Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

2013 Haziran Direnişi notları

28 Mayıs’ta başlayıp bu satırların kaleme alındığı 20 Haziran 2013’te çeşitli biçimleriyle hala devam etmekte olan, ülkenin hemen her tarafına yayılan, temel özellikleriyle ülke yakın tarihinin benzeri daha önce görülmemiş büyüklükteki halk direnişi, birçok yönüyle irdelenmeyi ve politik, örgütsel-mücadele taktikleri vb. bakımdan çeşitli sonuçlar çıkarmayı gerekli kılıyor. Bu makalede bu büyük direnişin yalnızca bazı özelliklerini, bazı gösterenlerini ele alacağız.

BİR DEĞERLENDİRME İÇİN ÖN NOTLAR
·    Taksim-Gezi Parkı’nda başlayan ve Türkiye’ye yayılan direniş üzerine yapılan yorum ve değerlendirmelerde, “tarihi günler”den geçtiğimiz üzerine genel bir “mutabakat” oluştu: Türkiye, son yüz yılının ya da Cumhuriyet tarihinin en kitlesel, en yaygın halk eylemlerinden birini, ama en uzun süreli isyanını yaşadı. Bu başkaldırıya katılanlar toplumun çok çeşitli sınıf ve tabakalarından geliyorlardı. %90’lardaki bölümü 18-30 yaş grubundan gençler. Öğrenciler, işsizler, işçiler, büro emekçileri; genel manzara bu. Ama hareket İstanbul Taksim’den Anadolu’nun neredeyse tüm kentlerine yaygınlaşıp Ankara, Adana, Antep, Antakya, Artvin, Bursa, Dersim, Kocaeli, Mersin, İzmir ve diğer kentlerin genç kitleleri ve emekçi kesimleri hareketi büyüttüklerinde, o artık “gençlerin isyanı” ile sınırlı görülemeyecek bir halk hareketi, halk başkaldırısı niteliği kazanmış oldu. İstabul Taksim-‘Gezi Parkı isyanı’ olarak ve çevre duyarlılığı merkezli patlak veren bir eylemin ülkenin “dört bir yanı”na yayılması, “ağaçların, çevrenin, yeşilin, parkların korunması ve savunulması”nı aşan ve toplumun çeşitli kesimlerinin iktidar güçleri tarafından bastırılan, zor yoluyla ve “demokratik iradeyi temsil” (!) adına gaspedilen kendi taleplerini savunma, sıkıştırıldıkları alan ve yerlerden çıkarak meydanlarda ve sokaklarda öfkelerini haykırma birleşik eylemine; genel bir direnişe dönüştü.
·    Yüz binlerin polis şiddetine ve hükümetin-devletin zorbalığına karşın gerçekleştirdikleri bu genel direnişin yalnızca şu ya da bu sınıfın değil, ama halkın çok çeşitli kesimlerinin, özellikle de genç kuşaklarının damgasını taşıması; büyük kent merkezlerinde gençliğin direnişin omurgasını oluşturmaları, toplumsal gelişme ve hareketin doğasına uygundu. Genç kuşakların, koşullara bağlı olarak bazen mensubu bulundukları sınıfın tutum ve çıkarlarıyla aykırılık da gösterebilecek olan bağımsızlık-özgürlük tutkuları ve otoriteye başkaldırı ‘ruhu’nun bu genel direnişte de rol oynadığı bir gerçektir. Direnişte, yalnızca orta sınıftan kentli ailelerin gençliği değil, işçi ve emekçi gençliği de önemli bir yer tutmuştur. Hareketin bu en önemli dinamiği de içinde olmak üzere halkın çok çeşitli kesimlerinin katılımı ile genişleyip yaygınlaşmasında, işçi-emekçi; Türk-Kürt; Suni- Alevi; dindar-ateist; çok çeşitli kesimlerin bir kısmı farklılaşan ve fakat önemli bir bölümü ortaklaşan ve aynılaşan istemlerle alanlarda birlikte saf tutmaları, büyük kent merkezlerindeki sloganlara, pankartlara, duvar yazılamalarına, yapılan müziklere de yansımış; hetorojenliğin düşünsel çeşitliliği şeklinde de görünür olmuştur.
·    Bu heterojenlik ve onun kültürel, felsefi, siyasal farklılıklarıyla –bu kaçınılmazdı– yaşanıyor ve yansıyor olması, özellikle de ’90 sonrası genç kuşakların özgürlüklerine düşkünlükleri’nden ve “siyaset dışı oluşları”ndan söz edenlerin çok büyük bir kesimi tarafından –sermaye medyası bunun başını çekti– bu hareketin/direnişin apolitik olduğu iddiasına dayanak olarak gösterilmeye çalışılıyor.
Oysa, direnişin temel ve ortak sloganı olarak öne çikarılan-çıkan “Hükümet İstifa”-“Tayyip İstifa!” sloganı, onu atanların tümü aynı bilinçte olmasalar da, politik bir içeriğe sahiptir. İktisadi, ekolojik, kültürel, politik-sosyal taleplerin bir büyük halk eyleminde birleşik hareketin ortak ve farklılaşan özelliklerinin dışa vurumu olarak şekillenmesi, hareketin karakterine, gelişim seyrine ve evrimine de uygunluk gösterir. Bu ‘doğal’dır! “Bizim gibi üç çocuk ister misin?” “cool” yaratıcılığı da siyasal protestonun genel özellikleri dışında değildir. Karadenizli’nin zengin mizah kültüründen yararlanarak yapılan “Gel  gel Recebum!” şarkısı da, Boğaziçi gençlerinin “Eylemci misin, Çapulcu musun?” şarkısı da, duvarlardaki çok çeşitli yazılamalar da, “Faşizme Karşı Omuz Omuza” ya da “Direne direne kazanacağız!” sloganları da bu çeşitlilik içindeki istem ifadeleridir ve her biri kendi “mantığı içinde”ki politik mesajını tüm direnenlere, ülkenin tüm emekçilerine ulaştırma amacıyla bağlıdır.
·     Bu büyük direniş, mücadele ve örgüt “diyalektiği”ne dair de önemli derslerle doludur. “Kendiliğindenlik”, hareketin özellikle başlangıç durumunda ve Taksim merkezli olan eylemin bir özelliği olmakla birlikte, direniş süresi içinde çok çeşitli örgüt biçimlerinin oluşması ve örgütlü olma ihtiyacının bizzatihi hareketin kendisi tarafından dayatılmış olmasıyla yüz yüze gelinmiştir. Örgütten ve örgütlü olmaktan yalnızca siyasal örgütler anlaşılamayacağına göre, alanlardaki siyasal olanların yanı sıra bizzatihi hareketin ihtiyaçlarının gündeme getirdiği kolektif davranış ihtiyacı, birlikte direnme, birlikte iş yapma, düşünceyi-olanağı-eldeki malzemeleri paylaşma, müzik, temizlik, pankart, gaz etkisine ve TOMA saldırılarına karşı önlem grupları, nöbet tutma, barikat oluşturma, kitaplık oluşturma, okuma-yazma, televizyon yayını yapma ve daha sayılabilir birçok çalışma ve eylem birliği örgütü, direniş ve mücadele içinde, onun tarafından örgütlenmenin kaçınılmaz hale getirildiği bir kez daha görüldü ve somut olarak yaşandı. Direnişin “örgütten bağımsızlığı”, örgütsüzlüğü ve siyaset dışılığı üzerine söylenenler bu bakımdan da önemli oranda abartılıdır.
·    Genç kuşakların en önemli dinamik gücünü oluşturdukları bu halk direnişi, içten içe “kaynayan toplum”un evrimsel gelişmesinin ürünü ve egemenler ile baskı altında tutulan, iktidar gücü dayatmasıyla sindirilmeye çalışılan sınıf ve kesimler arasındaki çelişki ve çatışmanın sonuçlarından biridir. Farklılığı, hem yönetenler hem de yönetilenlerin en ileri kesimleri dahil neredeyse tümünün beklemedikleri bir zamanda; toplumun bu çok çeşitli kesimlerini harekete geçmeye ‘ikna eden’ kapsamlı bir nedene dayanıyor gibi görünmemesidir. Hareketin ardındaki –üstünde gelişip genel bir başkaldırıya dönüştüğü– sosyal-iktisadi ve kültürel talep yoğunlaşmasını göremeyenleri şaşkınlığa iten, “üç ağacın sökülmesini protesto”nun “nasıl olup da ülke düzeyinde böylesine etkin, çok geniş katılımlı, direngen ve baş eğmez bir eyleme dönüştüğü”dür.
Bir büyük devrimcinin; tarihin büyük siyaset bilimci ve siyasal stratejistlerinden biri de olan Lenin’in, “Devrim bir kadın skandalından da patlak verebilir” mealindeki sözünü anımsamanın yeridir. Kuşkusuz bir devrim durumuyla yüz yüze değiliz. Ama toplumsal hareketin ve sınıf mücadelesinin tarihi, büyük halk isyanlarının, devrimlerin ve ayaklanmaların bazen hükümetin herhangi yolsuzluğundan, bazen uluslararası ilişkilerdeki bir skandaldan, bazen de polis ve ordunun zorbalığı ve şiddetine karşı öfke patlamasından başlayarak yol aldığını gösteren örneklerle doludur. Türkiye’de halkın bir genel direnişini mümkün kılan o kadar çok sorun yığılmış iken, başbakanın deyişi ile “üç ağaç” sorunundan genel bir direnişin doğuşu, toplumsal gelişme ve hareketin diyalektiğine dair belirli bir anlayışa sahip olanlar açısından şaşırtıcı olmamıştır.
·    Başbakanı, “Ne yapmadık ki bunlar yapılıyor?” sorusuna yönelten direniş, onun ve hükümetinin temsil ettiği ve çıkarlarını ölümüne savunduğu büyük ve uluslararası sermayenin halk kitlelerini yönetme-yönlendirme ve sisteme bağlı tutma kaygılarıyla bağlıdır. Büyük direniş karşısında, bu direnişin yaygınlaşma ve giderek büyüme potansiyelini görerek, toplumu polis vahşetiyle zapturapt altına almayı politika edinen bir hükümet ve parti anlayışının devletin tüm kurumlarını ele geçirdiği bir dönemde, hükümet başkanının “tiran” ya da “diktatör” olarak anıldığı bir zamanda, AKP ve hükümeti etiketli baskı, terör ve yasaklarla direnme ihtiyacının sokaklara yansıması, yönetenlerin kaygılarını büyütmüştür.
Aşağıda, direnişin bu özelliklerini, etkenlerini ve toplumsal yaşamımıza ve siyasal mücadeleye etkilerini daha yakından irdelemeye çalışacağız.

DİRENİŞİN BAZI ETKENLERİ, KOŞULLARI YA DA POTANSİYEL BİRİKİM NOKTALARI
Toplumlar tarihi, bugüne kadar birçok halk ayaklanmasının “küçük kıvılcımlar“ ile, basit gibi görünen nedenler üzerinden de patlak verip büyüyebildiğini göstermektedir. 2013 Haziran Direnişi hiç kuşkusuz burjuva devletini yıkma hedefli bir kalkışma değildi. Ancak, bu hareket, daha büyüklerine “gebe olunduğu”nu da göstererek, “üç ağaç” gibi küçümsenen bir “çevre sorunu” bağlantılı olarak patlak vermiş; ardından da toplumun çok çeşitli kesimlerinin bastırılmış talep ve duygularıyla, iktidara duyulan öfke birikimi ile büyümüştür. Uzun on yıllar sermayenin fanatik dinci ve şovenist bir fraksiyonu olarak örgütlenen ve aslında politik ömrünün tüm zamanlarını ilerici hareketlere ve halktan yana düşüncelere karşı savaşmaya adamış bir kapitalist partinin (Pensilvanya’daki ortağıyla birlikte) burjuva devlet yönetimini ele geçirdikten sonra, toplumu kendi çıkarları ve uzun vadeli amaçları doğrultusunda yeniden şekillendirmeye çalışması, tepkinin en önemli, kitleleri birleştirici nedenlerinden biriydi.
“Gezi Parkı bardağı taşıran son damlaydı” diye yazan prof. Z. Gambetti, halkı sokaklara ve alanlara çeken etkenlere ilişkin olarak şunları söylüyor: “Gezi olayları patlamadan önce 3. köprüye Türkiye’deki Alevileri yok sayan, hatta onlarla dalga geçen, onlara hakaret eden bir edayla Yavuz Sultan Selim adının verilmesi, alkol satışının sınırlandırılması gibi çok tepki çeken bir takım yasalar arka arkaya geçmişti. İktidarın polis şiddetiyle muhalefeti bastırması da hiç yeni değil. 1 Mayıs gaz festivaline dönüştü. İşçilerin, emektarların, memurların talepleri hükümet tarafından dinlenmedi, bastırıldı. Erdoğan Hopa’da HES’lere karşı tepki verenlere ‘eşkıya’ dedi ve emekli öğretmen Metin Lokumcu sıkılan gaz yüzünden hayatını kaybetti. Emek Sineması’nın AVM’ye çevrilmemesi için mücadele verenler bile gaz yedi. İşlerine gelmediği için Gezi’nin bütün bunları da temsil ettiğini ısrarla görmemeye çalışıyorlar.”
Bir diğer bilim insanı, Doç. Dr. Funda Şenol Cantek ise, Gambetti ile benzer biçimde iktidarın ve özellikle de Başbakan’ın insanların yaşamına müdahalesinin yarattığı tepkiye dikkat çekerek, Gezi Parkı direnişinin, “üç beş ağaç için” kopartılmış “ihtişamlı bir fırtına olduğunu“ belirterek, direnişin ön saflarında yer alan “kadınların, gençler ve LGBT bireylerin, otoriter bir hükümet etme biçiminden en fazla yara alan kesim olduğu“na işaret ediyor ve Başbakanın “ceberrut bir aile babası gibi“ davrandığını, 3 - 5 çocuk baskısı yaparak, kürtaja sınırlama getirerek üreme süreçlerine ve biçimlerine müdahale ettiğini; “alkol kullanımını ve cinsel/duygusal ilişkileri nizama sokmaya girişen ahlakçı bir iktidar”ın tehdit ettiği kesimlerin tepkisini harekete geçirdiğini dile getiriyordu. Cantek, Başbakan Erdoğan’ın “başından beri, hoyratça ve uzlaşmaz bir tavırla yaklaştığı direniş, ‘çapulcular’ yakıştırması, ‘yüzde 50’yi evinde zor tuttuğuna’ dair aba altından sopa gösteren sözleri, onun sık sık vurguladığının aksine tüm Türkiye’nin başbakanı olmadığını“ gösterdiğini belirterek, bu direnişin “halkın kendi gücünü keşfetmesi ve dayanışmanın tadına varması bakımından tarihi bir dönemeç“ olduğunu söylüyordu.
Bu büyüklükteki bir patlamayı ortaya çıkaran tepki uzun zamandır oluşan bir öfke birikiminin ürünü idi ve bu ise hükümet ve başındaki Erdoğan’ın insanların yaşamlarına baskıyla müdahaleyi kendine hak görmesi kaynaklıydı. Buna “alkolik”-“ayyaş” aşağılamaları, herkese tepeden buyurma, Osmanlı hanedanlığına özenme, “AKM’ni de yıkarım, Meydana cami de yaparım” meydan okumaları eklendi ve bu da direnişin desteğinin büyümesini sağladı.
İki bilim insanı, Erdoğan yönetimindeki hükümetin uygulamalarının toplumsal ilişkileri gerip, çelişkileri keskinleştirici rolüne işaret ediyorlar. Buradan devamla şunlar söylenebilir: Bu uygulamalar kapsamında, egitimli gençliğin %27’sinden fazlasının işsiz gezdiği bir ülkede, 4+4+4 sistemiyle eğitim sistemi “alabora” edildi. Dini ideolojinin toplum yaşamında daha etkin olması için din dersleri zorunlu kılınarak, bilimsel aklın ve insani özgür gelişmenin önü kesilmeye girişildi. Taksim’in orta yerine, Çamlıca tepesine “Son Osmanlı”dan bu yana görülmeyen ihtişamda bir “İslam Firavun”unu kalıcılaştırma Camileri dikmeye soyundular. Aleviler aşağılama ve hakaretin bin türüyle karşı karşıya kaldı. Kimin ne içip ne yiyeceğinden, ailelerin kaç çoçuk sahibi olacaklarına karar vermeye kadar yaşamın her alanına despot eli uzatıldı. Kadın cinsi aşağılanıp kürtaj cinayetle özdeş gösterildi. Özgürlük diye diye özgürlüklerin tüm temel biçimleri despot sultasına alındı. Sağlık sistemi değiştirilerek, işçi ve halk sağlığı tekellerin ticari planlarına ve kâr hedeflerine bağlandı. Çalışma ve yaşam koşulları, kapitalistlerin daha çok kâr amaçlarına bağlı olarak en berbat düzeye çekilerek, iş cinayetleri ve sakatlıkları için koşullar daha da uygun hale getirildi.
Suriye başta olmak üzere, komşu ülkeler halklarına karşı işbirlikçi çeteler silahlandırılıp bu ülkelerin içlerinde sabotajlara yöneltilerek, ülke insanı savaşın eşiğine getirildi. Kürtlerin ulusal halklarının tanınması istemi oyalamalar ve geçiştirmelerle yok sayılıp, polis, asker, korucu baskısıyla sindirilmeye çalışıldılar. Roboski’de Kürtlerin üzerine bombalar yağdırıp 35 kişiyi katledenler korumaya alınıp, kayıtsızlığı ve cinayetleri protesto eden ailelere üç bin lira ceza kesildi. İzlenen yayılmacı ve savaşçı politika ile Reyhanlı’daki türden katliamlara davetiye çıkarıldı, vb.
Gazete ve televizyonlar iktidar mandası haline getirilip, ne yazıp ne yayınlayacakları hükümet ve özellikle de Başbakan’ın karar ve anlayışına bağlandı. Yazarlar, gazeteciler tutuklattırılıp, kültür eserleri yıkıldı, tiyatrolar kapatılıp sanatcıları aşağılandılar.
Bunlar ve daha da sıralanabilecek çok sayıdaki diğer olgu ve gelişme, bu büyük öfke patlamasını besleyip büyüten ve “kaynama noktası”nda da kapağı fırlatıp sokaklara ve alanlara yönelten etkenlerdir. AKP hükümetinin baskıcı-otoriter yönetimine, bireysel ve toplumsal özgürlüklere sert müdahalelerine öfke duyanlar, ağaçların yeşiline, yaşam alanlarının korunması kaygısı ile sarılarak ayağa kalkmışlardır. İş, ekmek, özgürlük, eşitlik, “adalet”, hak-hukuk, zorbalığı yönetme biçimi edinmişlerin gitmesi gibi taleplerle eylemlerini birleştirmişlerdir. Beşiktaş Çarşı Grubu’ndan mikrofonlara konuşanlar, hareketin doğuşu ve genişlemesindeki ortak noktalardan birini, “yaşam biçimine müdahale” olduğunu belirtiyor, “Hükümetin bu memlekette yaşayan insanın yaşam biçimine karışması. Nasıl çocuk yapacağına, nasıl doğuracağına, nasıl yiyeceğimiz, nasıl içeceğimize müdahalesi, Cumhuriyet’in kurucularına abuk sabuk yakıştırmalar yapması, bütün insanları, üzerilerinde Galatasaray, Fenerbahçe forması olan herkesi bir araya getiren etkendir. Biz yine tribünde Beşiktaş'ız sokakta halkız. Müslüman, Hristiyan, Sünni, Alevi, Ateist de birleşti” şeklinde dile getiriyorlardı.

DİRENİŞİN SOSYAL BİLEŞİMİ-DAYANAKLARI
Haziran 2013 toplumsal direnişi, hükümetin yönetim politikalarına ve yönetme tarzına karşı biriken tepkinin bir akşam üzeri başlayan patlamalı kitlesel itirazın takip eden günler içinde ülkenin hemen her tarafına yayılmasıyla tarihimizin en önemli gelişmelerinden biri haline geldi. Neydi bunun toplumsal dayanağı?
KONDA ve GENAR araştırma-anket kuruluşlarının yaptıkları araştırmaya göre, “Gezi Parkı eylemleri”ne katılan direnişçilerin yaş ortalaması 28; öğrenci olanların oranı yaklaşık % 25 tir.
% 60’a yakını çalışan ve eğitim düzeyi yüksek olanlardan oluşuyor. Ülkeyi yağmalayıp limanlarını, hazine topraklarını, fabrika ve büyük kamu işletmelerini uluslararası sermayeye peşkeş çekenlerin “çapulcu” olarak niteledikleri insanların çoğu eğitimli ve iş-güç sahibi kesimlerden oluşuyor. Eylemcilerin sadece % 10’u ağaçların kesilmemesi ve sökülmemesi için eylemlere katılırken, % 60’ı polis şiddetine tepki, direnişçilere destek, daha fazla demokrasi ve özgürlük talebi için Gezi Parkı direnişine katılmıştır. 6-7 Haziran’da yapılan ankete göre, eylemcilerin yüzde 31’i ağaçlar sökülmeye başladığı günden itibaren parkı terk etmedi. Yüzde 79’u hiçbir derneğe üye değil. Yüzde 44.4’ü bugüne kadar hiç eyleme katılmamış. Yüzde 93.6’sı sade vatandaş olarak geldiğini söylüyor. Eyleme katılanların yüzde 5’i Gezi Parkı’nın bulunduğu Beyoğlu ilçesinden. En yüksek katılım yüzde 13’le Kadıköy, yüzde 11’le Şişli’den. Ankete katılanlar, “İnsan haklarının en zayıf halkası kim?” sorusunu, % 22.5 Azınlıklar/ötekiler; % 17.3 Halk; % 15.9 Muhalifler; % 9.8 İşçiler; % 4.9 LGBT; % 4.3 Kadınlar; % 2.7 Kürtler; % 2.5 Aleviler; % 1.9 Öğrenciler; % 2.3 Yoksullar; % 2 Sol kesim; % 1.9 Gençlik; % 1.6 Atatürkçüler; % 10.4 Diğer şeklinde yanıtlamışlardır. “Neden Gezi Parkı’nda oldukları?” sorusuna yanıtlar ise şöyledir: % 58.1 Özgürlüklerin kısıtlandığını düşündüğü için; % 37.2 AKP politikalarına karşıtlık; % 30.3 Erdoğan’ın açıklamalarına ve tavrına tepki; % 20.4 Ağaçların sökülmesine karşı durma; % 19.5 Devlet düzenine karşı olma. “Herhangi bir derneğe partiye, kulübe üye misiniz?” sorusuna yanıtlar açısından ise, % 79 Hiçbir dernek veya STK üyesi değil; % 21 Parti ya da STK’ye üye şeklinde bir dağılım vardır.
Konda’nın Gezi Parkı’nda 4 bin 411 kişiyle yaptığı araştırmaya göre, direnişlere katılanların yüzde 73’ü, polis şiddetinden sonra eylemlere katılmaya karar vermiştir. Direnişçiler, İstanbul’un her yerinden gelmişlerdir ve kendilerinin ve ailelerinin eğitim düzeyi, toplamdaki genel ortalamaların hayli üzerinde bulunuyor. Onları harekete geçiren ya da katılmaya yönelten ana etken “özgürlüklerin kısıtlanmasına karşı çıkma” istemleri olmuştur. Ege Üniversitesi’nden Prof. Dr. R. Funda Barbaros, Doç. Dr. Meneviş Uzbay Pirili, Akın Erdoğan ve Özge Erdölek yönetiminde İzmir’de, Taksim eylemlerini destekleyen Gündoğdu’daki direnişçiler arasında yapılan anket çalışmasına göre ise, ankete katılanların yüzde 67’si 19-30 yaş grubunda olup, yüzde 56’sı öğrenci ve öğrencilerin yüzde 40 ‘ı üniversite, yüzde 11’i lise öğrencisidir. Yüzde 84’ü bağlı oldukları bir partinin bulunmadığını, yüzde 15’i bir partiye bağlı olduklarını belirtmişlerdir. Anket araştırmasının sonuçlarına göre, bunların % 24’ü eyleme katılmasının birinci nedeni olarak hükümete ve baskılara karşı olmayı; yüzde 20’si Gezi direnişine destek vermeyi, yüzde 19’u özgürlük için mücadele etme isteğini ve yüzde 16’sı Başbakan’ın baskıcı tavrına karşı çıkmayı göstermiş olup, yüzde 94’ü bu direnişe bir partiye bağlı olmaksızın katıldıklarını ve yüzde 79’u bu protestonun ilk eylemleri olduğunu belirtmişlerdir. Aynı ankete göre, ankete katılanların yüzde 99,2’si polisin şiddetinden, yüzde 98’i iktidarın otoriter tavrına karşı oluştan hareketle eylemlerde yer almışlardır.
Bu anket sonuçlarını da göstergelerden biri sayarak ve bir yaklaşıklık içinde protestocuların hükümetin yürüttüğü iktisadi-sosyal, politik ve kültürel baskı ve uygulamalardan duydukları rahatsızlıkla, yaşamlarına ve yaşam tarzlarına buyurgan ve dayatmacı müdahaleye karşı çok çeşitli toplum kesimlerinden, ama özellikle ezilen ve sömürülen kesimlerden geldikleri söylenebilir. “Doğayı, insan onurunu, yaşamı savunanlar bütün saldırılara karşı tek vücut olup yardımlaşmaya devam ediyor. Yaklaşık 3 haftadır buradayız. Buradaki insanlar ortak yaşam alanlarını savunmakla kalmıyor, aynı zamanda burada yeni bir yaşam biçimi de inşa ediyorlar. Paranın geçmediği, kimsenin aç kalmadığı Gezi Parkı'nda, farklı inanışlara ve yaşam tarzına sahip insanlar birlik ve kardeşlik içerisinde direnişlerini sürdürüyorlar. Direnişin en başından beri Gezi Parkı'nda bulunan Müslümanlar olarak bizler hiçbir şekilde bir saldırıya, tacize uğramadık. Eğer Gezi Parkı dışında ya da içinde münferit de olsa, provokasyon da olsa, başörtülü kadınlara yapılmış bir saldırı var ise, Gezi Parkı ruhuna düşen bu saldırılara karşı başörtülü kadınların yanında olmaktır."  diye açıklayan “Müslüman kimlikli”ler de, spor kulübü taraftarları da bu tutum içinde olmuşlardır.

DİRENİŞİN AÇIĞA ÇIKARDIĞI GÜÇ VE İŞARET ETTİĞİ OLANAKLAR
Türkiye’nin ezilenleri ve gençliğinin küçümsenemez bir bölümünün zulme isyanı ve 21 gün boyunca hemen tüm kentlerde, ama özellikle Taksim’de yeni bir hayatın “hazırlığı” ve dinamiği; ürünleri ve yaratılmasının zengin biçim ve kültürünü örnekleyen halk inisiyatifi, burjuvazi ve yönetimini, halkın bağrından yıkıcı bir gücün çıkma olasılığı ve bunun yaratacağı “tehlike” ile yüz yüze getirdi.
“Otoritarizme” ve baskıyla yaşamlarına müdahaleye itiraz edip alanlara çıkanların, direniş Taksim’den İstanbul’un emekçi semtlerine doğru ve Türkiye’nin büyük bir kesimine doğru yayılmaya başladıkça, sosyal dayanağının genişlemesine bağlı olarak, talepleri de giderek çeşitlenip kapsamı genişledi. Özgürlük, demokrasi, örgütlenme hakkı, barış isteyenler milyonların gücünü ve mücadele edilebileceğini gösterdiler. Eylem içinde örgütlendiler, siyaset yapılmasının hem yolunu açtılar, hem yeni katılımlarla siyasetin gücünü halk yararına arttırdılar. Birlikte hareketin gücü ve olanaklarını eylem içinde örgütlenerek, kolektif üreticilikle, kültürel, politik ve pratik girişkenlikle yeniden kanıtladılar. Meydanlar bir süreliğine de olsa halkın oldu! Diktatörlük güçlerinin geriletilebilir oldukları görülüp gösterildi. Toplumun çok çeşitli kesimlerinden genç-yaşlı kadın ve erkekler günler boyu ve tüm saldırıları göğüsleyerek taleplerini savundular. Doktorlar, sağlık emekçileri, eğitimciler, avukatlar, tıp öğrencileri başta olmak üzere, üniversiteliler ve liseliler, semt gençliği ve orta sınıftan insanlar, iktidarın saldırı ve tehditlerine boyun eğmeden mücadele saflarında oldular. Çağlayan Adliyesi’nde avukatlara yönelik saldırı üzerine, binlerce avukat, ülkenin belli başlı kentlerinde kitlesel protestolar gerçekleştirdiler. Doktorlar, polis vahşetine rağmen çeşitli yerlerde kurdukları revirlerde yaralıları tedavi ettiler. Bütün bunlar, birleşik halk eyleminin kitlesel direniş ‘ruhu’nu yansıtıyordu. Direniş içinde çeşitli yeni yöntemler geliştirildi. “Duran insan” manzaralarıyla iktidar ve sermaye düzeninin yasaları boşa çıkarıldı. KESK, TTB, DİSK, TMMOB gibi kitle örgütleri bir günlük (17 Haziran) genel iş bırakma ile direnişi destekleme eylemi yaptılar. Hacettepe Üniversitesi’nin 346 öğretim üyesi, “Türkiye hükümetinin kendi vatandaşlarını şiddet yoluyla bastırmasını, alenen gayrimeşru olan göz yaşartıcı gaz kullanımını, şiddet edimlerini; biber gazı silahları ve sis bombalarıyla binlerce insanın yaralanmasına yol açmasını, toplantı ve gösteri yapma hakkı gibi en temel özgürlüklerini kullanmak isteyenlerin hayatlarını düpedüz tehlikeye atmasını kınıyoruz” sözleriyle başlayan bir deklarasyonla hükümeti protesto ettiler. Profesör, doçent ve doktorlar, “Türkiye hükümetinin bizzat kendi halkına saldırması, demokrasinin ilkelerine yönelik bir saldırı ve meşru yönetim yolundan kopuştur – bu tür gözdağı verme, sindirme taktiklerine ve devlet şiddetine kesinlikle karşıyız. Demokrasinin ilkeleri adına, Türkiye hükümetini şiddet içeren eylemleri derhal bırakmaya çağırıyoruz. Kamusal alanların özelleştirilmesine, hiçbir meşruiyeti olmayan bu devlet şiddetiyle iyice ayyuka çıkan otoriter yönetim anlayışına ve halkın gösteri hakkının böylesine kısıtlanmasına itiraz eden bu halk direnişinin amaçlarını destekliyoruz” diye, devamla, hükümeti şiddet ve saldırıları durdurmaya çağırdılar.
Beşiktaş taraftar grubu Çarşı flaması altında eylemlere katılanlar, polis vahşetine karşı direnenlere destek verdi ve TOMA'lara, ele geçirdikleri iş makinalarıyla meydan okudular. Kendi mahallelerinde ve Taksim Meydanı'nda dayanışma eylemleri gerçekleştirdiler. Hükümetin Gezi Parkı'nı temsilen çağırdığı toplantılara katılmayı reddettiler. Polisin “Şafak Operasyonu” adıyla başlattığı saldırı Çarşı'yı harekete geçiren nedenlerin başında yer almıştı. “Çarşı'nın 'çarşı sokakları’ndan doğduğu”nu belirten grup üyeleri, “Orada haksızlığa uğrayan insanları gördük o yüzden gittik. Çadırlar yakıldı yakıldı acımasızcaydı”; “halka yakışanı savunmak” için harekete geçtiklerini belirtiyorlardı.
Direnişle birbikte, “Koşullar uygun değil, yaprak kımıldamıyor!” vaazı ile geride duruş tutumuna küçümsenemez bir darbe vuruldu. Halk kitleleri, herhangi hak kazanımının ancak mücadele ile sağlanabileceğini somut olarak bir kez daha gördüler. Direniş birleştirici, geliştirici, değiştirici, örgütleyici ve daha ileri mücadelelere “ikna edici” işlev gördü.

KARŞI ATAK; YOĞUN SALDIRI EŞLİĞİNDE KARA PROPAGANDA; PARÇALAMA VE ETKİSİZLEŞTİRME TAKTİĞİ
Gaddarca saldırılar ile direnişin emekçi hareketi için geliştirici özellikteki tüm bu etkileri yok edilmek/unutturulmak istendi. Vahşi saldırıların ve halkın farklı kesimlerini birbirine kırdırma taktiklerinin nedeni halkın yüz binler ve milyonlarla mücadeleye yönelmiş olmasıydı.
AKP Hükümeti, iktidarlarına karşı üç hafta boyunca ülkenin 77 kenti ve yüzlerce yerleşim alanında süren, yaşam hakkı ve insan olmanın gerekli kıldığı özgürlükler için isyan hareketini “dış kışkırtma ürünü” ve “faiz lobisi destekli” yapay ve “hainane” bir hareket olarak göstermeye girişti. Tüm sömürücü ve sömürgeci yönetimlerin; Ortaçağ tiranları ve sonrasının modern cellatlarının baş vurdukları bir yöntemi yineleyerek, politikalarına itiraz edenleri aşağılama, yok sayma, hak sahibi olamaz gösterme propagandası eşliğinde polis şiddetini yoğunlaştırdı. Başbakan, yönettiği ülkenin halkını iç savaşa sürükleme taktiğiyle politikalarına direnenlerin eylemini etkisizleştirme yolunu seçti. Polisi kan dökücülüğe sürükleyerek, halka karşı vahşeti sahiplenip kutladı. Milyonların büyük direnişini “yabancı güçlerin ve onların ajanlarının işi“ gösterdi. Halkın hakları için itiraz eden ve direnen kesimlerine karşı nefret dolu olarak, halk iradesinin sokaklarda ve meydanlarda ilan edilmesine saygı duymadığını, sermaye ve emperyalizmin hakimiyeti için gözü kara bir çizgide ısrarlı olduğunu gösterdi. Yandaşlarını ve ranttan beslenen politik yardakçılarını, “Öyle bir haykıracaksınız ki, sesiniz tüm Türkiye’den duyulacak. Ofislerinde bilgisayarlarının başında tir tir titreyecekler” sözleriyle “gaza getiren” başbakan, 3. Köprü’ye, Alevi katliamıyla tarihin kara sayfalarına adı yazılan Yavuz Sultan Selim’i kendi şahsında güncellemeye yöneldi. “Camiyi üç gün boyunca işgal ederek içki içtiler” diye tahrik ederek, Sünni dindar kitleyi yeni saldırılara kışkırtmaktan; dindar kitlelerin inançlarıyla oynayarak, Cami’nin Sünni İslam için hasassiyetini yağma politikalarına malzeme olarak kullandı. Cami provokasyonları ile Maraş’ta, Çorum’da, Sıvas’ta katliamların gerçekleştirildiği bir ülkede, Cami üzerine yalanlarla kitlelerin bir kesimi diğer kesimlerine karşı kışkırtarak, iç savaş kışkırtıcılığı yaptı. Ülkesinin halkını birbirine kırdırma taktiklerine baş vurmaktan kaçınmayan bir gerici kapitalist yönetimin, iktidarının uygulamalarına itiraz edenlere karşı zehirli maddeleri ve baştan ayağa şiddete kesmiş bir vahşet aygıtını değil sadece, beyinleri ve yürekleri esir alan bir zehirli-uyuşturucu ideolojiyi de silah edindiği yeniden görüldü. “Bu millet gece tencere tava çalan bir millet değil” çığırtkanlığı ile “tencere tava çalan”ı düşman ilan etmekten geri durmadı. Anlayışına göre, “muhalefet partileri”, “sivil toplum örgütleri”, meslek örgütleri, işçiler ve sendikaları, profesörler, avukatlar, doktorlar ve hatta, bombardımandan kaçanların sığındıkları bazı otel sahipleri, esnaf ve hastane yönetimleri, hepsi “millet dışı” ve “gizli örgütler”in ardına takılan “düşman safında” idiler!
T. Erdoğan, yurttaşları –ölenleri dahi– mezhep ve dini inançları üzerinden ayrıma tabi tuttu. Başında bulunduğu hükümetinin politikalarını protesto eden kitlelere karşı mitingler düzenleyip kürsülerden halka kin kustu. Onun emirleri üzerine polis vahşeti sınır tanımaz hale geldi. Evlere, hastanelere, revirlere gaz bombası atıldı.
“Saddam'ın kimyasal Ali'si vardı, Recep'in de kimyasal Avni'si var” oldu! Başbakan ve emireri olarak hizmetinde tuttuğu yerel ve merkezi idare bürokratlarının söz birliği içinde ve onun sözlerini yineleyerek, milyonlarca insanın 77 kent merkezinde ve yüzlerce yerleşim alanında sürdürdüğü bir halk eylemini “İllegal örgütlerce sürdürülmek istenen kanunsuz eylemler” olarak göstermeye çalışmaları, halka karşı ideolojik-psikolojik ve siyasal savaş politikasının bir diğer göstereni idi.  AKP’nin başbakanı, halkın milyonlarla ifade edilen kesimlerine karşı ilan edip sürdürdüğü savaşın psikolojik-ideolojik ve kültürel cephesinin en önemli argümanlarından birini, ülkemiz tarihinin en uzun süreli ve büyük halk direnişini “dış güçlerin”; “ABD, AB ve İsrail lobilerinin planladığı bir projenin ürünü”(!) göstermek ile oluşturmuştu. Sadece yaşam alanlarının korunması ve doğanın tahrip edilmesi politika ve uygulamalarına karşı değil, sosyal, iktisadi ve siyasal; özellikle de siyasal hak ve özgürlük talepleri ile ve giderek zalimane yöntemlerle takviye edilen baskı sistemine karşı alanlara çıkan yüz binlerin ve milyonların eylemine karşı, sermayenin ve fanatik bir gerici zümrenin çıkarları adına ve gerçeklerin üzerini örtmek için böylesi bir yalanın üretilmiş olması, bir başbakan ve yönetimindeki kapitalist ve din istismarcısı erkler grubunun halka karşı nefretinin büyüklüğüne değil sadece, çıkarları ve iktidarı için baş vurmayacakları kötülük olmayacağına da delalet ediyordu.
Erdoğan'ın “İhanet şebekesini tanıtacağız”, “tek tek bulup hesap soracağız” sözlerini manşete çıkaran ve “Yahudi komplosu”na bel bağlayan iktidar ve yandaşı basın-yayın organları, resmi ve sivil polis birliklerinin sürdürdükleri vahşeti sahiplenerek, daha fazla yoğunlaştırılmasını kışkırttılar. Karunlaşan yönetim aygıtı ve parti hanedanlığı ile yoksul ve yoksun on milyonların giderek berbat hale gelen yaşam düzeyi arasındaki zıtlık, “mazlumun hakkı” söylemiyle desteği alınanların saflarında da kuşkunun büyümesini “kışkırtmış olduğu” için, AKP ve hükümeti ile “yandaş basın” ve “yalaka kalemler”i, bu iktidarın ardındaki uluslararası ve iç sermaye gücünü gizleyerek, halk direnişine karşı kara propagandayı bir kampanyaya dönüştürdüler. “Washington-İsrail” senaryoları bu ihtiyacın ürünü olarak yazıldı. Yeni Şafak gazetesi, imzasız haberinde, “Yabancı medya, finans ve akademik çevrelerin 'Beyrut, İstanbul ve Washington' hattında oluşturduğu 'kirli ittifak'”tan söz ediyor; “İstanbul başta olmak üzere Türkiye'nin dört bir yanındaki eylemleri fanatik üslupla dünyaya duyuran Jadaliyya”nın, “Washington'daki Georgetown Üniversitesi'ne bağlı Arap Araştırmaları Enstitüsü'ne (ASI) bağlı bir medya kuruluşu” olduğunu belirterek, onun “Gezi Parkı eylemleriyle ilgili verdiği ilk haberlerde bile 'Türk devrimi' ile 'Türk Baharı' ifadelerini kullanan ve Erdoğan'a karşı eylemcilerin dahi ağza almadığı en çirkin sıfatları bol bol sıralaya”rak, komployu örgütlediğini ileri sürüyordu.
Kapitalist çıkarlar dünyasında, rekabet ve pazar kavgalarının kaynaklık ettiği sermaye içi, ve kapitalist-emperyalist devletlerin birbirlerine karşı savaş biçimleri içinde hükümetlerin düşürülmesi ve halkın muhalefetinin bu amaçlı olarak istismar edilmesinin örnekleri az olmamıştır. Son zamanların bilinen en çarpıcı örnekleri Venezüella’da Hugo Chavez yönetimine karşı ABD destekli iç gerici sermaye çevrelerinin bir biri ardına gerçekleştirilen darbe girişimleri ve “halk oyuna dayalı” kalkışmaları da içeren eylemleridir. Bunlar, Amerikan emperyalizmine ve işbirlikçi tekelci gericiliğe karşı halkın büyük desteğiyle yenilgiye uğratılmışlardır. Bu türden “komplo” ve girişimlerin yalnızca “ulusalcı politikalar uygulayan” ve emperyalistler ile araya sınır koyan demokrat, reformcu ya da ilerici yönetici ve yönetimlere karşı yapılmadığı da bir gerçektir. Uluslararası alandaki emperyalist çıkar dalaşında, kendi uşaklığını sürdüren işbirlikçi yönetimlerin çeşitli nedenlerle bu politikaların uygulanmasına şu ya da bu ölçüde zorluk çıkarmaları durumunda da benzer tutumlar alınagelmiştir. En bilinen örnek, Saddam Irak’ıdır. İran ‘devrimi’ne karşı savaşında desteklenmiş, belirli itirazları nedeniyle, “halkına yaptığı baskı” değil, “elindeki kitle imha silahları tehdidi” bahane edilerek ülkesi işgal edilip yönetimine son verilmiş, ülke tahrip edilip iktisadi ve kültürel olarak onlarca yıl geriye götürülmüştür. Genel sekreterliği döneminde ABD politikalarına belirli bir mesafede duran ve haşhaş yasağına karşı politikalar geliştiren Bülent Ecevit, hükümeti döneminde, kampanyalar eşliğinde düşürülmüştür. ABD ve AB üyesi büyük güçler, önceleri Polonya, Macaristan, Romanya gibi ülkelerde, sonraları Ukrayna, Gürcistan’da, bu ülkeleri Rusya’nın etki alanından çıkarıp işbirlikçileri eliyle kendi cephelerine yedekleme operasyonlarıyla “Turuncu-Pembe vb.” adlı “devrim”(!)ler ile iç kargaşa körükleyicisi olmuşlar, milyon dolarları çeşitli vakıflar eliyle ve doğrudan CIA kontrölünde seferber etmişlerdir. Peki R. Tayyip Erdoğan başkanlığındaki AKP hükümeti, onun kürsülerden göğüs kafesini patlatacak ses tonuyla bağırıp ileri sürdüğü üzere emperyalistlerin “yıkım projesi”ne mi alınmıştır? Henüz böylesi bir durumdan söz edilemeyeceği açık olmalıdır.
Yaymaya ve halka karşı uysallaştırma silahı olarak kullanmaya çalıştıkları söyleme göre; “Washington'daki en etkin İsrail kuruluşu American Enterprise Institute'nin, ABD'li 'NeoCon'larla Şubat ayında olası bir 'İstanbul İsyanı'nı masaya yatırdığı ortaya çıktı. 6 Türk'ün de yer aldığı simülasyonda Taksim Meydanı'nı Tahrirleştirme senaryoları tartışıl”mış; “Yahudi lobisi AIPAC'in desteğiyle faaliyetlerini sürdüren Amerikan Girişimcilik Enstitüsü'nde (American Enterprise Institute, AEI) geçtiğimiz şubat ayında yapılan toplantıda 'apolitik Türk gençliğini sokağa indirerek canlı tutmak' için 'İstanbul İsyanı' senaryosu masaya yatırıl”mıştır(!) “Hudson Enstitüsü'ne de (Hudson Institute) danışmanlık yapan Amerikan yeni-muhafazakar lobisinin simge isimleri, şubat ayındaki oturumda Ortadoğu bölgesi politikalarını Türkiye ile Mısır ekseninde” ele almış, “oturumda adeta bugünlerde İstanbul'da meydana gelen olayların simülasyonu yapıl”mış; “masanın etrafındaki isimlerden biri, Taksim Meydanı'nı Tahrir'e çevirerek dünya kamuoyuna 'Türk Baharı' izleniminin verilebileceğini” belirterek senaryoyu özetlemiş; “Amerika'daki İsrail lobisinin ev sahipliğinde yapılan toplantıda 'İstanbul İsyanı'nın nasıl çıkarılabileceği tartışılırken, ... 'Türk gençliği apolitik bir gençliktir. Hayatta hiçbir protestoya katılmamış olan gençler meydanlara inerse zaman içinde mecburen politikleşir. Sokaklar canlı tutulmalı” diye “komplo planı”nı özetlemiş; “İsrail lobisinin 'entellektüel' kuruluşları, özellikle Mavi Marmara baskınının ardından sözkonusu kırkırtıcı senaryolara hız ver”mişler ve “Amerikan derin devletinin temel unsurlarının içinde yer alan NSA, CIA, DIA, Pentagon ve FBI gibi kurumları, başta Suriye konusu olmak üzere, İsrail lehine yönlendirmeye” girişerek, “Muhtemel bir 'İstanbul İsyanı'nın ele alındığı toplantıya katılan” ve “İsrail güdümündeki düşünce kuruluşlarına danışmanlık yaparak, katıldıkları her oturum için 40 ila 80 bin dolar arasında ücret” alan NeoConlar’la ile birlikte, “Los Angeles ve San Francisco gibi, Ermeni nüfusun yoğun olduğu California eyaletinde lobi çalışmaları” yürütenlerle güçbirliği içinde ve “1915'teki sürgün kararının 100. Yıldönümü”nde “Ermeni lobisi Yahudi lobileri” işbirliği ile, “hükümeti yıkma komplosu” kurmuş ve “İstanbul İsyanı” planını yürürlüğe koymuşlardır(!)
Bu spekülatif kurgu(lar) masabaşı dezenformasyon ürünü olup hiçbir inandırıcılığı ve dayanağı bulunmamaktadır. Başbakan, bakanları, valileri, emniyet şefleri, istihbaratçıları, tekelleri altındaki basın şirketleri el ve söz birliği ile, kitleleri “Komplo’ya inanma”ya ikna için durmaksızın “malzeme imalatı”na giriştiler. “Faiz lobisi”, “Yahudi komplosu”senaryoları yazarak, “ERASMUS” programı kapsamında başka ülkelerden gelip Türkiye’de Üniversitelere belirli bir süre devam eden 3-4 gencin de direniş bölgelerinde olmasını “yabancı ajan yakaladık!” utanmazlığıyla yaygınlaştırıp, düşman olarak ilan ettikleri yüz binleri-milyonları, partilerini destekleyen kitlelerin diğer kesimleriyle kokutmaya çalıştılar. Örtüsüz şekilde iç savaş kışkırtıcılığı yaptılar.
Gece gündüz Amerikan-Türk büyük dostluğu ve “stratejik ittifakı” üzerine nutuk atanların; ülkemizin topraklarını Amerikan ve NATO üsleriyle dolduranların (ki baş efendileri ABD’dir), Kürecik’e, komşu halklara ve ülkelere karşı Amerikan füze rampaları yerleştirilmesine aracılık edenlerin, ülkenin yeraltı ve yerüstü kaynaklarını uluslararası sermayeye ve emperyalist büyük devletlere peşkeş çekenlerin, bu hizmetlerine rağmen hedefe konmaları için, en azından dünya ve bölgede güç ilişkilerinde ciddi ve farklı degişiklikler gerekir ki, henüz mevcut ittifaklar ve rekabet içindeki güçlerin ilişkilerinde böylesi esaslı bir değişimden söz etmek mümkün değildir.
Recep T. Erdoğan’ın en militan temsilcisi olduğu İslamist-Türkçü ideoloji ve politikanın ve Türk devletinin, Osmanlı yayılmacılığı özentili bir yönetim altında bölgede “tarihe yön verme” iddiasıyla kılıç şakırdatma hevesinin emperyalist Batılı efendilerde belirli rahatsızlıklar yaratmasından elbette söz edilmelidir. Ancak bu rahatsızlığın, hizmetleriyle karşılaştırıldığında baskın olanın “çöpe süpürmeyin, yararlanın kullanın” yönündeki salık verme olduğunu gösterir binlerce delil bulunuyor. G. Walter Bush ve ardından da B. Obama ile “residans buluşmaları”yla övünen ve kolkola-el ele resimleriyle prim yapmaya çalışan bir yönetim ve onun başındaki yeni “sultan”ın, artık “yedi değil yetmiş yedi düvel”e meydan okurken, en fazla güvendği gücün Pentagon, Beyaz Saray, CIA, NATO ve Brüksel isimleriyle anılan yerlerde konumlanmış olduğundan ancak siyasal avanaklar kuşku duyabilirler. Türkiye’yi “bölgenin büyük, lider ve model ülkesi” ilan edenler ABD’nin yöneticileridir ve onların “güvenilir adamlar” listesinin başına yazdıkları isimler bugünün Türkiye yönetiminin başını çekenlerdir. Müslümanı Hıristiyan’a ve Türk’ü tüm diğer halklara karşı kışkırtarak oy, rant ve çıkar avcılığı yapanları da yine en iyi anlayanlar o büyük efendiler olmuşlardır. “İç siyaset gereği” deyip “belirli ölçüde anlayışla” karşılayıp, ama “rahatsızlık duyulacak söylem” olarak da nitelerlerken, verdikleri işbirliği ayarıdır. Günümüz koşullarında, henüz AKP’nin gerçekleştirdiği ve başardığı ölçüde bir hizmet ve işbirliğini yapacak ve halkın önemlice bir kesimini dini ve milli duygu istismarıyla yedekte tutacak bir “alternatif parti”yi de sermaye cephesinin ön sıralarına sürecek durumda olmadıklarından, hala AKP ve Erdoğan demektedirler. Bunu, konuşma kürsülerini halka karşı savaş söylemiyle “titreten” yeni sultan başbuğ özentili adam da pekala biliyor olmalı. Ama, bir “yalan fabrikası” da üretimdedir. Bu kampanyayı yürütenler, direnişin ülkenin hemen tüm bölgelerindeki büyümesinden duydukları korku nedeniyle ve küçümsemek üzere “marjinal”-“çapulcu” söylemine sarıldılar ve halka karşı tam bir psikolojik savaş taktiği uyguladılar. Başbakan, İçişleri Bakanı ve il valileri bu saldırı ve kuşatmanın ön cephesindeki silahşörler oldular.
AKP “kurmayları” ile basındaki sözcülerinin “faiz lobisi”nin “komplosu” üzerine dayanaktan yoksun ve asparagas yaygaraları aynı şekilde spekülasyondan öteye geçmeyecek türdendir. Erdoğan’ın “faiz lobisi” vb. söylem ile bazı sermaye gruplarını saldırı hedefine koymasına TÜSİAD Başkanı Muammer Yılmaz’ın “Hedef alınırsak yazık olur. Birbirimizden ayrışırsak yazık olur” şeklinde yanıt vermesi, hükümet-büyük sermaye işbirliği ve çıkar ortaklığının sermaye sözcüleri tarafından ve hassasiyetler gözetilerek yapılmış bir itirafı ve “ortak çıkarlara dikkat” çağrısı olmuştur. Bu çıkar ortaklığı ve sömürü sisteminin savunulması ihtiyacı üzerinden Yılmaz, hükümete desteklerinin altını çizecek bir tutum ile, “Biz bütün bu olaylara, Türkiye’de toplumun demokratik katılım kanallarından ülkesini, şehrinin meselelerine sahip çıkmanın ötesinde bir yere gitmesine sıcak bakmıyoruz. Yani yakıp, yıkmak, kırmak, dökmek. Arınmaya çalıştığımız şiddet ve terör geri gelmemeli. Bunları tabiki kınıyoruz benimsemiyoruz. Tabi toplumun katılımcı iradesine de engel olmamalı. Ekonominin, refahın, geleceğin güvencesi bu olacak” şeklinde yaklaşımlarını açıklıyor.
Türklüğe ve İslamcılığa oynayan politika madrabazlarının yüz yıllık “Ermeni fobisi”ne oynamalarındaki paslı-kirli amaç az-çok bilinir. Ama, boynuna “üstün cesaret madalyası” asan Yahudi Lobisi’ni düşman gösterip, Türkiye’deki büyük halk hareketi ve isyanını o lobiye “yazacak” kadar halk karşıtlığındaki kararlılık ve halka karşı kini anlamak, sınıf mücadelesinin keskin yasalarına ve gerçeğine rağmen yine de kolay değildir. Burjuvazinin –ve onun çanağından yiyen rant çetelerinin– çıkarları için satmayacağı hiçbir değerin olmadığı bir kez daha kanıtlanmıştır. İzledikleri ve uyguladıkları politikalarına karşı gelişen halk öfkesi ve başkaldırısını, bizzat kendilerinin eteğinde büyüdükleri ve tutunmaya devam ettikleri güçlerin “aleti” gösterecek kadar şirazeden çıkanların spor kulüplerinden “kuş sevenler derneği”ne, hemşehri kuruluşlarından işçi ve kamu emekçilerine, işsizlerden eğitimli yüksek okul ve liseli gençlere, orta sınıf mensubu genç-yaşlı kadın ve erkeklerden küçük çocuklara çok geniş katmanlı ve katılımlı bir direnişi “düşman” ilan etmeleri, bulundukları kampı ve yeri gösterme gibi yararlı bir işlev de görmüş bulunuyor. İktidar burçlarında “zafer naraları atanlar”, dokuz yaşındaki kız çocuğunun “üç yaşımdan beri eylemlere katılıyorum, böylesini görmedim, herkes bir arada, herkes birlikte çalışıyor ve ürünlerini paylaşıyor” deyişinden de, 12 yaşındaki bir erkek çocuğunun “işte ben buna gerçek halk eylemi derim” sözlerinden de, polis vahşetine direnişin sembolik gösterenleri arasına yerleşen “kırmızı elbilesi kadın” motivinden de, on binin üzerinde yaralı, 5 ölü, binlerce zindana tıkılan insana; bütün dünyada birkaç yılda bile tüketilemeyecek oranda zehirli gaz bombardımanı altında yaratılan kolektivizmi ve “eyledikçe” politikleşen ‘apolitik gençlik’i de “anlamaz” görünüyor olmalarına rağmen, büyüyen tehlikeyi çok iyi gördükleri ve bundan gerçek anlamda korktukları, gelişmelerin ortaya koyduğu sonuçlar arasındadır.

DİRENİŞİN SİYASAL-TOPLUMSAL ETKİLERİ VE ORTAYA KOYDUĞU-ÇIKARILABİLİR BAZI SONUÇLARI
2013 Haziran büyük direnişi, yönetenler ve yönetilenler; sömürenler ve sömürülenler ve onların örgütleri-partileri-güçleri için-kuşkusuz farklı ve fakat önemli sonuçlara işaret eden özelliklere sahiptir. Bu özellikler ve sonuçlarının başlıca iktidar ve partisi ile temsil ettiği sermaye ve devleti açısından ve işçi sınıfı, emekçiler ile onların çıkarlarının savunusu için mücadele eden örgüt, parti ve güçler açısından farklılılklar göstermesi kaçınılamazdır. Burada direnişin gösterdiklerini bu iki başlık altında ele alacağız.
Üç haftayı geride bırakan büyük halk direnişi, sınıfların ilişkileri ve mücadelesi, devrimin koşulları, etken ve güçleri üzerine belirli bir pratik siyasal deneyime ve ideolojik tutarlığa sahip olan herhangi biri tarafından bir “devrim durumu” ve girişimi olarak alınamaz.  Buna rağmen, devlet-hükümet güçlerinin bu direnişe karşı tam bir sınıf kini ve şiddet politikasıyla hareket etmelerinde, yine de bu büyük direnişin tüm toplumsal ‘gidişat’ üzerindeki etkilerini görmeleri rol oynamıştır. Erdoğan başta olmak üzere şiddet politikası savunucularının etkin rol oynadığı ve polis vahşetiyle sona erdirmeye çalıştıkları direniş, tüm sınıfların ve kurumları-örgütlerinin saflarında değişen düzeyde, ama şu ya da bu ölçekli bir sarsıntı yaratmış ve değişim ihtiyacı açısından uyarıcı işlev görmüştür. Devlet şiddetinin nedeni de burada yatmaktadır. Halkın kendi talepleri için kararlıca yürüttüğü ve iktidarın yaşamlarına müdahalesine karşı çıktığı bu direniş içinde bir araya gelenlerin iş ve eylem birliği ile örmeye çalıştıkları karşı savunma, birlikte “çare üretme”, günlük eylemi örgütleme, düzenin sahiplerine “alternatif güç oluşumu” korkusunu saldı. Yoğun saldırı ve yalanın baş silahı olduğu dezenformasyon politikasına rağmen protestonun hem yayılması hem de her bir yerdeki katılım yönünden güç kazanması önlenemeyince bu korku daha da arttı. Devlet-hükümet yöneticileri, direnişin büyüklüğü karşısındaki öfke ile “marjinal gruplar” söylemine baş vurdular ve direnenleri bölüp direnişi güçten düşürme taktiğine yöneldiler. Buna şiddet eşlik etti.
Direnişin sonuçlarının onu doğuran, koşullayan etkenlerden, giderek genelleşen nedenlerinden, katılan direnişçilerin taleplerinden bağımsız olarak düşünülemeyeceği açık olmalıdır. Halkın çok çeşitli kesimlerinin, her bir kesimin kendine yönelik baskı ve saldırılardan hareketle, ama tümü açısından geçerli olmak üzere yaşam tarzlarına ve yaşam olanaklarına –olanaksızlaştırıcı politikalar izlenerek– müdaheleye karşı olmak temelinde ve birlikte gerçekleştirdikleri Haziran 2013 Direnişi, müslüman ile ateisti, devrimci ile “spor kulübü taraftarı”nı; cinsel ayrımcılık ve baskıdan acı çekenler ile sosyal-iktisadi yoksunluk içindeki insanları bir araya getirmiş ve bu özelliği ile iktidar güçlerini korku ve endişeye sevketmiştir. “Antikapitalist Müslümanlar” ile, Beşiktaş Çarşı Grubu’nun direnişe katılması,  bu bakımdan sermaye hükümeti için de özel bir önem göstermiştir.

A-) Sermaye cephesi işleri eski tarz yönetemez; çelişkiler daha görünür oldu, saflar yeniden şekillenecek
Bu büyük direnişten sonra, yönetenler ile yönetilenlerin ilişkilerinin eski tarz sürdürülmesi daha da zorlaşmıştır. T. Erdoğan’ın başında bulunduğu despotik antidemokratik rejim ve politik yönetim tarzı, artık sermayenin genel çıkarları açısından da güvenilir “kask” işlevini eskisi gibi göremez. En önemli göstereninden ilki halkın giderek büyüyen ve genişleyen kesimlerinin iktidar politikalarına itirazı; ikincisi ise siyasal vahşet ve yalanın önemli unsurunu oluşturduğu ideolojik savaşın çürümüş-inandırıcılığı tahrip olmuş malzemelerle yürütülmeye çalışılıyor olması; ve bir diğeri, etrafında toplanan liberallerin araya mesafe koyarak koltuk değneklerini çekmeye başlamış olmalarıdır.
Bundan böyle, işbaşında olan ya da devleti-hükümeti yönetecek olanlar, tüm bağırıp çağırmalarına ve şiddet araçlarını halkın üzerine sürmelerine rağmen halk kitlelerine karşı politikalarında “daha dikkatli olma” zorunluluğu duyacak, işlerin karışabileceği endişesi onlara eşlik edecektir. Daha şimdiden “herkesin çıkaracağı dersler vardır” demeye başlamışlardır. Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zeynep Gambetti, “Taksim Gezi Parkı Direnişi”nin 19. Gününde Evrensel Gazetesi’nden Serpil İlgün ile röportajında, Erdoğan’ın “yenileceğini anladıkça sertleşen, zorbalaşan bir lider” olduğuna dikkat çekip, “Halkını bastıran, tehdit ve şantajla iş gören, sansür kurumunu alenen işleten, hem başbakan, hem İstanbul belediye başkanı, hem vali şapkalarını taşımaya kalkan liderler yalnızlaşır ve devrilme kâbusu görmeye başlarlar” şeklinde bir zorba lider profiline işaret ederken, ülkenin idaresinde belirleyici söz sahibi bir “egemen”in durumunu, Haziran 2013 halk direnişi ile bağlamı içinde açıklamaktaydı.  Bu direnişin AKP içindeki gerginlikleri artırma potansiyeline işaretle Gambetti, “Gezi, bu iktidarın 2015, 2071 gibi aşırı güç ve hegemonya arzularına ket çekti” diye belirterek, büyük direnişin yönetenlerin politikalarına etkisine işaret ederken, sorunun “bam teli”ne de dokunmuş oluyordu. Bu direnişin  “AKP’nin içinde de” çelişkileri şiddetlendirme yönünde etkide bulunacağından kuşku duymamak gerekir. Çıkar grupları arası dengelerin ve ‘Parti-Cemaat ilişkileri’nin sarsıntı geçirmesinin koşulları daha da olgunlaşacaktır. Halihazırdaki “alternatifsizliği”ne rağmen, AKP ve hükümetinin “suyu”nun içeride ve uluslararası alanda “ısınmaya başladığı” bugünden söylenebilir. Erdoğan’ın “milletimiz” tanımının dışına atarak saldırının hedefine koyduğu kesimlerin artışı ile ateşe odun sürme arasındak ilişkide, ısı giderek yükselmektedir!

A-ı) İktidarın liberal destek “cephesi” zayıfladı ve mesafe genişledi
Erdoğan ve hükümetinin baskılarının, “demokratikleşme” üzerine söylemin kofluğunu göstermesi; cami istismarı üzerinden halk birbirine karşı kışkırtılıp kent meydanlarına ve en “gösterişli” bölgelerine yeni cami yapımı, içki yasağı, dini ideolojinin ve eğitimin toplum yaşamına daha etkili tarzda sokulmasına yönelik yasal yaptırım ve uygulamaların birbirini izlemesi, kadın ve çocukların bugünü ve geleceği üzerine totaliter baskı ve anlayışların güç kazanması vb. gelişmeler ile birlikte, büyük halk direnişine katılanlara yönelik amansız saldırılar ve taleplerinin reddindeki inatçı ve intikamcı ısrar, hükümete ve başındaki Erdoğan’a liberal desteğin zayıflamasına yol açtı. Başından bu yana hükümet politikalarında “demokrasi” keşfinde bulunan sağ-sol liberal yazar, sosyolog ve iktisatçılar; liberal-muhafazakar desteğin en çok öne çıkan kalemleri, desteklerini neden “sürdüremeyeceklerini” gerekçelendirmeye koyuldular.
Bunlardan biri olan C. Çandar, “En son söyleyeceğimi en başta söyleyeyim: Tayyip Erdoğan kaybetti!” diye yazarak şöyle devam ediyor: “Üstelik, ‘Gezi Parkı Fatihi’ unvanını kazandıktan ve İstanbul surları dışında Kazlıçeşme’de binlerce kişiyi toplayıp ‘zaferini taçlandırdığı’, yani kendisini en güçlüymüş gibi gördüğü ve gösterdiği anda kaybetti. ... Tayyip Erdoğan, .. özellikle 16 Haziran gecesinden 17 Haziran gecesine dek İstanbul başta, ülke çapında estirilen ‘polis terörü’ havası, ‘Divan Oteli’nin içine biber gazı atılması’, ‘doktorların ellerinin arkadan kelepçelenmesi’, ‘İstiklal Caddesi’nde çırılçıplak soyunan birisinin polis saldırısına bağrını açması’, ‘polisin tazyikli suyuna karşı koyan kırmızı elbiseli kadın’ görüntüleriyle ne yazık ki çok daha fazla hatırlanacak artık. ‘Askeri vesayet rejimi’ne karşı Türkiye’nin demokratikleşme hamlelerini bir milim ileri götürecek her adımına destek olduk. Türkiye’nin AB yoluna koyulmasına –demokratikleşmenin konsolidasyonu olarak– candan destek verdik. Kürt sorununun çözülmesine katkı yapmaya özendirmek istedik. Sırf bu uğurda birçok konuda ondan eleştirimizi sakındık da. Bana ve benim gibilere, kimi çevrelerde dinmeyen kızgınlığın kaynağında, Tayyip Erdoğan’a bir dönem destek vermiş olmamız var. Ancak başlangıçta Tayyip Erdoğan’a niçin destek olmuşsam, aynı nedenden karşı çıkıyorum. Kendisinin çok sevdiği Mehmet Akif’in dizelerini hatırlatayım: ‘Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem’… .. Son üç haftanın ‘Türkiye çalkantısı’nın ilk sonucu: Tayyip Erdoğan kaybetti…” 
AKP’nin politikalarında kısa bir süre öncesine kadar “ülkenin demokratikleştirilmesi”ni bulan Taraf Gazetesi, Erdoğan’ın “otoriter-diktatör”leşmesinin kanıtlarını sıralamaya girişti. AKP ve hükümetinin politikalarına karşı hayırhah bir tutum içinde olan A. İnsel, “Gezi Parkı direnişi şimdi geride kaldı. Gezi Parkı direnişini yürütenler kazandık diyemediler, ama başta Erdoğan olmak üzere herkes biliyor ki onlar kazandı. Ferasetli bir devlet adamı olmadığını sergileyen muktedir, içine alelacele ilave ağaç diktirdiği parka ve Taksim Meydanı’na bu sefer kendini hapsetti. Gezi Parkı direnişinin bundan sonra başka mecralarda, başka aktörlere malzeme olmasının koşullarını kendi elleriyle hazırladı. Ama korku ve vehime teslim olmak tam böyle bir şeydir. İrrasyonel olarak korktuğu şeyin somut olarak karşısına çıktığına inandığı zaman rahatlar. Başbakan kendisinin en iyi bildiği ve bugüne kadar başarısını buna borçlu olduğu bir toplumsal yarılmanın karşısında, ‘Havayı bulduk, şimdi müzik‘ diye içinden geçiriyordur belki. Ama şimdi hava o bildiği hava değil, müzik de değişti.”  diye yazdı.
E. Özkök: “Başbakan Tayyip Erdoğan cephesinde durum şöyle” diye özetleyerek, onun “otoriter-diktatör” olarak görülmesi yönündeki görüşün güç kazandığını belirti ve Erdoğan, artık “Soğuk Savaş hurafeleriyle ayakta kalmaya çalışan eski bir Ortadoğu liderini temsil ediyor”  diye yazdı.
Hükümetin sağ muhafazakar destekcilerinden T. Akyol, Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı’nın, “Çeşitli illerimizde peş peşe cereyan eden bütün bu olaylar bizim iktidar olarak ne kadar başarılı ve becerikli olduğumuzun bir göstergesidir. Muhalefetin senelerce uğraşsa da başaramayacağı bir şeyi 5 günde başardık, normal koşullarda bir araya gelmesi düşünülemeyecek olan çok farklı kesimleri, grupları, fraksiyonları toz duman içerisinde birbirleriyle buluşturduk...” şeklinde ifade ettiği değerlendirmeden hareketle, hükümetin “çok farklı kesimleri kendisine karşı nasıl ‘birleştirmeyi başardığını’ çok iyi düşünmek“ gereğine dikkat çekerek, hükümet ve Erdoğanı uyardı. “İktidarın davranışıyla protesto hareketlerinin genişlemesi; ‘üslup’la borsa hareketleri arasındaki etkileşim açık değil mi?” diye soran T. Akyol, hükümeti ve özellikle de Başbakan’ı, “evinde oturan muhalif kitleleri de sokağa döküp onları ‚birleştiren‘faktör!” olarak görüyordu. Akyol, “İnsanların vapurdaki, metrodaki veya parktaki hallerinden tutun da yaşam biçimlerinden dolayı kendilerini dışlanmış, aşağılanmış hissedenlerin birikmiş tepki duygularını, Gezi Parkı’ndaki gaz bombaları patlattı... Sokağa döküldüler” şeklinde, “potansiyel tehlike”ye dikkat çekiyordu.
AKP ve hükümetinin politikalarına “dostane yaklaşım içinde”ki  sosyologlardan biri olan Prof. Nilüfer Göle’nin T24 İnternet sitesinde yayımlanan şu satırları ise, destek yitimi ve güç kaybının bir diğer ifadesiydi: “Gezi’nin yerle bir edilmesi, genç, kadın, çocuk, doktor, avukat tanımadan uygulanan şiddet, otel lobilerine kadar süren kovalamaca, tutuklamalar, iktidarın inkâr sarmalına girdiğini gösteriyor. Türkiye demokrasisi kötü bir görüntü veriyor. Bu görüntüyü iktidarın kendisi veriyor. Sağır ve zalim bir iktidar görüntüsü kalabalıkla, sandıkla, seçimle silinemez. Gezi Parkı’na gereksiz ve acımasız saldırıya geç; İstanbul’un merkezini halka kapat; iki yakanın bağlantısını kes ve bütün bunları yaptıktan sonra, tüm devlet imkânlarını seferber ederek Kazlıçeşme’de miting düzenle. Dolayısıyla, Kazlıçeşme mitinginin, Tayyip Erdoğan’ın tehlikeli bir gövde gösterisi olmanın ötesinde bir değeri yoktur. Tehlikelidir çünkü rejimin renginin değişebileceği sinyalini vermiştir.”
Bu eleştiriler ve “dostane uyarılar”, AKP ve hükümetinin güç ve destek kaybının, özellikle liberal-demokrat kimlikli olduklarını ileri süren çevrelerdeki güven ve itibar yitiminin göstergelerinden birini oluşturuyorlar. Nitekim, iktidar “koalisyonu” saflarındaki çatlakların genişleme tehlikesini gören A. Gül ve F. Gülen “itidal” çağrısı ile, durumu devlet ve hükümet yararına “düzeltme”ye yöneldiler. Gül, “On senede yaratılan imajın beş günde yitirilmemesi” uyarısında bulunurken, Gülen, Erdoğan’ın Yavuz Selim inadına gönderme yaparak, “bir köprü için aramızdaki onca köprü yıkılmamalı” açıklamasında bulundu.

B-) Kitle mücadelesi ve örgütlenmesinin deneyimi artık daha zengindir
Türkiye halkı ve gençliğinin mücadele tarihine iz bırakan en önemli halk direnişlerinden birinin 15-16 Haziran Büyük İşçi direnişi olduğu biliniyor. ’68’ gençlik ve halk hareketinin üzerine hala tartışılan ve sonuçlar çıkarılmaya devam edilen pratiğiyle birlikte, bu hareket, hak ve özgürlük için sermaye ve hükümetlerine-devletine karşı mücadele edilmeksizin ilerlenemeyeceği ve demokratik kazanımlar edinilemeyeceğini göstermiş; etkisi, gücü ve sonuçlarıyla deneyimin dersleri arasına yazılmıştır. İşçi, köylü yoksul kesimlerin, kentlerin yoksul tabakalarının eğitimli gençliğin ve gençliğin diğer bölümlerinin yığınsal dayanağını oluşturduğu 1960-70 dönemi mücadelesinin halkın hafızasına yazılmış bulunan  deneyiminden sonra ve 1989 ‘Bahar Eylemleri’, Zonguldak Maden işçilerinin eylemi ya da bir-iki güne ve belirli alanlara sıkışan emekçi direnişleri saklı tutulduğunda, tarihimizin en önemli bir diğer halk direnişine günümüzde (2013 Haziran’ında) tanıklık ettik. Toplumun çok çeşitli kesimlerinden yüz binlerin katılımıyla zengin yeni dersler bırakan bu büyük direnişin etkisini ve bıraktığı izleri ne siyasal şiddetin yoğunlaştırılması, ne de kara propaganda yok edemeyecektir. Bu direniş diğer yandan, bazılarının ondan çıkarmaya çalıştıkları gibi “örgütsüzlük” dersi yönünde de değerlendirilemez/değerlendirilmemelidir.

B-ı-) Daha güçlü örgüt(ler)e ihtiyaç daha çok belirginleşti
“Taksim- Gezi Parkı direnişi” ya da 2013 Büyük Haziran Direnişi olarak halkın mücadele tarihine yazılacak olan bu direnişe, “Taksim Platformu” ve “Dayanışması” gibi eylem içinde oluşturulan örgütlenmelerin üzerinde şekillendiği “85 alt bileşen” olduğu açıklanmıştı. Çok farklı kesimlerden ve siyasal ya da başka tür örgütlenmelerden gelenler ile büyük çoğunluğu örgütsüz ve herhangi politik parti-örgüt ve çevrenin aktif unsuru olmayan on binler birlikte üç hafta süren ‘yaşam ve eylem ortaklığı’, kitlesel mücadele ve kitlelerin örgütlenmesinin onların talepleri üzerinden ve doğrudan doğruya kendileri eliyle yürütülmesinin sahip olduğu ve olacağı olanak ve gücü bir kez daha açığa çıkardı. Direniş toplumsal değişim, devinim ve gelişimin halk mücadelesine nasıl da “gebe” olduğunun somut kanıtı oldu.
Bu büyük direniş halkın mücadelesini geliştirici örgüt biçimleri, birlikler ve hareketi ileriye götürecek taktikler için önemli deneyler sundu. Buna rağmen direnişi örgütlü mücadelenin “gereksizliği” yönünde yorumlayanlar da oldular. Taksim Gezi Parkı Direnişi, özellikle başlangıç durumunda “parkın inşaata açılması ve ağaçların kesilmesi-sökülmesi”ni protesto gibi bir gerekçeyi hareket nedeni sayan ve herbiri farklı yerlerden gelen “bireyler”in katılımasıyla başlamış olması, “örgütsüzlüğün güzelliği ve gücü” üzerine liberal anti örgütçü, anti merkezci görüşler için yeni bir “dayanak” oluşturdu. “Hiyerarşisiz, lidersiz, emir vereni-alanı bulunmayan”, “güzel halli” örgütsüzlüğün “gücü” üzerine çok sayıda makale kaleme alındı ya da direniş üzerine liberal-demokrat yaklaşımlarla kaleme alınan makalelerin neredeyse tamamında bu görüşe de yer verildi. “Her düşünceden insan”ın biraradalığından çıkarılan sonuç, “herhangi kalıba sokulmayı” ve örgütlenmeyi reddedişin, insana dayalı gelişme ve mücadelenin koşulu gösterilmesiydi.
Halk mücadelesinin yarattığı çoşkunluk haline kapılarak örgütsüzlüğün sözcülüğünü üstlenen ilerici, ”solcu”, devrimci yazar, edebiyatçı ve sosyologlar, “muhafazakar kalıpları kırma” adına işçi sınıfı ve emekçileri sınıf düşmanlarına karşı mücadelelerindeki en önemli silahlarından birinden yoksun kılacak bir söyleme sarıldılar. “Devrimin en iyi devrimcisiz yapıldığını” vaz eden ve “Güçlü olmak için ordulara, liderlere, parti programlarına, dev bayraklara, silahlara, dikkatle belirlenmiş savaş stratejilerine falan ihtiyaç olmadığını gördüler. Duygu her şeydi, inat ve sabır her şeydi, orada olmak her şeydi” diye ahkam kesenler “benim hayatım benim kararım”a varanların yan yana gelişlerinden çıkarılması gereken sonucun da, güncel somutluğu içindeki esnek ya da daha sıkı örgütlü hareket olduğu gerçeğini dahi görmezden geliyorlardı. Halkın, kendi yaşamı ve söz hakkı için direnişini, “partilerin veya devrimcilerin aracılığı”nı  gereksizleştirici sayanlar, halkın sermaye ve örgütleri karşısındaki örgütsüzlüğüne övgü düzerlerken, ne denli büyük kalabalıklarla isyana durursa dursun örgütsüz olduğu ve kaldığı sürece başarılı olmasının çok zor ve yalnızca rastlansal olabileceğini gözardı ediyorlardı.
Örgütlü kitlelerin gücü ve mücadelesinin azımsanması ya da zayıflık ve dağınıklık nedeni gösterilmesi yönündeki liberal anti merkezci ve sözüm ona özgürlükçü anlayış, kapitalizmin kendisi tarafından işbölümü, işyeri, fabrika, iş kolu vb. temelde hem bölünen hem de birleştirilip bir araya gelmeye zorlanan işçi ve emekçilerin, kendilerine karşı dişinden tırnağına örgütlü birleşik burjuva aygıt karşısında zayıf düşürülmesini yadsımaktadır. Mücade içinde örgütlenmiş kitlelerin örgütlü-planlı direnişleri, grev vb. eylemlerinden farklı olarak, kendiliğinden patlamalara katılan kitlelerin “bireyler” halinde ve dağınık olarak bir araya gelmeleri, herbirini harekete geçiren her ne talep ise onun etrafında kendi benzerleriyle ortaklaşmaya başlamaları, kitle hareketinin özelliklerinden biri olmasına rağmen, herhangi türden bir araya geliş ve birlikte davranış-birlikte eylemenin kaçınılmaz bir biçimde ve şu ya da bu ölçekli bir örgütlülük yarattığı bu son direniş tarafından da kanıtlanmış olmasına rağmen, direnişin gücü inatla “bireysellik”lere bağlı gösteriliyor. Oysa, daha hareketin ilk günü akşamından başlayarak sloganlarda ve eylemde birleşen çeşitli gruplar, ilerleyen süre içinde birlikte çadır kurma, gıda, içecek ya da diğer ihtiyaç malzemelerini birlikte taşıma, yerleştirme, gıda dağıtımı, pankart-doviz hazırlama, polis saldırılarına karşı birlikte direnme, bir araya gelerek çeşitli müzikler yapma vb. üzerinden “örgütlü oluş”un çeşitli biçimlerini nüveler halinde de olsa gerçekleştirmişler; örgütlü siyasal grupların kolektif davranışının birçok işin yapılmasında sağladığı kolaylık ve geliştiriciliğin de bir biçimde farkına varmışlardır. Örgütsüzlükten örgütlülük, “politikasızlık”tan politika “doğuran” etken ve süreçler böyle çalışmaktadır ve direniş, toplumsal hareketlerin bu dinamiğini bir kez daha kanıtladı. Taksim direnişine katılan birçok insanın, birçok aydın ve sanatçının neredeyse ortaklaşmış gibi, “İnsanların yardımlaşması, el ele tutuşması, birbirlerini kollamaları, fikirleri nedeniyle birbirlerini yargılamaması harika” idi; “ Bunlar çapulcu, ya da ne dediğini bilmeyen çocuklar, anneler olamaz“lar; “İnsanlar, birçok fikrin birleştiği ortak paydada buluşuyorlar”şeklinde dile getirdikleri eylem birliği özelliklerini örgütlü olmanın belirli amaç ve talepler etrafındaki birliği, birlikte hareketi ile ilişkili görmemek için, kişinin çok fazla “ben”ci olması ve “biz”den uzaklığı maharet sayması gerekir.
Örgütsüzlük övgüsü, devletin, kurumların, sınıf ilişkilerinin, sınıf farklılıkları ve baskısının olduğu her yerde ve her kesimde ancak baskıcı güçlerin işlerini daha kolayca sürdürmelerine yarar sağlayabilir. Yaşam alanlarının, doğanın ve “çevre”nin korunmasının bütün bu ilişkelerden ve onların politik ifadesinden bağışık olduğu veya olabileceği yönündeki görüşlerin tutarsızlığı, hakim politikanın tüm bu alanları da kapsayarak uygulandığını görmek istememesi ya da görememesinde değilse eğer, gözü kara bir politik örgüt karşıtlığının ürünü olmasındadır. Yaşam alanları ve “çevre”, kapitalist sömürü sisteminde hem bir sömürü nesnesidir, hem de egemen politik gücün siyasal-hukuksal, kültürel ve iktisadi uygulamaları/politikalarının konuları arasındadır.

B-ıı) Birlikte hareketin gücü ve yaratıcı zenginliği bir kez daha görüldü ve kanıtlandı
Bu direnişin kanıtladığı en önemli sonuçlarından biri, kitlelerin taleplerini sahiplenme temelinde biraraya gelmenin/birlikte hareketin sağladığı mücadele gücünün “farklı siyasal grup ve örgütler ve görüşleri” gerekçeli olarak görmezden gelinemeyeceğinin bir kez daha ve çok çarpıcı şekilde açıklık kazanmış olmasıdır. Baskı politikalarına karşı mücadelenin, ideolojik görüş ayrılıkları ortak talepler savunusu temelinde bir araya gelişin engeli olarak öne çıkarılmadığında çok daha kitlesel, etkili ve hakim sınıf ve güçlerini geriletici işlev görebildiği bir kez daha görüldü.
Bu büyük halk direnişi, işçi sınıfı ve emekçilerin, Kürt-Türk, Alevi-Sünni tüm kesimlerden ezilen ve sömürülenlerin sermaye ve hükümet saldırılarına ve emperyalist manevra ve dayatmalara, ülkeyi bölge düzeyindeki gerginliklerin ve Suriye’deki savaşın içine çekme yönündeki politikamlarına karşı çok daha etkili ve birleşik bir mücadelenin olanaklarını yarattı. Ancak gerçek o ki, bu olanak özellikle işçi sınıfı örgütleri (sendikalar) ve 30 yılı aşkın bir süredir ulusal haklarının tanınması için mücadele eden ve çok büyük bedeller ödeyen Kürtlerin yüz binlerle daha güçlü hale getirilmesi şeklinde değerlendirilemedi. Oysa, burjuvazi ve hükümet(ler)ini halkların taleplerini karşılamaya zorunlu ve gerçek anlamda mecbur bırakan yalnızca halkın mücadelesinin gücü, düzeyi ve birleşik kuvveti olagelmiştir ve bunun unutulduğu ya da gereklerinin yerine getiril(e)mediği her durumda, kazançlı çıkan burjuvazi ve uşakları olmuşlardır. Direniş bu gerçekliği bir kez daha açık hale getirmiştir.
Direnişin mücadele araçlarının zenginleştirilmesi, eldeki araçların kullanılmasında daha yaratıcı yöntem ve tarzların geliştirilmesi, “sosyal medya”nın-internet ağı ve olanaklarının teşhir, propaganda ve çağrılar için yetkin tarzda kullanılması yönünden yeni ve öğretici unsurlar sağladığı bir diğer gerçektir. Prof Gambetti, kendisiyle konuştuğu bir gencin söylediklerini şöyle aktarıyor: “Hocam biz buraya twitter ve facebook üzerinden mesajlaşmalar sayesinde geldik. Sosyal medyada biri bir mesaj atar, insanlar bunu beğendiklerine yayarlar, ama beğenip beğenmeme kişinin kendisine bağlıdır.” Bu dialogdan çıkarılacak sonuçlardan en önemlisinin, “sosyal medya” diye tabir edilen iletişim ağının, sömürü ve baskı sistemine karşı mücadelenin örgütlenmesi ve baskıların teşhirinde kolektif bir güce ulaşılması açısından çok daha yaratıcı ve etkili tarzda kullanılması zorunluluğu ve gerekliliği olmalıdır.
***
Başlangıçta söylendiği gibi, burada işaret edilenler, bu direniş bağlantılı olarak “ilk elde düşünülenler” ile sınırlıdır ve daha kapsamlı değerlendirme(ler) ihtiyacını ortadan kaldırmamaktadır.