“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Muhafazakar yeni sağın tarihe ve topluma bakışı

Kapitalizm ve kapitalist emperyalizmin politik, felsefi ve iktisadi savunusunu esas alan burjuva akımlarından biri olmasına karşın, muhafazakar-yeni muhafazakar sağın, kapitalist gelişme ve tekelci gericiliğin yol açtığı kitlesel umutsuzluk ve geleceğe güvensizlikten, Ortaçağcı “değerler”e dönüş ya da onları bugünün toplumsal ilişki biçimleri ve anlayışlarıyla harmanlayarak sahiplenme yönünde yararlanmak istediğine, bir önceki yazımızda değinmiştik.
Burjuva Aydınlanma, burjuva modernizmi ve Fransız burjuva devrimiyle gündeme getirilen görüşlerle pozitif bilimler alanında kaydedilen gelişmelerin, insanlığın ileriye doğru ilerleyişinde gördükleri işlevi, bugünün “modern kötülükleri”yle ilişkilendiren yeni muhafazakar yazar ve akademisyenler, “aydınlanma projesinin büyük düş kırıklıklarıyla sonuçlandığını” vaaz etmektedirler. Kapitalist çürüme ve yabancılaşmadan “kurtuluş”u, bugünkü sisteme ve onun ürettiği ya da sürdürdüğü örf, adet, din, aile vb. kurum ve anlayışlara sarılmakta gören yeni muhafazakar yazarlar, tekelci gericiliğin, insanı, kıyım makinesinin önüne atmasını, Aydınlanma düşüncesine, rasyonalizme, modernizm ve Marksizm’e fatura etmekte; E. Burke, Fredrich Nietzsche ve Martin Heidegger’in irrasyonalist görüşlerini bugünün toplumsal sorunlarının çözümünün ‘anahtarı’ olarak göstermektedirler.
Bireyi dine, geleneğe, örf ve adetlere, aile ve devlet otoritesine sarılmaya çağıran yeni muhafazakar ideologlar, “bugünkü kapitalizm”in –bunu, kimileri “emperyalizm olmayan imparatorluk”, kimileri “bilim çağı”; kimileri de “yeni vahşet çağı” olarak niteliyorlar– iş yaşamını, sosyal ilişkileri, kültürel ortamı ve siyasal-askeri mekanizmayı değişime sürükleyerek, modern düşünce tarihini geçersizleştirdiğini ileri sürüyor; sosyalizmin yıkılışı ve işçi sınıfının yenilgisini, “sosyalizmin insan doğasına aykırılığı” ve “olanaksızlığı”nın tarih tarafından “onanması-doğrulanması”na ve tarihin bu “sapma”dan kurtularak olağan mecrasına yeniden dönmesine kanıt gösteriyorlar.
“Tarihsel toplumsal değerlerin muhafazası” gerekçeli vaazları ve “muhafazakar demokrasi” olarak ifade ettikleri politik-ideolojik ve kültürel anlayışlarıyla, aklın ve bilimin karşısına “gelenek ve dogmayı”, toplumsal değişim ve ilerlemenin karşısına kurulu düzene bağlanmayı çıkaran bu ‘modern ortaçağcı’ akım; gücünü, egemen ideolojik kültürel ve politik baskı sisteminden almakta, dogma ve hurafelerin ‘gizil gücü’ ve zihinleri zincirleyen geleneksel-dinsel anlayışlara dayanıp onlardan beslenerek, umutsuzluğa itilmiş kitleler üzerindeki etkisini artırmak istemektedir.

MUHAFAZAKAR ÇAĞRI ADRESİ: “GÜVENLİ SIĞINAK” MI,  ÇÜRÜTÜCÜ KARANLIK MI?

Muhafazakar yeni sağ, Fransız devrimiyle getirilen burjuva eşitlik, özgürlük ve kardeşlik düşüncesini, insanın doğayla mücadelesindeki kazanımlarını ve dogma ve hurafelere kör bağlanmaya karşı bilim ve aklın yol göstericiliğinde elde ettiği başarılarını bugün yeniden saldırı hedefine koyar ve modernizm ve rasyonalizmle ilişkilerinden hareketle, sosyalizmi de, “şiddet ve tiranlık kaynağı” bir toplumsal sistem olarak gösterirken, insanı, hangi anlayış ve düşünceyi sahiplenmeye çağırmaktadır?
On dokuzuncu yüzyıl muhafazakar teorisyenleri, geleneksel otoritenin (kilise, aile, cemaatler vb.), insanları “kendi aralarında birleştiren ve farklılaşmalarını sağlayan kurallar ve sağlam töreler” yaratarak, “şükran, saygı, sadakat duygularına dayanan bir anlayış geliştirdiğini” vazediyor; Aydınlanmacı düşüncelerle pozitif bilimlerin, feodal aristokrasiye ve geleneksel önyargı-dogma ve anlayışlara açtıkları savaşla, bireyleri “güvenli sığınaklar”dan yoksun bıraktıklarını ve despotizme teslim olmalarının yolunu açtıklarını ileri sürüyorlardı. Günümüz muhafazakarlarının yol göstericisi Edmund Burke, “her vesilede anında uygulama olanağı sağlayan” ve herhangi karar durumunda “kararsız insanları yalnız bırakma”yan, insanları “kuşku, bocalama ve kararsızlık tehlikelerine” terk etmeyen önyargıyı, “gelenekte bulunan otoritenin ve aklın bireysel zihindeki temsili” olarak tanımlıyor; feodal aristokratik devleti ise, “yalnızca yaşayanlar arasında değil aynı zamanda ölmüş olanlar ve doğacak olanlar arasında da bulunan bir ortaklık” olarak; “bilimin bütününde”, “sanatın bütününde” ve her erdemde ve kusursuzluğun bütününde “bir ortaklık” olarak, eksiksiz, dokunulamaz ve bir tür kutsallık kazanmış bir otorite düzeyine çıkarıyordu. Burke, dogma, önyargı ve alışkanlıkları, “kuşakları birbirlerine bağlayan toplumsal güç” ve “insanları bir arada tutan sosyal yapıştırıcılar” olarak alıyordu. Devlet de, dogmaların, gelenek ve alışkanlıkların sürdürülmesinin “kolektif” temsili gücüydü ve Aydınlanma düşünürleri, dogma ve önyargıya ve geleneksel kurumlara karşı çıkmakla insanı bu “güvenli sığınakları”ndan yoksun bırakmaktaydılar.
İzleyenleri, Burke’ye sadık kaldılar. Onlara göre de, “ortaçağ toplumsal düzenini, yani geleneği” ‘ilerlemenin önünde bir engel ve geride kalmış bir aşama’ olarak görmek ve feodal aristokratik otoriteyi hedef alan yeni bir “tarih ve toplum teorisi” geliştirmekle; Aydınlanma ve modernizm, gücünü ve “güvenilirliği”ni “gelenekten alan” kurulu sistemi, kargaşa, çatışma ve güvensizliğe sürüklemişti. Oysa, “geleneksel ve güvenilir toplumsal yaşam pratiği”yle onun ortaya çıkardığı “pratik akıl” ve “pratik bilgi”, ancak gelenekte “kökleşmekte” ve “gelenekle kuşaklar boyunca aktarılmakta”ydı ve bu da, “insani eylemin temeli”ni oluşturan “önyargı, dogma, alışkanlık ve gelenek”lerin korunmasını gerekli kılıyordu.!  Aydınlanma düşünürleri ve özellikle de Marksist materyalizm, bu “gelenek”lerin korunmasına karşı olmakla, toplumda yıkıma yol açmışlar; ve bireyi “güvenli sığınak”larından çıkararak modern tiranlığın baskısı altında yabancılaştırarak umutsuzluğa sürüklemişlerdi.
Muhafazakar yazarlar, “kuşakları birbirine bağlayan toplumsal güç”ü, sürdürülmesini istedikleri gelenekte ve “geleneksel...yaşam pratiğinde” arar ve görürlerken; geleneğin sürdürülmesini, –açıkça belirtmekten kaçınsalar da–, “gelenekte bulunan otorite”nin toplumsal çıkarları ve devamında gördükleri yararla ilişkilendirmektedirler. “Geleneksel ve güvenilir toplumsal yaşam pratiği” ve bunun “gelenekle aktarılması”ndan anladıkları, içinde bulunulan koşullarda, sürmekte olan toplumsal düzen ve ilişki biçimlerinin ve bunların “gelenekleştirdiği” alışkanlık ve düşüncelerin aktarılması ve sürdürülmesidir. Bunu yaparlarken, gelenek denen toplumsal bağ ya da anlayışların ebedi değil ama, insanın tarihiyle dolaysız ilişki olduklarını; insanın –ve kuşkusuz toplumların– yaşam pratiği içinde ortaya çıkıp geliştiklerini; olumlu ya da olumsuz özellikte olabileceklerini; sürdürülmeleri ya da reddedilmelerinin, sınıflı toplumda, tüm sınıf ve bireyler için aynı anlama gelemeyeceğini göz ardı etmekte; gelenek, örf ve adetleri, esas olarak, “otorite”yle ilişkileri kapsamında ele alarak, mevcut düzen ve otoritesinin emrine vermektedirler. Otoritenin, toplumsal denetime ve yönetime hizmet edecek düşünce, davranış ve alışkanlıkların “gelenekleşmesi” için oynadığı rolü gizleyen bu yazarlar, “pratik akıl” ve “pratik bilgi”yle ilişkilendirdikleri “geleneksel ve güvenilir toplumsal yaşam pratiği”ni de, esas olarak, dolaysız-çıplak ve hemen görülebilir basit gerçeğin bilgisi ve onu algılayan “pratik akıl”la sınırlamaktadırlar. Muhafazakar yazarlar, insan aklı ve bilgisinin –eğer ilkel ve tecrit durumdaki insanın sınırlı olması kaçınılmaz bilgi ve düşüncesi ölçüt alınmayacaksa– insanın kendi tarihi boyunca içinde bulunduğu toplumsal ve doğasal koşullarla ilişkisini, salt “pratik” ve “somut”la sınırlı görmekte; bunu, gelenekte gördükleri otoritenin devamı bakımından da, onun sınırlamalarını kolaylaştırıcı bir unsur olarak değerlendirmektedirler. Onlar, insanı, “kuşku, bocalama ve başarısızlık tehlikesine” karşı, insanın “soyut akıl” ve bilgisiyle ilişkili olması kaçınılmaz mücadele deneyimleri, paylaşım ve dayanışma duyguları türünden, kavranması ve geliştirilmesi “somut” ya da “pratik akıl” olmaksızın olanaksız “bağ” ve “ilişki”leri, toplumsal maddi temellerinden koparmakta; insanların, mevcut  üretim ve yaşam tarzı ve onun ürünü düşünce kalıpları içinde tutulmasını istemektedirler. “Geleneksel ve güvenilir toplumsal yaşam pratiği” üzerine muhafazakar formülasyon, güvenilirliği, devralınan ve sürmekte olanda görmekte, hakim ilişki biçimleriyle düşünüş tarzlarının korunmasını “kuşakları birbirine bağlayan toplumsal güç”ün “kudsiyeti” adına vazetmektedir. Muhafazakar yazarlar, kuşaktan kuşağa aktarılan değerlerin bir kısmının geçersizleşmesi ve aşılması ve ancak bir kısmının, sonraki kuşaklarca, üzerinden ilerlenecek kazanımlar olarak, devralınması gerçeğini göz ardı etmişlerdir.
Muhafazakar anlayış, insan ve tarihini, insan eylemini ve bu eylemin içinde gerçekleştiği koşulları, bu dünyevi ve toplumsal koşulların değişebilir olduğu gerçeğini ters yüz ediyor; “toplumsal yaşam pratiği”nden söz etmesine rağmen, insan ve tarihini “uhrevi güçler”in belirlediği “kader”e ve devlet, cemaat gibi otorite ve kurumlara teslim ediyordu. Modern muhafazakarlık, kuşkusuz, Burke’nin feodal aristokrasiye endekslenmiş safsatalarını, kapitalizmin gerçekleriyle yüz yüze kaldıkça, “revize etme” ihtiyacı duydu, ama din, gelenek ve otoriteye yüklediği “tarihsel rol”e bağlılığını da sürdürdü. Yeni muhafazakar sağın, insanı, içinde bulunduğu çözümsüzlüklerden çıkış için çağırdığı adres, bugünkü sistem ve kurumlarıyla harmanlanmış ve Ortaçağ gericiliğinin dayanak edinilmiş olduğu karanlık bir çıkmaz; bağlı kalındığında, sömürü, baskı ve çözümsüzlükten kurtulma olanağı olmayan kapitalizmin “modern değerleri”ydi.

AYDINLANMA DÜŞÜNÜRLERİNE KADAR GENİŞLETİLEN HEDEF
Muhafazakar yeni sağ politikacı, yazar ve akademisyenler, “yirminci yüzyılın büyük felaketleri”ni “Aydınlanmacı akıl” ve Aydınlanma düşünürlerinin savundukları düşüncelerle ilişkilendirmekte; ve Marksizm ve Nazizmi, “aynı Aydınlanmacılıktan doğmuş” ve “on milyonlarca cana mal olmuş geçici sapmalar”  olarak göstermektedirler. Marksizm’i, toplumsal tarihe, voluntarist –iradeci– bir müdahale ve geleneksel değerlere saldırı teori ve politikası olarak gösteren muhafazakar safsataya, yazının ileriki bölümlerinde yeniden dönmek üzere, Aydınlanma düşünürleriyle rasyonalizme yönelik yeni sağ saldırının gerekçelerine bakalım.
Bengül Güngörmez, “Muhafazakar Paradigma: ‘Dogma’ ve ‘Önyargı’” başlıklı makalesinde şöyle yazıyor: “Bugünden geçmişe bakılarak bir değerlendirme yapıldığında, muhafazakar düşünürlerin Aydınlanma rasyonalizmine bu saldırılarında haklı oldukları söylenebilir. Yirminci yüzyılın büyük felaketleri olan Holocaust, Gulag ve Hiroşima; Aydınlanmacı rasyonalist geleneğin ürünüdür. Onlar, Aydınlanmacı aklın, yani ‘teknik akıl’ın ürünüdür.”
Aydınlanma düşünürlerinin “eşitlik, özgürlük, kardeşlik savunusu”nu ve feodal aristokrasinin “doğal otoritesi”ne itirazı içeren görüşleriyle, insanlığı ileriye taşıyan pozitif bilimlerin, iki yüz yıl sonra, yeniden hedef tahtasına konmasının en önemli nedeni, açıktır ki, bu düşünürlerin, “her şeyin akıl ölçüsüne vurulması” ve “akla uygun olmayan her şeyin reddi” anlayışını mutlaklaştırmayla içine düştükleri yanlışlara karşın, görüşleriyle ortaçağ karanlığının kırılmasına hizmet etmeleriydi. Ancak bunu, biraz daha yakından irdelemekte yarar var:
Düşünceleriyle en fazla öne çıkmış, eleştirilmiş ya da benimsenmiş başlıca Aydınlanma düşünürleri Emmanuel Kant, Jean Jack Rousseau ve Voltaire, genel hatlarıyla söylenecek olursa, feodal aristokratik ve dogmatik tutuma ve bilgilerin kaynağını “Kitab-ı Mukaddes”teki dogmalarda arayan Skolastik Felsefeye karşı çıkarak, insan bilgilerinin, gözleme, duyulara ve deneye dayandığını belirtmişler, eşitliği, özgürlüğü ve mutlu bir hayatı “doğa durumundaki insan”ın hakkı sayarak, bu “doğa durumu” haklarını sınırlayan kurum ve düşüncelere savaş açmışlardı. İnsan deneyiminin tarihsel süreç içinde gelişip yetkinleştiğini ve insan doğasına yaraşır bir düzenin, batıl inançların egemenliğinin kırılması ve bilimin, korkunun ve baskının doğurduğu boş inançları ortadan kaldırmasıyla kurulabileceğini söylemişler; “dogma ve formüller”i “insanı sonsuza dek olgunlaşmamış durumda tutan prangalar” olarak nitelemişler, hiçbir yüksek meclis veya kurulun “kendi üyelerinin her birini ve onlar aracılığıyla da halkı sürekli bir vesayet altında tutmak amacıyla asla belli bir değişmez doktrinler bütününe bağlanma kararı alamayacağını”; böyle bir kararın, “İmparatorluk Meclisleri ve en saygın barış antlaşmaları tarafından onaylanmış bile olsa”, mutlak olarak geçersiz olduğunu belirterek, onun “insan doğasına karşı bir suç oluşturacağını” ilan etmişler (Kant); özgür olmayı “insanın özü”yle ilişkilendirerek, “bir tarafa mutlak otorite, öte tarafa da sorgusuz sualsiz itaat etme yükümlülüğü veren sözleşme”leri geçersiz saymışlardır (Jean Jacques Rousseau). Aydınlanmanın en önemli iki teorisyeninden biri olan Rousseau, “yoksulların ayağına yeni prangalar vuran, zenginlere ise yeni yetkiler veren; doğal özgürlüğü bir daha geri dönülmez biçimde yok edip mülkiyet ve eşitsizlik hukukunu ebedileştiren, kurnazlıkla gerçekleştirilmiş bir gaspı değişmez bir hakka dönüştüren ve birkaç hırslı bireyin yararı uğruna bütün insanlığı sürekli çalışma, kölelik ve sefalete mahkum eden toplumu ve hukukunu” (“Eşitsizliğin Kaynağı” adlı eserinde) meşru görmezken; Kant, devletin din kuralları koymasına, “doğru dini öğretme”ye kalkışmasına, belli din, mezhep ya da inancı dayatmasına, dini cemaatler örgütleyerek, onu siyasete alet etmesine karşı çıkmıştır. Kant’a göre, “evrensel ve sürekli bir barışın kurulması ödevi saf aklın sınırları içinde yer alan hukuk teorisinin bir parçası olmakla kalmaz, bu teorinin nihai amacının bütününü oluşturur”du. Rousseau da, “uluslar arasındaki savaşlara, çatışmalara, cinayetlere ve misillemelere ve insan kanı dökme şerefini bir erdem sayan bütün o korkunç önyargılara” karşı çıkmış ve mülkiyetin “bir değer değil”, toplumsal kötülüklerin kaynağı olduğunu, hakimiyet ve köleliğe yol açtığını, bir kutupta servet, öteki kutupta sefalet ürettiğini, “açlık içindeki çoğunluk zorunlu ihtiyaç maddelerinden yoksun yaşarken, ayrıcalıklı bir avuç insanın lüks içinde yüzdüğü” bir durumun oluşmasına neden olduğunu savunmuştur.
İşte onları ve Aydınlanmayı muhafazakar saldırı oklarının hedefine koyan düşünce ve yaklaşımları bunlardı. Bireyi dine, dini ve politik otoriteye, geleneksel anlayış ve işleyiş biçimlerine bağlanmaya çağıran muhafazakarlık için, bireyi, dine, boş inan ve dogmaya sarılma yerine, bilim ve aklın gereğine çağıran Aydınlanmacı görüşler, cehennemin kapısını açmışlardı!
Aydınlanma fikri, aklı ve bilimi, inanç ve önyargının karşısına çıkarıyor; tarihi ilerlemeyi “insan aklının ilerlemesinin bir biçimi” olarak alıyor, dünyayı anlaşılabilir görüyor, deneyle kanıtlanmamış kategorileri akıl-dışı ilan ediyor; insanın özgürlüğü ve mutluluğunu kutsal sayıyor, doğa bilimlerindeki gelişmelerden de güç alarak, doğa olaylarının, kutsal kitapların hükmünce değil, doğanın kendisiyle açıklanabileceğini söylüyordu. Aydınlanmacılara göre, keşfedilebilir yasalara sahip doğanın, bu yasaları keşfedilerek ilerlenebilir ve dünya insan için daha iyi yaşanabilir hale getirilebilirdi.
Dinsel dogmalara ağır darbeler indiren Aydınlanma düşüncesi, dinin politik-sosyal yaşamdaki etkinliğini sarsarken, burjuva laisizmi yönünde düşünceleri esinledi. “Hümanizm”i yücelten “eşitlik, özgürlük ve kardeşlik” anlayışıyla “özgür insan” ve “özgür birey”in varlığını savunan Aydınlanmacı düşünce, kapitalizmin ve burjuvazinin ihtiyaçlarına da karşılık düşüyordu.
Aydınlanmacı düşüncelerle, onları da aşan, ama içinde bulundukları koşullar tarafından sınırlanan görüşleriyle Simon, Fourier ve Owen’in “sosyalist” düşünceleri, klasik muhafazakarlığın, insan eylemini temelde geleneğe bağlayan; gelenek ve dinin belirleyici “dünyası”nda yaşamayı ve mevcut otoriteye bağlı kalmayı salık veren anlayışına darbe vurduğu; insanı, kendisini kuşatan “kölelik zincirinden kurtulma”ya özendirdiği için hedefe konmuştu. Bugün, yeni muhafazakar sağın geliştirdiği öfkeli saldırının temel nedeni de aynıdır. Yeni ya da “modern”-”demokrat” muhafazakarlık, açık ki, “modern şiddet”, “diktatörlük” ya da “tiranlık” ve Hiroşima-Holocaust kırımlarıyla Aydınlanmacı modernizm ve “us”çu rasyonalizm arasında ilişki kurarken de, sorunu çarpıtmakta, emrinde olduğu kapitalist gericiliğin sorumlusu olduğu suçları, Aydınlanmacı akıl ve “onun yol açtığı gelişme” ile ilişkilendirerek, “soyut ve teknik akıl”la izaha çalışmaktadır. Aydınlanma modernizmi ve burjuva devrimine yönelik muhafazakar “eleştiri”, tüm bu nedenlerle, burjuva devrimine bağlanan “özgürleştirici” burjuva düşüncesinden de geriye düşmekte ve “tarihin gerisinde” kalmaktadır.

US’CU İDEALİZMİN AÇMAZI VE AŞILMASI
Aydınlanma rasyonalizmi, din, toplumsal yaşam, devlet örgütü, doğa anlayışı türünden hemen her şeyi “amansız bir eleştiri”den geçirmekte; her şeyi “ya us mahkemesi önünde varoluşunu haklılamak, ya da varolmaktan vazgeçmek zorunda” bırakmaktaydı. Engels, Anti Duhring’te, Aydınlanma düşünürlerinin, “düşünen us”u, her şeye uygulanacak “tek ve eşsiz ölçü” olarak almalarını eleştirerek, şunları yazıyordu: “Bu dönem, Hegel’in dediği gibi, önce insan beyni ile onun düşüncesi tarafından bulunan ilkelerin bütün insan eylem ve topluluklarına temel hizmeti görmeleri anlamında, daha sonra da bu ilkelerle çelişki durumunda bulunan gerçekliğin aslında tepeden tırnağa ters çevrilmesi gibi daha geniş bir anlamda, dünyanın kafası üstüne konulduğu dönem oldu. Toplum ve devletin bütün eski biçimleri, bütün eski geleneksel fikirler, usdışı ilan edildi ve bir yana atıldı;...”
Böylece, her tür boş inan ile birlikte haksızlık, ayrıcalık ve baskı da “doğa üzerine kurulu eşitlik ve insanın devredilemez hakları tarafından silinip süpürülecekti.”
Engels devam ediyor: “Bugün usun bu egemenliğinin, burjuvazinin ülküleştirilmiş egemenliğinden başka bir şey olmadığını; ölümsüz adaletin, gerçekleşmesini burjuva adalette bulduğunu; eşitliğin, yasa önünde burjuva eşitliğine vardığını; insanın temel haklarından biri olarak... burjuva mülkiyetin ilan edildiğini ve ussal devletin, Rousseau’nun toplum sözleşmesinin, dünyaya ancak bir burjuva demokratik cumhuriyet biçimi altında geldiğini ve ancak o biçimde gelebilecek olduğunu biliyoruz. 18. yüzyılın büyük düşünürleri de, kendi çağlarının kendileri için saptadığı engelleri, öncellerinin hiçbirinden çok aşamazlardı.”
Aşamazlardı, çünkü; Aydınlanma düşünürleri, yeni doğmakta olan kapitalizm ve burjuva sınıfın eski toplum ve egemen sınıfına karşı mücadelesinin ürünüydüler. Henüz “kapitalizmin şafağı”nda bulunuluyordu ve burjuvazi, kendi dünya görüşünü herkesin görüşü olarak gösteriyor, “tüm topluma özgürlük” vaat ediyordu. Aydınlanma düşünürleri de, özgürlükçü görüşleri, tarihsel koşullar ve dönemin özellikleri tarafından sınırlanan bir perspektifle savunmaktaydılar.
Burjuvazi ise, kendisinden farklı ve kendisine karşı bir başka sınıfın; işçi sınıfının “ağırlığı altındaydı”. Onun modernizmi-aydınlanmacı özgürlük anlayışı; ve onun sınırları, her şeyden önce bu ilişki tarafından belirlenmekteydi. Topraktan bağımsız ve işgücünü “istediği yerde” pazarlama özgürlüğüne sahip yeni emekçi türü olarak işçinin ortaya çıkması, feodal kapalı yapının parçalanması; yeni toplumsal sorunları doğurmuş, yeni toplumun tüm kesimlerinin çıkarlarını savunma iddiasındaki burjuvaziye ve onun sözde özgürlükçü hareketine “eşlik eden”, daha doğrusu bu sınıf ve hareketine karşı, “proletaryanın az çok gelişmiş önceli olan sınıfın bağımsız hareketleri” doğmuştu.  Kapitalizm, “geleneksel toplum”a ait kapalı-otokratik yapıları değişime zorlamakta; üretici güçlerin hızla gelişmesini sağlayarak, toplumu –ana sınıflarını işçi sınıfı ve burjuvazinin oluşturduğu– sınıflara ayrıştırmakta, kapitalist pazarın oluşması, feodal yapı ve kurumları asalak ve gereksiz hale getirmekte ve eski değer yargılarını yıkmaktaydı. Proletarya, burjuvaziden ayrı ve –ona karşı olmak üzere– bağımsız bir sınıf olarak ortaya çıkmakta ve bu harekete, “insanlığın kurtarılması”ndan söz eden ütopyacılarla (Saint-Simon, Fourier ve Owen) birlikte, eşitlik ve özgürlüğün burjuva sınırlarını aşan yeni bir eğilim de eşlik etmekteydi.
Aydınlanma düşünürleri gibi, “tüm insanlığı kurtarma” düşüyle hareket etmelerine ve onlar gibi “usun ve ölümsüz adaletin krallığını” kurmak istemelerine karşın, ütopik sosyalistlerin diğerlerinden farkı, burjuva dünyasının kendisini de “us dışı” ve adaletsiz görmeleri ve onun da yadsınmasını istemeleriydi. Büyük ütopyacılar, sosyalizmi, “mutlak doğruluk, mutlak us ve mutlak adaletin dışavurumu” olarak yorumluyor; koşullardan ve insan tarihinden soyutlayarak, bir yandan rastlantısal bir durum, ama diğer yandan da mutlak kaçınılmazlık olarak görüyorlardı. Engels, bu durumu, “...içine çeşitli mezhep kurucularının eleştirel gözlemlerinin, ekonomik savlarının ve gelecekteki toplum konusundaki betimlemelerinin girdiği çok büyük bir ayrıntılar (nüanslar) çeşitliliği kabul eden bir karışım” olarak değerlendiriyor ve “sosyalizmi bir bilim durumuna getirmek için önce onu gerçek bir alan üzerine yerleştirmek gerekiyordu” diyerek, sonradan kendileri tarafından yapılmış olana işaret ediyordu.
Ütopik sosyalistlerin ve Aydınlanma çağı düşünürlerinin “belirli bir sınıfı değil ama tüm insanlığı kurtarma” istekleri ve dünyayı ve dünyasal ilişkileri “mutlak us ve adalet”e dayanarak düzenleme düşünceleriyle sosyalizm tasarımları, tarihsel gelişme düzeyi ve günün koşulları tarafından başarısızlığa mahkum kılınmıştı. Bütün geçmiş tarih –Engels, ilkel dönemi ayırt ederek söyler– elbette “bir sınıf savaşımları tarihi”ydi; birbirleriyle mücadele içindeki sınıflar, “her zaman üretim ve değişim ilişkilerinin, kısacası çağlarındaki ekonomik ilişkilerin ürünleri”ydiler ve yine toplumun ekonomik yapısı “her kez, son çözümlemede, hukuksal ve siyasal kurumların tüm üst yapısını olduğu gibi, her tarihsel dönemin dinsel, felsefi ve öteki fikirlerini de açıklamayı sağlayan gerçek temeli oluştur”maktaydı. Bu da, sosyalizmin, “şu ya da bu dahinin rasgele bir buluşu olarak değil ama tarih tarafından oluşturulan iki sınıfın, proletarya  ile burjuvazinin savaşımlarının zorunlu ürünü” olmasını koşullamaktaydı. “Artık” diyordu Engels, Anti Duhring’te, “sosyalizmin görevi, elden geldiğince eksiksiz bir toplumsal sistem imal etmek değil ama iktisadın, bu sınıfları ve onların karşıtlıklarını zorunlu bir biçimde ortaya çıkaran tarihsel gelişmesini incelemek ve bu biçimde türetilen ekonomik durum içinde çatışmayı çözme araçlarını bulmaktı.” “...yani sorun –diyordu Engels–, yalnızca bir ekonomik olguyu ortaya koymak ya da bu olgu ile sonsuz adalet ve gerçek ahlak arasındaki çatışmayı göstermek değil, tüm iktisadı kökünden değiştirecek olan ve kullanmasını bilen için bütün kapitalist üretimi anlamada bir anahtar sağlayan bir olguyu açıklamaktı... Artı-değerin ne olduğunu anlamak için, Marx’ın, değerin ne olduğunu ortaya çıkarması gerekiyordu... Böylece, emeğin değer üreten özelliğini tahlil etti ve değeri üreten emeğin ne olduğunu, ve bunu niçin ve nasıl yaptığını ilk o saptadı...” (Kapital, II. Cilt, Önsöz, sf. 25)
Marx, Felsefenin Sefaleti’nde, sınıf mücadelesinin toplumsal-iktisadi koşullarıyla bağını dikkate almayan önceki teorisyenlerin, ütopik tezlerini eleştirirken şunları yazıyordu: “Proletarya bir sınıf olarak kendisini oluşturacak ölçüde henüz yeterince gelişmediği sürece, ve bunun sonucu proletaryanın burjuvaziyle olan savaşımı henüz politik bir nitelik almadığı sürece, ve üretici güçler, proletaryanın kurtuluşu ve yeni bir toplumun kurulması için gerekli maddi koşulları bir an için görmemizi sağlayacak ölçüde burjuvazinin bağrında henüz yeterince gelişmediği sürece, bu teorisyenler, ezilen sınıfların isteklerini karşılamak üzere sistemler uyduran ve canlandırıcı bir bilim bulmaya çalışan ütopyacılardır ancak. Ama tarih ilerledikçe ve onunla birlikte proletarya savaşımının çizgileri daha da belirginleştikçe, bunların kafalarının içinde bilim aramalarına artık gerek kalmaz; gözlerinin önünde olup biteni saptamaları ve bunun sözcüsü durumuna gelmeleri yeterlidir. Bilim aradıkları ve sistemler kurmakla kaldıkları sürece, savaşımın başlangıcında kaldıkları sürece sefaletin içinde sefaletten başka bir şey bulamazlar, sefaletin içinde eski toplumu alaşağı edecek devrimci, yıkıcı yönü göremezler...” (sf. 123-124)
Marksizm, toplum ve doğa yasalarını dahilerin soyut düşüncelerinden değil, ama doğa ve insan toplumu tarihinden çıkarmış ve olgular yerine “ilkeler” ikamesine girişmeyerek, dogmalara karşı durmuştu.
Bilimsel sosyalizm, Aydınlanma geleneğinin “insanın iyi bir özü olduğu ve eğitim yoluyla bu özün ortaya çıkarılarak toplumun ilerlemesinin temeli yapılabileceği” görüşünü bir kenara atarak ve insan bilincinin tarihsel-toplumsal (varlıksal) temelleri ve bağlantılarına dikkat çekerek, yeni bir “kurtuluş” teorisinin temellerini attı. Aydınlanma düşünürleri gibi, “aklın ve ölümsüz adaletin krallığını kurmak” isteyen ütopik filozofların görüşleri, toplumsal gelişmenin ortaya çıkardığı maddi üretici güçler ve sınıf ilişkilerindeki değişmeye bağlı olarak aşıldı. Sosyalizmin toplumsal kurtuluş teorisi, Aydınlanmacı-ütopik gelenekten kopuşun; “fikirler” dünyasının ulvi göklerinden yeryüzündeki proletaryanın burjuvaziye karşı sınıf savaşı alanına inmenin ve çıkarları ve kurtuluşu sömürünün son bulmasında olan bir sınıfın eliyle yeni bir toplumun kurulması teorisiydi. Üretim araçlarının kapitalist özel mülkiyetine son vererek sömürünün toplumsal temelini tasfiye edecek olan proletarya, bu mücadele içinde kendisini de dönüştürerek sınıfların ortadan kalkmasına götüren sürecin, böylece, insanın gerçek eşitliği ve özgürlüğünü olanaklı kılacak biçimde gerçekleştirmesine hizmet edecekti. Marksizmin ulaştığı sonuçlar, toplumlar tarihinin irdelenmesinden çıkarılmıştı, ve sosyalizm “şu ya da bu dahinin rastgele bir buluşu olarak değil ama tarih tarafından oluşturulan iki sınıfın, proletarya ile burjuvazinin savaşımlarının zorunlu bir sonucu olarak” tarih sahnesine çıkıyordu.
Diğer yandan, kapitalizmin tekelci aşamasına evrilmesi, burjuva ilericiliğinin aşılması ve tekelci gericiliğe ulaşılması demekti. Bu, aydınlanma ve modernizmin öne çıkardığı hümanizm ve “eşitlikçi anlayışlar”ın geride bırakılması, toplumsal gelişmenin önünün tekeller ve tekelci hakimiyet eğilimince tıkandığı bir aşamaya varılması ve burjuva “özgürlük ve eşitlik” anlayışının yerini tekelci baskı ve tahakkümün almasıydı. Aydınlanmaya karşı açtıkları savaşla yeni muhafazakar politikacı ve yazarlar da bu sistemin hizmetinde hareket ediyorlardı. Bu yazar, politikacı ve akademisyenlerin, kapitalizmin insan ve emek düşmanı ne kadar ürünü ve sonucu varsa, hepsini modernist akla, rasyonalizme ve modern materyalizme fatura ederken, kendileri de, “değer saptama” yöntemleri ve ilişkilendirme tarzlarıyla, metafizik-düşünsel soyutlamaları maddi ilişkiler yerine ikame eder durumdadırlar.

AKLIN ÖNYARGIYA; DÜŞÜNCENİN GELENEĞE; İNSANIN “KADER”E KURBAN EDİLMESİ TEORİSİ

Marx ve Engels’in, Aydınlanma düşünürleriyle Ütopiklerin toplumu ve “her şeyi” “Us”un sözde yanılmaz terazisinde ölçüye vurmak anlamına gelen düşüncelerine yönelttikleri eleştirileri bilmelerine karşın, “soyut aklın eleştirisi”ni, modernizme ve Marksist materyalist tarih tezine karşı saldırıyı sözüm ona “soyut aklın eleştirisi” üzerinden ve “geleneğin, tarihin ve önyargının ürettiklerini sahiplenme” adına sürdüren yeni muhafazakar yazarlar, birbirinden ayrı olmakla kalmayan, gerçekte, biri ötekinden farklılaşarak onu aşan iki düşünce tarzı olarak, Aydınlanma geleneği ve tarihsel materyalizmi aynı kefeye koymakta, aynı mantıkla “mahkum etme”ye çalışmaktadırlar.
Muhafazakar düşünürler, “bütün insanlarda ortak olan, önyargılardan arınmış bir akıl yürütme imkansızlığı”ndan söz ederek, Aydınlanma düşüncesini, toplumu “soyut prensiplere göre” örgütlemeye-organize etmeye kalkışmakla, önceki kuşakların mirasını gözetmemek ve güvensizlik üzerinden tiranlığın yolunu açmakla suçluyorlardı. Kişi hürriyetini, özgürlük ve eşitliği, düzensizlik ve kargaşa nedeni sayıyor, “aidiyet bağı ve duyusunun sağladığı güç ve güven”i geleneksel olanda arıyor; dogma, önyargı, din ve cemaat bağını “güven sağlayıcı gelenek” ve “insan eyleminin temeli”ni oluşturan gerçek olgular sayıyor; kurulu düzenin içinde ve düzenin kural, kurum ve işleyişini bozmayacak bir “kendiliğinden değişim”in dışına çıkacak her hareketi ve onun ifadesi olan düşünceleri “tehdit” olarak algılıyorlardı. Bunlar; eylemi, her şeyden önce, yaşam araçlarını üretme ve doğa güçlerine karşı korunmayı amaç edinen insanı, ilkin “toplumsal tarih”in dışına atıyor; sonra da, kendi deyişleriyle önyargı, dogma, alışkanlık ve geleneği salt “manevi değerler” katına çekerek soyutluyor, ve böylece insanı üreten, değiştiren ve bu faaliyet içinde değer yargıları ve gelenekleri de değişime uğrayan insanı da maddi toplumsal ilişkilerden koparıyorlar.
“Toplumsal tarih” üzerine uzun tiradlarına karşın; yeni muhafazakar yazarlar, klasik muhafazakar teorisyenlerin bu “akıl yürütme”sini sürdürüyorlar. Bu “yeni”leri, “toplumu soyut prensiplere göre örgütleme”ye kalkışma düşüncesine materyalizmin bakış açısından eleştiriler getiren ve sınıf mücadelelerini tarih ve toplum tahlilinin merkezine koyan Marksizm’in üzerini çizmeye çalışırlarken,  toplumları ve toplumsal örgütlenmeleri, tarihi gelişme süreçlerinden ve insan aklı ve etkinliğinden soyutlamakta; ve zamansal ve mekansal değişken kategoriler olmaktan çıkarmaktadırlar. Tarihi ve toplumsal yaşamı; insanın varolması ve yaşamını –her zaman daha da iyileştirmeyi amaçlayarak– sürdürme eyleminden olduğu kadar, iktisadi-sosyal koşul ve kategorilerden de soyutlayarak, salt “akli” oluşumlara indirgeyen muhafazakar yazarlar, insan bilgilerinin oluşması ve gelişmesi süreçlerinde zorunlu olan bağıntılandırma ve soyutlama “eylemi”ni gereksiz sayıyor; olgularla süreçlerin iç bağını bir kenara itiyor; metafizik kurgulamalara girişerek, insanın kendini üretme ve doğayı değiştirme eylemine bağlı olarak gelişen ‘akıl’ ve düşünceyi, iktisadi-toplumsal koşullardan; sosyal yaşam pratiği ve sosyal ilişkilerden soyutlayarak, salt “akli ikilemler” etrafında kategorilendiriyorlar. Aydınlanma düşünürlerini, Marksistleri ve pozitif bilgi kuramını, “soyut akla dayalı toplumsal değişim projeleri oluşturmak”la suçluyor; ama dogma, önyargı, hurafe, cemaat, kilise ve din ile ilgili olanları başta olmak üzere, kurumlara ve hakim kültürel-ahlaki anlayışlara, “derin bir felsefi-tarihsel miras” atfediyorlar. Toplumsal tecrübeyi dogma, “önyargı” ve gelenekte “saklı olan”la sınırlıyor, toplumsal değişim ve kurtuluş düşüncesini “teknik akıl” sınırlarına çekiyor ve “toplumsal yaşam pratiğini” sınıfların yaşam pratiğinden, bu pratik içinde onların karşı karşıya gelişlerinden; ve başka etkenlerle birlikte, değişmez ve taşlaşmış varsaydıkları gelenek, alışkanlık ve anlayışların, bu karşı karşıya geliş içinde farklılaşması ve değişiminden soyutluyorlar.
Dogma, hurafe ve miti, aklın ve bilimin; akıl yoluyla ve bilimi kullanarak bilmenin karşısına çıkaran, mantıksal tutarlılığı reddeden, modernizmi, aydınlanmayı ve bilimsel düşünme yöntemini, “duygu, içgüdü, inanç, önyargı vb. kategorilere hiç ama hiçbir değer vermemek” olarak gören muhafazakar yazarlar, “toplumsal tarih”i, üretimden ve üretim ilişkilerinden; üretim faaliyeti içinde doğup birbirleriyle zorunlu ve önlenemez mücadelelere girişen sınıfların tutum ve eylemlerinden bağışık saymakta; “sosyal” yapı ve kurumlara değişmezlik atfetmekte; siyaseti, eski yapıların korunmasının aracı olarak görmekte ve toplumsal-kültürel mirası, içgüdü, inanç, önyargı ve mevcut otoriteye bağlılıkla sınırlamaktadırlar. İnsanı, “kaderine mahkum birey” ya da en fazla dini ve diğer cemaatler içindeki birey konumuna düşüren ve orada tutmaya çalışan muhafazakar “akıl”, insan ve “aklı”nın sosyal yaşamdan bu soyutlanmasını, “aklın her zaman belirli önyargı(lama)lar içinde, değer-bağımlı kültürel bağlamlarda iş görmesi” ve “önyargılardan arınmış, gerçeğin sesi olan bir akıl ve akılcılık savunusu”nun olanaksızlığıyla gerekçelendirmiş; insan “akıl yürütmesi”nin içinde yaşanılan koşularla kaçınılmaz bağını, yalnızca geleneksel anlayış ve kurumlara bağlılığı güçlendirmek ve bilimsel öngörüleri reddetmek üzere “benimsemiş”tir! Muhafazakar yazarlar, “önyargı” –diyorlar–, tarihsel süreç içinde oluşan bilgeliğin, hikmetin içinde cisimleşir; soyut akılla anlaşılmayabilecek erdemleri içinde barındırır. Önyargı bireylere sosyalleşme sürecinde her yerden geldiği için (aile, eğitim vs), önyargıdan kaçınmak mümkün değildir. Çeşitli şekillerde edindiğimiz önyargılardan bağımsız işleyen bir akıl düşünülemez. Önyargılardan arınmış bir akılcılık iddiasında bulunanlar sadece kendilerini kandırır. Yaptıkları şey, reddettiklerini söyledikleri önyargılar yerine yenilerini koymaktan ibarettir. Ancak tarihsel sürecin ürünü olan önyargılar bir anda değiştirilemezler.” (Burke’den aktaran Duman, agd, sf. 43)
Aklın insan eylemiyle; toplumsal tecrübenin önyargıyla; insanın kendi tarihiyle; önyargının akıl ve tecrübeyle; geleneğin tarihsel toplumsal değerlerle kurulan bu muhafazakar ilişkisi, her şeyden önce, insani toplumsal değerlerin nesnel gerçeğe ilişkin olanlarını, aklın ve soyut düşüncenin irrasyonel kurgulamalarına tabi kılmakta; varlığı düşünceye, insan ve eylemini din ve geleneğe feda etmektedir.  Bu düşünce sistemince ilişkiler yalnızca tersine çevrilmemiş, toplumsal maddi olguların üzeri örtülürken, felsefi materyalizme, dayanağı olmayan, kurgusal ve yalana dayalı suçlamalar da yöneltilmiştir.
Aydınlanma modernizmiyle materyalist Marksizmin, “aynı kökenden geldiği”  yönündeki muhafazakar-yeni muhafazakar iddia, bu iki dünya görüşü arasındaki farklılıkları ve hatta uzlaştırılamaz aykırılıkları örtbas etmekte, temel önemdeki bu çarpıtma, Marksizmin, “toplumsal bilinç”in ve bilginin oluşması ve ayrışması; gelenek ve alışkanlıkların insan yaşamı ve eylemi üzerindeki etkisi, tecrübe ve deneyimin kuşaklar arası “paylaşım”ı ve tarihsel-toplumsal olgu ve değerlere ilişkin görüşlerinin salt “inkarcı” teknik soyutlamalara indirgenmesine kadar genişlemektedir.
Bu yapılırken ama; “aidiyet bağı ve duyusu”nun; “önyargılara bağlı akıl yürütme”in; “geleneksel toplumsal yaşam pratiği”nin; “kuşakları birbirine bağlayan toplumsal güç”ün ve “tarihsel toplumsal değerlerin muhafazası”nın; bu anlayış, bağ, duyu, önyargı, yaşam pratiği ve toplumsal değerlerin toplumsal gelişme aşamaları ve onların değişiminin, bu değerleri nasıl değişime zorladıkları ya da etkisizleştirdikleri göz ardı ediliyor. Muhafazakar yazarlar, önyargı, alışkanlık, tecrübe vb.’nin oluşmasını, din, gelenek ve dogmanın idealleştirilmesi yönünde eğip-büker ve önyargıyı her şeyin önüne koyarken, bunların içinde her bir sınıf için farklı olması kaçınılmaz anlam ve önemi olanları özenle gizlemekte; ezenlerle ezilenlerin farklı gelenek ve önyargıları arasındaki olası çatışmayı örterek, herkesi, mevcut sistem ve kurumlarınca oluşturulmuş ya da sürdürülmesinde yarar görülen gelenek ve anlayışlarla “gelenekte aktarılmış otorite”ye bağlı kalmaya çağırmaktadırlar.
Sorunu bir az daha açarsak; önyargı, evet, kendisinden kaçınılması olanaksız görünen “geleneksel” bir “aktarım”dır. “Önyargılardan arınmış bir akılcılığın mutlaklaştırılması” anlayışını Marksistlere mal etmek ise, düpedüz saçmalıktır. Kuşkusuz olgu ve gelişmelerin somut veriler temelinde ve akılcı-bilimsel yöntemlerle irdelenmesi; birbirleriyle ilişkisi ve karşılıklı etkilerinin açığa çıkarılması; bu yapılırken, peşin hükümle ve önyargıyla hareket edilmemesi, diyalektik materyalizmin bakış açısıdır. Ama bu, insanın, içinde hareket edeceği ve ettiği toplumsal koşullarla önceki kuşaklardan “miras” aldığı anlayış, düşünüş tarzı, alışkanlık ve yargılardan büsbütün bağışık olduğu ya da olabileceği anlamına gelmez. Aksine, toplumsal tarihi, toplumsal hareketle ve onun süreç içindeki değişimiyle bağı içinde ele alan Marksizm, insan düşüncesi ve “akıl yürütmesi”ni de, aynı biçimde, nesnel gerçeklikle ilişkilendirerek ele alır. Bu ilişkilendirme ve “akıl yürütme”, açık ki, yargı-önyargı, düşünce, bilgi, anlayış, alışkanlık vb. “toplumsal değerler”i üretim ilişkileri, sınıf farklılıkları ve onların mücadelelerinden soyutlayan muhafazakar safsatadan çok farklı bir “soyutlama”dır!
Önyargı üzerine psikolojik tahlillere girişen muhafazakar yazarlar, Marksistleri, önyargıları dikkate almamak ya da onların bir anda etkisizleştirilebileceğini varsaymakla suçlarlarken, önyargı ve dogmaları, “toplumsal süreklilik bağı ve ortak hakikatler olarak” tüm toplumsal olgu ve değerlerin yerine geçirmekte, “geleneksel önyargıları kuşaktan kuşağa aktaracak” otorite kurumlarının “istikrarlı bütünler” halinde “kalıcılıklarını” sürdürmelerinin güvenceye alınmasını istemektedirler. Onlara göre, feodal değer yargıları ve kapalı toplum yapısından kalma ve “yerel ölçekli” de olsa “geleneksel” özellik taşıyan –örneğin töre cinayetleri ve kan davaları– örf, anane ve alışkanlıkların ortadan kalkıp kalkmamasının “kriteri” de, bu ‘geleneği’ kararlılıkla sürdürenlerin iradelerinde aranmalıdır. Bu “kriter” ve “irade”, açık ki, burjuvazinin egemenliği koşullarında, burjuvazi (ve siyasi-askeri temsilcileri) tarafından belirlenecek bir “kriter” ve “irade” olacaktır. Bu durumda da, muhafazakar akıl ve düşünce, sınıfları, mücadelelerini ve geleneklerini atladığına göre, mevcut sistem ve otoritesinin sınıf düşmanına karşı “geleneksel” bir savaş yöntemi olarak sürdürdüğü işkencenin sürdürülüp sürdürülmemesine karar verecek olan da –o “kötü bir hastalık” olsa bile– burjuvazi ve temsilcileri olacaktır.  Onlar, aklın önyargıyla bu ilişkilendirilmesi ve önyargının bu her alana yayılmış ve toplumsal her ilişkiyi kapsayan yüceltilmesi üzerinden, dinsel inanç, önyargı ve geleneksel alışkanlıkların, her bir sınıf açısından farklı etki, tecrübe ve deney birikimi ve alışkanlıklar doğurması kaçınılmaz olan sosyal iktisadi ve politik değişmelerle bağını bir yana iterek, bu alışkanlık ve önyargıları herkes için genelleştiriyorlar. “Tarihi ve toplumsal olan”dan söz etmelerine rağmen, bundan anladıkları da, “gelenek, önyargı, alışkanlık, inanç vb. bireyin cemaatsel ve ailesel sınırları aşmayan eylemi ve düşüncesi sınırlarındaki eylemi ve tarihi”dir. 
Geleneğin, “kerameti kendinden menkul, soyut teorik çerçeve olarak değil, somut sosyal bir varoluş tarzı olarak” ele alınmasını isteyen muhafazakar yazarlar, “bir geleneği terk edip terk etmememizi söyleyecek objektif bir kriter” olmadığını, “bir geleneğin varlığını sürdürüp sürdürmemesinin kararını verecek kişilerin, yine o geleneğin mensupları ...” olması gerektiğini, tek kriterin, “konsensüs kriteri” olduğunu savunurlarken, dogma, önyargı, gelenek ve alışkanlıkların iktisadi-toplumsal sistemlerdeki değişmeyle kıyaslandığında daha uzun ömürlü olmalarını da dayanak edinmekte; insan aklı ve düşüncesini doğadan; nesnel gerçeklerden ve toplumsal-iktisadi sistem ve koşullardan; bu sistem ve koşulların ürünü çelişki ve çatışmalardan; sınıf farklılıkları ve sınıfların birbirleriyle ve devletle ilişkilerinden soyutlamakta; rasyonalizmi ve “akla aşırı ve belirleyici işlev verilmesi”ni eleştirmelerine karşın, “din, gelenek ve alışkanlıkların toplumsal harekete geçirici işlevi”nin yanına “aklın belirleyici rolü”nü eklemektedirler.
Önyargı, gelenek, din, düşünce ve aklın muhafazakar yorumu, toplumsal değişimin, toplumsal-iktisadi koşullar, üretim ilişkileriyle üretici güçler; emekle sermaye arasındaki çelişkiyle değil, “soyut-akli” tasarımlar ve “akli” biçim ve yöntemlerle izahını esas almaktadır. Böylece, akıl, kendi başına ya da yaratıcı tarafından oluşturulmuş; koşullardan bağımsız ama her şeye vakıf bir “mutlak yapıcı” kategorisine çıkarılırken, insan da, toplumsal ilişkiler bütünü içindeki birey halinden çıkarılıp yaratıcı soyut-aklın doğuştan yazgılı eseri haline getirilmekte; düşünce, toplumsal ilişkilerden soyutlanmakta; aklın “bilme sınırlılığı” gerekçesiyle bilinemezlik önünde secdeye varılmaktadır.
Muhafazakar düşünce, kuşaktan kuşağa iletilen ve toplumsal yaptırım gücü kazanmış egemen kültürel etki, alışkanlıklar, töre ve davranışlar olarak, gelenekleri, toplumsal yaşamın düzenlenmesi ve denetlenmesinde kullanan egemen sınıf tutumunu benimseyip savunmakta; otoriteye itaat ve sadakati sağlayan “gelenekler”in bireyle birey, bireyle aile, bireyle komşular ve akrabalar, bireyle halk ve ulus arasındaki ilişkileri, davranışları, tutum ve tavırları düzenlemede etkin işlev görmesini ve bireyin grupla, cemaatla ya da toplumla uyumunu sağlayan ve geçmiş zamanların ilişki ve yaşama biçimleriyle dünya görüşlerinin mevcut düzeni güçlü kılan yanlarının aktarılması ve sahiplenmesini istemekte, emekçi sınıf ve kesimlerin sermayeye karşı hareketinde, dayanışma, paylaşma, mücadeleyi geliştirme ve zora karşı direnmeyi ifade eden  gelenekleri ise, yıkıcı görerek, yok saymaktadır. Din, önyargı ve geleneğin muhafazakar yazar ve ideologlar tarafından toplumsal değerlerin temeline yerleştirilmesinin nedeni de budur.

MUHAFAZAKAR TARİH TEZİ YA DA TARİHE AKILDIŞI BAKIŞ
Muhafazakar “toplum kuramı”, “doğal toplumu” ve “somut sorunlar ve gerçekler ile toplumsal değerlerin belirleyiciliğini” esas alma; “kutsallığın gölgesinin her yere sirayet ettiği bir düzen ve istikrar” kaygısıyla hareket etme; “gerçeği olduğu gibi kabul etmenin zorunluluğuna dayanan örf ve adet gibi normları barındıran geleneği” izleme, “bilgeliğe, tecrübeye ve topluma önem verme” iddiasındadır. Ancak muhafazakar düşünce, bu iddiasının aksine, nesnel gerçeklik ve toplumsal olguların üzerini kapatmış, –yukarıda belirtildiği üzere– gerçeği “gelenekte olan”la sınırlı saymış ve onu “kutsal değerler” çerçevesine çekerek, “kutsallığın gölgesi”ne sığınmıştır. “Tarihin ve toplumun temel yasaları”nın muhafazakar düşüncedeki yeri, somut olgu ve gerçeklerle toplumsal koşullar ve güçler (ve bunların ilişkileri) tarafından değil; din, örf ve adetlerin temel kriterlerini oluşturduğu ikincil unsurlar tarafından belirlenmiştir.
Marksizme, bireyle toplumu karşı karşıya getirme, tecrübe ve kültürü önemsememe, “insanı tarihten, toplumdan, gelenekten ve özellikle dinden bağımsız algılama”, “bir toplumun kendini ve kendini oluşturan paradikletik değerleri toptan reddedip, başka bir toplumun mekanını, zamanını, tarihini, aklını, değişimini, ahlakını, siyasetini yaşamaya zor(ba)lanması”* suçlaması yönelten muhafazakar yazarlar, toplumsal sorunları, toplum yaşamını ve toplumsal değişim dinamikleriyle ilişkili olguları “akıl” ve düşünceye ait kategorilere indirgeyen bir bakış açısına sahiptirler. “Bir toplum”-“başka bir toplum” ikilemine baş vurarak, ama  kıyaslamayı da, bu toplumların “döngüsü”nü belirleyen iktisadi-sosyal ilişkiler üzerinden değil; ahlak, din, gelenek vb. gibi ikincil veriler üzerinden yapan muhafazakar yazarlar, kapitalist iktisadi sosyal ilişkilerin “değişmezliği”ne iman tazelemekte; kapitalizmin, çelişkileriyle kaçınılmaz kıldığı değişme ve değiştirmeyi, Marksistlerin zorladığı salt iradi bir gelişme ve onun, insana, “kendini ve kendini oluşturan değerleri ret etmesi” çağrısı olarak göstermektedirler. Bu anlayışın başlıca hedefi, kapitalist baskı ve sömürünün harekete geçirdiği, ama  “geleneğine, dinine, kültürüne bağlı” insanları, kaderlerini değiştirme eylemi ve düşüncesinden uzak tutmaktır.
Aydınlanmacı modern düşünceyi ve özellikle de Marksist materyalizmi, “gelenek, tecrübe, din, kültür vb.”ni “zaman ve mekan dışı” saymak, “toplumsal, siyasal ve ekonomik alanda gerçekleşen tüm belirleyicileri ve değişim dinamiklerini” dikkate almamak ve “toplumu anlamak” yerine, “düzenlemeye/icat etmeye” yönelmekle suçlayan muhafazakar yazarlar, “toplumsal ve geleneksel değer ve ilkeler”i “zaman, tarih, gelenek, din ve kültür gibi düzen, süreklilik ve denge postülaları...”na indirgemekte; üretim sürecini, sınıf farklılaşması ve karşıtlıklarını, bu farklılık, karşıtlık ve ayrıcalıkların neden olukları mücadeleleri, bu mücadelelerin deneylerini ise, bu “değer ve ilkeler”in dışına atmaktadırlar. Toplumsal değiştirici olgu, güç ve ilişkilerin sözünü dahi etmeyen, sınıf farklılıkları ve karşıtlıklarını yok sayan muhafazakar yazarlar, tarih, gelenek, din ve kültüre ancak “düzen, süreklilik ve denge postülatları” içinde bir rol vermekte; onların değişmezliği ya da değişmelerinin “zararlı olduğu” varsayımı üzerinden hareket etmektedirler. Bu düşünce sistemi, “tarihsel yasalara” bağlı olarak gerçekleşen toplumsal ve siyasal değişimi, Marksizmin determinist “ideolojikleştirme”si saymakta, ve Marksist materyalizmi, “ilerlemeci, asla geriye çevrilemez, her toplum için zorunlu aşamaları ve yasaları ifade eden” düşünceler geliştirmekle, “ideolojinin tüm fonksiyonlarını üzerinde taşımak” ya da bu iddiada olmakla suçlamaktadır. 
Marksist tarih tezini çarpıtan muhafazakar görüş, toplumsal devrime ilişkin Marksist görüşü ya zorlayıcı-voluntarist ya da insanın tarihsel eyleminden “bağışık”, kendiliğindenci, determinist olarak göstermekte; “bir toplumun kendini ve kendini oluşturan ...değerleri toptan reddedip, başka bir toplumun mekanını, zamanını, tarihini, aklını, değişimini, ahlakını, siyasetini yaşamaya zor(ba)lanması”nın teorisi olarak suçlamaktadır. Marksizm’e yöneltilen bu “salt akılcı” iftirayı, Marx, en aptal muhaliflerinin de anlayabilecekleri açıklıkta yanıtlamıştır.
Marx ve Engels, kapitalizmin içsel çelişkilerini irdeleyip açığa çıkararak, onun, artık değişime uğramayacak “toplumsal son evre” değil, ama, evrensel tarihin, yerine yeni bir toplumun kurulmasını kaçınılmaz kılan iç çelişmelere sahip ve bizzat onun kendi ürünü olan işçi sınıfının eylemiyle değişmeye-yıkılmaya mahkum uğraklarından biri olduğunu ortaya koydular:
“Biz –diyordu Marx–, ortaya, doktrinerler olarak, işte hakikat, onun karşısında diz çök! diyen yeni bir ilkeyle çıkmıyoruz. Biz dünyaya, dünyanın kendi bağrında geliştirdiği ilkeleri getiriyoruz. Biz ona, savaşımlarını orada bırak, bunlar zırvadır, biz sana savaşımın gerçek belgesini haykıracağız demiyoruz. Biz ona, yalnızca tam olarak niçin savaştığını gösteriyoruz, ve özbilinç, istensin istenmesin, kazanılması gerekecek bir şeydir…Amaçladığımız tek şey, Feuerbach’ın daha önce kendi din eleştirisiyle yapmış olduğu gibi, dinsel ve siyasal sorunları kendinin bilincinde olan insanal biçimlerine indirgemekten başka bir şey olamaz.” (Arnold Ruge’ye mektup –Eylül 1843, Felsefe Metinleri– Derleme içinde, s. 24-25)
Ortada bir “zor(ba)lanma” yoktu; yapılan, “bu dünyanın gerçeğini ortaya koymak”tı ve ‘ussal bilinç’, bu gerçeğin irdelenmesi; “görüngüler arasındaki içsel ve zorunlu bağı” ve toplumsal gelişme yasasını açığa çıkarmak; gerçeğin yasalarının anlaşılmasını sağlamak için gerekliydi.
Marx, Alman İdeolojisi-Feuerbach’a kenar notlarından birinde (Derleme, sf. 78) “Bize göre –diye açıkça belirtmekteydi ki–, komünizm ne yaratılması gereken bir durum, ne de gerçeğin ona uydurulmak zorunda olacağı bir ülküdür. Biz, bugünkü duruma son verecek gerçek harekete komünizm diyoruz. Bu hareketin koşulları, şu anda varolan öncüllerden doğarlar.”
Ve, devamla: “Geliştirmiş bulunduğumuz tarih anlayışı, ensonu bize şu sonuçları da verir: 1. Üretici güçlerin gelişmesinde öyle bir aşama gelir ki, bu aşamada, mevcut ilişkiler çerçevesi içinde ancak zararlı olabilen, artık üretici güçler olmaktan çıkıp yıkıcı güçler haline gelen (makineler ve para) üretici güçler ve karşılıklı ilişki araçları doğar, ve bu, bir önceki olaya bağlı olarak, kazançlarından yararlanmaksızın toplumun bütün yükünü taşıyan, toplumdan dışlanmış, ve zorunlu olarak, bütün öteki sınıflara karşı en açık bir muhalefet durumunda bulunan bir sınıf doğar, bu sınıf, toplum üyelerinin çoğunluğunun meydana getirdikleri bir sınıftır, köklü bir devrim zorunluluğunun bilinci, komünist bir bilinç olan ve elbette ki, kendileri de bu sınıfın durumunu gösterdikleri zaman başka sınıflarda da oluşabilen bu bilinç, bu sınıfın içinden fışkırır... 4. Yığın içinde bu komünist bilincin yaratılması için ve gene bu işin kendisinin de iyi bir sonuca götürülebilmesi için insanların yığınsal bir değişikliğe uğraması zorunlu olarak kendini ortaya koyar, böyle bir biçim değişikliği ise ancak pratikteki bir hareketle, bir devrimle yapılabilir; bu devrim, demek ki, yalnızca egemen sınıfı devirmenin tek yolu olduğu için zorunlu kılınmamıştır, ötekini deviren sınıfa, eski sistemin kendisine bulaştırdığı pislikleri süpürmek ve toplumu yeni temeller üzerine kurmaya elverişli bir hale gelmek olanağını ancak bir devrim vereceği için de zorunlu olmuştur.” (a.g.Derleme, s. 79)
Bu tarih anlayışı, üretim sürecinin, “yaşamın dolaysız maddi üretiminden başlayarak açıklanmasına ve bu üretim tarzına bağlı ve onun tarafından yaratılmış karşılıklı ilişki biçimlerini,... bütün tarihin temeli olarak kavranmasına; ve onun devlet halindeki eylemi içinde gösterilmesine, bütün değişik teorik ürünlerinin ve bilinç, din, felsefe, etik, vb., vb. biçimlerinin açıklanmasına ve bunların kökenlerinin ve gelişmelerinin bu temelde ele alınmasına dayanır;... pratiği fikirlere göre açıklamaz, fikirlerin oluşumunu maddi pratiğe göre açıklar;... Bu tarih anlayışı, tarihin sonunun, ‘tinin tini’ olarak ‘özbilinç’te erimek olmadığını, ama her evrede, maddi bir sonucun bulunduğunu gösterir: bir üretici güçler toplamı, tarihsel olarak yaratılmış ve her kuşağa kendinden önce gelen kuşak tarafından aktarılmış, bireylerin doğa ile ve kendi aralarındaki bir ilişki; bir yandan yeni kuşak tarafından gerçekten değiştirilen, ama, öte yandan da, yeni kuşağa kendi yaşam koşullarını emreden ve ona belirli bir gelişme, özgül bir nitelik veren üretici güçler, sermayeler ve koşullar kitlesi. Dolayısıyla ortam ve koşullar insanları yarattığı kadar, insanlar da ortam ve koşulları yaratırlar. Her bireyin ve her kuşağın mevcut veriler olarak buldukları bu üretici güçler, sermayeler, toplumsal karşılıklı ilişki biçimleri toplamı, filozofların ‘töz’ olarak ve ‘insanın özü’ olarak tasarladıkları, göklere çıkardıkları ya da savaştıkları şeyin somut temelidir: bu üretici güçler, filozoflar, ‘Özbilinç’, ‘Birtek” diye onlara başkaldırdıkları halde insanların gelişimi üzerindeki sonucu ve etkisi bakımından gene de sarsılmayan gerçek bir temeldir. (A.g.y, sf. 81)
Marx, insana, kuşkusuz insanal öz yabancılaşmasına son vererek –bunu ancak proletarya, onun özel kapitalist mülk edinme temelini tasfiye ederek yapabilirdi– ve bilinçle “ve daha önceki gelişmenin tüm zenginliğini koruyarak” (Marx, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı) “...bütün insanal duyuların ve bütün insanal niteliklerin bütünsel özgürleşmesi..”nin yolunu gösterirken, tümüyle bu dünyanın gerçeklerine ve insanın gerçek ilişkilerine dayanıyordu; “... insanlığın toplumsal tarihi”, onlar bunun bilincinde olsalar da olmasalar da, “her zaman, insanların bireysel gelişmesinin tarihi”ydi. Maddi üretim ilişkileri, insanların arasındaki “tüm ilişkilerin temeli”ni oluşturuyordu ve bu ilişkiler, “maddi ve bireysel etkinliklerin içerisinde gerçekleştirildikleri gerekli biçimlerdi.” (Marx, P. Anenkov’a Mektup, Seçme Yazışmalar, Sol Yayınları, sf. 30-32)
Üretim biçimiyle üretim ilişkilerinin, üretici güçlerin belirli bir gelişme düzeyine tekabül ettiklerine ve üretici güçlerdeki değişmenin üretim ilişkilerinde değişimi zorladığına işaret eden Marx, Weydemeyer’e 5 Mart 1852 tarihli mektubunda da, “modern toplumda ne sınıfların ne onlar arasındaki savaşımın varlığını bulmuş olmanın onuru”nun kendisine ait olmadığını apaçık söylemişti. Burjuva tarihçileri ondan “çok zaman önce”, “bu sınıf savaşımının tarihsel gelişimini, burjuva iktisatçılar da sınıfların ekonomik anatomisini” ortaya koymuşlardı, ve o, “Benim yeni olarak yaptığım şey: 1) sınıfların varlığının, üretimin belli tarihsel aşamalarla ilişkili olduğunu, 2) sınıf savaşımının zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne varacağını, 3) bu diktatörlüğün, yalnızca bütün sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız topluma bir geçiş olduğunu göstermekten ibarettir...” diye, eklemede bulunmaktaydı.
Marx’ın (ve Engels’in) teorisi, toplumsal gerçekle, insanın kendi tarihiyle bu denli “örülü”yken, onu iftiralarla karalamaya yönelen muhafazakar düşünce, çokça lafını etmesine rağmen, “tarihin ve toplumun temel yasaları”nı gözardı ederek, insanın rolünü, “tanrısal aklın kendisini gerçekleştirmesine yardımcı olmak”la sınırlamıştır. Bütün öteki girişimler ve gelişmeler, ona göre, “mutlak ve zorunlu evrimi ya durdurmak ya değiştirmek ya da tersine çevirmek isteyen akıl ve zaman bozulmalarıdır...”
Muhafazakar düşünce, sınıfların ve mücadelelerinin “tarihsel karakteri”ni; siyasal-ideolojik düşüncelerin, toplumsal sınıfların konum ve ilişkilerinin belirli ürünü ve yansımaları olmalarını; ve bunların toplumsal değişimin etken ve unsurları olarak işlevlerini görmek istememiştir. Materyalizme, Marksizme ve Aydınlanma düşünürlerine eleştirilerini, “toplumsal pratiğe öncelik verme” iddiasıyla temellendirmeye çalışan muhafazakar yazarlar, ezilen ve sömürülen sınıfların, din, kilise ve aracı cemiyetler üzerinden, “kutsallık” da atfedilmiş egemen otoriteye (devlet ve kurumları) ve onun korumasındaki sisteme bağlanmaları için çaba göstermişler, uzlaşmaz karşıtlıkların üzerini örterek, “toplumsal unsurların işlevsel karışlıklı bağımlılığı, kutsal olanın gerekliliği, aracı cemiyetlerin önemi”  üzerine propagandayla toplumsal devinim ve değişimin karşısında yer almışlar, “tarihin sürekliliği”ne sahip çıkma adına ortaçağ ve öncesi toplumsal düzenlerden kalma değer yargıları ve anlayışları bugüne taşımaya çalışmışlar, “eşitlik, özgürlük ve kardeşlik” üzerine burjuva liberal söylemi dahi yıkıcı saymışlar, “tarihsel sürekliliğı”, “mevcut toplumsal düzenin içinde kalma”da aramışlar, mevcut toplumsal yapıyı “muhafaza etme, düzeltme, dengeleme ve koruma”yı esas almışlar, ve bu sınırları aşan toplumsal hareketlere, dinamik güçlere ve ezilenlerin özgürlük, eşitlik, kardeşlik taleplerini de içeren sistem değiştirici eylemlerine karşı durmayı başlıca görev edinmişlerdir.  
Muhafazakar teori, insanların içerisinde ürettikleri, tükettikleri ve değiştikleri ekonomik biçimlerin değişme ve gelişme yasalarını reddetmekte, üretim biçimlerinin geçici ve tarihsel olduklarını; değişimin esas olarak nesnel zorunluluklar sonucu gerçekleştiğini açıklama gücüne sahip değildir. Bu teori, insanların üretici güçlerine uygun olarak kurdukları ya da geliştirdikleri toplumsal ilişkilerin, bunların soyut fikirsel ifadeleri olan kategorileri de yarattıklarını; pratik yaşamdaki değişmelerin, fikirlerin değişmesinin ve bunlar üzerinden yaşamın değiştirilmesinin maddi dayanağı ve temellerini oluşturduklarını; toplumsal hareketin, insan iradesi, bilinci ve düşüncesinden bağımsız olmakla kalmayıp, bu hareketin ve devrimlerin, tersine onların iradesi, bilinci ve düşüncesini belirleyen yasaların yönettiği “bir doğal tarihsel süreç olarak” işlev gördüğünü anlama ve açıklama bir yana, insana ilişkin tüm bu nesnel ilişki ve süreçleri metafizik ve soyut kurgularla bilinemezliğe itmekte; dogma ve batıl inançların “engin” çıkmazına bırakmaktadır.
Marx’ın “kendilerini şeylerden ne denli kopartırlarsa, o denli şeylerin özüne girme noktasına yaklaştıkları kuruntusuna kapılan metafizikçiler”e yönelttiği “kişi mantıksal kategorilerde bütün şeylerin özünü buluyorsa, devinimin mantıksal formülünde de, yalnızca her şeyi açıklamakla kalmayıp şeylerin devinimini de belirleyen mutlak yönetimi bulduğunu sanır.” (Derleme, sf. 101) eleştirisi, metafizik kurgularla, insanı “batıl inançlar” ve “gelenekler” önünde boyun eğmeye çağıran ve nesnel toplumsal kategorilerin insan yaşamı ve düşüncesindeki yerini görmezden gelen muhafazakar yazar ve akademisyenler için daha fazla  geçerlidir. Din, gelenek, alışkanlık ve dogmayı “bütün şeylerin özünü kapsayan” mantıksal kategorilere yücelten muhafazakar düşünce, kurgucul, soyut ve irrasyoneldir.
Marx’ın doğadaki ve toplumdaki diyalektik değişime; değişimin kaynakları, nedenleri ve yasalarına getirdiği açıklamaya –bu açıklama, tarihe ve toplum yaşamına, bizzat onun içinden, ve olgularının irdelenmesiyle bakar ve tarihi, gerçekte olduğu üzere; sınıf mücadelelerinin tarihi; değişmeye ve dönüşmeye “mahkum” toplumların tarihi olarak alır– yönelik  muhafazakar “soyut akılcılık” eleştirisi, düşünce ve aklın, varlık olarak insanın (maddi gerçek dünyada yaşayan birbiriyle ilişkili insanın) ürünü olduğunu reddeder. Toplumsal tarihe ve olgu ve gelişmelere muhafazakar bakış açısında, kapitalizmin bunalımları ve onların ortaya çıkardığı çatışma ve savaşlar, “örf, adet, gelenek ve dinden kopan” insanın iradi suçları olarak gösterilirken, “toplumsal tarih” de “kişilerin ürünü” olaylar derekesine düşürülmüştür.
Üretim ilişkileriyle üretici güçlerden kavramsal düzeyde dahi söz etmeyen muhafazakar yazarlar, sistemin bu “canlı” kategorileri arasındaki çelişkinin değişimi ve değişimin güç ve araçlarını yarattığını; çatışmaları, krizi ve istikrarsızlığı doğurduğunu yadsırlarken, parti, sınıf ve ideolojileri, insanın “kendi bütünlüğünün dışında” ve “kendini gerçekleştirmesine engel olan” kategoriler olarak değerlendirmekte, insanı, “içinde tanımlı olduğu” sistem, dünya, düzen, aile, cemaat, vb. ile adaptasyon halinde ve “kalıcı olan ile uyumlu” olmaya çağırmaktadırlar. Böylece “kul” itaat edecek, sabırla ve sükrederek bekleyecek ve “kendi olarak” kalabilecektir! Muhafazakar teorisyenler, Nietzsche ve Heidegger’in irrasyonalist ve psikolojik tahlillerinden de beslenen mantık yürütmeyle, emperyalist kapitalizm ve tekelci burjuvazinin insanlığa karşı giriştiği kırımlarla, bu kırımları da doğuran rekabet ve yayılmayı ve Hiroşima ve Nagazaki toplu imhasındaki Amerikan imzasını dahi görmezden gelerek, özgürlükçü ve bilimsel düşüncelerin tekelci burjuvazinin elinde insan yaşamı ve mutluluğuna karşı barbarca imha araçlarına dönüştürülmesini, modern Aydınlanmacı ve Marksist düşünceye fatura etmeye kalkışıyor; Hitler’den Bush’a, emperyalist işgalci ve faşist soykırımcıların, demagojik söylemlerinin aksine, hümanizm ve insan özgürlüğüyle asla ilgili olmadıklarını, ama özgürlük ve eşitlik düşmanı sistemlerle ideolojilerin temsilcileri olduklarını; istikrarsızlık, kriz ve çatışma üreten sistemin hizmetindeki kişiler olarak rollerini yerine getirdiklerini; 20. yüzyılın büyük soykırımlarının ve günümüzde sürdürülmekte olanların emperyalist hegemonya, tekelci sömürü ve kapitalist rekabetin sonuçları olduklarını; pazar paylaşımı kavgalarının insan ve doğa kırımına yol açtığını ve burjuvazinin de artık başlangıçtaki modernist geleneğini sürdürmeyip emperyalist barbarlığı temsil ettiğini gizlemeye çalışıyorlar.
Muhafazakar yazarlar, bireyin, “içine doğduğu ve kurallarını ve değer yargılarını kendisinin belirlemediği” mevcut yapının “uyumlu bir üyesi olması”nı, sisteme  ve otoriteye sadakat göstermesini, “bütünleştirici güç” ya da araçlar olarak düzen, adalet, birey bağımlılığı, sadakat, tanrı vb.’ne sarılmasını ve “dünyayı ve evreni uyumlu kılan tanrı buyruğu”na uygun yaşamasını isterlerken de, aynı tür “soyutlama”dan hareket etmekte; insana toplumsal ilişkiler alanında herhangi bir rol ya da yer vermemektedirler. Onlara göre, insanın bu durumu, “doğayı uyumlu kılan evrenin yasalarına; toplumu uyumlu kılan toplumun yasalarına itaat etmesi” gereğine de uygundur.  Muhafazakar tarih anlayışı, tarih kıyıcılığına giriştiği kadar, insanın emperyalizmin çıkarlarına bağlanmasına da hizmet etmek üzere, kapitalist-emperyalist barbarlığı aklamayı amaçları arasına almıştır.
“İnsan ve insan ürünleri asla icat edilmez; ancak keşfedilebilir” diye güya yüksek felsefi tespitler yapan muhafazakar yazarlar, modernizm ve Marksizmi, “yaratılmış bir düzen (paradigma/ideoloji) konseptine uygun insan (birey) icat etmek”le suçlarken, “düzen”i paradigma/ideoloji derekesine indirgeyerek, sorunu ‘düşünsel’ planda tutmakla yetinmekte ve “icat etme”yi, insanın doğayla mücadelesinde ilerleme ve yaşamını kolaylaştırma çabası ve tarihin itici ve ilerletici eylemlerinden biri olarak görmemektedirler. İnsanın, iradesini ve gücünü kullanarak ve yaşamını değiştirip dönüştürme amacıyla icat ettiğini; icatların, insanın zihni ve fiziki yaratıcı gücünün birleşmesiyle gerçekleştirildiğini, üretim teknikleriyle makinenin teknik yenilenmesinin insan yaratısı, icadı ve üretiminin ilerletilmesiyle olanaklı olduğunu; böylece insanın kendini ve doğayı daha iyi tanıdığını ve kapitalizmin, kapitalist işbölümünün tüm sınırlayıcı, tek yanlılığa itici ve yabancılaştırıcı işlevine karşın, ürettikçe yenilendiğini görmemekte ya da reddetmektedirler. Onlara göre, “modern bilimler”in “hayat ve bilim felsefesi olarak ilerlemeci anlayışın bağımlısı olmaları”, “tarihin, kültürün, geleneğin, toplumsal değerler”in anlamsız bulunmasına, siyasal yapı alanının “başat konuma çıkarılması”na ve toplumsal yapı alanının “nesne ve pasif belirlenen” konumuna düşürülmesine neden olmuştur.
Dayanaktan ve iç tutarlılıktan yoksun bu düşünce sisteminde, tarih ve toplum kavramları, gerçek içeriklerinden soyularak bir süs haline getirilmiştir.
İrrasyonalist bir düşünce tarzı olarak muhafazakarlık, değişimin ve değiştirmenin, akıl-ideoloji vb. “işi olmak”tan önce, doğrudan doğruya mevcut toplumun bağrında mayalandığını; toplumsal değiştirici güçlerin (sınıflar) orada ortaya çıktığını; devrimin, ancak, “değişmeye gebe bu eski toplumun ebesi” olduğunu reddetmekte; toplumsal olguların akıl ve bilimin gücüyle açıklanmasını, “soyut akılcı zorlama” saymakta, ve Marksizmin, verili tarihsel toplumun ve önceki toplumların somut olgular ve çelişkiler temelinde irdelenmesi üzerinden ve toplumsal değişimi zorunlu kılan yasaların işleyişinin bilgisiyle yaptığı belirlemeleri, Marx ve Engels’in akli zorlamalarla oluşturup topluma, “bu böyle olmak zorundadır” pozitif akılcılığıyla dayattıkları “projeler” saymaktadır. Varlık-bilinç ilişkisini toplumsal bazda tersine çevirerek, toplumsal bilinci toplumsal varlıkla açıklama yerine, toplumsal varlığı bilinçle açıklayan yeni muhafazakar yazarlar, toplumsal sistemler ve toplumsal yaşamdan düşünceye değil, düşünceden topluma bir yol izlemektedirler.
Bu yazar ve ideologların materyalist tarih ve Marksist devrim düşüncesine yönelttiği suçlama, somut herhangi bir dayanaktan yoksundur; varsayımlara dayalıdır, zorlamadır ve “ilerlemeci anlayış”a karşı gerici ve sistem savunucu bir öze sahiptir. Bu gerici suçlama dayanaksızdır çünkü; Marksizm, “birbirleriyle çatışan tüm eğilimlerin bütününü inceleyerek, bunların kaynağını toplumun çeşitli sınıflarının tam olarak saptanabilir yaşam ve üretim koşullarında görerek, bazı ‘egemen’ düşüncelerin seçimi ya da yorumlanmasında sübjektivizmi ve keyfiliği ortadan kaldırmak ve istisnasız tüm düşüncelerin ve tüm eğilimlerin köklerinin maddi üretici güçlerin durumunda yattığını kanıtlayarak, toplumsal-ekonomik formasyonların oluşma, gelişme ve çökme sürecini kapsamlı, çok yönlü araştırmanın yollarını göstermek ...” (Lenin, Seçme Eserler, c. 11, sf. 32) dışında, “asla geriye çevrilemez, her toplum için zorunlu aşamaları ve yasaları ifade eden” bir “iradi dayatma”da bulunmamıştır. Marksistlerin işaret ettikleri “yasalar”, aklın ürünü ve dayatması değil; aklın ve bilimin gücüyle doğrudan doğruya toplum hayatından çıkarılan nesnel yasalardır ve olgusal gerçeklerle ilişkilerin açıklanmasını içermektedir.
Marx’ın tarihi materyalist görüş açısından ve toplumların gelişme yönüne işaret ederek söylediği şuydu: “Ulaşmış olduğum ve bir kez ulaşıldıktan sonra incelemelerime kılavuzluk etmiş olan genel sonuç, kısaca şöyle formüle edilebilir: varlıklarının toplumsal üretiminde, insanlar, aralarında, zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurarlar; bu üretim ilişkileri, onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesine tekabül eder. Bu üretim ilişkilerinin tümü, toplumun iktisadi yapısını, belirli toplumsal bilinç şekillerine tekabül eden bir hukuki ve siyasal üst yapının üzerinde yükseldiği somut temeli oluşturur. Maddi hayatın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel hayat sürecini koşullandırır. İnsanların varlıklarını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır. Gelişmelerinin belli bir aşamasında, toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine ya da bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkilerine ters düşerler. Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engelleri haline gelirler. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar. İktisadi temeldeki değişme, kocaman üst yapıyı büyük ya da az bir hızla alt üst eder.” (Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’ya Ocak 1859 tarihli Önsöz, Sol Yayınları, sf. 23)
Marx’ın, kapitalizm öncesi toplumların tarihini ve kapitalizmin toplumsal iktisadi yapısını irdeleyerek ve bütünüyle somut olgu, gelişme ve çelişmeleri gözeterek ulaştığı bu sonucun, toplumlara dayatılan bir zorlama ve ‘akli’ bir yaptırım değil, ama toplumların bağrında ortaya çıkıp toplumsal değişmeyi zorunlu hale getiren gelişmelerin adının konması olduğunu, muhafazakar bir yazar dahi, eğer bilinçli bir saptırıcı/karaçalıcı ya da okuduğunu anlayamayacak kadar cahil veya aptal biri değilse, anlayabilirdi.
Ve Marx eklemektedir ki; “yeni ya da daha yüksek üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddi varlık koşulları eski toplumun bağrında çiçek açmadan, asla gelip yerlerini alamazlar.” Gücü, “kökleri, maddi üretici güçlerin durumunda” yatan bu dünya görüşünde, açık ki, “salt akli” ya da “soyut akılcı” çözüm projeleri yoktur. Marx ve Engels’in teorisinde, toplumsal varlık olarak insanın, tarihini kendisinin yapmasını gereksiz kılacak ve insanı, iktisadi hareketin basit bir eklentisi gören kaderci bir determinizm olmadığı gibi, “birbirleriyle çelişen düşünce ve çabaların çatışmalarının” ve “insan toplumlarının tüm kütlesindeki bu çatışmaların temeli”nin “maddi yaşamda olduğu”nun, altı özenle çizilmiş, derinlemesine bir sunumu da vardır. Marksizm, “sadece verili bir toplumun istisnasız tüm sınıflarının karşılıklı ilişkilerinin toplamının” nesnel irdelenmesiyle “bu toplumun objektif gelişme aşamasının” ne olduğunu ve onunla “başka toplumlar arasındaki ilişkilerin” ne olup neler gerektirdiğini gözetmek ve ortaya koymakla kalmamış; toplumsal yaşam koşullarıyla toplumsal gelişmelerin işaret ettikleri değişimin muhtevasına da dikkat çekmiştir. Marksistler (ve Lenin) daha da geliştirerek, ve deyiş uygunsa, daha da “kesinleyerek”, devrim için gerekli koşulların başka bir yerde değil, ama tümüyle verili toplumun –onun başka toplumlarla ilişkilerinin de gözetilerek– bağrındaki tüm sınıfların birbirleriyle ve devletle ilişkilerinin durumuna ve tüm ulusu sarsan bir bunalımın varlığına bağlı olarak oluşabileceğine ve oluşacağına işaret etmişlerdir.

MUHAFAZAKARLIK VE OTORİTEYE İTAAT SAVUNUSU
Düzenlilik ve bütünselliği “tanrısal aklın ürünü” gören ve uyumu, bütünlüğün koşulu sayan muhafazakar düşünce, bireyin, “ortak sözleşmeler” olarak yüceltilen dogma ve geleneğe, hiyerarşiye ve dinsel, politik vb. otoritenin istemlerine, “kendi alanının koşullarını yerine getirerek”, bağlılığını vazederken, kadercidir. Kurulu düzen ve sisteme itaati; ve özgürlük, eşitlik ve kardeşlik gibi değiştirici kategorilere karşı durmayı öneren bu düşünce akımına göre, modern ideolojiler, “insanı dünyadan, dünyayı Tanrıdan” ayırmış, “birey-toplum-dünya mekanları yaratarak” kurulu düzenin bozulmasına yol açmış; toplumsal uyum ve düzenin “istikrarlı bütünlük içinde” devamına halel getirmiş, yeni düzenleme ve belirlemelere, özellikle de devrimlere yol açarak kurulu düzeni ve onun “istikrarı”nı ve olgularını bozmuş, bu düzenin (gelenek, din, aile, devlet, kilise-cami düzeni) değiştirilip yerine yenilerinin inşa edilmesini öngörmesiyle; yeni değer yargıları ve yeni tanımlamalarıyla “büyük bir tehlike oluşturmuştur”! 
Bu vaaza göre, kişi, toplumsal konum ve rolünü otoriteyle uyumlandırmalı, “kendini toplum içinde terbiye ederek” ve istemlerini kontrol altında tutarak, hiyerarşinin gereklerine uymalı, toplum ve devletin yüklediği görevleri itirazsız yerine getirmeli, statik yaşam içinde “kendini huzurlu görmeyi bilmeli”dir! Muhafazakar cemaatçilik, bunu, “tanrısal aklın, kozmolojik bütünselliğin, tarihsel birikimlerin, kültürel mirasın kendiliğinden oluşturduğu ‘yasalar’ın gereği” saymaktadır.
Muhafazakar yazarlar, mevcut düzenin “akılsal bütünlüğü”nü sağlayan “Tanrısal irade”ye boyun eğişi, sorunları “sistemin kendi içinde oluşturduğu çözücü yasalar”a havale etmeyi, herhangi zorlayıcı insan eyleminden uzak durmayı, sistem ve otorite kurumlarıyla uyumlu olmayı ve beklemeyi salık veriyorlar. Muhafazakarlığı, “aşina olunanı bilinmeyene, denenmişi denenmemişe, gerçeği gizeme, fiili olanı olası olana, sınırlıyı sınırlanmamışa, yakını uzağa, kafiyi çok bol olana, elverişliyi mükemmele ve şu anki gülüşü hayali neşeye tercih etmek;... kendi şansına dayanmak, kendi araçlarının seviyesinde yaşamak ve kendisine ve kendi şartlarına benzer daha büyük tekamül isteği ile tatmin olmak” olarak tanımlayan yeni muhafazakar yazar ve akademisyenlerin bireye salık verdikleri şey, kaderine boyun eğme; içinde bulunduğu koşullarda “sahip olduğu”yla yetinme; olası olan için mücadele yerine mevcut olana bağlı kalmadır. Bu, ama, muhafazakar politikacı ve ideologların, üzerine demagojik propagandayı eksik etmedikleri “modern” tekelci gericilik ve hakimiyetin savunulması ve tüm toplumsal değerlerin ona bağlanması da demektir. “Kendine özgülük” ve ‘kendi araçlarının seviyesinde yaşama’ adına, bireyi, evrensel olana uzak durmaya çağıran muhafazakarlık, uluslararası sermaye ve tekelci burjuvazinin çıkarlarına dolaysız bağlanmış, uluslararası karakterde gerici düşünce akımı ve politik güçlerden biri haline gelmiştir. O, “modern ideolojiler” düşmanlığını, burjuva çıkarlarına bağlamış ve tarihsel materyalizme ve sosyalist dünya görüşüne karşıtlık olarak somutlamış,  “modern çağın ortak mirası olan ve Fransız Devrimi’yle doruğa çıkan özgürlük, eşitlik, kardeşlik ve insan hakları gibi olguları” “hayal ürünü”   saymış; burjuvazinin, işçi muhalefetiyle karşılaştığı ilk günden itibaren ikiyüzlüce istismar etmekten öte bir değer biçmediği ve her fırsatta ihlal ettiği bu burjuva “hak eşitliği savunusu”nu dahi “kargaşa nedeni” görmüştür.
“Fiili”, “yakın”, “elverişli”, “kafi” ve “şu anki” toplumsal kategorilerin savunulmasını, insanın “kendi şansı” ve “tekamül isteği ile tatmin olması”yla ilişkilendiren muhafazakarlık, mevcut olana boyun eğişin teorisini yapmakta, “toplumun değer yapılarını koruma” adına her tür gerici ve bağlayıcı önyargının korunmasını istemekte, duygularla tutum ve davranışlardaki değişimi “en tehlikeli devrim” görmekte, insan hakları, demokrasi, eşitlik savunusu gibi “rasyonalist yaklaşım”ları, “ahlaki toplumsal düzen” olarak gördüğü kapitalist sistemi yıkıcı saymakta, daha iyi yaşam mücadelesini istikrar bozucu görmekte; toplumsal gereklilik ve zorunlulukları manevi-ahlaki kategorilerin sis perdesiyle örterek “kendi araçlarının seviyesinde yaşama”yı, belirlenmiş bir değişmezlik, var olanla yetinme ve kaderine boyun eğme olarak salık vermektedir. Fiiliyat, bolluk, elverişlilik gibi sosyo-iktisadi kategorileri dinsel yetinme temalarıyla bezeyerek, işsizlik, açlık, yoksulluk, savaş vb. olguları, “aşina olunan”, “mutabık kalınan”, “kurallı ve istikrarlı yaşam”ın kabul edilebilir ya da öyle olması gerekli “hastalıkları” olarak; –birileri onları tartışmalı bulsalar da–, doğruya, tedavi edici müdahaleye tercih etmektedir. “İstikrarı gelişmeden daha kârlı” sayan, “aşinalığı” mükemmelliğe tercih eden; “mutabık kalınmış yanlışı tartışmalı doğrudan daha üstün” ve hastalığı tedaviden daha katlanılır bulan muhafazakarlık, bütün bu toplumsal kategorileri tepesi üzeri çevirirken, kapitalizme ve burjuvazinin otoritesine kayıtsız-koşulsuz bağlılık ve uyumu esas almıştır. Orta ve küçük mülk sahibi kesimleri de etkileyen bir akım ve güç olarak muhafazakarlık, “meşruiyet, istikrar ve güven değerlerinin korunması” adına, “statik durum”u bozacak ‘dinamik kuvvetler’in ortaya çıkmasına, sistemi değiştirecek sosyal güçlerin ve siyasal hareketlerin oluşmasına, onların ideolojileri ve eylemlerine karşı direnişi görev edinmiştir.
Muhafazakar görüş, din, gelenek, kültür ve önyargıyı “zaman ve mekan dışı olgular” saymakta, böylece onları tarih dışına atmaktadır. Oysa biliyoruz ki, insanların içerisinde ürettikleri, tükettikleri ve değiştikleri ekonomik biçimler –onlar tarihsel ve geçici uğraklardır–değiştikçe, kültür, gelenek, dini inanç ve önyargılar da elbette daha yavaş, daha geriden ve bir bakıma evrimci bir biçimde değişmektedirler. İnsanlar, üretici güçlerine uygun biçimde toplumsal ilişkiler de üretmekte; toplumsal ilişkilerin “soyut fikirsel ifadeleri” de bu süreçte üretilmektedir. Muhafazakar yazarlar ise, din, önyargı, kültür, gelenek ve adetleri toplumsal ve geleneksel “değer ve ilkeler”in tümü olarak kutsamakta, ve hiçbir gerçek dayanağı olmaksızın, Marksizme, “bu toplumsal ve geleneksel olguları da görmezlikten geldiği” suçlaması yöneltmektedirler.
Muhafazakar düşünce, “din, kültür, gelenekten kaynaklı onur, erdem, dürüstlük, saygı, paylaşım vs. değersel/nitel ahlak”ı sahiplenmeye ve “öteki yandaki” “bilim, teknik, güç belirleyiciliği altında başarı, üstünlük, şöhret, çıkar gibi önemsel/nicel ahlak”ı redde çağırırken, insanı “her bir insan” olarak, diğerleriyle farklı, ancak hepsi için ortak kadere razı gelerek, bu değişmez ve değiştirilemez yasaya boyun eğmeye çağırmakta, ona “yazgılı” kalmasını istemektedir. ‘İlke karşıtlığı’ söylemi ardında, muhafazakar düşünce bir tek ilke belirlemektedir: “çalış ve kaderine razı ol!”
Kısacası muhafazakarlık, insana, yaşam ve sorunlarıyla uğraşmayı, toplumsal gerçeklerle yüzleşmeyi, yaşamın insan öznesi kimliğiyle toplumsal çelişkilerin çözümü için uğraşmayı yasaklar ve bunun yerine, “kendine dönme”yi; toplumsal istek ve tutkulardan uzaklaşmayı, Tanrısal iradeye boyun eğmeyi, sorunların çözümünde gerçeklerden yola çıkarak “şeylerin problematiği ve diyalektiği içinde yok olmak yerine, metafizik değerlerin ruhunu çağırarak, kutsallığın gölgesinde bir çözüm arama”yı salık verir.
Geriye bağlanmaya, köleliğe katlanmaya çağırıcı, kul-köle kalmaya davetçi, insanın insani niteliklerini yüklenmesini engelleyici, zehirleyici olduğu ve etkilerinin üstesinden gelinmesi gerektiği kuşkusuzdur.