üzerinden irdelemeye çalışacağız. Anlaşılacağı üzere, Eğitim-Sen’e açılan kapatma davası ve bunun karşısında takınılan tutumlardan söz ediyoruz.

“EMİRLE” AÇILAN DAVA
Bilindiği gibi, tüzüğünün amaçlar kısmının 2. maddesi b fıkrasında “... bireylerin anadillerinde öğrenim görmesini ve kültürlerini savunur..” maddesine yer verdiği için, Eğitim-Sen hakkında Ankara 2. İş Mahkemesi’nde kapatma davası açıldı. Dava, Ankara Valiliği’nin talebi üzerine savcılık tarafından açılmış olsa da, sonradan basına yansıdığı gibi, gerçekte Genelkurmay Harekat Daire Başkanlığı’nın, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na yaptığı ihbar sonucu davanın açılmış olması, bir emir-komuta zincirinin devreye sokulduğunu göstermektedir.
Sonuçta, Ankara Valiliği konuyu Eğitim-Sen’e aksettirerek, tüzükte değişiklik yapılmasını istemiş, ancak belirtilen sürede bu yapılmadığı için Basın Savcılığı’na suç duyurusunda bulunarak dava açılmıştır. Ancak uzatma pahasına, konunun anlaşılması için evveliyatında yaşananların da bilinmesinde fayda vardır. Çünkü, anadil sorunu Eğitim-Sen ve sendikal hareketin gündemine yeni gelmemiştir. Eğitim-Sen tüzüğünün amaçlar kısmının 2. maddesi b fıkrasının ilk hali “ laik, parasız, demokratik, anadilde eğitim..” biçimindeydi. Bakanlık ve valiliğin talebi üzerine, ilgili madde bugünkü haline dönüştürülmüştür. Bakanlık ve savcılık tarafından, değişiklik, yapıldığı andan itibaren uzun bir süre herhangi bir biçimde dava konusu edilmemiştir. Aradan uzunca bir süre geçtikten sonra, konunun –üstelik Genelkurmay Başkanlığı’nın yönlendirmesiyle– yeniden gündeme getirilmesi; davanın hukuki değil, siyasi nedenlerle açıldığını göstermektedir. Herkesin üzerinde anlaştığı olgu budur. Fakat, iş bu olguya karşı nasıl bir mücadele yürütülmesine gelince, tavırlar farklılaşmaktadır. Baskın eğilim, mücadelenin hukuki zeminle sınırlı yürütülmesi biçimindedir.
Oysa, söylemek bile gereksizdir ki, siyasi bir sorun salt hukuk zemininde kalınarak, ne kavranabilir ne de ona karşı sağlıklı bir mücadele verilebilir. Bunu derken, işin hukuki boyutunu küçümsediğimiz sanılmamalıdır. Tersine, hukuki mücadele sonuna kadar verilmelidir. Fakat, kategorik olarak sınıf içeriğinden bağımsız bir hukuk düşünülemeyeceğine göre, asıl mücadelenin başka alanlarda verilip kazanılacağı, sonra bu kazanımların hukuki bir çerçeveye oturtulacağı anlaşılır olmalıdır. Bu durumu, genel olarak kamu emekçileri, özel olarak da eğitim emekçileri, kendi mücadele tarihleri ve pratikleriyle herkesten daha iyi bilmek durumundadırlar. İşin hukuki boyutunu hukukçulara bırakarak sınıf güç ilişkileri alanına dönerek belirtmek gerekirse; kapatma davasında işin aslı, egemenlerin ülkenin en temel demokrasi sorunlarından biri olan Kürt sorunu karşısındaki tahammülsüz tutumudur. Kürt sorunu söz konusu olduğunda, sistemlerinde en küçük bir gedik açılmasına dahi tahammül göstermeyen egemen sınıflar, özellikle emekçiler arasında kardeşleşmenin önüne geçmek için her yolu denemekten tarihleri boyunca geri durmamışlardır. “Böl-yönet politikası” sürekli devrede tutulmuş; emekçi sınıflar içinde ajanlaştırdıkları kesimler bu imkanı hemen her seferinde egemenlere sunmuşlardır. Bu yüzden “kızıl elmacılar” başta olmak üzere, bazı kesimlerin, “mal bulmuş mağribi” edasıyla bu davaya dört elle sarılmalarında ve davayı emekçiler arasında şoven duyguları kışkırtmanın bir vesilesi yapmak istemelerinde garipsenecek bir yan yoktur. Gelgelelim, iş kızıl elmacılarla sınırlı kalsa, “ateş olsa cürmü kadar yer yakar” der geçerdik. Ne yazık ki, öyle değil. KESK ve Eğitim-Sen’de ağırlıklı olarak yönetimi oluşturan DSD grubu ve Sendikal Birilik (SB) çevresi de benzer bir yaklaşım sergilemektedir, ama daha “usturuplu” bir biçimde.

AMAÇ, ARAÇ İLİŞKİSİ
Eğitim emekçileri içinde “sırf bu yüzden sendikamızın kapatılması doğru mudur?” yönlü bir tartışmayı “sendikamız kan kaybediyor, istifalar başladı” söylemleri eşliğinde açan DSD ve Sendikal Birlik çevreleri, sendikanın maddi birikimlerinin de elden çıkabileceğini ortaya atarak, yığınları ikna etmeye, tüzük maddesini militanca savunan emek hareketinin temsilcilerini bu yolla püskürtmeye yönelmişlerdir. Tüzük değişikliği yapmaktan, yeni bir sendika kurmaya, Eğitim-Sen kongrelerini iptal etmeye varana kadar, mağlubiyeti baştan kabul eden öneriler havada uçuşmaktadır. Bu arada bu çevrelerin, içinde bulunulan KESK seçimleri sürecinde, bu konuyu bir “koz olarak kullanma” fırsatçılığını da bir kenara not etmekte yarar vardır. Yasalarda yeri yokken –kamu emekçilerinin sıklıkla zikretmekten zevk aldıkları– fiili ve meşru mücadele hattıyla sendikalarını kuranlar, şimdi ne olmuştur da, gerçek anlamda mücadele etmeden, mücadele eder gibi gözükerek sendikalarının kapanmasına razı gelir durumlara sürüklenmişlerdir? Asıl irdelenmesi ve cevaplanması gereken budur. Gerek uluslararası gerekse ülkemiz koşulları dikkate alındığında (mevcut konjoktürde), davanın kapatma cezasıyla sonuçlanma ihtimali oldukça düşüktür. Bundan da önemlisi, öncelikle sorulması gereken eğitim emekçilerinin ne için örgütlendikleridir. Bunca acı, sürgün, kıyım ne için çekilmiştir? Cevabı basittir: Ekonomik, demokratik, siyasal hak ve özgürlükleri kazanma, ülkemizin bağımsız, demokratik bir ülke olmasını sağlama mücadelesinin temeline kendi mevzisinden harç olmak için. Yani, katıksız bir demokrasi mücadelesi yürütmek için. Türkiye işçi ve emekçileri, demokrasi ve özgürlükler mücadelesinde, bugüne kadar sendika, siyasi parti gibi örgütlerini çok kere baskıcı egemen sınıfların ceza ve kapatmaları yoluyla yitirmişler ve fakat her seferinde daha mücadeleci bir biçimde yeniden örgütlemesini bilmişlerdir. O yüzden, kapatma tehdidini eğitim emekçilerine umacı gibi göstermenin gereği yoktur.
fiu soruları sormaya her eğitim emekçisinin hakkı vardır: Ülkemizin en temel demokrasi sorunlarından biri (Kürt sorunu) karşısında “topu taca atarak” hangi hak savunulabilir? Ana dilde eğitimin, öğrenimin, kişinin eğitilmesi ve kişiliğinin oluşmasındaki vazgeçilmez önemini en fazla bilenler olmaları, eğitim ve bilim emekçilerine, toplum ve halk karşısında ayrı bir sorumluluk yüklemiyor mu? Bir an için, tüzük değişikliği yapıldığını ya da yeni bir sendika kurulduğunu kabul edelim. Bu durumu sinesine çekmiş, içine sindirmiş bir sendikal hareketi, sermaye ve siyasi iktidarlar, demokrasi ve hak mücadelesinde niye ciddiye alsın ki?
Hal böyleyken, yığınların gücünü harekete geçirip, kitlelere yaslanmak yerine, takiyyecilere taş çıkartan “ince taktikler”le bir örgütü “kurtarma”ya çalışmak, sınıf mücadelesinde amaç-araç ilişkisini tersyüz etmekten başka ne anlama gelmektedir? Herkesin bildiği bir gerçeği bir kere daha hatırlatmakta fayda var: Sınıf mücadelesinde sendikalar, siyasal partiler başta olmak üzere, her tür örgütlenme, ait olduğu sınıfın kısa ve uzun erimli amacına varmak için kullandıkları araçlardır. Araç, amaca varmada bir işlev görüyorsa anlamlıdır. Kendisi amaç haline gelmiş bir aracın, yığınlara değil, olsa olsa kendisinden “yararlanan” “sahibi” olan kişi ya da gruba faydası olabilir. Böylesi bir yaklaşıma, söz konusu örgüt sendika olduğuna göre, literatürde sendika rantçılığı denir ve tavsiyemiz odur ki, hiç kimse kendisini bu duruma düşürmemelidir.
Bu süreçte Kürt sendikacıların yaklaşımları da dikkat çekicidir. Bu kesimdekiler de, dava karşısında net bir tutum almaktan kaçınıp ortaya oynayarak “bela”dan kaçabileceklerini ve “çözüm”e ulaşabileceklerini zannetmektedirler. Bu yüzden tüzük değişikliğine “evet” demeyip, utangaçça yeni bir sendika kurma fikrine yeşil ışık yakıyorlar. Kestirmeden söyleyelim; “orta yolculuk”un bugüne kadar kimseye bir hayrı olmamıştır, bundan sonra da olmayacaktır. 
Her şey gün kadar açıktır: Kürt sorunu gibi temel demokrasi sorunlarından birinde işçi ve emekçiler ve dolayısıyla onların örgütlenme ve mücadele merkezleri olan sendikalar taraf olacaklar mıdır, olmayacaklar mıdır? Ortası yok. İkircikli her tutum, çözümü sermaye ve burjuvazinin insafına bırakmak anlamına gelecektir ki; onların yaklaşımı da 82 yıllık Cumhuriyet dönemi boyunca pratikleriyle ortadadır.

SENDİKALAR VE DEMOKRASİ
DSD, SB ve Kürt sendikal çevreleri, bugüne kadar, Türk-İş başta olmak üzere geleneksel sendikal çizgileri; ücret sendikacılığı yapmakla, demokrasi sorunu başta olmak üzere ülkemizin temel meseleleri hakkında kayıtsız kalmakla eleştirdiler. Şimdi bu kesimlere sesleniyoruz: Başkalarının gözünde mertek aramanın alemi yok, madem ki sendikalar demokrasi mücadelesinin en temel araçlarından biridir, Halep oradaysa arşın burada, gelin demokrasi mücadelesinin anası olan bir konuda mücadeleyi örgütleyelim. Egemenlerin emekçileri bölmek için gündeme getirdikleri bir “silah”ı, demokrasi mücadelesinin bir mevzisi haline getirelim, onlar bölmek istedikçe biz birleşelim. Bunun için, bu davayı Kürt sorununu emekçiler içinde tartışmanın ve kitlelerin aydınlanmasının yeni bir imkanı haline getirelim. Unutmayalım ki, Kürt sorununun demokratik halkçı tarzda bir çözüme kavuşması her kesimden çok emekçilerin çıkarına olacaktır. Aksi, yaklaşımla, bu sorun karşısında geri çekilerek ne demokrasi savunulabilir, ne de ekonomik demokratik haklar.
Üstelik sorun, Kürt sorunu ve bu sorunda demokratik tutum almakla sınırlı da değildir. Bugün Kürt sorunu, yarın başka bir sorun. Yarın bir yana, bugün memurun yüz yüze bırakıldığı ücret, personel rejimi, KYTK, sosyal güvenlik, işgüvencesi, özelleştirme saldırıları ortada. Sorun şudur: Bir sendika olmanın hakkı verilerek, örgütün de mücadele içinde sağlamlaşacağı bilinerek, saldırılara, püskürtmeyi hedefleyerek yanıt mı verilecek yoksa mevzi hemen terk edilerek geri mi çekilinecek? Mücadele mi? “Eldekini koruma” adına mücadele etmeme ve bir mücadele örgütü olarak “eldeki”nden de olma mı? Kamu emekçileri biliyorlar ki, sendikaları mücadele içinde sendika oldu, yine ancak mücadele içinde varolabilir, gelişip güçlenebilir.