Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Saldırılara karşı mücadele ve parti çalışmasının bazı sorunları

Türkiye’de hakim sınıflar ve devlet ve hükümet başta olmak üzere sistem kurumları ile ezilen sınıfların ilişkilerine bakıldığında, güncel yaşamda birbirine eşlik eden iki yan ya da özellik öne çıkıyor: Bir yanda “demokratikleşme” ve Kürt sorununun “barışçı çözümü” söylemi toplumu “sarmış” durumda, diğer yanda işçi sınıfına ve emekçi kitlelere yönelik sermaye ve hükümet saldırıları hız kesmek bir yana, şiddetlenerek sürüyor. Ülkenin tüm önemli kent merkezlerinde, herhangi taleple mücadeleye yönelenlere yönelik polis şiddeti, zehirli gaz ve panzerli saldırılar, yerlerde sürüklemeler, gözaltı ve tutuklamalar, günlük yaşamın birer unsuru haline getirilmiş bulunuyor. Reyhanlı’daki katliamı protesto gösterilerine dahi hükümet güçleri şiddetle engel oluyorlar. İstanbul 1 Mayıs’ında yaşanan şiddet önemli bir diğer gösterge idi. 12 Eylül cunta yasaları, “makyaj değişimi” ile işlemeye devam ediyor. Yargı baskısı giderek ağır biçimler alıyor. Söz, basın-yayın ve örgütlenme özgürlüğüne, grev hakkına ve hak direnişlerine saldırıların kapsamı genişletiliyor. Otuz kırk yıl önce ülkeden ayrılmış ve haklarında “siyasal suçlu” işlemi yapılmış insanlar ülkeye dönüşlerinde tutuklanıyorlar. İktidar, cunta yasalarıyla hakimiyet sağlama politikasını terketmiyor. Suriye’de, ABD, İngiltere, İsrail, Türkiye, Suudi gericiliği ve Katar tarafından da körüklenen iç savaşın taraflarından biri olmaya soyunan Erdoğan Hükümeti, savaşın Türkiye içlerine yayılmasına yol açacak politikadaki ısrarını sürdürüyor.*
Saldırılar elbette politik alanla sınırlı kalmıyor ve değiller. Tekelci sermaye ve kapitalistler yararına sosyal-iktisadi uygulamalarla halkın yaşamı giderek daha fazla sorunlu, daha mutsuz, daha çekilmez hale getiriliyor. Kimisi bir yıla yakın, diğer bazıları aylardır devam eden işçi direnişlerine yönelik patron ve devlet baskısı devam ediyor. Grevlerin etkisiz kılınması için özel çaba gösteriliyor. Kapitalistler ya sendikalı işçi çalıştırmayı tümden reddediyor ve işten atıyorlar ya da “bağıtlanan” toplusözleşme kurallarına uymayarak, çıkarlarına uygun düşecek şekilde ihlal ediyorlar. Zengin-yoksul uçurumu giderek büyüyor. Dünyadaki 1226 dolar milyarderinden 43’ü Türkiyeli. Gelirleri bir ila 4 milyar dolar arasında değişiyor. En üst %20’lik dilimi oluşturan zenginler ülke gayrısafi milli hasılasının %48’ine el koyuyorlar. Dört kişilik bir ailenin geçimi için 3 bin lira civarında para gerekirken, 5 milyon kişi asgari ücret (800 TL) ile çalışıyor. Sosyal güvenlikten yoksun ve kayıtsız çalıştırılan milyonlarca kişi var. “Türkiye’yi Çin’leştirme” adına planlanan, emekçilere daha fazla saldırı ve emekgücünün aşırı ucuz hale getirilmesidir. Taşeronlaştırma, işçi ölümleri, kadın ve çocukların artan oranda ve düşük ücretle çalıştırılmaları en önemli sorunlar arasında. İşsizlik azalmadı, arttı. Çevre katliamı devam ediyor. Hidroelektrik santral inşaatlarıyla yaşam alanları tahrip ediliyor. Boğaza “Üçüncü Köprü Projesi” kapsamında 2 milyon 507 bin 152 ağaç kesilecek. Bir o kadarı, belki daha fazlası da, “İstanbul’a Üçüncü Havaalanı Projesi” kapsamında yok edilecek. İşyerlerinin, fabrikaların kentlerin dışına “atılmaları”ndan sonra, işçilerin toplu olarak direniş yapmalarını engelleme girişimleri yoğunluk kazandı. AKP Hükümeti 1 Mayıs gibi büyük kitle gösterilerine alanları kapatmaya soyunmuş durumda.  İşçi ve emekçilerin yürüttükleri mücadelenin “görünmez kılınması” ve “kamuoyu”nun bilgisinden saklanması için iktidar ve medyası özel psikolojik savaş taktikleri izliyor.

İKİNCİ YAN YA DA GÜÇLENEN DİRENME EĞİLİMİ
Baskı gören ve sömürülen sınıf ve kesimlerin saflarında ise, saldırılara karşı giderek artan bir öfke birikimi var. 1 Mayıs, tüm engellemelere ve İstanbul’daki gaddar saldırıya rağmen ülkenin birçok kentinde bir mücadele gününe dönüştürüldü. Kürt-Türk ve diğer etnik kökenlerden işçi ve emekçiler meydanlarla bir araya geldiler. Tuzla’dan Şişli’ye işçi-emekçi yürüyüşü, Çağlayan’da tekstil emekçilerinin gösterisi, Diyarbakır’da Tuğla işçilerinin katılımı, İzmir’de yüz bin kişinin katıldığı miting, suskunluğun reddinin ve mücadele eğiliminin örnekleri arasında yer aldılar.
İşçilerin, birbirlerinden kopuk ve hala küçük çaplı olmakla birlikte farklı biçim ve yöntemlerle sürdürdükleri direnişler devam ediyor. Pakmaya, Ermenegildo Zegna, Kuzu Deri, DHL Kargo işçileri sendikalı olmak istedikleri, Tek Gıda-İş, Deri-İş, TÜMTİS gibi, isimlerini çeşitli direnişlerle duyuran sendikalarda örgütlendikleri ve böylece kapitalistler karşısında belirli dayanak noktalarına sahip olmak istedikleri için işten atıldılar ve buna karşı, bazıları bir yıla yaklaşan, diğerleri ayları bulan protesto ve direnişlerle mücadele ediyorlar. DHL Kargo işçileri 345 gündür sendika hakkı için direniyorlar.  Diyarbakır’da 2 bin tuğla işçisi, sigorta ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi talebiyle, sendikaları olmadıkları halde, fiili grev başlatarak belirli haklar elde ettiler. Pakmaya işçilerinin düşük ücret ve kötü çalışma koşullarına karşı sürdürdükleri direniş İzmir, Kocaeli, Düzce gibi, şirketin birkaç işyerinde paralel şekilde sürüyor. Hava-İş Sendikası, işten atılan 305 emekçinin geri alınması da dahil çeşitli taleplerle 15 Mayıs’ta THY işyerlerinde grev başlattı. MESS ile yapılan grup toplusözleşmelerinde uyuşmazlık nedeniyle metal sektöründe grev kararı alındı. Kürtler ulusal talepleri ve hak eşitliği için mücadeleyi sürdürüyorlar. Hükümetin Suriye politikasını protesto egilimi güç kazanıyor. Vb. vb..

HAREKETİN İNİŞLİ-ÇIKIŞLI İLERLEMESİ VE MÜCADELEYİ YAYGINLAŞTIRMA İHTİYACI
Saldırıların yoğunluğu ve yaşamın hemen her alanına genişlemiş olması ile işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin çıkarları arasındaki zıtlık kitlelerin mücadeleye yönelmelerini kaçınılmaz kılmasına rağmen, mücadelenin gelişmesi ve kitleselliği; taleplerinin içeriği, amaç ve hedefleri, uzlaşmaz karşıt sınıfların güç ilişkileri başta olmak üzere, nesnel ve öznel çok çeşitli etkene bağlı olarak şekillenir. İşçi sınıfı ve kent-kır emekçileri hareketinin birkaç on yıldır yoğun saldırılar altında geriye püskürtülmüş olması, burada yeniden üzerinde durmamızı gerektirmeyen uluslararası alandaki gelişmelerin dolaysız sonuçlarından biri ve bizim açımızdan en önemlisiydi. Buna, Türkiye’nin 12 Eylül faşizminin yoğun terörüyle kitle örgütlenmesi ve örgütlerinin dağıtılmasının özel hedef seçilmesi eklendi. Kitle mücadelesi ve örgütlenmesinin nispeten ağır ve yavaş gelişmesinin en önemli etkenlerinden biri budur. Buna rağmen hem uluslararası alanda hem de Türkiye’de işçi ve emekçiler, –talepleri için mücadeleden hiçbir koşulda vazgeçmemelerine rağmen–, içinde bulunduğumuz dönemde, geriye püskürtüldükleri ve sıkıştırıldıkları yerlerde suskun ve boyun eğmiş vaziyette durmayı redderek, özellikle de 2007-2008 dünya ekonomik krizinin daha da ağır hale getirdiği yoksulluk, açlık, işsizlik, uzun çalışma süresi ve düşük ücret/maaş, sosyal hakların kısıtlanması vb.’ne karşı ve bazı bakımlardan yeni özellikler de kazanmış olan çeşitli protesto eylemleri, grev ve direnişler ile yanıt verdiler/veriyorlar. Bu eğilimin giderek güç kazandığını ise, Yunanistan, İspanya, İtalya, Fransa, İngiltere, Şili, Portekiz, İrlanda gibi ülkelerdeki protesto, grev ve genel grevler ile  Almanya ve Türkiye’deki çeşitli direnişler ortaya koyuyor. Arap ülkelerindeki ayaklanmalar ile Tunus ve Mısır’ın eski diktatörlerinin tahtlarından indirilmiş olmaları, “en geri” diye horlanan ülkelerdeki gelişmelerden bir diğeri oldu. Burjuvazi ile kurumlarının işlevine dair “kitle düşüncesi”-algısı bu tür direnişler içinde değişime uğradığı gibi, “son” dünya krizi bağlamında kapitalizmin “organik aydınları” olarak burjuva teorisyenlerin kapitalizmin sorunlarına ilişkin umutsuz tezleri de kapitalizme “güven duyan”ların saflarında erozyonu büyütüyor. Bu gelişmeler, sermayeye karşı mücadelenin yaygınlaştırılmasını hem mümkün hem de gerekli kılıyor.

KAPİTALİST “ÖZGÜVEN”İN EROZYONU VE KORKUNUN ÜRETTİĞİ ŞİDDET YOĞUNLAŞMASI
Kapitalizmin halk kitleleri için sömürü, baskı ve yoksunlukların sistemi olması, olağan dönemlerinden farklı olarak kriz koşullarında daha net olarak görülür olmaktadır. Kriz koşulları, burjuvazi ve sistemi açısından, denebilir ki, “özgüven” yitimi ve korkunun yığılma-yoğunlaşma dönemleridir. Krizden “kurtulma çareleri” olarak kitlelere yöneltilen saldırı ve baskının artmasının nedeni buradadır. Sermaye egemenliğinin kurtarılması için işçi ve emekçiler baskıyla ve siyasal şiddetle susturulmaya çalışılırlar. Kapitalist “özgüven” erozyonu ve yitiminin diğer göstergesi, böylesi dönemlerde sistemin geleceği üzerine tartışmaların yoğunlaşması ve “kurtarma reçeteleri”nin yeniden piyasaya sürülmesi kapsamında, temel açmazları ve çelişkilerinin örtülmesini de içermek üzere “aksayan yönleri”nin de sergilenmek zorunda kalmasıdır. Bu korku, tartışma, yol-yöntem arayışı, işçi sınıfı ve emekçilerin sömürü sistemine karşı tutum ve düşüncelerini de çeşitli düzeylerde etkiler. 21.yüzyılın ilk büyük dünya krizi burjuva iktisadının uluslararası üne sahip temsilcileri tarafından da “yeniden irdelenip arızalarının nasıl giderileceği”ne dair tartışmaların konusu edildi ve onların amaçladıklarından farklı olarak, işçi sınıfı ve sömürülen tüm kesimler açısından, mücadelenin örgütlü tarzda sürdürülmesi gereğini daha net olarak anlaşılır kılacak ek malzeme sundu.
Burjuvazi ve burjuva ideologları, kapitalizmin siyasal müdahalesiz, serbest piyasaya dayalı üretim sistemi olduğunu propaganda ederlerken, devlet ve hükümetler tarafından trilyonlarca dolarlık kaynak kullanılarak ekonomik işleyişe müdahale edildi; tekelci sermaye yararına siyasal kararlarla halk kitlelerinin üzerindeki vergi yükü artırıldı, çalışma ve yaşam koşullarını ağırlaştırıcı uygulamalar birbiri ardına yürürlüğe kondu, milyonlarca işçi işten atıldı. Bu gelişmeler yalnızca burjuva devletinin “yansızlığı” ve “hakem”liği üzerine söylemin çürüklüğünü sergilemiyor, onun baştan beri sömürücü azınlık/kapitalist sınıfın tüm toplum üzerindeki baskı ve hakimiyet aracı olduğu gerçeğinin görülebilir olmasına da daha fazla alan açıyor. Kapitalist piyasa ekonomisini verimlilik, serbest rekabet ve tercih, refah ve mutluluk olarak sunan burjuva teorisi birkez daha “gümbür gümbür” dökülmüştür. Başlıca Avrupa ülkeleri ve ABD olmak üzere, kapitalist ülke hükümetlerinin tirilyonlarca doları tekellerin kasalarına aktarırlarken, emekçilere yönelik baskı ve iktisadi-sosyal saldırıları yoğunlaştırmaları, kapitalizmin öyle varsayıldığı ve gösterildiği üzere “herkes için” olmadığını gösteren çok somut ve çarpıcı bir veridir. Tekellere 23 trilyon dolar aktaran devlet ve hükümetlerin işçi ve emekçilerin karşısına polis ve jandarma gücüyle çıktıkları, ücret ve maaşları düşürüp işten atmalara hız verdikleri, yoksulları daha da yoksul hale getirdikleri, kendilerinin dahi gizlemeyi başaramayacakları gerçekler arasındadır. Yaşam alanları tahrip edilmekte, doğa koşullarına verdikleri yıkımın maliyetleri emekçilere yıkılmaktadır. “Piyasaların mutlak serbestliği” üzerine vaazları bitmeyen emperyalist papağanların toplumsal gelişmenin “son aşaması” olarak sunmaya çalıştıkları ve M. Thatcher gibi bir İngiliz sömürge kasabının “tıyniyetsiz” ukalalığıyla “başka bir alternatifinin olmadığı”nı söylediği “neoliberalizm” ve “piyasa ekonomisi”nin insan soyuna verdiği iktisadi, sosyal, psikolojik ve kültürel yıkımdan başka bir şey olmamıştır. Neoconlar ve Thatcher, “toplum diye bir şey yoktur!” anlayışını dayatırlarken, aslında “birey de yok” demişlerdir, ama bireyci(lik) egosuyla azınlık zengin tiranlar, para sayma makinalarının başında ya da sanal dünyalarında, 4.6 trilyon doların sadece 1226 kişiye ait olmasını ve 500 en büyük zenginin gelirinin bunun 416 milyon kişinin gelirinden daha fazla tutmasını “herkesin refahı ve mutluluğu”nun anahtarı olarak göstermeye devam etmişlerdir.
Ancak ne bu propagandanın yaygınlığı ve etkinliği, ne de emekçilerin sömürülmesiyle sağlanan trilyonlar, kapitalizmi “sonal” ve “yıkımsız” sistem haline getiremez, getirememiştir. Kapitalizmin devrimci eleştirisi bir yana, onun kendi içinden ve daha iyi işlemesini dert edinen burjuva iktisatçılarının 2007-2008 dünya krizi bağlamında gündeme getirdikleri ve kapitalist sömürünün ömrünü uzatmaya adanmış “düzeltici eleştiriler”in saklı özelliklerinden biri de, onun akıbetiyle ilgili tedirginlik ve hayal kırıklıklarıdır. Kapitalizmin temel çelişkilerini gizlemeyi iş edinen burjuva iktisatçılarının bir kısmı, sistemin “mükemmel şekilde sürdürülebilir olduğu” yaygarasından koparak, onun “nasıl sürdürülebilir hale getirileceği”ne yoğunlaşmaya başladılar. Bireyin –burada esas olarak zengin birey– kendi çıkarları ardında giderken “toplumsal yararı da var ettiği” şeklindeki piyasacı burjuva görüşünün somut bir karşılığının olmadığı krizin çarpıcı sonuçları (yoksulluk, işsizlik, açlık ve yıkım) tarafından sergilendiğinde, sermaye ideologlarını tutan sancı şiddetlendi. Bir aralar adı “kriz kahini” olarak da anılan Nouriel Roubini örneğin, “Kapitalizm Ölüme Mahkum mu?” başlıklı makalesinde, Marx’ın “kısmen haklı” olduğuna kadar “ilerledi”! Kapitalizmin kitlesel işsizlik, yoksulluk ve moral yıkımıyla “kendi sonunu getirme potansiyeline sahip olduğu”na işaret eden Roubini’ye göre, “üretken altyapı yatırımlarını hedefleyen mali canlandırma politikalarıyla istihdam yaratmak” bu potansiyel tehlikeyi savuşturabilirdi! “Düzenleyici önlemler” kapsamında “insan sermayesine yatırım” olarak, kapitalist politikacıların kimi zaman dillerine doladıkları demagojiyle birleşen bir yaklaşım içinde idi, Roubini.
Zengin-yoksul gelir uçurumunun kitlelerin sisteme ilişkin yargılarını değiştirici bir rol oynamasından ürken burjuva politikasını seslendiren bir diğer iktisatçı, J. Stiglitz idi. “Serbest piyasa”ya inancın dünyayı “batmanın eşiğine getirdiği”ni belirten Stiglitz, kapitalizmin son otuz kırk yılında “dünyanın en zengin ülkelerindeki en zenginlerine refah getirdi”ğini belirterek, “Krizin Amerikalılara (ve diğerlerine) daha fazla eşitliğe, daha güçlü düzenlemelere ve devlet ile piyasa arasında daha iyi bir dengeye ihtiyaç olduğu dersini vermesini umanlar arasındaydım” diye, beklentilerini dile getirmekteydi. Ama ne fayda, “özel çıkar grupları” ve “sağ kanat iktisat” “Avrupa ve Amerika ekonomilerini tehdit ediyor”du.
Stiglitz ve “düzeltmen” öteki eleştirmenler en iyimser deyişle yanılıyorlar; çünkü “aykırılık”, “beklenilmezlik” babında saydıkları özelikler, kapitalizmin bünyesel özellikleridir. Kapitalizm varolduğu sürece varolan, ancak kriz dönemlerinde daha da belirginleşen ürünleridir. Sistem içi önlemlerle mevcut hallerinden daha iyileştirilebilir olan çalışma ve yaşam koşulları, düşürülebilir işsizlik oranları, artırılabilir sosyal güvenlik elbette mümkündür ve bunlar için mücadele devam etmektedir. Ancak, işsizliğin, yoksulluğun, açlığın, güvencesizlik ve konut yoksunluğunun ve sıralanabilir tüm diğer “kötülükler”in kapitalist sömürünün ürünü olmaları, sömürü sistemi varolduğu sürece bunların da değişen düzeyde varolmalarını sağlar. Kâr için üretim daha çok artıdeğere el koymayı gereksinir ve kapitalist rekabet yıkımsız olamaz. Kapitalizmin istikrarlı toplumsal düzeni üzerine söylem, onun kendi gerçeğine aykırıdır. Kapitalizmin “sürdürülebilir” olup olmadığına dair burjuva kaygısını gösterir tartışmalar, 2007-2008 krizi bağlantılı olarak yeniden gündeme gelip yoğunlaşmış olmasına rağmen, krizlerin olmadığı “olağan işleyiş” dönemlerinde herhangi burjuva korkusunun olmadığına delalet etmez. Dünya kapitalizminin bu türden krizlere mahkumiyetinin onun yıkımını yalnızca iktisadi hareketin evrimi içinde ve kendiliğinden gerçekleştiremeyeceğini; sömürü sistemine, ancak, sömürülmeden ve özgürce yaşamının bu sistemin yıkılmasından geçtiği bilinciyle hareket eden işçi sınıfının devrimci eylemiyle son verilebilir olduğunu, burjuva iktisatçıları ve politikacılarının da bildiğinden kuşku duymamak gerekir. Kapitalizme yukarıdaki türden “içten eleştiri”lerin nedeni, kriz koşullarında daha da çarpıcı halde görülür olan işsizlik, yoksulluk, açlık, sosyal güvencesizlik gibi olguların keskinleştirdiği çelişkilerin işçi ve emekçilerin uyanışında gördükleri işlevin de belirli biçimde açıklık kazanmasıdır. Kapitalizmin devrimci olmayan eleştirisinin sosyal ve mali önlemlerle kitlelerin öfkesini yatıştırmayı gündemine almasının nedeni buradadır. Sistem içi düzenleme tedbirlerleri, kitlelerin devrimci eleştirisini, devrimci başkaldırısını önlemeye ya da ötelemeye yöneliktir.

SİSTEME DEVRİMCİ ELEŞTİRİ; PARTİ ÇALIŞMASI VE ÖRGÜTLÜ MACADELENİN TOPLUMSAL TEMELİ
Peki, devrimci eleştiri nereden ve nasıl ilerlemelidir? Sorunun yanıtı, yukarıda, “örtük” şekliyle de olsa, bir yönüyle ve belirli ölçüde verildi. Ezilen ve sömürülen sınıf(lar)ın “insanlığın tarihsel birikimi”nden öğrenerek, kendi kaderlerini belirlemeye girişmelerinin eninde sonunda gerçekleşir olmasından, hatta kaçınılmazlığından söz ettiğimizde, bunun mevcut toplumdaki olanak ve dayanaklarının varlığından hareket ediyoruz. Kapitalizm emekçiyi –genel olarak insanı– kâr için üretimin nesnesi olarak “şeyleş”tirirken, onu sisteme karşı mücadeleye de çeker. Kâr için kapitalist üretim, proletaryayı doğurmakla kalmaz, kendine karşı örgütlü güç haline gelmesi için, iradi olmayan nesnel nedenlerle bağlı sosyal-iktisadi zemini de onun için hazır hale getirir. Üretim araçları mülkiyetinden yoksun ve emekgücünü yarattığı/ürettiği değerin çok küçük bir kısmına karşılık gelen ücretle satarak yaşamını sürdürmeye çalışan işçi ve emekçiler, kaderlerini burjuvazinin kâr makinesinin cenderesine bırakıp bırakmayacaklarına; kendileri için politikanın öznesi olup olmayacaklarına karar vermek zorunluluğu ile de eninde-sonunda karşı karşıya gelirler. İçinde tutuldukları koşullar ile “insan gibi yaşamak” arasındaki zıtlık, çatışmayı doğurur. Mevcut “düzen” ve toplumsal ilişki biçimlerinin insanlar üzerindeki hakimiyeti, bunun kazandığı derin etkiye rağmen sarsılmaya başlar; ve bir kez ‘kurt gövdeye girdiğinde’, çözülme ve dağılmanın; karşı reaksiyon ve yıkımın önünü almak giderek olanaksız hale gelir. Eski araç ve yöntemlerin yetersiz kalacakları yeni ve daha keskin bir mücadele dönemi başlar. Uyulması istenen “ortak çıkar ve değerler” ile çatışma halindeki işsizlik, yoksulluk, eğitim, sağlık, barınma ve beslenme sorunları, mantıklı düşünebilen her bireyi “muhasebe yapma” ihtiyacıyla yüz yüze getirir, ve onlar, önlerine konan kurguların kofluğunu görebilecekleri bu “muhasebe”den çıkardıkları sonuçlar üzerinden yeni hedeflere yönelir(ler). Yaşanan gelişmeler; olayların acımasız yıkıcılığı, kitleleri, ya da onların bir kesimini olayları ve gelişmeleri sadece seyirci kalarak ve kendilerine söylenenleri kesin doğrular kabul ederek izleme ve otoritenin ardı sıra gitme yerine, tüm boyutlarıyla olmasa da, olayların ardındaki gerçekleri anlama çabasına yöneltir.
İşçi sınıfı-ve emekçiler, daha iyi bir yaşam istemiyle atıldıkları mücadelede, üretim araçlarını ellerinde bulunduran kapitalistler ile “aynı toplum” da yaşadıklarını; ancak onlarla asla eşit olmadıklarını deneyimleyerek edindikleri tecrübe ve uluslararası alanda sınıf kardeşlerinin mücadelelerinden öğrendikleriyle, sınıf örgütlerini oluşturmak üzere, aynı “emek ordusu”nun neferleri olarak harekete geçerler. Bu durumları, sömürülen ve baskı altında tutulanlar olarak, sermaye hakimiyetinin son bulması zorunluluğuna işaret eden ve bunun yol-yöntem ve araçlarının bilgisini sunan devrimci sınıf politikasıyla birleşmelerine dayanak oluşturur. Egemen sınıf ve her türden kurumunun kendini tüm toplumun temsilcisi olarak göstermesi, kendi çıkarlarını tüm sınıf ve kesimlerin çıkarı olarak tarif etmesi ve buna aykırı hak talebinde bulunmayı “toplumun güven ve huzurunu bozma girişimi” olarak göstermesi, bu gibi dönem(ler)de eski inandırıcılığını yitirmeye; burjuvazinin, eli altındaki  devasa güç, araç ve olanakları kullanarak, gelenek-görenekleri istismar ederek sağladığı ideolojik-politik etki sarsılmaya; kapitalizmin çanı çalmaya başlar.  İnsanın, başkasının sultası altında olmaksızın, başkası tarafından sömürülmeksizin, emeğiyle katıldığı toplumsal üretimden gereksinmelerini karşılayacak kadarını alarak insanca yaşayacağı bir toplumsal düzen isteği ve bunun için mücadele gündeme gelir. Buradan ama, “hareketin evrimi ve toplumsal çelişkiler devrimi kaçınılmaz kıldığına göre, tasaya gerek olmadığı ve doğru dürüst bir çalışmaya ihtiyaç duyulmayacağı” sonucu çıkmaz. Sınıf mücadelesi tarihi kendiliğindenciliği ve kaderci anlayış ve beklenticiliği mahkum edegelmiştir. İnsanlar ve sınıflar, kendi tarihlerini, içinde bulundukları maddi koşullarda devraldıkları ve geliştirdikleri deneyim ve mücadele ile kendileri yaparlar. Mücadelenin gücü ise, esas olarak örgütlü oluşunda, örgütlenmiş kitleler tarafından yürütülmesindedir.

KİTLELER İÇİNDE DEVRİMCİ ÇALIŞMANIN ÖNEMİ VE BAZI SORUNLARI
İşçi sınıfı ve kent-kır emekçilerinin politikanın farklı türleriyle ilişkileri ve bu ilişkinin niteliği, kapitalist dünyanın-kapitalist Türkiye’nin sömürüsüz/kapitalizmsiz bir dünya ve ülkeye dönüştürülmesi amaç ve hedefine bağlanan mücadelenin seyrini dolaysız olarak etkilediği ve belirlediği için, kitlelerin politika ile ilişkisinden söz ettiğimizde, bizim açımızdan, başta gelen sorun, işçi sınıfı başta gelmek üzere, emekçilerin yalnızca sermaye ve hükümetlerinin aktüel saldırılarına karşı çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirme mücadelesinde birleşmeleri olarak kalmaz, ama sömürü sistemine karşı devrimci bir politik tutumda birleşmeleri olarak belirir. Bu ise, basitleştirilerek söylenecek olursa, ancak onların bu sistem içindeki kendi durumlarının bilgisiyle sömürü sistemine karşı mücadelesini örgütleme çalışması ile gerçekleştirilebilir. İşçi kitleleri ve kent-kır yoksulları/emekçileri arasındaki parti çalışmasının her koşuldaki başlıca özelliği, kapitalist üretim sisteminin iktisadi temeli, yapısı ve temel özelliklerinin işçi-emekçi kitleleri tarafından kavranmasını içeren bir çalışmaya genişlemiş olmasıdır. İşçi ve emekçiler, üretim sürecindeki toplumsal yer alışlarını belirleyen iktisadi işleyişin temel özelliklerini; sermaye-toprak-makine-fabrika mülkiyetiyle ilişki biçimleri üzerinden farklılaşmış olan sınıfların birbirleriyle ve devletle ilişkilerini kavradıkları ölçüde, kapitalist toplumdaki kendi durumlarının –ve burjuvazi başta olmak üzere– diğer sınıf ve kesimlerin varoluş tarzlarının değişken ve tarihsel olduğunu da görüp anlayacak, artıdeğer sömürüsüne dayanan sistemin yok oluşunun kaçınılmazlığını, tarihsel-toplumsal yasaların bilgisiyle de silahlanmış olarak kavrayacak ve bunun mücadelesine kararlılıkla girişeceklerdir. Kitleler içindeki parti çalışması, kitlelerin aktüel-acil taleplerinin savunusu üzerinden sürdürülen mücadelenin bu asıl amaç ve hedeflerler ile bağlı olarak yürütülmesi çalışmasıdır.

a-) Parti çalışmasının niteliği ve kapsamı
Kitle içinde parti çalışması, herhangi bilinmez-belirsiz bir toplumsal zeminde ve belirsiz zaman(lar)da değil, somut-belirli ülke(ler)de ve toplumsal koşullarda ve bilinebilir-içinde yaşanılan dönemde sürdürülen bir çalışmadır. Nasıl bir dünya ve ülkede yaşadığımız; içinde bulunduğumuz koşullarda ne türden gelişmelerin yaşandığı ve bunların işçi sınıfı ve ezilen halklar açısından ne tür sorunlara yol açtığı, doğrudan doğruya bu gelişmelerden ve onları üreten iktisadi-toplumsal temellerinden hareketle bilinebilir hale gelirler ve bu da, talepler kadar amaç ve hedefin de belirlenmesinde hareket noktalarını oluşturur. İşçi sınıfı ve emekçilerin iktisadi-sosyal ve siyasal talepleri her durum ve dönemin özellikleri ve sınıf güç ilişkileri tarafından etkilenirler, ancak ne sadece içinde bulunulan “an”ın-dönemin dayattığı ve onlar çözülmedikçe ilerlenemeyecek olanlar ile sınırlıdırlar ne de dönemsel acil ve “asgari” olanlarının savunusu olmaksızın “bir hamle”de başarılmaları mümkün olabilecek daha genel ve nihai talep, amaç ve hedeflerle.
Devrimci sınıf partisi, sınıfın en ileri kesimlerinin sömürü ve baskının her türüne karşı mücadeleyi sömürü düzeninin ortadan kaldırılması ve sınıfsız toplum hedefiyle birleştirerek örgütlü birliğini  sağlayan bir örgütlenme olarak, programatik görüşlerinin kitlelerin en geniş kesimleri içinde yayılmasını tüm araç ve yöntemleri kullanarak başarmayı ve bununla birlikte onların en geniş kesimlerini örgütü etrafında birleştirmeyi her koşulda esas alır. Bunu ama, her bir dönemde işçi ve emekçi hareketinin somut durumu ve kitlelerin taleplerinden hareketle, emekçi hareketinin ihtiyaçlarına yanıt oluşturacak siyasal tespit ve taktikler ile gerçekleştirmeye çalışır. Bu ise, içinde bulunulan durumda öne çıkan acil taleplerin gözetilmesini ve kitleleri bu talepler etrafında birleştirici bir mücadele anlayışının benimsenmesini gereksinir. Kitleler içindeki devrimci çalışma; işçi ve emekçilerin günlük ya da acil ve dönemsel iktisadi-sosyal ve politik talepleri için mücadelesinde doğrudan yer alınmadan sürdürülemez. Bu yer alış, söz uygun ise, “bir başlangıç noktası”dır. Sistemin özellikleri, niteliği, çelişkileri, sosyal-sınıf güçlerinin ilişkileri ve devlet hakında işçi ve emekçilerin aydınlatılmaları; kapitailzmin sermaye kârı için artıdeğer sömürüsüne dayanan bir baskı sistemi olduğunun ve aynı nedenle de tasfiye edilmesinin işçi sınıfı başta olmak üzere insan soyunun yararına olduğu bilincinin oluşturulması, ancak bu dolaysız katılma, yer alma ve emekçilerin yaşamının her alanında onlarla birlikte olma tutumu ile inandırıcılık kazanır. Burjuva liberal, reformist, muhafazakar ya da faşist politik görüşlerin kitleler içindeki ve üzerindeki etkisinin kırılması, kitlelerin kendi çıkarları için sistem içi iyileştirmelerle sınırlı kalmayan ve sömürülmelerinin olanaklarını ortadan kaldıran devrimci-sosyalist bir uyanışı ve örgütlenmesi ancak bu kapsam ve nitelikteki bir faaliyet içinde gerçekleştirilebilir.
Kitleler içindeki siyasal-sosyalist çalışma, işyeri ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi için yürütülen iktisadi-sosyal çalışmanın sınırlarına hapsedilemez. Demokratik siyasal taleplerin savunusu; söz, basın-yayın ve örgütlenme özgürlüğü, ulusal baskının son bulması ve ulusların tam hak eşitliği ve kaderlerini tayin hakkının yasal-anayasal güvenceye bağlanması, ülkenin emperyalizm ile ilişkileri tarafından belirlenen antiemperyalist taleplerin sahiplenilmesi vb. mücadelenin kapsamı içindedir. Türk-Kürt uluslarından ve çeşitli diğer ulusal topluluk ve milliyetlerden işçi ve emekçiler, emperyalizme bağımlılık ilişkilerine son verilmesi ve siyasal gericiliğin baskı ve yasak zincirinin kırılması için mücadelede yığınların başında yer almaksızın, sosyalist bir ülke kurma mücadelesini başarıyla sürdüremezler. Politik baskının her çeşidi ve tüm görünümlerine karşı mücadele şarttır: ulusların kaderlerini serbestçe ve hiçbir baskıyla karşılaşmaksızın tayin etmeleri hakkı savunulmalı, dinin devletten, okul ve eğitim sisteminden ayrı tutulması ve herbir bireyin “kendi sorunu” sayılması için mücadele edilmelidir. Kadına yönelik cinsiyetçi politika ve ayrımın son bulması, söz basın-yayın ve örgütlenme özgürlüğünün tüm halk kesimleri için engelsiz olarak sağlanması; baştan sona gerici, antidemokratik yaptırımlardan oluşan yasal-anayasal sistemin halkın çıkarları temelinde değiştirilmesi ve gerçekten demokratikleştirilmesi için birleşik bir mücadele gereklidir. Ülke toprakları üzerindeki yabancı askeri birlik, emperyalist üs ve nükleer cephaneliklerin çıkarılması ve lağvedilmesi; emperyalistlerle imzalanmış ikili ve çok yönlü askeri-stratejik anlaşmaların iptali, NATO gibi askeri saldırı örgütlerinden çıkılması için mücadelede birleşmeyen işçi sınıfı ve emekçiler, burjuva-kapitalist hegemonya ve sömürü ilişkilerine son veremezler. Lenin’in deyisiyle, siyasal demokrasi mücadelesinde eğitimden geçmeyen ve halkın öteki kesimlerinin sorunları için mücadele etmeyen işçi sınıfının sosyalizm mücadelesini basarıyla yürütmesi zor, hatta olanaksızdır. Sendikal ekonomik teşhiri sosyalizm propagandası ve sosyalist çalışma yerine ikame eden ekonomist-sendikal anlayışların dünya işçi sınıfı hareketine vurduğu büyük darbelerin deneyimine sahip olan sınıf bilinçli ileri işçi ve devrimci parti, sermaye egemenliğine son verilmeden sömürü ve baskının toplumsal iktisadi temelinin ortadan kaldırılamayacağı anlayışının, aktüel-acil ekonomik-demokratik talepler için mücadele eden kitleler içinde güç kazanması için sahip olduğu araç ve olanakları en verimli tarzda kullanmak zorundadır. Çalışmasının devrimci niteliği, kapitalizm ve burjuva sınıf egemenliğinin tasfiyesi asıl ve sonal hedefi tarafından belirlenmiş ve şekillenmiştir. Mücadelenin, sermaye ve gericiliğe karşı siyasal iktidar mücadelesi olarak gelişmesi ancak bu durumda sağlanabilir. İşçilerin sosyalist sınıf partisinde ve parti etrafında kitlesel olarak birleşmeleri ve üretim araçlarının özel kapitalist mülkiyetine son vermek üzere siyasal devrimle iktidarı almaya girişmeleri ve bunda zafere ulaşmaları, ancak bu yoldan ve böylesi bir çalışma zenginliği ve ısrarıyla gerçekleştirilebilir.

HALKIN TÜM KESİMLERİNİN TALEPLERİ ÜZERİNDEN GENİŞLEYEN BİR ÇALIŞMA
Sınıf bilincine ulaşmış işçiler ile onların devrimci sınıf partisi, halkın tüm öteki kesimlerini bağımsızlık ve demokrasi için mücadelede yanına çekecek bir çalışmayı, ancak bu mücadelenin başında yer alarak gerçekleştirebilir. Çünkü sosyalizm için işçi sınıfının mücadelesi, işçilerin salt kendileri için bir mücadele değil, tüm ezilen ve sömürülenlerin sınıf sömürüsü ve baskısından kurtulmalarını amaç edinen bir mücadeledir. Mücadelenin bu perspektif ile sürdürülmesini ise, ancak işçi sınıfı ve emekçilerin en bilinçli en ileri kesimlerinin politik örgütü olarak devrimci sınıf partisi sağlayabilir. İşçilerin, iktisadi-sosyal sınıfsal talepler için mücadelesi ve bunun için ekonomik teşhir ve ajitasyon esas olarak kendi sınıf güçlerinin en geniş kesimlerinin birleşmesini/birleştirilip harekete geçirilmesini içermekle birlikte, tüm ezilenlerin ve sömürülenlerin devlet ve hükümetlerle ilişkilerinde karşı karşıya geldikleri ve kapitalistlerle ilişkilerinin belirlenmesinde de işlev gören politik baskı ve engellemelere karşı ajitasyon ve eylem halkın tüm bu kesimlerinin birliğine hizmet eder ve halkın geniş kesimlerinin burjuva iktidarına karşı harekete geçirilmesini hedefler. Ekonomik-siyasal ajitasyon, diğer yandan sosyalizm propagandasının işçi sınıfı ve emekçilerin saflarında etkili olmasına olanak açar, zemin hazırlar. Tüm emekçilere yönelik siyasal teşhir ve ajitasyon çalışmasının yürütülmediği/yürütülemediği yer ve durumda, işçilerin ve halkın öteki emekçi kesimlerinin burjuva partilerine, hükümetlerine ve devletine karşı mücadelede bağımsız siyasal bir güç haline gelmeleri mümkün olmaz. İş ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi, daha iyi ücret, daha kısa işgünü, sosyal güvenlik, grev ve sendika hakkının engelsiz kullanılması gibi sosyal-ekonomik taleplerin savunusu, hakim sınıf(lar)ın politik baskısına karşı mücadeleyle birleşmeli, ekonomik-siyasal ajitasyon, işçilerin kapitalistlere karşı, işyeri, sektör, bölge ve ülke düzeyinde somut talepler üzerinden birleşerek mücadele etmelerine güç verecek ve halkın çeşitli kesimlerinin aktüel ve acil taleplerine sahiplenerek onların sermaye ve hükümetlerine/devletine karşı mücadeleye çekilmesine yardımcı olacak şekilde örgütlenmelidir. İşçi sınıfının bu mücadele içinde eğitim gören ileri kesimlerinin bir parti olarak örgütlenmesi, onların en geniş kesimleri içindeki çalışmasının iktidar savaşı verecek sağlamlığa ulaşması; zorluklarla başa çıkacak yetenek göstermesi ve mücadele içinde kitleselleşmiş bir parti haline gelmesinin, denebilir ki, ilk adımıdır. Bugünkü mevcut durum veri alınarak söylenecek olursa,  henüz işçi ve emekçilerin dar bir ileri kesiminin örgütü durumundaki partinin ısrarla ve kesintisiz olarak sürdüreceği ve içeriği yukarıda özetle belirtilen çalışma ile bu örgütlenme ve örgütlü sınıfın –ve tüm ezilen emekçi kitlelerinin– mücadelesi asıl hedeflere yöneltilerek ilerletilebilir ve başarıya ulaşmasında devrimci bir iradi işlev yerine getirilebilir.

b-) Başarılı bir parti faaliyeti için araçların verimli kullanılması
İşçi ve emekçi kitleler içindeki devrimci parti çalışması, adı üzerinde, parti çalışmasıdır, ama partililerin çalışmasıyla sınırlı bir çalışma değildir. Parti çünkü, sınıf bilinçli işçilerin, devrimci aydın ve genç kuşak militanların, kadın ve erkek ileri emekçilerin örgütü olarak şekillenirken, etrafında işçi ve emekçilerin daha geniş bir kesimini de mücadeleye ve örgütlü çalışmaya seferber eder. Fabrika ve işyeri, semt ve kurumlardaki çeşitli iş ve çalışma komiteleri ve gruplarıyla, özel örgütlenmelerle yığınların en geniş kesimleri içinde örgütlü bir faaliyet yürütür. Kitleler içinde devrimci çalışma ya da aynı anlama gelmek üzere işçi-emekçi kitleleri arasındaki parti çalışması, başlıca, siyasal teşhir, ajitasyon, propaganda ve örgütleme çalışması olarak şekillenmiştir. Partinin kendisi bu çalışmanın aracı ve aygıtıdır. Çalışması, sömürülen ve ezilen kitleleri talepleri için mücadeleye teşvik eden devrimci ajitasyon ve propagandanın yardımıyla –bu ilki ikinciye hizmet eder ve onunla birleşir– kendi öz sınıfsal çıkarlarına uygun düşen mücadele örgütlerinde (sendikal ve siyasal örgütlerinde) örgütlenmelerini teşvik ve gerçekleştirme çalışmasıdır. Bunun başarıyla sürdürülmesinin başlıca koşullarından biri de, baskı ve sömürünün teşhiri, sınıfların birbirleriyle ve devletle ilişkilerinin açıklığa kavuşturulması, üretim sistemlerinin tarihsel ve belirli ilişkilerin ürünü olarak ortaya çıkmalarının aynı zamanda kendi yokoluşlarının koşullarını var ediş anlamına da geldiğinin anlaşılır hale gelmesini sağlamaktır. Devrimci-sosyalist çalışmanın birbirleriyle dolaysız bağlı ve birbirini hem güçlendiren hem de tamamlayan özelikteki bu “iki yanı”, işçi sınıfının sermayeye karşı mücadele örgütlerinde birleşmesini; özel olarak da henüz onun ancak küçük bir bölümü oluşturan kendi yönetici örgütünün saflarında ve etrafında birleşmesi gibi özel bir hedefe sahiptir. Sınıflar mücadelesi, çünkü, en üst düzeyde siyasal partiler aracıyla yürütülen bir mücadeledir ve proletarya ve emekçiler ordusu, sermayenin dişinden-tırnağına örgütlü siyasal ve silahlı aygıtına karşı mücadelesinde, bu kendi “kurmay”ına sahip olmaksızın başarıya ulaşamaz/ulaşamamıştır. İşçi ve diğer emekçiler içindeki aydınlatma çalışması, her tür antidemokratik baskı uygulamasına karşı siyasal teşhir ve bununla birleşen ajitasyon, emekçilerin içinde tutuldukları sömürü ilişkilerinden kurtulma mücadelesinde birleşmelerine yardımcı olacak, sosyalist sınıf bilincine ulaşmaları için yürütülen çalışmanın başarılı olmasına güç verecektir. Bunun için işçi sınıfının ve tüm emekçilerin en geniş kesimleri içinde yürütülen çalışmanın kesintisizliği başarının koşulları arasında yer alır. Koşullardaki ve hareketin durumundaki değişmeleri dikkatle izleyip buna uygun çalışma biçimleri geliştirerek, kitlelerin güvenini sağlayacak adımları her bir durumda atma yeteneği göstermesi; sendikalar, işçi ve işyeri örgütleri, tüketici kooperatifleri ve işçilerin öteki kitle örgütleri içinde sistemli, kesintisiz bir çalışmayı, devrimci çizgide ısrar ederek sürdürmesi, partinin güvenilirliği ve güç merkezi olmasının diğer bir koşuludur. Bu çalışma, işçi sınıfı kitlelerinin devrimci sosyalist sınıf bilinciyle donanmalarını esas alan niteliğiyle de herhangi diğer ekonomist-sendikalist ve liberal parti ve akımların çalışmasından ayrılır. Sosyalizm bilincinin işçi kitleleri içinde maddi güce dönüşmesi için, bu çalışmanın “işçi hareketiyle sosyalizmin birleştirilmesi/birleşmesi”ni merkezine alan çalışma olarak yürütülmesi gerekli olmakla kalmaz, kesin koşul oluşturur. Parti çalışması siyasal iktidarın işçi sınıfı-ve emekçiler tarafından alınması çalışmasıdır ve teknik “al-ver” ilişkilerine indirgenemez.
Çıkarları kapitalizmin tasfiyesinde ve sınıfsız bir toplumun kurulmasında olan işçi sınıfı başta olmak üzere emekçilerin devrim için ya da devrime hazırlanmaları/hazır hale gelmeleri, tartışma götürmeyen bir gerçektir ki, salt iradi bir sorun olmayıp, toplumsal koşullardaki, ilişki biçimlerindeki ve sınıflar arası güç ilişkilerindeki değişimlerle birlikte çok çeşitli yerel, sektörel, ulusal ve uluslararası gelişme ve etkene bağlıdır. Bu ise, kitleler içindeki devrimci çalışmada başarı ya da başarısızlığın, yalnızca onun kapsamı, niteliği, biçimi ve tarzına değil, kitlelerin mücadeleye uyanışı, kendi talepleriyle diğer ezilen kesimlerin talepleri arasındaki bağı görüp görmemeleri, lokal ve sektörel mücadelenin ötesine geçen bir bilinçle hareket edip etmemeleri, sermaye partileri ve devletiyle ilişkilerinin niteliği gibi birçok güç, ilişki biçimi ve gelişmenin denebilir ki total etkisine de bağlı olması demektir. Bu çalışma, sözü edilen bu etken ve değişimlere bağlı olarak, bazı durumlarda kısa sürede, kiminde ise daha geniş bir zamanda sonuç verir. Bu bakımdan, parti faaliyeti, esas olarak anlık değişikliklerle değil, ama esas amaç ve hedefleri yönünden gösterdiği istikrar ve gelişme üzerinden değerlendirilerek çıkarılan sonuçlar üzerinden yol alır. Ancak her durumda değişmez olan, devrimci parti çalışmasının kesintisizliği ve belirlenmiş somut çalışma alanlarındaki faaliyetin ısrarlı şekilde sürdürülmesinin başarılmasıdır.
İşçi sınıfının kapitalist sömürü sistemine karşı örgütlü mücadelesinin araçları bugün 20. yüzyıl ile kıyas kabul etmez bir çeşitlilik ve zenginliğe ulaşmıştır. 110 yıl önce Lenin, örgüt sorunlarını ele alırken, işçi sınıfı, “ulusal” ölçekte ve uluslararası alanda bugün sahip olduğu ve olabileceği çeşitlilik ve zenginlikte kitle iletişimi araç ve olanaklarına sahip değildi. Görüntülü yayın, televizyon, bilgisayar ve internet ağı örneğin, işçi sınıfının devrimci dünya görüşünün yaygınlaştırılmasında kullanılabilir yeni olanaklar ve araçlar olarak sonraki süreçte devreye girdiler. Ülkemizde işçi sınıfı ve emekçilerin mücadele aracı olarak kullanabilecekleri görüntülü ve yazılı basın-yayın araçları eskiye göre çeşitlenmiştir. Günlük bir işçi gazetesi, teorik ve kültürel dergiler kesintisiz denebilecek bir periyotta yayımlanmaktadır. Kendi talep ve hakları için mücadele eden ya da mücadele etmek isteyen herhangi bir işçi ve emekçinin, bulunduğu işyeri, fabrika, kurum ve semtte birlikte hareket edebileceği birilerini arama ve bulma duygusuyla hareket ettiğinde, birer iletişim, aydınlatma, teşhir ve örgütleme aracı olarak yararlanacağı bu araç ve olanakların verimli tarzda kullanılmaları, örgütlü çalışma ve mücadelenin başarısını dolaysız olarak etkileyecek öneme sahiptir. Emekçilerin bulundukları ve çalıştıkları yerlerde sürmekte olan parti çalışmasının, bu gibi arayış içindeki; talepleri için örgütlenmeye ve mücadeleye atılmaya istekli işçiler başta olmak üzere kitlelerin ileri kesimleriyle birleşmesi nispeten daha kolaydır. Gazete, bildiri, işyeri sorunlarını işleyen materyal aracıyla ve sorunların yüzyüze tartışılmasının olanaklarını yaratarak, bu kesimlerle işyerlerinde veya semtlerinde biraraya gelmek mümkündür. Örgütlü mücadelenin tarihe ve parti çalışmasının gündemine yeni gelmediği düşünüldüğünde, bunun çok çeşitli biçim ve yöntemlerini bulma ve elimizdeki mevcut ajitasyon, siyasal teşhir ve örgütlenme araçlarını en etkili biçimde kullanmada tecrübe edinmiş olarak, bu çalışma bugün çok daha ileriden sürdürülebilir durumdadır. Ancak, bilinebilir gerçek, doğrudan doğruya hareketin ileri kesimlerine dayanarak ortaya çıkan ve gelişen bu araç ve olanakların işçi ve emekçi hareketinin ihtiyaçlarına ve örgütlü parti çalışmasının gereklerine uygun bir tutum ve anlayışla ele alınıp en verimli tarzda ve en fazla yararı sağlayacak şekilde değerlendiril(e)medikleridir.
Günlük işçi basınının önemi üzerine yıllardır yazılıp konuşulmaktadır. Buna rağmen, kitleler içindeki çalışmada kullanılabilir ilk ve hemen el altında hazır bulunan siyasal teşhir, ajitasyon ve devrimci “örgütleyici” olarak gazetenin yalnızca her işçi evine girmesi, her emekçiye ulaştırılması açısından değil, ulaştırıldığı veya ulaştığı yerlerde de “ajitasyon, siyasal teşhir ve örgütleme aracı” olarak gerektiği gibi değerlendirilemediği “herkes”in bilgisi dahilindedir. Materyallerin “tiraj” gibi sorunlarının çözümünün kitleler içindeki çalışmanın aracı olarak başarıyla kullanılmalarından geçtiği belirsiz ve bilinmez olmamasına; gereklerinin yerine getirilmemesinin ya da getirilememesinin herbir parti örgütü, organı ve üyesi, “ileri taraftarı” ve yakın çevresinin tutumuyla dolaysız bağlı olduğu üzerine sürekli yinelenen bir “mutabakat hali” olmasına karşın, mevcut tutumun aşılamamış olması, yalnızca nesnel koşullar ve “dönemin özellikleri” ile açıklanamayacak bir sorundur. Gazeteyi işçi hareketinin politik bir hareket olarak gelişmesinin araçlarından biri olarak değerlendiremeyen-kullanmayan ya da kullanamayan bir tutum, sadece “işi oluruna bırakma”, erteleme, tembellik vb. ile bağlı olmayıp, sosyalist devrimci olmanın gerekli kıldığı deneyim ve donanıma dair bilinç bulanıklığı ile de beslenen ‘sıradan’cı geri tutuma da bağlıdır. Verimli tarzda kullanılmayan/kullanılamayan sadece günlük işçi basını da değildir. Teori dergisi ve kültür dergilerine yaklaşım bundan farklı değildir. Bu bir yana, daha geri bir tutumdan bile söz edilebilir. Okuma, inceleme, irdeleme, okutma, tartıştırma, parti görüşlerinin yayılması için örgütlü çaba gösterme konularında sorunlu tutum devam etmektedir. Bu tutum, parti ve Marksizm-Leninizm görüşlerinin partinin kendi içinde ve yakın çevresinde kavranılır hale gelmesini olumsuz yönde etkilemekle kalmayıp, daha geniş kesimler içinde yaygınlaştırılması olanağını da denebilir ki önemli oranda kısıtlamaktadır.
Oysa, işçi sınıfı ve emekçi kitleler içindeki devrimci çalışmanın “akıbeti” ya da aynı anlama gelmek üzere başarı/başarısızlığı, kitlelerin mevcut sisteme ve onun örgütlü temsil kurumlarına bakış açısının değişmesi ile doğrudan ilişkilidir ve bunu sağlayacak olan da, kitlelerin kendi siyasal pratiklerinin yanı sıra,  gerçeklerin açıklanması üzerinden kitlelerin aydınlatılmasını esas alan ve sistemin niteliği ve ilişkilerini sergileyen devrimci propaganda, ajitasyon ve teşhir faaliyetidir. Kapitalist sistemin insan ve yaşamı için sonal ve en iyi sistem olduğu “bilinci”nin kitlelere hakim olması ve onları yönlendiren düşünce olarak kalmasını sağlamak yönündeki burjuva propagandasının etkisiz kılınması, ancak bu çalışma etkili biçimde sürdürülebilirse sağlanabilecektir. Kapitalizmi, tarihin bir başkasına olanak tanımayacak nihai toplum düzeni olarak gösteren; sorunlarının “arızi” ve geçici olduğunu vaaz eden, kimilerini kötü yönetimlerin politikaları ile kimilerini ise beklenilmeyen coğrafi ve iklimsel etkenlerle izaha çalışan sermaye görüşü ve propagandasının yol açtığı ve kitleleri önemli oranda etkisi altına alan “kapitalizm olmaksızın yaşanamayacağı” fikrinin yıkılması için devrimci propaganda ve siyasal teşhir dışında sihirli bir araç ve yöntem yoktur. İşçi sınıfı ve emekçi kitleler içindeki devrimci parti çalışması, her şeyden önce bu yanlış, ama hayati önemdeki “kitle görüşü”-inancının değişmesi/değiştirilmesi çalışmasının örgütlü şekilde yürütülmesidir. Bu ise, ancak sözlü ve yazılı araçlarının verimli tarzda kullanılmasıyla gerçekleştirilebilir. Şurası açık olmalıdır ki, fikirleri yaşam tarzlarına ve pratiklerine yansımayan, ancak her nedense o fikirlerde ısrar eden kişiler ancak güvensizliği ve lafazanlığı çoğaltırlar.

c-) Siyasal deneyimden öğrenmenin ve teorik donanımın artan önemi
Siyasal-sınıfsal mücadelede yer alan her örgüt gibi, devrimci sınıf partisi de, kendi pratiğinden öğrenerek ve işçi sınıfının uluslararası enternasyonal deneyiminin derslerinden sonuçlar çıkararak ilerler. Bu sonuçları yaratıcı şekilde yorumlayarak –taklitten kaçınarak– daha sağlam ve verimli tarzda çalışan örgüt biçimleri ve çalışma yöntemleri geliştirmek üzere kendi siyasal-örgütsel deneyimine katar. Parti, kitlelerin içinde yer alışının biçimi ve tarzını, fabrika, işyeri veya semtlerdeki örgütlü çalışmasında kurduğu ilişkilerin niteliğini, oluşturulmalarında rol oynadığı, oluşturulmalarına yardımcı olduğu örgütlenmelerin faaliyetinin kapsamını, siyasal gerçeklerin açıklanmasının araç ve yöntemlerini; bunların kitle hareketinin ihtiyaçlarına yanıt oluşturacak şekilde kullanılıp kullanılmadıklarını, verimli bir çalışma yönünden ilişkilerin sağlıklı kurulup kurulmadıkarını gözden geçirerek, çıkardığı sonuçlar üzerinden çalışmasını daha ileriye taşır. Gazete, bildiri, teori ve kültür dergilerinin parti ve yakın çevresinin “iç eğitimi”nin araçları olarak kullanılmasını sağlama ısrarındaki durumunu ve yine bu araçların kitlelerin gerçekleri tüm bağlantılarıyla görmelerine yardımcı olabilmek için ve onların örgütlü mücadeleye seferber olmalarının aracı olarak kullanıp kullanmadığını her bir somut durumda yeniden ve yeniden değerlendirerek, örgütlü aygıtının eksiklikleri ve zaaflarını tespitle gidermeyi esas alarak daha ileri mevzilere yürür. Devrimci sınıf partisinin her organı, örgütü ve mensubu, uluslararası proletaryanın mücadele deneyiminin derslerini bulabileceği Marksist-Leninist literatüre, daha önceki zamanlarla kıyaslanamayacak ölçüde bugün daha fazla ulaşma olanağına sahiptir. Buna ek olarak, parti literatürü, bu deneyimlerin sonuçlarını mücadeleci her işçi ve emekçinin olduğu kadar, militan devrimcilerin de kullanımına sunmuştur. Bu deneyim ve derslerden çıkarılan sonuçlardan yararlanmak, örgüt çalışmasını ve örgütlü mücadeleyi geliştirip güçlendirmenin gereklerinden bir diğeridir.
Devrimci sınıf partisinin kitleler içindeki çalışmasında başarıyla ilerleyebilmesinin bir diğer koşulu, bu çalışmanın sosyalizm bilimiyle donanmış militanlarının çalışması olarak koordine edilip yürütülmesidir. Burjuvaziye karşı mücadelenin temel yanlarından birinin de ideolojik mücadele olması ve onun da Marksist-Leninist teorik donanım olmaksızın layıkıyla sürdürülemez olması, hareketin ihtiyaçlarına yanıt oluşturacak bir mücadele için teorik donanımı gerekli ve başarının koşullarından biri haline getirir. İçinde bulunduğumuz veya içinden geçmekte olduğumuz ve nispeten uzun süren dönemin bir özelliği de, hareketin belirli bir geri düzeyde seyrediyor oluşudur. Bu koşulların teorik-ideolojik donanıma ve devrimci eğitime gereksinim duymadığı ya da bunun önüne engeller çıkardığı gerekçesi –varsa eğer– hiçbir geçerliliğe sahip değildir. Bu konudaki atalet, düşünce tembelliği ve öteleme tutumu, ihmal ve “iş yapma” gerekçesine sığınılarak izah edilemez. Aksine, hareketin ihtiyaçlarıyla bağlı ideolojik mücadele ve sosyalizm mücadelesinin gerekli kıldığı teorik donanım olmaksızın pratikte yapılması gereken işler de ya eksik ya da parti ve Marksizm görüşü açısından değil, ama kendiliğindenci-reformist, sendikalist bir perspektifle ve teknik yerine getirmecilikle geçiştirilmesi şeklinde ele alınmış olunur. Devrimci teorinin, parti ve öncelikle en yakın çevresi, ileri kesimleri başta olmak üzere kitlelerin saflarında maddi güce dönüşmesi için “söz”den ve “ihtiyaç tespiti”nden çok, pratikte bunun devrimci eğitiminin gerçekleştirilmesine ihtiyaç vardır. Devrimci geleneğimiz ve uluslararası deneyim en zor durumlarda ve siyasal gericilik koşullarında da bunun mümkün olduğunu tanıtlamıştır. Parti organları ve örgütlerinin, çeşitli görev ve çalışma komiteleri ve gruplarının, işyeri, fabrika ve semt örgütlerinin hem kendi iç eğitimlerini hem de çevrelerinin eğitimini gerçekleştirilmeleri olmaksızın teorinin maddi güce dönüşmesi olarak ifade edilen değiştirici kuvvetin oluşması/oluşturulması olanaklı olamaz.

d-) Daha ileri mevziler için devrimci grişkenlik ve kesintisiz çalışma ısrarı
Devrimci parti, gücünü, sınıf içinde sahip olduğu örgütlülüğünden; ona dayanarak sağladığı manevi ve siyasi otoritesinden alır. Parti çalışmasının başarısı, sınıfın ve emekçilerin giderek daha geniş kesimlerinin mücadele içinde ve parti etrafında birleştirilmesinde somutlanır. Buradan bakıldığında, işçi sınıfının sosyalist partisi bugün henüz ileri-sınıf bilinçli işçilerin bir kesimiyle devrimci aydın ve gençlik çevrelerinden işçi sınıfı ve nihai hedefleriyle birleşmeye karar vermiş kesimlerinin örgütlendiği bir basamaktadır. Bu durumundaki sınıf partisinin işçi kitleleri ve halkın diğer kesimleri içindeki devrimci çalışması, işçilerin en geniş kesimleriyle birleşme; sendikal ve diğer işçi örgütlerini parti çizgisine çekme ve emekçi örgütlerini çevresinde toplamaya yetenekli bir parti olarak gelişmesini esas alan sosyalist ve demokratik bir çalışma olarak şekillenmek zorundadır. İşçi ve emekçilerin milyonlarcasının örgütsüz “yığın” hali, örgütlenme ihtiyacının büyüklüğü ve önemini ortaya koyuyor. Kapitalizmin gelişmesi ile kent-kır ilişikleri, sanayi ve hizmetler ile kent lehine değişmiş; kentlerin kenar semtleri yoksullar, işsizler ve yoksunların yığılma mahalleri haline gelmişlerdir. Küçük ve orta boy işletmeler, birçok kentte genç işçilerin ‘yığılma’ yerleridirler. Genç işçi-işsiz kitleleri, sınıflarının en fazla hak yoksunu, en yoksul ve kayıtsız çalıştırılan kesimini oluşturuyorlar. Büyük fabrikalar, kalabildiği kadarıyla devlet işletmeleri sınıfın mücadele deneyimi yönünden önem taşımaya devam ediyor. Burjuvazinin işçi sınıfını, onun kendi saflarındaki zayıflıklarından yararlanarak, işyerindeki konumlarının yarattığı davranış ve tutum farklılıklarını, ücret, işteki devamlılık, ‘ustalık-kalfalık’, sosyal hak sahibi olma ya da olmama, ‘kadrolu-taşeron’ vb. her tür ayrımı kullanarak bölüp etkisizleştirmeye ve yedeklemeye çalıştığını bir an olsun unutamayız. İşçiler, kent-kır emekçileri, küçük üreticiler ve küçük işletme sahipleri, kadın ve gençlik kitleleri; Kürtler ve Aleviler başta gelmek üzere, “etnik ve inançsal” farklılıkları nedeniyle baskı altında tutulup inkardan gelinen kesimler ile burjuva  partileri, hükümetleri  ve devleti arasındaki ilişkilerin gerildiği bugünkü dönemde, siyasal teşhir ve devrimci ajitasyonun kitleler içinde karşılık görmesinin olanakları daha da genişlemiştir. Sınıf mücadelesi ve kapitalist sömürü üzerine “genel geçer” ve her zaman her yerde söylenebilecek olanların art arda sıralanmasıyla yetinilemez. Somut aktüel ve acil ekonomik sosyal ve siyasal talepler ileri sürülerek kitleler içindeki çalışmayı kesintisiz şekilde ve ısrarla sürdürmeye ihtiyaç büyümüştür.
Parti çalışması, öncelikli çalışma alanları/bölgeleri/sektörleri olmakla birlikte, genel özelliği ve içeriğiyle, işçi sınıfı ve emekçilerin en geniş kesimlerinin kapitalizme ve burjuva sınıf hakimiyetine karşı mücadeleye kazanılması çalışmasıdır. Bu çalışmanın başlıca özellikli yönlerinden biri de, işyeri, fabrika ve kurumlardaki çalışma ile kitle örgütlerindeki çalışmanın birleştirilmesini gerekli kılmasıdır. Günümüz koşullarında henüz azınlık bir kesiminin örgütlendiği bu tür örgütler halk kitlelerinin hak ve taleplerine bağlanmış bir hat üzerinde olduklarında, sermaye ve hükümetlerine karşı mücadelede örgütsüz on milyonların kendi talepleri için harekete geçirilmesinde büyük ve önemli rol oynayabiliyorlar. İşçi ve diğer emekçilerin sendikal kitle örgütlerinin, sömürülenlerin en geniş kitlelerinin politik-iktisadi mücadeleye çekilmesinde oynayacakları bu hayati rol, sömürünün ve baskının olmadığı bir toplumsal sistem için mücadelenin başarısı açısından da önem taşıyor. Sermaye ve hükümetinin saldırılarına karşı işçi sınıfı ve emekçilerin ve onların çeşitli kitle örgütlerinin mücadele ve eylem birliğine ihtiyaç artmıştır.
Siyasal deneyim ve mücadelenin gösterdiği şudur: İşçi sendikaları ve devrimci işçi partileri mücadele çizgisinde kaldıkları; sendikal yönetimler sermayeye güç vermedikleri sürece, işçi ve tüm ezilenlerin örgütlü mücadelesi kapitalistler ile hükümetlerini geriletmiş; sosyal, ekonomik ve siyasal kazanımlar elde edilmiştir. Sendikaların yönetici aygıtı sermaye ve devleti-hükümetiyle uzlaşma çizgisi izleyen aristokrat işçi tabakası tarafından ele geçirildiğinde ise, dünyanın hemen tüm kapitalist ülkelerindeki işçi-emekçi mücadelesine darbe vurulmuştur. Burjuva sendikal çizgi ve akım, işçi kitlelerinin sendikalara mesafeli durmalarına da neden olmuş, işçiler kendi örgütlerine güvensizleşmişler, kapitalist parti fraksiyonlarının, hükümetlerin ve kapitalist tekellerin sendikalara saldırısına; sendikal örgütlenmenin önüne çeşitli ve çok sayıda yasal ve bürokratik engel çıkarmalarına karşı, aynı nedenle, güçlü kitlesel mücadeleler ortaya çıkmamıştır. Sendikaların son on yıllardaki güç kaybında, hareketin geriye püskürtülmüş olmasının yanı sıra, izlenen bu işbirlikçi-uzlaşmacı ve teslimiyetçi sendikal çizgi önemli paya sahiptir. Sendikalardaki ve çeşitli kitle örgütlerindeki devrimci çalışma; bu çalışma ile sağlanan mevzi ve olanaklar, sendika üst bürokrasisinin engelleyici tutumlarının püskürtülmesi ve bir mücadele cephesinin yaratılması için de sağlam dayanak oluştururlar. Bu çalışma, kuşkusuz, ancak burjuvazinin, devlet ve hükümetlerin ve sendikal bürokrasinin çeşitli engelleri ve pratikte çok sayıdaki örneğinin ortaya koyduğu saldırılara göğüs gererek yürütülebilir. İşçi ve emekçi yığınlarının kurtuluşu için gözetilmesi gereken, emekçilerle birleşmeyi esas alan ve onların somut ekenomik-sosyal ve siyasal taleplerinin savunulması temelinde örgütlenecek bir mücadelenin önünde yer almayı ihmal etmeyen bir tutumdur.
Siyasal pratik ve deneyim, mücadele ile devrimci girişkenlik ve kitleler içindeki kesintisiz devrimci çalışmada ısrar arasında dolaysız bir bağ olduğunu göstermiştir. Bu çalışmanın yukarıdan beri bazı yönleriyle ele alınan kapsam, içerik ve kararlılıkla sürdürülmesi ise, partinin kitlelerin daha geniş kesimleri içindeki güvenilirliğini artıracak, ileri kesimlerin etrafında bir araya geldiği ve sermayeye karşı mücadeleyi daha ileriden sürdürdüğü bir “merkezi güç” haline getirecektir. Her bir partili ve parti organı bu tutumu benimseyerek çalıştığında ise, bu hedefe ulaşmak yakınlaşacaktır.