Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

“mahalle baskısı” tartışmaları ve emekçiler

 

”Mahalle baskısı” tartışmaları, AKP’nin oy desteğini %47’lere çıkarması ve ikinci kez hükümet kurması üzerine yoğunluk kazandı. Şerif Mardin başta olmak üzere, bazı sosyologlar ile bazı gazete yazarları, İslami gelenek ve inançların etkisindeki “mahalle insanları”nın, AKP ve hükümetinin dini bir araç olarak kullanma politikasından destek alarak, kendileri gibi düşünmeyenler üzerinde baskı kurmakla kalmayıp, hükümet üzerinde de dinin toplum yaşamındaki rolünü güçlendirmesi yönünde baskı oluşturma olasılığının arttığını ileri sürüyorlardı. Tartışmayı başlatanlar, AKP’nin din istismarcısı bir parti olarak hükümette bulunması ve yönetim aygıtının önemli kurumlarının birçoğunu kendi politikaları doğrultusunda yeniden organize etme olanağını elde etmesini veri alıyor; bu politik güç kazanma ve mevzilenmenin, zaten muhafazakar olan ve Sünni İslam’ın yaygın etkisindeki “mahalle”yi daha etkin role yönelteceğini; ve tersinden bu “baskın rol”ün etkisi altında, AKP yönetiminin, “istemese de”(!), “laiklik karşıtı politikalara daha fazla yoğunlaşacağını iddia ediyorlardı.

 

Tartışma, on yıllardır dinin toplum yaşamındaki rolünü güçlendirmek için çalışan dinci-tarikatçı çevrelerden, din istismarcısı sözde laiklere ve sözde demokrat-ilerici liberal yazar ve aydınlara dek hemen her kesimden örgüt, parti, kurum veya kitle örgütü temsilcisiyle sosyolog, bilim insanı, psikolog ve politikacıların katılmasıyla devam ediyor. Laikliği savunma iddiasındaki birçok sosyolog ve politikacıyla kimi liberal gazete yazarı, bu tartışmayı, “içki yasağı”, “saç sakal uzatılması, tesettür giyim ve türban takılması” çerçevesinde darlaştırıp sürdürürlerken, din istismarcılığı ve “politik İslam”ın toplum yaşamına yön vermek üzere kullanılmasıyla dini inancın (ya da inançsızlığın) kişinin kendi iradesiyle karar vereceği bireysel tutum ve sorunu olması arasında fark gözetmemekte; sözüm ona laikliği savunma adına, bir yandan kitleleri generallerin ve sözde laik gerici kesimlerin yedeğine çekmeye çalışmakta; öte yandan, dindar kitleleri aşağılayıcı anlayış ve tutumlarıyla onların din istismarcısı parti ve hükümeti tarafından –inanç ve diğer özgürlüklerinin savunulduğu yanılsamasıyla– yedeklenmelerine hizmet etmektedirler.

Bu kesimlerin sürdürdükleri tarzla bu tartışma, kentlerin özellikle kenar semtlerinde yaşayan yoksul yığınlar başta olmak üzere, işçi sınıfı ve emekçilerin, bir kez de dini ideolojiyle ilişkileri ya da karşısındaki tutumları üzerinden bölünmeleri; “laiklikten yana-laiklik karşıtı” olarak karşı karşıya getirilmeleri tehlikesini de içeriyor. AB’ciler ve diğer sağ ve “sol” liberallerin türban tartışmasını demokrasi ve insan hakları sorunu kapsamında göstermeleri ve güncelleştirmeleri, onun bir “özgürlük simgesi” olarak görülmesini, dolayısıyla da “mahalle” tartışmalarının bir yanı olarak yandaş bulmasını sağlıyor.[1] AKP’nin, bir yandan bugün artık büyük sermaye düzeyinde temsil olunan “yeşil sermaye” çevrelerinin çıkarları da içinde olmak üzere tekelci burjuvazinin çıkarlarını savunması, kentli orta kesimi kazanmaya dönük politikalarla toplumsal dayanaklarını güçlendirmeyi öngören politikalar izlemesi, öte yandan Anayasa tartışmaları, türban serbestisi, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi vb. de içinde olmak üzere, çeşitli konularda “demokrasiden yana” ve “alt sınıfların söz hakkı”nı önemsiyormuş görüntüsü vermesi, hem liberal çevrelerin bir kesiminin onun yanında yer alarak kitlelerin aldatılması yönünde çaba göstermelerini sağlıyor, hem de onun ideolojik-politik alanda güç kazanmasına yol açıyor. Hükümetin –uluslararası sermaye ve ABD gibi işgalci emperyalistlerle işbirliği içinde olmasına karşın– “muhafazakarlık ve dindarlık” adına, dinsel önyargı ve dogmaların halk üzerindeki etkisini istismara daha fazla yönelmesi ve devlet üst bürokrasisinde edindiği mevzileri de kullanarak, “türban yasağının kaldırılması” tartışması etrafında kendini yeniden tahkim etmeye çalışması, “mahalle baskısı” tartışmasına ilgiyi artırıyor. “Karşı taraf” ise, “şeriatçılık” korkuluğuyla, modern yaşam tarzını benimseyen kentli orta kesimler başta olmak üzere, laiklikten ve aydınlanmadan yana olanları yedeklemeye çalışarak, antidemokratik baskı aygıtını takviye etmeye ve şovenizme geliştirerek konumunu güçlendirmeye çalışıyor. Ülkenin politik yaşamında son dönemin en önemli politik kutuplaşmalarından biri olarak yer alan ve aslında hakim sınıf güçlerinin devlet yönetiminde ve yönetim organlarındaki konumlarını güçlendirme temelinde ortaya çıkan “laiklikten yana-laiklik karşıtı” kutuplaşmasının zararını ise, gerçekte işçi sınıfı, emekçiler, kent ve kırın ezilenleri ve genel olarak “mahalleliler” görüyor.

Bu durum ve gelişmeler, işçi sınıfı başta olmak üzere kent ve kırdaki “mahalle emekçisi”nin, bu gelişmeler karşısında, burjuva gericiliğinin hiçbir kampına yedeklenmeden, emekçiler olarak tutum almalarını önemli kılıyor.

“MAHALLE”YE YÖNELİK EGEMEN POLİTİKA VE “MAHALLE”NİN DİNİ İSTİSMARI

Kentlerin en alt yerleşim birimlerini oluşturan ve küçük-orta kesimlere mensup olanlar bir yana bırakılırsa, esas olarak düşük gelir grubundan kitlelerin yaşadıkları ”mahalle”nin; İslami ideolojik-politik ve sosyal baskının belirleyici kaynağı olarak gösterilmesi, yanılgı değilse eğer, önemli bir saptırmadır! Radikal siyasal İslam’ın “siyasal rejimi tehdit etmeye başladığı”ndan söz edenler (özellikle Cumhuriyet gazetesi çevresi), “rejim”in “mahalle” ile ilişkilerini tersten kurmakta, dini ideolojinin etkisi altındaki emekçilerin büyük bir kesimini “gericiliğin gücü” olarak niteleyip karşıya alırken, diğerleriyle birlikte laiklikten yana olan herkesi de büyük sermaye başta olmak üzere burjuvazinin baskıyla oluşturulmuş ve dayatılmış politik-askeri sistemi olan “rejim”in yedeğine çekmeye çalışmaktadırlar. Oysa, dini inancı ve dini tarikat mensupluğunu grup ve “kalabalıklar”ın siyasal davranışlarının bir tür gösterimi olarak ve başka inançtan insanlara karşı kullanma tutumu, öncelikle, kitlelerin içinde bulundukları üretim ilişkileri ve toplumsal koşullarla bağlantılıdır. Türkiye, evet kapitalistleşmiş bir ülke; kapitalizmin egemen üretim biçimi olduğu bir ülkedir. Ancak kapitalizmin Türkiye’deki gelişme sürecinin önemli oranda emperyalizm koşullarında gerçekleşmiş olması ve feodalizmin bir burjuva devrimi aracıyla ve köylü kitlelerinin de katılımıyla devrimci tarzda tasfiye edilmemiş olması, başka sonuçları ve etkilerinin yanı sıra, tutucu-muhafazakar görüşlerin kitleler içinde örgütlenmesini ya da daha doğru ifadeyle burjuvazi eliyle “mahalle”de yeniden üretilmesini kolaylaştırmaktadır. Bu bakımdan, bugünkü biçimiyle “mahalle baskısı”nı, mahallelinin gerici tutum ve anlayışı olmak/sayılmak yerine –sorunun bu yanına yazı içinde ayrıca ve gerekli olduğu kadarıyla değinilecek– öncelikle onu, burjuva egemen sınıfın ve onun çeşitli temsilcilerinin, kapitalizm öncesi toplumsal ilişkiler ve ideolojik biçimlenmeleri de miras edinerek halk kitleleri içinde yeniden ürettiği ve üretmeye çalıştığı gericilik olarak anlamak gerekir. Güncel tartışmaya konu olan “mahalle baskısı”, mahalleden başlayarak değil, merkezlerden başlayarak ve mahallede yeniden üretilerek geliştirilmekte; mahallelinin tutucu-muhafazakar görüş ve tutumlarıyla egemen sınıf temsilcisi kurum ve siyasal oluşumların kendilerini mahallede üretme çabaları birleşmekte ve bu ikincisinin rolü yönlendirici/sürükleyici olmaktadır. Yani kitlelerin bir kesiminin dini ve dini inançlarını başkalarına karşı bir baskı gücü olarak kullanma tutumu ya da bunun hükümetler üzerinde bir baskı aracı olarak kullanılarak toplumsal yaşamda dinin rolünün güçlendirilmesini sağlama çabası, ne bürokratik-askeri politik yönetim aygıtından ve dini politik bir araç olarak kullanan sermaye partileri ve örgütlerinden bağışıktır, ne de esas olarak ve sadece “mahalle”ye ilişkindir. Buna rağmen, “mahalle”ye karşı ya da “mahalle” karşısında, halka yabancı bürokratik üst tabaka seçkinciliğinin dayatmacı-hor görücü anlayış ve tutumu, bu tartışma kapsamında bir kez daha görüldüğü üzere, “mahalle” emekçisiyle ilişkisinin her alanında ortaya çıkabilmektedir.

Çok çeşitli inanç ve görüşlere sahip çeşitli sınıf ve kesimlerden insanların “bir arada” yaşadıkları alan olarak mahalle, çeşitli sınıflar adına politika yürütenlerin, deyiş yerindeyse kılcal damarlarının uzandığı “verimli toprak”tır. Bir başka ifadeyle, devlet aygıtını elinde tutanlar, hükümetler, sermaye partileri ve sınıflar mücadelesinde yer alan diğerleri, kitleleri kazanmak, örgütlemek ve yönlendirmek istiyorlarsa eğer, politik faaliyetlerini “mahalle”ye yöneltmek; “mahalle”yi yönlendirmek zorundadırlar. “Mahalle” ve “mahalleli” ise, politika yapanlarla ilişkilerini, öncelikle çıkarlarına en kısa yoldan ulaşma; o güne kadar sahip olduğu ‘değerler’e karşı alınan tutum ve kendisini az-çok güvende hissedeceği bir yaklaşım vb. üzerinden oluşturacaktır. Bu durum, “mahalleli”nin sosyal-siyasal-kültürel “şekillenişi”nde, davranış ve inanışında, yönetim aygıtını elinde tutanlarla hemen tüm sorunlara öncelikle kendisinin günlük ihtiyaçları üzerinden bakan halk kitleleri arasındaki ilişkinin şekillenişinde önemli bir hareket noktasıdır. Burjuva liberal aydınların bir kesimiyle sözde laik parti ve kurumların yöneticileri ise, her türden gerici anlayışın kitleler içinde(“mahalle”de) örgütlenmesi ve üretilmesindeki kendi rollerini bir kenara bırakıyor, gericiliğin kaynağını halk kitlelerinde, “mahaleli”de arıyor ya da onları gerici-baskıcı olarak göstererek, deyiş yerindeyse aradan sıvışmaya çalışıyorlar. Oysa, kitlelerin şu ya da bu gerici ideolojik-politik görüşün etkisinde bulunmaları; birinci olarak içinde bulundukları toplumsal ilişkiler bütünüyle, ikinci olarak tüm gerici rolleri ve görüşlerini onlar üzerinden hayata geçirmeye çalışan sermaye kurumları ve partilerinin tutumuyla ilişkilidir. Bundandır ki, kitleler, burjuva bürokratik ‘seçkinci’ ve sözde laik parti ve kurumlara mesafeli davranır, bu kesimlerle ilişkilerinde bir yabancılaşma durumuna düşer ve burjuva modernizmini kasvetli bir yabancı değerler sistemi olarak görürlerken, geleneksel muhafazakar değerleri öne çıkaran ve “mahalle”yi din, Kur’an kursu, türban, milliyetçilik vb. üzerinden yönlendirmeye çalışan parti ve güçlere daha yakın durmaktadırlar.[2]

Türkiye’nin toplumsal-siyasal gerçeği göz önüne getirildiğinde, sermaye partileri ve öteki kurumlarının “alt sınıflar”dan yığınlarla ilişkilerini esas olarak tutucu-muhafazakar değer yargıları ve politikalar üzerinden kurdukları; ve kitlelerin sosyal-iktisadi ve politik taleplerini bu muhafazakar değerler “manzumesi”nin ardına itmeyi başardıkları oranda, sorunları, erteleyerek de olsa, geçiştirdikleri görülür. Bunun başlıca nedeni, kuşkusuz, onların kapitalizmin temsilcileri olmaları, kapitalist sömürü sistemini sürdürmeye çalışmalarıdır. Bunu yaparlarken, yukarıda da işaret edildiği üzere, kapitalizmin, hakim üretim biçimi olmakla birlikte, kapitalizm öncesi ilişki biçimleriyle “değer yargıları”nı da yedeklemesinden güç almakta, onların toplumsal gözbağcı etkilerinden yararlanmakta, kır emekçisinin kentte özgür birey ve emekçi olması önündeki engel olan geri ilişki biçimlerini kullanmaktadırlar. İlişki buradan kurulduğu için de, dini tarikat ve örgütlerin en önemli dayanağı, devlet kurumları ve sermaye partileriyle hükümetleri olmaktadır. Sermayenin sağ-muhafazakar, gerici-faşist ve şoven milliyetçi partileri dini ve Sünni İslam’ı istismar etmekte, tarikatların desteğini korumak için politik-mali olanaklar sağlamakta ve tersinden onların mali-politik ve ideolojik güç ve etkisini kendi politikaları için kullanmaktadırlar. Bu ‘karşılıklı ilişki’de, “dinsel etki ve örgütlenme”nin mahalle “ayağı”nın oluşumunda ve güç kazanmasında, üst yönetici merkez, bürokratik askeri-siyasal kast, burjuva partileri ve burjuva devlet kurumları belirleyici rol oynamaktadırlar. Buna, ABD başta olmak üzere uluslararası alanda tekelci gericiliğin dini daha etkin tarzda ve F. Gülen tarikatı gibi Amerikancı “ılımlı İslam politikası”nı sürdüren uluslararası örgütlerin AKP hükümetine desteği eklenmiştir. Sünni İslam inancını ve onun çeşitli tarikatlarını açıkça kullanan ve destekleyen anlayışa sahip bir “geleneğin” temsilcisi olan AKP ve hükümetinin din istismarcılığındaki yoğunlaşması, “dinci akım”ın politikleşmesi ve milliyetçi-şovenizmin bayraktarlığını üstlenmeye de soyunarak kitleler üzerindeki etkisini artırmasını sağlamış, muhafazakarlık ve dini ideolojinin toplumsal etki alanı genişlemiştir.

ZORLA MODERNLEŞTİRME VE KİTLELERİN DİNE “İTİLMELERİ”

Geç kapitalistleşme ve emperyalizme bağımlılık koşulları, ulusal Türk burjuvazisinin Batı’daki gelişmelerin etkisi altında giriştiği siyasal reformların “toplumsal bünye ile uyumsuzluğu” gibi bir sonucu da doğuruyordu. Dinin toplum yaşamındaki yeri ve etkisi ve “Mahalle İslamı”nın rolü de dahil, bugünkü birçok sorun, kapitalizmin gelişme süreciyle ve Türkiye’nin modernleşme tarihiyle yakından ilişkilidir. Türk burjuva devriminin, esas olarak, siyasal alanda atılmış kimi adımlarla, siyasal (önemli oranda biçimsel) bağımsızlığın kazanılması, dinin rolüne karşı olanları da içinde olmak üzere çeşitli siyasal reformların gerçekleştirilmesiyle sınırlı yarım bir devrim olması ve bağımlı kapitalist gelişme koşulları, burjuva gericiliğinin dayanakları açısından da belirleyici olmuştur. Burjuvazi, halkın ortaçağcı düşünce ve değer yargılarına karşı aydınlatılması; modern bilimsel eğitimin herkes için ulaşılabilir kılınması yerine, üstten, yasa ve ‘zaptiye’ gücüyle dayatmada bulunarak, halka kendi ‘modernist’ düşünce ve değerlerini benimsetmeye; halk kitleleriyle ilişkilerini buradan hareketle kurmaya çalışıyor, bu da, gizli-açık modernleşme karşıtı tutum ve anlayışları kışkırtıyor ve bu karşı tepki ve tutumla birlikte, burjuvazinin din istismarcılığı, dini ideolojinin “mahalle”deki etkisini artırıyordu.

Cumhuriyetin kuruluş yıllarında, sistemini yerleştirme ihtiyacına bağlı olarak, burjuvazi, dinin devlet örgütlenmesinde ve toplum yaşamındaki rolüne “karşı”, yukarıdan kimi müdahaleleri gündeme getirmişti, ancak, süreç içinde, devlet aygıtını oturtmasına bağlı olarak, bundan da vazgeçerek, dini, yönetim politikasının araçlarından biri olarak kullanmaya daha fazla yöneldi. “Yeni bir ulus yaratma” anlayışıyla hareket eden “genç”-cılız burjuvazi, farklı etnik kökenlerden ve farklı uluslardan topluluklara karşı uyguladığı asimilasyoncu baskıya benzer bir politikayı, güçlü temellere sahip olan “ümmetçilik” anlayışına karşı da uygulamaya koydu. İhtiyaç duyduğu reformları ancak üstten ve merkezi dayatmayla gerçekleştirebileceğini düşünerek, bu yönde politikalar geliştirdi. Ona göre, bu yolla, halk kitleleri aydınlanmacı reformların ilerletici özelliğini görecek ve onları benimseyecekti! İttihat ve Terakki Cemiyeti’nden başlayarak, burjuva ‘modernist’ hareket, “ümmetçilik” ile devrimci tarzda bir ayrışmaya gitmese de, koşulların zorlaması ve Batı’daki pozitivist aydınlanmacı akımın etkisi altında, “ümmetten millete” politikası izledi. “Türklüğü inşa etmek” için bir yandan din ve kurumlarının aracılığından yararlanırken, öte yandan da, onun, ulusçuluk anlayışını zaafa uğratacak kapalı değerlerinin etkilerini sınırlamaya çalıştı. Halifelik ve Şeyhülislamlık makamları kaldırıldı; “en hakiki mürşit ilimdir” anlayışıyla eğitimde bilimsel yöntemlerin kullanılmasının yolu belli biçimlerde açıldı, medrese eğitimi, tekke-zaviye örgütlenmesi üzerinden sağlanan “eğitim” yasaklanarak, genel eğitim politikası geliştirildi. Bu, kuşkusuz burjuva anlamıyla aydınlanmanın adımlarının atılmasını da ifade ediyordu. Ancak bütün bunlar yapılırken, feodalizmin tasfiyesi, feodal değer yargılarının toplum yaşamının her alanında etkisiz kılınması esas alınmadığı ve emperyalizmin hakimiyetine tümüyle son veren bir demokratik toplum yaşamı oluşturulmadığı için, bu reformların etkisi de sınırlı oldu ve bir süre sonra, atılmış ilk adımların aksine, dinin toplum yaşamındaki rolü ve devlet kurumlarındaki etkisi yeniden güç kazanabildi. Ayrıca, bu aydınlatma çabalarının, yukarıdan ilim dışında mürşit aramanın “gaflet ve delalet” olacağını buyurarak, –bir tür tehdit ve aşağılama ile– başarılmaya çalışılması söz konusuydu. Kapitalizm geri, sosyal koşullar yeterince olgun değildi. Feodalizm çözülmeye başlamıştı, ancak toplum yaşamındaki yeri ve etkisi hâlâ oldukça güçlüydü. “Cılız” ve “güçsüz” burjuvazi, baskıyla reformlarını dayatıyor, ancak bu dayatma, toplum yaşamında gerçek bir burjuva değişimi sağlayamıyor, bunun için yeterli alt yapı olmadığı için yetersiz kalıyordu. Cumhuriyetçi sözde laik burjuvazi, karşı tepkileri, bir yandan baskıyla, diğer yandan ve esas olarak devletin laiklik anlayışına uygun bir dini eğitimi merkezi olarak gerçekleştirerek ve bununla yükümlü bir devlet kurumu oluşturarak denetim altında tutma (uzlaşma) yoluna gitti. Burjuvazinin, din ve kurumları karşısındaki tutumu, esas olarak, dinsel ideolojinin ve dinin örgütlenmesinin devlet denetimine alınması; devlet eliyle ve yasal alan ve olanak sağlanarak, resmi kurumlaşmasının güçlendirilmesi biçimindeydi. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bir devlet kurumu olarak örgütlenmesi ve 100 bin kişilik din ordusunun seferber edilmesiyle bu istismar daha açık hale gelerek, kurumsal özellik kazandı. ‘Dine karşı’ üstten dayatmalarla, dini devlet denetiminde öğretme ve bir devlet dini oluşturma politikalarının sonucu ise, bugün daha açık biçimde görüldüğü üzere, dini ideolojinin toplum yaşamındaki etkisini artırması oldu.

Demokratikleşme girişimleri ve burjuva aydınlanması, “dinle hesaplaşma” ve feodalizmin ‘devrimci tarzda’ tasfiyesiyle değil, dinin rolünün yasalar düzeyinde ve “yukarıdan girişimler” ile sınırlanmasıyla sınırlı kaldı. Dinle uzlaşma ya da dini devlet eliyle örgütleme tutumu süreç içinde güçlendi ve dini etki altındaki geniş yoksul yığınların, dini, kendilerini kurtuluşa götürecek bir seçenek olarak görmeye devam etmelerinin etkeni olarak rol oynadı. Bu da, kitlelerin çok büyük bir kesiminin din istismarcısı partilere yaklaşmalarına ve din istismarcılığında birbirleriyle yarışan düzen partileri ve güçlerinin en inandırıcı olanlarının yanında saf tutmalarına yol açtı.

TOPLUMSAL ÇÖZÜLME, SOSYAL ÇÖKÜNTÜ VE “MAHALLE İSLAMI” EĞİLİMİ

“Laik olma” iddiasındaki politik-askeri üst bürokrasi de dahil, burjuva hükümetlerinin dini ideolojiyle dinsel kurumların toplum yaşamı ve yönetimindeki etkisini artıracak politikalar izlemeleriyle, açık-gizli dini örgütlerin ‘mahalle’deki gücü, özellikle son on yıllarda giderek arttı. Bugün, şu ya da bu biçimde yaşanan “laiklikten yana-laiklik karşıtlığı” çelişki ve gerginliklerinin önemli etkenlerinden biri de, kapitalist sistemin kitlelerin gereksinmelerine cevap verememesi, burjuva parti ve kurumlarının kitlelerin sorunlarının çözümüne değil, daha fazla açmaza düşmelerine yol açan politikalar izlemeleri; bilim ve teknikteki gelişmelerin emekçilerin daha insanca bir yaşam sürdürmeleri için kullanılması yerine, onlara karşı baskı aracına dönüştürülmeleridir. Kır ilişkilerinin çözülmesi ve kentlere nüfus göçü, bir yandan kır emekçisinin yalnızlaşması ve “yabancılaşmasına” yol açıyor, ancak öte yandan, geri toplumsal ilişkilerden, onların ürünü olan anlayış, tutum ve yargılardan kurtulmasının koşullarını oluşturma yerine, onu, bu geri ilişki biçimleriyle anlayışların “girdabı”na bırakıyordu. Kapitalizm, onu kentlerin kenar semtlerine yığmış, bir kesimini fabrikalarda makinelerin çalışma temposuna uyumlu ‘birey’ toplulukları haline getirmiş, birbirlerinden tecrit ederek, birbirleriyle rekabet ve çatışma ortamına çekmiş, kendi ürününe ve kendisine yabancılaştırarak umutsuzluğa ve yoksunluğa sürüklemiş, öte yandan önemli bir kesimini emek gücünü satacak olanaklardan dahi mahrum bırakarak, yoksulluk ve yoksunluğun kucağına atmış, en zorunlu gereksinmelerini karşılayamaz duruma düşürmüş, kırdaki ekonomik dayanaklarından tecrit ederken, büsbütün dayanaksız bırakmış ve fakat akıl ve bilim dışı kaderci anlayışlardan medet umar duruma düşmesinin kapısını da açmıştır. “Birey”in ve “birey emekçi”nin karşı karşıya kaldığı sorun, bununla sınırlı kalmamış; ikiyüzlü burjuva politikaları sonucu, dinin toplumsal yaşamdaki etkisi, onun ‘kamusal alan’a da çekilmesiyle artmış, burjuva parti sözcüleriyle devlet kurumlarının yöneticilerinin söyleminde din yeniden özgün bir yer tutar hale gelmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı gibi devlet kurumlarının ve AKP gibi din istismarcısı partilerin, pratik politik, mali-kültürel ve ideolojik destekleriyle dinsel grupların, tarikatların hem güncel gelişmelere göre yenilenmeleri, hem de güçlenmeleri mümkün olmuştur.

Bu ise, tarihsel gelişme genel olarak dinin etkisinin zayıflamasını getirmesine rağmen, dini ideolojinin hâlâ hakim politikada belirgin bir yer tutmasını, “mahalle”de etkili olmasını/olabilmesini ya da etkisini bir biçimde sürdürmesini olanaklı kılmıştır.[3]

Kuşkusuz, din istismarcısı parti ve hükümetlerle –bugün başlıca AKP–sözde laik askeri-sivil bürokrasi arasında, dinin kitlelerin yedeklenmesi ve yönlendirilmesinin aracı olarak kullanılması konusunda bazı biçim ve tarz farklılıkları da vardı. Ancak, onlar arasında, bireyin din ile ilişkisini, inanma ya da inanmama serbestisi veya bireyin, hiçbir baskı altında kalmadan kendi iradesiyle karar vereceği bir sorunu sayma; devletin din karşısındaki politikasını, devlet-din işlerinin birbirinden tümüyle ayrılması, devletin tüm inanç biçimleri ve grupları karşısında aynı “tarafsızlık” konumunda bulunması ve mali yardım ve olanaklarla din ve mezheplerden biri ya da bazılarını kollayıp korumaması şeklinde belirleme yerine, dinin devlet eliyle örgütlenmesi ve devlet politikasının araçlarından birine dönüştürülmesini geçirme konusunda, esasa ilişkin bir farklılık da yoktu. “Laiklikten yana olma” iddiasındaki askeri üst bürokrasi dahil, burjuva hakim sınıfların hizmetindeki parti ve kurumların yöneticileri, ihtiyaç duydukları her durumda, dini kurumları ve dinsel ideolojiyi, kitleleri etkilemek ve yedeklemek üzere yardıma çağırma ve kullanmada birbirlerinden geri kalmadı.

Ancak, dini ideolojinin güç kazanması ve kitleler içinde dine sarılmayı “sorunlarından kurtuluş” yolu sayma eğiliminin güçlenmesi, sadece din istismarcısı politikalara bağlanamaz. Dini önyargı, dogma ve inançların kökleri uzak geçmişte olmakla birlikte, din istismarcısı politikaların etkili olmasında, kitlelerin sosyal-ekonomik açmazları, sorunlar karşısındaki çaresizlikleri büyük rol oynamaktadır. Kapitalizmin emekçileri karşı karşıya getirdiği sorunların ağırlığı, burjuvazinin dini ideolojiyi kapitalist çıkarlar yararına saydığı oranda sahiplenmesi ve kullanması, kitlelerin karşı karşıya bulundukları sorunlardan kurtuluş arayışı, dini ideolojiye sarılma eğilimin gelişmesi ve güçlenmesinde etkili olmaktadır.

Kapitalist gelişmenin özellikle son on yıllarda hız kazanması, kır ilişkilerinin çözülmesini hızlandırdı; kır emekçilerinin topraktan koparak/koparılarak kentlere sürüklenmesine ve kent varoşları olarak da adlandırılan yerleşim alanlarına yığılmalarına yol açtı. Kentlere, daha ileri, daha modern bir yaşam umuduyla, kırda yüz yüze oldukları sorunların bir bölümü ya da çoğundan kurtulma ‘düşü’ ile gelenler veya kentlere zorla sürülenler, buralarda, beklentilerinin aksine, daha kapsamlı ve çeşitli sorunlarla yüz yüze geldiler. Sosyal-ekonomik sorunların ‘girdabı’nda çözümsüz ve çaresizdiler. Kırın gözbağcı-geriye çekici ilişkilerinden kurtulma ve daha modern ilişkiler içine girme yerine, artan çözümsüzlük ve çaresizlik baskısı altında, kaderci/dinsel ideolojiye daha fazla sarılır duruma geldiler. Okula gidemeyen/gönderilemeyen çocuklar kuran kurslarına, doktora gidemeyenler ‘hoca’lara/muskacılara yöneldiler. Bu yönlü eğilimi besleyen bir “ümmetçilik” zaten tarihsel olarak vardı. Halkın büyük çoğunluğu “cami-cemaat” kültüründen geliyordu. Kentlere nüfus göçü, yığınların yaşamında ve yaşam tarzlarında; dolayısıyla düşünce, anlayış ve alışkanlıklarında bir değişim ve “adaptasyon”u sağlama yerine –bunun bir ölçüde gerçekleştiği söylenmelidir–, kitleleri toprağından, yerinden/yurdundan kopmuş işsiz/muhtaç bireylere dönüştürüyor; kapitalistler ile hükümetlerinin ketleri rant alanlarına çevirip kendilerini de bunun “nesnesi” olarak kullanma politikaları, onları, kırsal değerlere sarılmaya doğru itiyordu.

İşsizlik, yoksulluk, açlık, sosyal hak yoksunluğu ve bütün bunların yol açtığı çöküntü ve çaresizlik, emekçileri, çoğunluğu yönünden, “kendi yaşamları ve geleceklerine dair karar verme”de tereddütlere düşürüp umutsuzluğa sürüklüyor, hakları için mücadele yerine kaderci doğma ve hurafelere bağlanmaya yöneltiyordu. Sosyal çöküntü ve çaresizlik, dine, dini cemaat ve tarikatlara sarılmanın en önemli etkenlerinden biriydi ve geleneksel muhafazakarlığın toplum içindeki ve üzerindeki etkisini artırıcı işlev görüyordu.

İşçi-emekçi hareketinin geriye püskürtüldüğü, sosyal hakların burjuvazi tarafından gasp edildiği koşullarda, din istismarcısı parti, grup ve kuruluşların “halka yakın/halktan yana, ianeci” politikaları yığınlar içinde etkili oluyor; kent varoşlarına yığılan kitlelerin çok büyük bir kesimi, modern toplum ve kentin olanaklarından yararlanma ve bu yaşam ve ilişkileri içinde daha ileri yaşam biçimi ve düşünüş şekilleri edinme yerine, kır ilişkilerinin çeşitli versiyonları da denebilecek ya da onlardan önemli oranda etkilenen tutum, anlayış, hareket ve ilişkileri sürdürüyor ve sözüm ona kendilerine daha yakın duran, değerlerine “değer veren”(!) muhafazakar-din istismarcısı ve sağcı partilere yaklaşıyorlardı.

Kapitalizm elbette sadece bu yönlü gelişmelere yol açmadı. “Mahalle”lerde bir başka eğilim; mücadele ve “kaderine rıza göstermeme” tutumunu da şekilleniyordu. Hızlanan kapitalist gelişme ve “küreselleşme” adı verilen emperyalist yayılmacı-yağmacı ve saldırgan politikanın “neo-liberal uygulamalar”ı, emekçileri kitleler halinde yoksul semtlerine sürer ve buralarda yüz binlerle ifade edilen toplulukların yığılmasına yol açarken, kapitalistler ve temsilcileri için, bunlar (mahalle), yalnızca istismar malzemesi olarak değil, düzenlerine karşı tehdit alanları olarak da görülmeye başlandılar. Generaller, “mahalle”lerin, “varoş”ların “potansiyel patlama alanları” ve “tehdit bölgeleri” haline gelmekte olduğuna dikkat çekerek, hükümetleri önlem almaya çağırmakta gecikmediler. “Mahalle”ye karşı tutum giderek sertleşti. Kentlerin en önemli yeşil alanlarını ve “Hazine toprakları”nı iç-dış büyük sermaye çevrelerine peşkeş çeken hükümetler –AKP en pervasızıydı–, yine çıkarları gereği, oluşmalarına göz yumdukları “mahalle”lere karşı daha sert politikalara başvurmaya başladılar. Kuşkusuz bu açıdan da bir istismara başvurarak ve ayrımcılık politikası izleyerek! AKP’li belediyeler, bir yandan halkın sisteme ve sistem güçlerine tepkisini yumuşatma veya bu tepkiyi kendileri dışındaki partilere ve kurumlara, özellikle de halka üstten bakan, halka yabancı CHP gibi partilere yöneltme; diğer yandan mağdur edilmiş ve etik açıdan düşürülmüş emekçileri “yardım” ve “iane” paketleriyle; evlere kömür, şeker-çay-un kolileri dağıtarak, yanlarına almaya çalıştılar.

DEMOKRASİ İÇİN MÜCADELE EDİLMEDEN EMEKÇİLERİN SİSTEME YEDEKLENMELERİ ENGELLENEMEZ

İşçi sınıfı ve emekçilerin ekonomik-sosyal ve politik temel talepleri için mücadeleye atılmaları bakımından ciddi sorunların yaşandığı; hareketin, zayıflıklar ve zaaflarıyla, dağınıklık ve geri düşmeyle karakterize olduğu bugünkü gibi dönemlerde, hakim sınıf ve temsilcisi kurum ve güçlerin yönlendiriciliğinde, kitlelerin ya da bir kesiminin kendi çıkarlarına aykırı yönde harekete geçirilmeleri ve burjuva partileri tarafından yedeklenmeleri daha kolay sağlanabilmektedir.

“Mahalle baskısı” tartışmalarıyla bir kez daha güncellenen ya da denebilir ki kapsamı genişletilen “laiklikten yana-laiklik karşıtı” bölünmesi, önemli oranda hareketin bu ‘nesnel’ durumundan yararlanılarak gerçekleştirildi. Söz konusu tartışma etrafında gerçekleşen ve gerçekleşmekte olan kamplaşma, kitlelerin güncel-acil talepleri etrafında sermaye ve hükümetine karşı mücadeleyi geriye atma işlevi görmekte, bu tartışma üzerinden dayatılan ‘saflaşma’ emekçilerin kendileri aleyhine bölünmelerini ve bir bölümünün sözde laik, demokrasi karşıtı güçlerin; diğer bir kesiminin, işbirlikçi olduğu kadar din istismarcılığında da pervasızlığı en yoğun tarzda sürdüren bir parti ve hükümetinin politikalarına alet olmaları tehlikesini getirmektedir. Bugünkü biçimiyle “laiklikten yana-laikliğe karşı” kutuplaşması, emekçi kitlelerin bir kez de dinsel inançları üzerinden bölünmesine hizmet etmekte; sosyal, ekonomik ve politik talepleri için burjuva hakim sınıf ve temsilcilerine karşı birlikte mücadele etmesi gerekenlerin, sermayenin konumunu güçlendirip politikalarının pratiğe geçirilmesi olanaklarını genişletecek biçimde, kendi aleyhlerine bir yönelişe girmelerine neden olmaktadır. Bir yanda, “laikliğin tehlikede olduğu” söylemiyle antidemokratik siyasal sistemi ve statükoyu sürdürmeye çalışanlar, öte yanda aynı sistemi temsil ettikleri halde, halkın demokratik taleplerini “türban davası”nın kara örtüsü altına iterek, din istismarcılığı üzerinden güçlerini büyütmeye çalışanlar olmak üzere, sistemin iki gerici “kampı”, aralarındaki güç dalaşına halk kitlelerini de çekmeye çalışarak gerginlik alanını “mahalle”ye kadar genişletmişlerdir.[4]

Bu tartışmayı, “AKP’nin demokratikleşme yönündeki politikalarının önlenmesi çabaları”yla ilişkilendirenler, AKP ve hükümetinin büyük sermaye ve ABD başta olmak üzere emperyalist gericilikle işbirliğini, bununla da uyumlu olarak içerde yürüttüğü antidemokratik baskı politikasını, Kürt sorunundaki gerici-inkarcı tutumunu, din istismarcılığını ve kadının toplumsal konumunu kadının aleyhine geriye çekme çabalarını görmezden gelmekte ve aklamaktadırlar. Bunlar, AKP’nin “bir Anayasa yapma” çabası içinde olmasından ve cunta anayasasının değiştirilmesi yönündeki güçlü toplumsal istem ve eğilimden hareketle, AKP’nin Anayasa değişikliğiyle hedeflediklerini “demokratikleşme” olarak göstermekte ve –onlara göre–, “demokratikleşme yolunda yürüyen”(!) AKP’nin desteklenmesini istemektedirler. “Mahalle baskısı”nı “yaşam tarzları”na yönelik tehdit ve büyüyen bir tehlike olarak görenlerin bir kesimi de, kitlelerin baskı ve aldatmaya duydukları tepki ve içine girdikleri arayış sonucu bir başka tuzağa düştüklerini, dinsel önyargı ve dogmaların da bu aldanmayı kolaylaştırıcı rol oynadığını görmeyerek (veya görmek istemeyerek), “laikliğe sahip çıkma” adına –yanılgı içinde olanları bir yana– “devlet dini”ne sarılmakta; böylece, militarist baskı aygıtının “asker-sivil” statükocu güçlerine tepki duyan yığınların dinci partilerin yedeğine düşmelerinde kışkırtıcı, itici bir rol oynamaktadırlar. Çünkü, “mahalle baskısı” olarak tanımlanan veya böyle şekillenerek ortaya çıkan ‘baskı’, –egemen sınıfın kapitalizm-öncesi toplumsal ilişki ve “değer yargıları”nı kullanmasıyla da beslenerek– kitlelerin içinde tutuldukları ilişkilerden, kendilerini özgürce ifade edebilecekleri ve hak ve taleplerini elde edip kullanma olanaklarından yoksun olmalarından ve burjuva modernizmi adına, kendilerine dayatılan baskı, yasak ve aşağılamayla bunun “en rafine” ifadesi olarak kurulu “rejim”e tepkilerinden bağımsız değildir.

Bundandır ki, yönlendiricileri devlet ve hükümet katından olan bu kamplaşma, bu biçim ve içeriğiyle, emekçiler açısından hedef saptırıcı bir aldatmacaya denk düşmektedir. Ne AKP ve destekçilerinin ne de statükocuların tutum ve politikaları açısından, işçi sınıfı başta olmak üzere halk kitlelerinin siyasal, sosyal ve ekonomik talepleri, bir ölçü, kıstas, hareket noktası, vb. oluşturmamaktadır. AKP, kendisinin ve din istismarcısı öteki kesimlerin politik amaçları doğrultusunda dinin toplumsal yaşamdaki etkisini güçlendirecek yasal boşluklar yaratmaya çalışmakta; bürokratik askeri-politik kastın statükocu gerici kesimi ise, hakimiyetini ve konumunu sağlam tutmak istemektedir. AKP hükümeti, dinin toplumsal yaşamdaki rolünü güçlendirme; kadının toplumsal konumunu daha geriye çekerek dinsel köleleştirilmesine kapıları daha fazla açma; bilim ve aklın yol göstericiliğindeki toplumsal ilerleme ve kazanımları püskürterek, kaderci rıza anlayışını etkin kılma ve böylece iktidar mevzilerindeki örgütlenmesinin dayanaklarını güçlendirme politikası izlemektedir. Bu nedenle de, halktan kopuk ve halk kitlelerini kendilerine ilişkin tartışmaların dışında tutarak ve fakat aynı zamanda aşağılayarak statükocu hakimiyetlerini sürdürmek isteyen bürokratik askeri-politik kastın baskı ve yasağa dayalı “kamplaştırma” politikası, din istismarcısı, işbirlikçi ve takiyyeci bu parti ve hükümetin işine yaramaktadır.

Öyleyse bu iki gerici ‘kamp’tan birinin yanında olmak, emekçilerin çıkar ve kazanımlarına karşı konumlanmak, ilerici-demokratik ve anti-emperyalist bir siyasal hatta yürümekten vazgeçmek, bağımsız, demokratik ve laik bir ülke hedefini bir yana itmek olacaktır. İşçi sınıfı ve emekçilerin ileri kitlesi başta olmak üzere, tüm milliyetlerden ezilenlerin yararına olan ise, bu iki gerici kampın çekmeye çalıştıkları platformu reddederek, kendi bağımsız demokratik platformunu oluşturmak ve “mahalle baskısı” tartışmalarıyla yeni bir Anayasa yapılması çalışmalarına bu kendi platformundan ve kendi taleplerini öne alarak müdahale etmektir.

***

Türkiye’de kapitalizmin emperyalizme bağımlı gelişmesi ve kendinden önceki toplumun kalıntılarıyla uzlaşması, dinin toplum yaşamındaki etkisi ve rolüne karşı etkili bir mücadele yerine dini ideolojiyle uzlaşma ve onun burjuvazi tarafından kullanılması, orta burjuva kesimler başta olmak üzere, toplumun çok geniş bir kesiminin muhafazakar değerlere sahip çıkarak ‘kendi değerleri’ni “Batılı”, “modern” değerlerden üstün görmeleri geleneğinin güçlü olması vb., din istismarcısı parti ve çevrelerin hareket olanağı ve alanını genişletmiştir. Toplum yaşamında bu ilişki ve anlayışların varlığı, onların istismarı olanağını sağlamış, egemen sınıfın “askeri”-“sivil” temsilcileri, bunu kendi çıkarları için ve son dönemde giderek “önem kazanan” kamplaşmanın aracı olarak kullanabilmişlerdir. Bu bakımdan, esas olan, dini ideoloji ve dinsel kurumları kullanmaktan kaçınmayan “rejim”e karşı tutum, din karşısındaki tutum açısından da büyük öneme sahiptir. Dolayısıyla da, “yaşam tarzı” söz konusu olduğunda; “giyim kuşam”ın biçimi ve “türban serbestisi-yasağı”dan önce, demokratik bir siyasal sistemin varlığı-yokluğu; sosyal ekonomik hakların insanca yaşamı olanaklı kılacak biçimde kullanılıp kullanılamadığı belirleyici koşulları oluştururlar. Esas olan, “mahalle”nin, bir ayağı da fabrika, işyeri, atölyede olan emekçilerin yerleşimi, iş ve yaşam alanlarının sorunları üzerinden yürütülecek mücadeledir.

”Mahalle baskısı” olarak tanımlanan “İslamcı” politik ve psikolojik baskının çeşitli yaşam alanlarındaki bugünkü hissedilir varlığı, büyük kentlerin ‘varoşları’nda ya da Anadolu’nun ücra köşelerinde “içe kapalı tarzda yaşayan” coğrafi bölgelere has bir olgu olarak alınamaz.[5] Başka bir deyişle, bu ‘baskı’, “kendi doğruları”nı başkalarına zorla empoze etmeye çalışan “sıradan insan”ın tutumuna indirgenemez. Bugün tartışıldığı türden “mahalle baskısı”nı, mahallelinin de aleyhine olarak örgütleyip kışkırtanlar, burjuva toplumsal sistemin merkezi kurumlarının “tepeleri”nde oturanlardır. Yakın dönem olayları içinde özellikle dikkat çeken 6-7 Eylül 1955 yağmacılığı, Sivas toplu yakması, Maraş-Sivas-Çorum saldırıları gibi olayların tertipçileri şoven milliyetçi, ırkçı, “şeriatçı-dinci” kurum, parti ve örgütlerin yönetim kademelerinde oturanlardı. Öyleyse, eğer koşullar, güncel tartışmanın konusu türünden bir “mahalle baskısı”nı gündeme getirirse, bunun örgütleyicisi ve teşvikçilerini esas olarak bürokratik yönetici kastın içinde; din istismarcısı parti, kurum ve örgütlerin “merkez”lerinde aramak daha doğru olacaktır. Gerçek sorumluları, yukarıda da işaret edildiği üzere, “mahalle”yi tetikçi olarak kullanmaya çalışan, bu amaçla kitlelerin inanç ve istemlerini istismar eden, onları gerici-ortaçağcı doğmaların yardımıyla yedeklemek isteyen kesimlerle yine, kitlelerin talep ve duyarlılıkları karşısında baskıyla dikildikleri halde, “laiklik savunusu” adına kitlelerin bir kısmını karşıya alıp diğerlerini yedeklemeye çalışarak din istismarcılığını başka biçimde sürdüren askeri-siyasi güç ve kesimlerdir.

İster, laiklik savunusu adına “dindar kesim”lerin aşağılanması ve baskıya tabi tutulmaları, isterse din adına farklı din ve mezheplerden emekçilerin, herhangi dini görüşe sahip olmayanların ve laik aydınların baskılanmaları olsun, esas sorumluluk, bu üst kesimin, devlet ve hükümetlerle sermaye partileri ve kurumlarınındır. Karşı çıkılması gereken de, onların din istismarcılığı yapmaları, dini ideolojiyi toplum yaşamını etkilemek üzere kullanmaları, devlet dinini dayatma ya da dindar kitleleri aşağılama tutumları ve emekçileri “laik-laiklik karşıtı” kamplaştırması üzerinden bölme çabalarıdır. “Mahalle baskısı”, işsizlik, yoksulluk ve açlığa karşı; çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi, ücretlerin işçi-emekçi ailesinin insanca yaşamasına yeterli ihtiyaçların karşılanması düzeyinde artırılması, herkes için sağlık ve her düzeyde eğitim olanağının, sağlıklı konut ve barınma koşullarının ve yeterli gıda, temiz suyun sağlanması için söz konusu olduğunda; onun mümkün tüm yol, yöntem ve araçlarla bastırılıp püskürtülmesinde, din istismarcısı “laik” yönetici de, din istismarcısı anti laik gerici de birlikte hareket etmekten kaçınmamışlardır. ‘Mahalle’ desteğindeki işçi direnişleri, “gecekondu” yoksullarının eylemleri, altyapı hizmeti isteyen mahalleli emekçinin protestoları, hükümet, il ve Belediye yönetimleri işbirliğiyle ve polis-asker baskısıyla bastırılmıştır. 1970 Haziran işçi eylemleri ve bu eylemlere karşı tutum unutulamayacak örneklerden biridir. Bir diğer örnek, Zonguldak (1990) işçi direnişi ve Ankara’ya yürüyüşleridir.

Bu eylemler sırasında ‘dincisi-dinsizi’; inananı- inanmayanı; Alevisi-Sünnisi; Kürdü-Türkü, siyasal-sendikal haklar için harekete geçerek, sokaklara ve meydanlara çıkmışlardı. Karşılarında ise, dincisi-dinsizi egemen sınıfın temsilcileri (Diyanet İşleri yöneticileri dahil), devlet ve hükümet kurumları, polisiye-silahlı güçler birlikte davranmakta bir an bile tereddüt etmemişlerdi.

İşçi sınıfı ve emekçiler açısından, bugün karşı karşıya bulundukları önemli tüm sorunlar, kapitalist-emperyalist sistem kaynaklıdır. Toplumsal yaşamın ve siyasal sistemin demokratikleştirilmesinin önündeki engel, sömürücü egemen sınıf ve politik-askeri temsilcileriyle onların kurum ve güçleridir. Kitleleri önce geri ilişki biçimleri ve tutucu anlayışlara mahkum edip, onların inanç ve önyargılarıyla oynayarak kutuplaşmalarını sağlayan ve ardından da, bir kesimi, “mahalle baskısı”nın oluşmasını gerekçe göstererek, buna karşı ve sözüm ona laiklik savunusu üzerinden, ve ötekileri de, “dini inanç özgürlüğünü savunma” adına, yine dini istismar ederek, bu “baskı”dan yararlanmak üzere, bu işi suistimal eden sermaye partileriyle devlet kurumları asıl sorumlulardır. “Türban serbestisi-yasağı” sorunu da dahil, mahallelinin sosyal, ekonomik ve politik sorunları kapitalist ilişkilerden, kapitalist sömürü sisteminden ve devlet ve hükümetlerin politikasıyla Diyanet İşleri Başkanlığı gibi kurumların varlığı ve işlevinden bağımsız değildir. Bu kurum ve güçlerden biri ya da birkaçını sorumluluktan azade tutmak ve demokrasi-laiklik-sosyal haklar mücadelesi cephesinde göstermek, sorunu saptırmak; çözümü için hedeflenecek güç ve kurumları –bilerek ya da bilmeyerek– korumaya almak olacaktır. Toplumsal yaşamın, özellikle de işçi ve emekçi kitlelerin yaşamının yasak ve baskıyla yönlendirilmesi, inanç, söz, basın-yayın, örgütlenme özgürlüğünün bulunmaması, en önemli politik sorundur. Türkiye’nin tüm milliyetlerden işçi ve emekçilerinin mücadelesiyle bu durum değiştirilemediği sürece de, bu sorunlar, artarak ya da güç ilişkilerine bağlı olarak bir ölçüde geriye düşerek, devam edecektir.

Umarsız ve beklenti içindeki kitlelere, “mahalle baskısı” oluşturacak tarzda din istismarcılığı yapıp din üstünden politika götürenlerle, “devlet dini” dayatmacılığıyla dinin etkisini tüm toplumda diri tutma politikası izleyenler, aynı gerici sınıfın, aynı sistemin temsilcileridirler. Onlara bilerek ya da aldanarak yedeklenenler, kendi çıkarları aleyhine saflarda yer almış olacaklardır.

Bu da, emekçilerin, ancak kendi temel talepleri için mücadelede ısrar ederek gericiliğin şu ya da bu kesim ve gücüne yedeklenmekten kurtulabilecekleri anlamına gelir. Kitleler ancak böylesi bir mücadele içinde, inançlarının istismarı olanağını burjuva parti ve kurumları için olanaksızlığa çevirecek, burjuva gericiliğine yedeklenme yerine kendi kaderlerini belirleme yoluna girecek, statükocu ya da sözde reformcu burjuva “kampları”na karşı mücadelede birleşebileceklerdir.

İlerici, “solcu” ya da liberal demokrat aydınların küçümsenemez bir kesiminin “laikliğe sahip çıkma” adına kurulu düzen ve “rejim”i sahiplenmeleri, geleneksel muhafazakar “değer yargıları” ve anlayışların etkisi altındaki geniş emekçi kesimlerin, görünürde kendilerine yakın/”daha sıcak davranan”, “değerlerine ve durumlarına önem veren” sağ muhafazakar-din istismarcısı parti ve çevrelere “sarılmaları”nın nedenleri arasındadır. Kapitalist sömürü ve burjuva baskısı altında bunalan yığınların küçümsenemez bir bölümünün, inançlarıyla oynamalarına karşın, kendilerine “yakınlık gösteren” din istismarcısı AKP gibi partilere yönelmelerinde, kendilerini ve sorunlarını anlamayan ya da anlamaz görünen, kendilerini aşağılayarak her tür gerici anlayışın kaynağı gösteren “laik”-liberal aydın, politikacı çevreleriyle, görevlerini “rejimi koruma ve kollama” olarak saptayıp emekçileri hakim baskı aygıtının mengenelerine sıkıştıran/sıkıştırmaya çalışan askeri-politik üst bürokrasinin tutumu çok önemli bir etken olmaktadır. Bu yığınlar, yaşam tarzlarını ve geleneksel değer yargılarını aşağılama tutumu içindeki birincilerle, baskı sisteminin temsilcisi ikincileri haklı olarak “aynı safta” görmekte ve onlara duydukları tepkiyle muhafazakar-gerici din istismarcısı partilere yönelmektedirler.

Kitleleri kucaklayan bir demokratik devrimin gerçekleşemediği; burjuva aydınlanması ve toplumun demokratikleşmesi çabalarının sorunlu olduğu ve onu gerçekleştirme iddiasındaki burjuvazinin sınıf karakteri nedeniyle sonuçlanamadığı ülke ve toplum gerçeğini gözardı ederek ve küçümseme ve aşağılamalarla, dahası burjuva baskı aygıtının “laik demokratik ve sosyal hukuk devleti” olarak gösterilmesi aldatmacasıyla araya çok kesin ve belirgin ayrım koymadan, kitlelerin, din istismarcısı parti, örgüt, kurum ve hükümetlerle dogma ve hurafelerin etkisinden uzaklaşmaları sağlanamaz.

Toplumsal gelişmenin yönü kesintilere, geri dönüş ve zikzaklara rağmen ileriye; değişip dönüşmeye doğrudur. Bugünkü ‘somut durum’, yani işçi emekçi hareketinin geriye düşmesi ve sermaye güçlerinin ideolojik-politik, sosyal ve ekonomik alanda saldırı konumlarını güçlendirmiş olmaları, bu gerçeği değiştiremez. Halk kitleleri yaşamdan ders çıkaracak ve burjuvazinin kendisine ördüğü tuzaklardan kurtulmanın yoluna gireceklerdir. En önemli ve gerçek değiştirici güç, kitlelerin kendi yaşadıklarından öğrenmeleridir. Kitleler, ekonomik-sosyal ve politik talepleri için yürüttükleri mücadeleyle kendilerine dayatılan politikalar arasındaki çelişkiyi görerek, gözbağcı-kaderci anlayışlardan uzaklaşmalarının gerekliliği ve zorunluluğunu anlayacaklardır. Emekçilerin ileri kesimleriyle ilerici aydın, bilim insanı çevrelerinin sabırlı, bilinçli yönelişleri ve kararlı, aydınlatıcı çabalarının ısrarla sürdürülmesi, değişime ivme kazandıracağı gibi, dini ideolojinin ve şoven milliyetçiliğin etkisi altındaki kitlelerle bir güven ilişkisinin sağlanmasına da hizmet edecektir.



[1] Kendilerini “laik” ya da “laiklikten yana” olarak tanımlayan/gösteren şoven milliyetçi kesimin din istismarını, farklı din ve mezheplerden insanlara karşı düşmanlık temelinde ve şoven-ırkçı bir milliyetçilik ideolojisiyle donatarak gerçekleştirdiği biliniyor. Bunlar, yürüttükleri şoven milliyetçi propaganda ve statükocu baskı sistemini sürdürmek üzere laikliği istismar etmeleriyle farklı dini inançlara sahip ve farklı milliyetlerden insanların katledilmelerine (rahip Santoro, Hrant Dink, Malatya’da üç kişinin dini-etnik kimlikleri nedeniyle katledilmeleri olaylarında açıkça görüldüğü üzere), dışlanmalarına, aşağılanmalarına yol açan sosyal-siyasal ve kültürel ortamın yaratılmasını sağlamaktadırlar. Bu da, ister kendilerini “laik” isterse “geleneksel dinci” gösteren burjuva kurum ve partilerinin yönetici çevrelerinin din istismarında birleştikleri ve fakat istismar tarz ve araçlarına göre bazı farklılıklar taşıdıklarını gösterir.

[2] Salt bu “somut durum” dahi, kitlelere yaklaşımda, onların etkisi altında oldukları ‘gerici fikir ve değerleri’ etkisiz hale getirmek için, kitleleri karşıya almayan ve uzaklaştırmayan bir aydınlatma ve kazanma tutumunu gerekli ve zorunlu kılar.

[3] Kapitalist modernleşme, doğal gelişim seyri içinde, dinin ve dini kurumların güç kaybetmesine doğru yol alırken, bu, -engelsiz-, düz bir çizgi halinde gerçekleşememekte; “dini inanış ve tezahürler”in toplumsal yaşamdaki etkisini şu ya da bu düzeyde sürdürmesi mümkün olabilmektedir. Bireyin bu etki altında oluşu/kalışıyla devlet, hükümet ve sermaye partilerinin politikaları arasında, ikincilerin belirleyici rol oynadıkları bir ilişki vardır. Birey, “kendi özgül koşullarında” başkalarına dayatmada bulunmazken, “İslam’ın mahalle baskısı”nı kışkırtıp güçlendiren din istismarcılığı ve dayatmacılığı, egemen güçler ile temsilcilerinin politikalarının ürünü olarak gündeme gelebilmektedir. Yine dinin ve dini kurumların, kapitalist gelişmeye paralel belli bir değişiminden de söz edilmelidir. Yukarıdan, devlet eliyle yapılan müdahaleler bir yana bırakıldığında; iktisadi sosyal gelişme, olgu ve gelişmelerin aklın ve bilimin yönlendiriciliğinde irdelenmesi anlayışının bir biçimde ve bir ölçüde güç kazanmasını getirmiştir. “Laiklik savunusu” iddiasıyla sermaye güçlerini kendi etrafında toplamaya ve modern yaşamdan yana ve dahası kendi inançlarının tehdit altında olduğunu düşünen kesimleri yedeklemeye çalışan generaller de içinde olmak üzere, sermaye güçleri, dini ideolojinin toplum içindeki işlev ve etkisini toplumsal gelişmeye karşı bir tür “denge unsuru” olarak elde tutmaya çalışmışlardır.

[4] Kuşkusuz, dini ideolojinin, geleneksel önyargıların, şovenizm ve milliyetçiliğin etkisi altında, “geleneklere aykırı davranan ya da milliyetçi olmayanlar” üzerinde bir baskı gücü ve anlayışı olarak “mahalle baskısı”nın, güçlü muhafazakar geleneği nedeniyle, Türkiye toplumunda ortaya çıkması mümkündür. Emperyalist gericiliğin ve işbirlikçilerinin, kapitalist çıkarlar için dini kullanma ve dini ideolojinin etkisinden yararlanma tutumlarıyla birlikte, dinin ve ortaçağ değerlerinin yeniden “itibarını artırması”, mahalle baskısının ortaya çıkmasına yol açabilir.

[5] 2007 yılı Ramazan ayında, AKP hükümetinin işbaşında olmasından alınan güçle, 42 ilde, il yönetimleriyle Belediyelerin kamu kuruluşlarına ait yemekhaneleri kapattıkları, bazılarında ise, yemek yemek isteyenlerden isim bildirmelerini isteyerek baskı oluşturdukları görüldü.