“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

AB anayasası üzerine

Son aylarda AB üyesi ülkelerde partilerin, sendikaların ve demokratik kuruluşların gündemine oturan konulardan birisi, Avrupa Anayasası sorunudur. Avrupa Birliği’nin, ilk kez 20 Haziran 2003’te kamuoyuna açıklanan Anayasası, önümüzdeki dönemde birçok üye ülkede referanduma sunulacak.
Sağdan ya da soldan olsun, burjuva partiler bizzat kendi içlerinde bu referandumda alınacak tutum konusunda kamplara ayrıldılar. Tarihsel olarak sermayenin hizmetinde olan partiler için böylesi bir bölünmenin olması nasıl ki son derece normalse (çünkü toplumun muhalif eğilimlerinin denetim altına alınması için oynanan bu oyunu bilmeyen kalmadı), işçi sendikalarında da benzer bir ayrışmanın ortaya çıkması ise o derece anlamsızdır. Çünkü Anayasa daha başlangıçta, amaçlarını açıklarken, taraf olduğunu tartışmaya yer bırakmayacak biçimde ifade ediyor ve içeriğinde de bunu kanıtlıyor. 
Anayasanın taraf olduğu bu kadar belliyken, sendikalardan bazıları tereddüt etmeden “evet” kampında yer alarak renklerini belli ettiler, ancak bazılarının da “demokrasi” ve tartışma özgürlüğü adına “karar vermemeleri” ya da “tarafsızlık” bahanelerinin ardına gizlenmeleri, aslında “evet”e bir destek anlamı taşıyor.
İşçi sınıfı örgütleri olan sendikaların bu şekilde açıkça sermayeden yana tutum almaları, elbette sendikalarda önümüzdeki dönemde önemli mücadelelerin ortaya çıkacağının işaretlerini şimdiden veriyor.
Anayasaya “evet” diyenlerin her birinin, bulundukları toplumsal konuma göre, kendine özgü nedenleri var. Sermaye temsilcileri, çıkarlarını en iyi koruduğu gerekçesiyle anayasayı “ilerici” ilan edip destek çağrısında bulunurken, sol kesimden ve sendikalardan ise, anayasada “temel hak ve özgürlükler”in yer alması, “ilerici” ilan edilip destek çağrısında bulunulmasına yetti.
AB taraftarlarının öteki önemli gerekçelerinden biri ise, ABD emperyalizminin yayılmacı emellerinin dizginlenmesi için, onu dengeleyecek başka bir gücün gerekliliğidir. AB’nin kuruluş tarihine ve AB’’ye üye ülke tekellerinin dünyanın dört bir yanında tahrip ettiği ekonomilere kabaca bir göz atılırsa, AB’nin ABD’ye karşıt bir güç değil, ona paralel ve aynı prensibe, yani “rekabetin serbest ve çarpıtılmadığı ortak bir pazara” dayalı, halka karşı ve halkların köleleştirilmesi ve bağımlı ülke zenginliklerin vahşice talan edilmesi işlevli ek bir “şer ekseni” olduğu anlaşılır. Öte yandan, AB’nin (ya da en azından onun Almanya ve Fransa’dan oluşan ana motorunun) ABD’yi dengelemeye ve hatta onu aşmaya çalıştığı doğrudur. Ancak bu ‘dengeleme’ ve ‘aşma’ işi, halkların yararına olacak tarzda emperyalizmin önünü kesmek üzere değil, rakip emperyalist bir blok olarak pazarların ve dünyanın paylaşılmasından daha çok pay talep etmek üzere gündeme gelmektedir.

AB ANAYASASI ANTİ-DEMOKRATİK
15 Aralık 2001’de Belçika’nın Laeken kentinde yapılan zirvede, Avrupa Konseyi, geleceğini içeren kararların ele alındığı bir bildiriyi  oybirliği ile kabul etti. Bu bildiride, işlenen diğer konuların yanı sıra kayda değer olan karar; Avrupa Birliğinin,
·    Birliğe üye ülkeler ile birlik arasındaki ilişkilerin ve sorumlulukların tespiti,
·    Birliğin kurumlarının görevlerinin ve bu kurumlar arasındaki ilişkilerin daha kesin belirlenmesi,
·    Birliğin dış ilişkilerinin ve faaliyetlerinin daha etkili kılınması,
·    Birliğin meşruiyetinin güçlendirilmesi sorularına cevap amacıyla bir anayasa hazırlama kararı almasıydı.
Burjuva demokrasisinin gerekleri ve geleneklerine göre bir Anayasa hazırlanırken, önce bir seçim yapılarak, halkın seçtiği temsilcilerden oluşan bir Kurucu Meclis oluşturulur. Tüm halkın temsilcilerinden oluşan bu Kurucu Meclis de, halkın eğilimlerini yansıtan bir Anayasa hazırlayarak, yine halkın onayına sunar. AB Anayasası olarak bilinen tasarı ise, Fransa’nın eski cumhurbaşkanlarından Valery Giscard d’Estaing başkanlığında 105 kişiden oluşan ortak bir komisyon tarafından hazırlandı. İlk olarak Şubat 2002’de toplanan Ortak Komisyon, Temmuz 2003’e kadar çalışmalarını sürdürdü. Yani AB Anayasasını ne bir kurucu meclis hazırladı ne de onu hazırlayanlar halkın böyle bir anayasa hazırlamak için seçtiği kimselerdi. Yöntem olarak, hazırlanış açısından bile anti-demokratik bir anayasa olarak doğdu. Doğal olarak, halkın seçmediği temsilcilerin hazırlayacağı anayasa da, hazırlayıcı heyeti tayin edenlerin talepleri doğrultusunda olacaktı. Bir başka deyişle, Avrupa’da kömür ve çelik tekellerinin birliği olarak doğan AB’nin Anayasası, yine uluslararası büyük tekellerin talepleri doğrultusunda hazırlandı.
Anayasa taslağının kaba bir incelenmesiyle bile, bu taslağın, tekellerin önündeki her türlü engelin kaldırılmasını öngören bir “liberalizasyon” taslağı olduğu hemen anlaşılabilir. Kısacası, anayasanın özünü anlayabilmek için hukukçu olmaya gerek yok.

LİBERALİZMİN ANAYASASI
Liberalizm, bugüne dek dünyada hiçbir anayasaya kuruluş maddesi olarak geçmemişti. AB anayasası ile bu ilk de gerçekleşmiş olacak.
Anayasa, ne kadar gerici özellikte ve emek düşmanı olacağının sinyalini önsözünde, daha başlangıçta veriyor.
Önsözün daha ikinci paragrafında, Anayasayı hazırlayan komisyon, “...AB üyesi vatandaşlarının adına...” anayasayı hazırlarken, “...Avrupanın ...toplum yaşamında kök salan tarihi mirasında yer alan ....dini ...değerlerden esinlendiği...”ni ifade ettikten sonra, birliğin amaçları ve tanımının yapıldığı Birinci Bölüm’ün “kiliselerin ve dini olmayan örgütlerin statüsü” adını taşıyan 51. maddesinde, bu esin kaynağını garanti altına almak için, “kilise ile ilişkilerin devamlılığı” kurumsallaştırılır, ve birlik, “üye ülkelerde ...kilisenin sahip olduğu statüye müdahale etmez ve saygı duyar” demektedir. Başka bir deyişle, önsözde her ne kadar Avrupa’nın tarihi mirası arasında aydınlanmacılık vb. sıralansa da, Avrupa’nın esinlendiği değerler arasında dinin anayasada özel olarak bu şekilde vurgulanması, Avrupa’daki dinci gericiliğe verilen açık bir taviz ve bu bakımdan Avrupa’daki mevcut burjuva anayasalarına göre de bir geri adımdır.

Anayasa taslağı dört esas bölüm
·    59 maddeden oluşan Birinci Bölüm; “Birliğin Amaçları ve Tanımı” adını taşıyor. İkinci ve üçüncü bölümlerde daha detaylı olarak anlatılan birliğin işleyişi, finansmanı, organları, temel haklar ve kurumları ile ilgili düzenlemelerin, Birliğin tanımı ve amaçları, temel haklar ve birlik vatandaşlığı, Birliğin kurumları, görevler ve sorumlulukların yerine getirilmesi, iç demokrasi, bütçe ve finansmanı, çevre ülkelerle ilişkiler ve Birlik üyeliği şeklinde 9 ana başlık altında tanımının yapıldığı ve amaçların sıralandığı bölümdür. Anayasanın amaçları ve tanımı niteliğinden dolayı, diğer üç bölümün bu bölüme uygunluğu esas alınmıştır. Yani herhangi bir bölümdeki bir madde, bu bölümde sıralanan amaçlara aykırı olarak yorumlanamaz. Anayasanın diğer üç ana bölümünün değiştirilebilmesi 5/6’lik oy çokluğu prensibine bağlıyken, bu bölümde değişiklik yapılabilmesi için, üye ülkelerin tamamının onayı gereklidir. Bu şart, elbette, bu alanda muhtemel bir değişikliğin imkansız kılınmasına neden oluyor.
·    “Birliğin Temel Haklar Şartı” başlığını taşıyan İkinci Bölüm, sadece 54 madde ile, anayasanın en kısa bölümünü oluşturuyor. Kişi onuru, özgürlükler, eşitlik, dayanışma, vatandaşlık ve adalet başlıkları altında toplanan temel haklar, tek başına ele alındığında, fazla itiraz edilecek bir durum yok. Ancak unutmamak gerekir ki, temel haklar, anayasanın tanımının yapıldığı ve amaçlarının anlatıldığı Birinci Bölüm’ün 3. maddesinde yer alan, birliğin, “ ...vatandaşlarına; rekabetin serbest ve çarpıtılmadığı ortak bir pazar” sunacağı prensibine aykırı olmaması şartıyla geçerlidir. Bu haliyle, bu bölümdeki 54 maddenin, liberalizasyonu kurumsallaştıran anayasanın görünümünü kurtarmak için bir dekor olmaktan öte bir anlamı bulunmuyor. Bu söylediklerimizin iddia olmaktan da öte bir gerçek olduğunu, bizzat anayasanın kendisi, aynı bölümün, bu hakların nasıl uygulanacağını belirleyen 7. başlığı altındaki 51. maddesinde ortaya koymaktadır: “...bu şartın (temel haklar)uygulanması ....anayasanın diğer bölümlerinde belirlenen görevlerini değişikliğe uğratmaz.” Üstelik, yine aynı bölümün 52. maddesinde, “...(temel hakların) kısıtlanması yasalara  dayandırılmalı ...ve birlik tarafından belirlenen genel çıkarlar  yararına ya da üçüncü şahısların  çıkarlarının korunması hedefine cevap vermelidir” denmektedir. Bunlarla yetinmeyen anayasa yapıcıları, 54. maddede, koydukları “...bu şartın hiçbir maddesi .... şartın diğer maddelerinin uygulanmasını ... engellemek için yorumlanamaz ...” hükmü aracılığıyla, örneğin grev hakkının sermayenin serbest dolaşımı hakkına engel olamayacağını kayda geçirerek, grev yasaklamaları için açık kapı bırakıyor. Kısaca söylemek gerekirse, kağıt üzerinde de olsa, temel haklar kullanılmamak kaydıyla mevcuttur ve esasında anayasanın neo-liberal özünü kabul edilebilir kılmaktan öte bir rolü de yoktur.
·    342 maddeden oluşan Üçüncü Bölüm, Birliğin amaçları, işleyişi ve politikasının hayata geçirilmesini sağlayacak araçlarına ayrılmıştır. Bu bölüm, sermayenin ve malların dolaşımı gülünçlük derecesinde en ince ayrıntılarına kadar anlatıldığı için, bu kadar geniş tutulmuştur. Büyük çoğunluğu 1957 Roma anlaşmasından kalan bu bölümdeki maddelerin değiştirilebilmesi için 5/6’lik çoğunluk gereklidir. Fakat, AB Meclisi ve Bakanlar Kurulu’nda kabul edilse bile, değişikliklerin, yürürlüğe girebilmesi için, üye ülkelerin tamamınca kabul edilmesi gerekmektedir.
·    Son olarak Dördüncü Bölüm’de Anayasanın yürürlüğe girmesi ve değiştirilebilmesi için izlenecek formaliteler anlatılmaktadır. Bu bölüme göre, anayasanın yürürlüğe girebilmesi için, üye ülkelerin tamamı tarafından, ya doğrudan ulusal parlamentolarda görüşülerek ya da referandum yoluyla kabul edilmesi gerekiyor. Anayasanın değiştirilebilmesi için, Avrupa Parlamentosu değişiklik önerisinde bulunabilir. Ancak bu değişikliğin kabul edilebilmesi, yine parlamentoda oybirliği şartına bağlıdır.

ANAYASA MADDELERİNDEN BAZILARI
Daha başlangıçta ne kadar gerici özellikte ve emek düşmanı olduğunu bizzat kendisinin ortaya koyduğunu söylediğimiz anayasanın, “Birliğin Amaçları ve Tanımı” bölümünün hemen üçüncü maddesinde, “Birlik, vatandaşlarına; rekabetin serbest ve çarpıtılmadığı ortak bir pazar sunar” denilerek, çarpıtılmayan ve serbest rekabete dayalı pazar, AB’nin amacı olarak belirlenir.
Bu koşul, hemen hemen Anayasanın baştan sona tüm maddelerinin tepesinde “Demoklesin kılıcı” gibi durur ve Anayasanın birçok maddesinde (örneğin, Üçüncü Bölüm’ün 69, 70, 77, 177, 180. maddelerinde) tekrar tekrar önümüze çıkar.
Ayrıca, diğer maddelerde bu deyim tekrarlanmasa da, artık, her madde, bu madde ile koşullandırılmıştır. Örneğin Anayasaya “evet” denilmesi taraftarlarının sözünü çok ettiği “temel hak ve özgürlükler” yine bu koşula bağlıdır. Aynı adı taşıyan bu bölümdeki 51, 52 ve 54. maddeler, yine Birinci Bölüm’ün 3. maddesi ile bağlantılı olarak, grev hakkının kısıtlanmasına yöneliktir. Yani bir üye devletin, örneğin emekçilerin yaşam koşullarını iyileştirecek bir kararı, haksız rekabete yol açacağı için, AB anayasasına aykırı sayılabilecektir. Yine herkesin yakından takip ettiği gibi, tarım ürünlerine yapılan sübvansiyonlar da, bu prensibe dayandırılmak suretiyle, giderek ortadan kaldırılıyor.
Amaçların “temel haklar ve eşitlik” başlığını taşıyan 4. maddesinde, “birliğin,... sermayenin, malların, hizmetlerin ve insanların (emeğin) serbest dolaşımını..” garantilediği belirtilerek, bu “temel hak ve eşitliklerin” emeğin ya da halkın değil, sermayenin hakları ve eşitliği olduğu ifade edilir. Bu maddedeki insanların ve hizmetlerin “serbest dolaşımı”nın ne ve nasıl olduğunu anlamak için, Avrupa Komisyonu’nun iç pazardan sorumlu komiseri Fritz Bolkestein adıyla anılan direktiflere  bakmak yeterlidir.
Açık pazar prensibi, birliğin dış politikasına da yön veren temel bir prensiptir. Yine birliğin amaçları ve tanımı bölümünün 3. maddesi, birliğin, “...dış dünya ile ilişkilerinde ...serbest ve eşit ticarete, ...hizmet edeceğini” vaat eder. Tabii bu tanımın yanına (mevcut güç ilişkileri içinde sanki eşit ticaret mümkünmüş gibi!) “eşit ticaret” deyiminin eklenmesi birliğin esas hizmet etmeyi amaçladığı olguyu gizleyemiyor. İçeriğini daha önce MAI’den tanıdığımız III-216. madde de, “Birlik, üye ülkeler arasında bir gümrük birliği oluşturarak ...doğrudan yabancı yatırımların ...önündeki engellerin ortadan kaldırılması ve gümrük duvarları ve diğer engellerin azaltılmasına çalışır” diyerek, sosyal hakları, çevreyi, temel insan haklarını bir engel olarak gören sermayeye, bu “diğer engelleri” kaldıracağını vaat ederek hizmette kusur işlemiyor.
Anayasa, vaat ettiği gibi sermayeye hizmette hemen hemen hiçbir şeyi unutmamaya, en ince detaylarına kadar sermaye hareketini ve özgürlüğünü düzenlemeye çalışıyor.
29. madde de Avrupa Merkez Bankası (AMB)’nın esas amacı olarak “fiyatların istikrarı”nı sağlamayı belirlerken, Avrupa Merkez Bankası’nın icraatlarında ve finans faaliyetlerinde “bağımsız” olduğunu ve “üye ülkelerin ve birliğin organlarının bu prensibe uyması gerektiği”ni kaydeder. Ayrıca sık sık görev alanının dışında olan konularda, üye ülkelerin hükümetlerinin bütçelerinin hazırlanmasına, ücret politikasına ya da iş yasalarında yapılacak esneklik vb. değişiklikler lehine müdahalelerde bulunduğuna da son yıllarda tanık olmaya başladık. Bankanın bağımsızlığı da, yine Birinci Bölüm’deki “rekabetin serbest ve çarpıtılmadığı ortak bir pazar” çerçevesindedir.
Kısacası, banka, birliğe üye ülkelerden birinde hükümetin memurların ücretlerine zam yapmasını, hem “fiyatların istikrarı”nı hem de “rekabet koşulları”nı bozacağı için anayasaya aykırı bulabilir. Avrupa Merkez Bankası, “fiyatların istikrarı” ve “rekabet koşulları”nı korumak için hükümetlere iş yasalarını değiştirmesi, işçilere verilecek zam oranlarını düşük tutması konusunda baskı yapabilir .
Anayasanın Üçüncü Bölümü’nün 45. maddesinde, üye ülkelerin kendi aralarında ve üye ülkelerin diğer ülkelerle olan “ödemelerinde ve sermaye dolaşımında engeller” koyması yasaklanmıştır. Sermaye dolaşımı konusunda üye ülkelerden birinin muhtemel bir kısıtlamaya gitmesini önlemek için, Üçüncü Bölümü’nün 46. maddesinde, “...sermaye dolaşımının liberalizasyonu konusunda bir kararı geriye dönük uygulayabilmek için...üye ülkelerin oy birliği gereklidir” der.
Ancak konu tekellerden kesilen işletme vergisi olunca, yukarıdaki, birliğin “vatandaşlarına rekabetin serbest ve çarpıtılmadığı ortak bir pazar” sunma prensibi bir anda ortadan kayboluyor. Üçüncü Bölüm’ün 63. maddesinde, vergi konusunda alınacak kararların üyelerin tamamının onayıyla alınması (ki bu şart bu konuda karar alınmasını hemen hemen imkansız kılıyor) ve “... iç pazarın (birliğin) işleyişi ve haksız rekabetin önüne geçmek için gerekli...” olması şart koşuluyor. Yani Anayasanın, rekabeti etkilemediği müddetçe, vergi kaçırılmasına ya da vergi imtiyazı tanınmasına bir itirazı yok. Ayrıca bu madde, fabrikaların sökülerek ücretlerin düşük olduğu üye ülkelere taşınmasına (delokalizasyon) da dolaylı olarak müsaade ediyor. Vergi sisteminin her ülkede farklı olması ve bu konuda ortak bir sistem oluşturmanın tüm üyelerin onayına bağlı olması, kapitalizmin azami kâr hırsından dolayı, fabrikaların sosyal kesintilerin göreceli olarak az olduğu ülkelere taşınmasına fiili olarak neden oluyor. Bu hırs, “her türlü sermaye dolaşımı önündeki engellerin yasaklanması” ile birleşince, ortaya 2004 yazında giderek yaygınlaşan “ücret indirimi ya da fabrika kapatılması” şantajlarının son haddine ulaşması gibi bir durum çıkmaktadır.
Üye ülkeler, uygulayacakları ekonomik politikayı kendi başlarına tespit etme özgürlüğüne sahip değiller. Anayasada üye ülkelerin ve birliğin “rekabetin serbest olduğu açık pazar ekonomisi prensibine uygun ... bir ekonomi politikasını uygulamak” durumunda olduğu belirlenerek, başka herhangi bir ekonomik modele AB’de yer olmadığı açıkça ifade ediliyor.
Üçüncü Bölüm’ün 103. maddesinde, işsizliğe karşı öngörülebilecek önlemlerin “...birliğin ekonomisinin rekabet kapasitesini koruma gerekliliğini göz önüne alarak....” alınması hükme bağlanarak, yaşam ve çalışma koşullarını iyileştirilmesi ve her türlü sosyal ilerleme patronların insafına bırakılıyor. Yani patronlar, AB Anayasası’na dayanarak, üye hükümetlerin tanıyacağı herhangi bir sosyal kazanımı, “rekabet kapasitesini” bozacağı gerekçesiyle engelleme hakkına sahipler.
Anayasa, olağan zamanlarda “piyasa ekonomisi”nin nasıl işleyeceğini en ince detaylarına kadar düzenlerken, savaş ya da “iç karışıklıklar” gibi olağanüstü durumları da unutmamış. Üçüncü Bölüm’ün 16. maddesinde, “önemli iç karışıklıklar, savaş ya da savaş tehdidi halinde ... ilgili ülkenin alacağı kararların iç pazarın işleyişini olumsuz etkilememesi için ortak kararlar almak için üye ülkeler önceden görüş alışverişinde bulunurlar” denmektedir.
Kağıt üzerinde kamu hizmetlerinin “görevini yerine getirmesi”nin gözetileceğinden bahsedilmesine rağmen, bu hizmetler, tahmin edebileceği gibi, amaçlar bölümünde ifade edilen rekabet koşullarını bozmaması ve sermaye dolaşımına engel olmaması kaydıyla geçerlidir. Yine yukarıda bahsettiğimiz Bolkestein direktifleri, “Genel Ekonomik Çıkarlar Servisi”nin , tam da bu prensip nedeniyle, kamu hizmetlerinin dış rekabete açılmasını öngörür. Dış rekabete açma, şimdiye kadar devlet tekelinde bulunan bu hizmetlerin bilerek zarar ettirilmesi ile birleşince, bir propaganda bombardımanı eşliğinde, özelleştirme kaçınılmaz hale getiriliyor. Bugüne kadar dünyanın hangi ülkesinde olursa olsun, özelleştirilen işletmelerden toplu işten çıkarmalar yaşandığı ise, kimsenin bilmediği bir sır değildir. Yanı sıra, özelleştirmenin sihirli sonuçları olarak sunulan, hizmetlerin iyileştirilmesi ve fiyatların düşürülmesi gerçekleşmediği gibi, elektrik, gaz ve ulaşım fiyatlarının artması, demiryollarında kazaların sıradan olaylar haline gelmesi tam tersini kanıtlıyor.
Ayrıca Birinci Bölüm’de, birliğin tanımı ve amaçları bölümünde kamu hizmetlerinden bahsedilmemesi, bu hizmetlerin birliğin amaçları arasında olmadığını gösteriyor.
Daha ileride, Birliğin işleyişini detaylarıyla düzenleyen üçüncü bölümde, kamu hizmetlerine, hizmetlerin özelleştirilmesine giden yolu düzenleyen maddeler nedeniyle değinilmiştir.
Üçüncü Bölüm’ün 6. maddesinde, “... birlik, bu hizmetlerin (kamu hizmetleri) görevini yerine getirmesini sağlayacak mali ve ekonomik koşullarda çalışmasını gözetir. Bu prensip ve koşullar ortak bir yasa ile belirlenir” denilerek, bu prensip ve koşullar, yine aynı bölümdeki 55, 56 ve 136. maddelerde ifade ediliyor. 55. maddede “... üye ülkeler, kamu teşebbüslerine anayasada belirlenen kurallara uygun olmayan tedbirler uygulayamazlar”  ve 56. maddede “... rekabeti çarpıtacak her türlü hükümet yardımı anayasaya aykırıdır...” denilerek, kamu hizmetlerinin devlet tarafından desteklenmesi yasaklanıp, “rekabeti çarpıtmayacak mali ve ekonomik koşullarda” kâr hedefi güden işletmeler tarafından üretilmesi hedeflenmektedir. Başka bir deyişle, “rekabet serbestliği ilkesi” adına kamu hizmetlerinin tamamının özelleştirilmesi anayasa ile garanti altına alınmaktadır.
Birliğin sosyal haklarla ilgili politikalarıyla ilgili olarak ise, yine Üçüncü Bölüm’ün 103. maddesinde, 1961 yılında İtalya’nın Torino şehrinde imzalanan “Avrupa Sosyal Şartı” ve 1989’da imzalanan “Çalışanların Temel Hakları”na rağmen, “...birlik ekonomisinin rekabet yeteneğini korumak...” ve “üye ülkelerdeki sosyal hakların farklılığını gözeterek hareket eder” deniliyor. Rekabeti çarpıtabilecek uygulamalar Anayasa tarafından yasaklanırken, sosyal hakların kısıtlanmasına karşı herhangi bir yaptırım öngörülmediği gibi, Anayasa belli durumlarda, bunu, anayasal bir zorunluluk olarak sunmaktadır. Yani sosyal haklardan, sermayenin dolaşımı konusunda da yapıldığı gibi, kesin ifadelerle bahsedilmezken, bu hakların kullanımı “rekabet yeteneğinin korunması” koşuluna bağlıdır.
Aynı 103. maddedeki “rekabet yeteneğinin korunması” ve 97. maddedeki “el emeğinin ekonomideki değişimlere uygun olarak evrilmesi” prensipleri, Avrupa Birliği sınırları içinde “esnekliğin” yasal bir düzenleme haline gelmesini sağlıyor.
Temel hak ve özgürlükler konusunda ise, Anayasa, 1948 tarihli İnsan Hakları Bildirisi’nden çok daha geri konumdadır. Bu bildiri “...herkes kendisinin ve ailesinin sağlığını ve konforunu korumak, beslenme, giyinme, barınma, tedavi olma ve gerekli sosyal hizmetlerden faydalanabilmek için yeterli bir yaşam seviyesine sahip olma hakkına sahiptir” derken, anayasanın İkinci Bölümü”nün 15. maddesi, kişi temel hak ve özgürlüklerini, “herkes, özgürce seçtiği bir mesleği icra etme ve çalışma özgürlüğüne sahiptir”e indirgemektedir.
Bu Anayasa sayesinde, hiç kimseyi seçmediği bir işte çalıştırmak ya da çalışmasını yasaklamak mümkün olmayacak. İnsanın derin bir “oh” çekesi geliyor bunları görünce. Ya bir de çalışmak yasak olsaydı!!
Çalışma hukukundan, çalışanların haklarından hiç bahsetmeyen Anayasa, çalışmanın bir hak oluşundan söz ederek, kelime oyunu ile bu noktanın üzerinden geçiyor.

İŞ VE YAŞAM KOŞULLARININ İYİLEŞTİRİLMESİ” UNUTULMUŞ!
2000 yılının Aralık ayında Nice’te yapılan zirvede, birliğin temel kuruluş amacı olarak, “...halkın iş ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi”nden bahsedilirken, bu temel amaç, anayasada, “...uygarlık, gelişme ve bolluk yolunda... ilerleme” şeklinde ifade edilerek, soyutlaştırılmış, genel bir lafa dönüştürülmüştür.
Çalışmayı düzenleyen “iş yaşamı” ile ilgili bölümde ise işçi ve patron tam bir “eşitlik” içinde ele alınıyor. Yani İkinci Bölüm’ün 28. maddesinde, “... işçiler ve işverenler ya da onların sendikaları anlaşmazlık durumunda çıkarlarını korumak için birlikte hareket etmek ve grev yapma hakkına sahiptirler” denilerek, grev hakkı hem patronlara hem de işçilere tanınıyor. Eşitlik adına, lokavt Anayasal bir hak olarak patronlara sunuluyor.
Anayasanın temel haklar ile ilgili İkinci Bölümü’nün “adaletli ve eşit iş koşulları” başlıklı 31. maddesinde, ilan edilen “çalışma sürelerinin sınırlandırılması hakkı tüm çalışanlara tanınmıştır...” ifadesi, kesin bir rakam belirtmese bile, tek başına ele alındığında, olumlu bir ilerlemeymiş gibi görünebilir. Ancak Avrupa Komisyonu’nun, kısa bir süre önce, haftalık çalışma sürelerinin 48 ila 65 saat arasında sınırlandırılması kararını aldığını düşünürsek, çalışma sürelerinin “kısıtlanması”nın nasıl olacağını daha iyi görebiliriz. Üçüncü Bölüm’ün 8. maddesinin 2. fıkrası ise, “... üye ülkeler, kendi yasalarını... Bakanlar Konseyi’nin hazırlayacağı çerçeve yasaya dayanarak aynılaştırmak zorunda değiller...” diyerek, aslında AB mensubu ülkeleri, çalışma sürelerinin kısıtlanması konusunda tamamen serbest bırakıyor. Ancak tahmin edilebileceği gibi, “rekabetin serbest ve çarpıtılmaması” için Üçüncü Bölüm’ün 64. maddesinde, “...iç pazarı ilgilendiren konularda ...üye ülkelerdeki kural ve yasaların eşitlenmesi...” üzerinde ısrarla duruluyor.
Daha çok tekellerin yararlanacağı vergi düzenlemeleri konusunda yapılacak muhtemel değişikliklerin oy çokluğu ile kabul edilmesi yeterliyken, sosyal haklar ya da çalışma koşullarında yapılacak bir iyileştirme (değişiklik) için tüm üyelerin onayı gereklidir. Böylesi konularda oybirliğini sağlamanın imkansızlığın hatırlatmaya kuşkusuz gerek yoktur.
Eğitim konusuna da kısaca değinen Anayasanın İkinci Bölümü’nün 14. maddesine göre, yalnızca mecburi eğitimin parasız olacağından bahsedilir. Yani anaokulu ve yüksek öğrenim parası olana açık olacaktır ve eğitim hakkı anayasal bir hak olmaktan çıkmaktadır.
Anayasa, “rekabetin serbest ve çarpıtılmadığı ortak bir Pazar” yaratmak amacına ulaşmak için, her ihtimale karşı, gözden kaçan bir nokta olabileceğini ya da güç ilişkilerinin değişmesi sonucu ortaya çıkacak yeni koşulları düşünmeyi de unutmamış. Birinci Bölümün 17. maddesinde, “... anayasa tarafından üçüncü bölümde belirlenen hedeflerden birine ulaşmak için ...birliğin önceden öngörmediği bir karar almak zorunda kalması durumunda ... bakanlar konseyi ... gerekli kararı alır” denilerek, Anayasadaki herhangi bir maddenin istenmeyen muhtemel sonuçlarının da önüne geçilmek hedefleniyor. Ayrıca bu durumda, her zaman aranan “oybirliği” şartı bile aranmıyor. Aynı uzak görüşlülüğü, temel haklar ve özgürlükler ya da halkın “lehine” olma ihtimali olan kamu hizmetleri, eğitim, örgütlenme vb. bölümünde ise görmek mümkün değil.
“Dayanışma” başlığını taşıyan 42. maddede “... eğer üye ülkelerden birisi ... terörist bir saldırıya maruz kalırsa ... birliğe üye ülkeler, dayanışma ruhu içinde birlikte hareket ederler” deniliyor; ancak Anayasanın hiçbir yerinde “terör” tanımı yapılmadığı için, “rekabetin serbest ve çarpıtılmadığı ortak bir Pazar” prensibine uymayan ve birliğin çıkarlarına engel olan bir ülkenin “terörist” ilan edilmeyeceğinin hiçbir garantisi yok.

SERMAYENIN ANAYASASINA HAYIR
Bir bütün olarak ele alındığında ve hazırlanma amacı göz önünde tutulduğunda, sermayenin hizmetinde olan ve onun sömürü koşullarını kurumsallaştıran Anayasa, esas olarak, işçi ve emekçilerin, halkın lehine bir içeriğe sahip değildir. Tam tersine, Avrupa işçi sınıfının yüzlerce yıllık kazanımlarına saldırının aracı olarak düzenlenmiştir. İşçi sınıfının mücadeleyle elde ettiği kazanımlarının ortadan kaldırılması, Anayasanın Birinci Bölümü’nün 17. maddesi ile her an mümkün olacaktır. “Temel hak ve özgürlükler” ise, anayasada “incir yaprağı” rolünü üstlenmişlerdir, üstelik başka kısıtlayıcı maddelerle de nötrleştirilmişlerdir.
Dolayısıyla, emekçiler ve halk için azgın ve pervasız sömürü koşulları vaadeden bu Anayasaya karşı, aklı başında olan herkesin vermesi gereken yanıt, kuşkusuz “hayır” olmalıdır.
Avrupa Anayasası, tabii ki içeriğindeki detaylardan bağımsız olarak ele alındığında bile, inşasına çalışılan bir büyük emperyalist bloğun hukuki temellerini teşkil etmek amacı taşımasından dolayı da, zaten emekçiler tarafından mahkum edilmeye peşinen hak kazanmaktadır. Yukarıdaki birkaç örnekte sergilenen detaylar ise, bu peşin mahkumiyet yargısını kuvvetlendiren ve ona hak kazandıran niteliktedir.
Avrupa proletaryası ve emekçi halkları; fiiliyattaki uygulamalara hukuki bir temel teşkil etmekten öte bir anlamı bulunmayan bir Anayasası olsun, ya da olmasın; her şeyden önce tekellerin ve gericiliğin Avrupasına karşıdır.