“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Hitler Faşizminin dünyayı kan gölüne çevirmesinde ABD sermayesinin sorumluluğu

Hitler ordularının ve faşizminin yenilgisinin 60. yıldönümü, Mayıs ayında tüm dünyada işçi ve emekçiler tarafından kutlanacak. İnsanlık düşmanı faşizmin yenilgisini, son yıllarda özgürlüklere en çok saldıran emperyalist gerici devletler de iki yüzlüce kutlamaya hazırlanıyorlar.
Geçen senenin Haziran ayında Normandiya çıkarması ve bu yıl Ocak-Şubat aylarındaki Nazi toplama kamplarının kurtuluşu vesilesiyle gerçekleştirilen resmi kutlamaları göz önünde bulundurursak, çokça tarihsel çarpıtmanın yaşanacağını şimdiden öngörebiliriz. Kutlamalar öyle tertipleniyor ki, sanki tarihte hiç Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği diye bir devlet olmamış, sanki sosyalizm diye bir sistem hiç yaşamamıştır!
Burada, Hitler faşizmin yenilmesinin tarihini ve sosyalizmin bunda oynadığı rolün üzerinde durmayacağız. Ama, bütün tarihi boyunca, kendisini hep özgürlük ve demokrasi savaşçısı diye tanıtan, bugün ise sözde özgürlük ve demokrasi ihracı adına milyonlarca insanı ve onlarca halkı bombalamaktan geri durmayan ABD emperyalizminin, İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasındaki sorumluluğunu ve Hitler faşizminin başa gelmesinde oynadığı rolü incelemeye çalışağız.

ABD II. DÜNYA SAVAŞI’NDAN ÖNCE “SAVAŞ İZOLASYONU” POLİTİKASI UYGULADI
Amerika Birleşik Devletleri’nin, 20. yüzyılda hızlı gelişmiş bir ülke olduğu ve diğer emperyalist rakiplerini de geçerek, kısa sürede dünyanın başlıca hegemon gücü olduğu genel olarak herkes tarafından kabul görür. Ama bu gelişme, bir doğa kanununun ürünü değildir. Yüzyılın ilk yarısında yaşanan dünya çapındaki iki paylaşım savaşından diğer emperyalist ülkeler zayıflayarak çıkarken, ABD’nin, uyguladığı politikalarla, ekonomik ve politik olarak avantajlı çıkabilmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Burada, İkinci Dünya Savaşı’ndan “avantajlı” çıkabilmek için, ABD’nin, 1930’lu yıllarda uyguladığı politik stratejiye bakmak gerekir.
1929 ekonomik krizi, ABD’de, durgunluk ve depresyon dönemini de beraberinde getirdi. 1929 krizinden 1936’ya kadar, ABD, krizin ağırlığından kaynaklanan kendi “iç” sorunlarıyla uğraşmak zorunda kaldı ve bütün bir yirminci yüz yıl boyunda, sadece bu yıllarda, dış politikayı geri plana itmek durumunda kaldı.
Tarihçiler, ABD’nin bu yıllardaki politikasını “izolasyonizm” kavramı ile ifade ederler, yani “içe kapanma, yalnızlaşma politikası”. 1936’dan itibaren ise, ABD’nin kriz yıllarındaki “zorunlu izolasyonu”, “bilinçli izolasyon” politikasına çevrildi.  İşte bu “bilinçli içe kapanma” diye adlandırılan politik ve ekonomik kavram anlaşılmadan, ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’ndaki rolü, sorumluluğu ve savaştan sonraki hegemonyasının niteliği tam olarak anlaşılamaz.
İkinci Dünya Savaşı’na tarihsel bir süreç olarak baktığımızda, Hitler’in iktidara gelmesinin, savaşın hızla alevlenmesi anlamına geldiğini görebiliriz. Dolayısıyla, savaşın başlangıcı olarak, 1 Eylül 1939 tarihini değil, esasta Hitler’in işbaşına gelmesiyle başlayan süreci almak gerekir. Hitler’e biçilen “tarihsel misyon” ise, “sosyalizme ve dünya halklarına karşı savaşın hazırlanması ve gerçekleştirilmesi”ydi.
Amerika Birleşik Devletleri, bu yıllarda, dünyayı kan gölüne çevirmenin planını yapan Hitler ile ilişkilerini geliştirmiş, ona önemli oranda mali destek sunmuş ve açıkça görünür olan, üstelik “izolasyonist” ya da “karışmama” ve Hitler’in elini serbest bırakarak onu cesaretlendirme politikası izleyerek kışkırttığı katliamdan avantajlı çıkmanın hesabını yapmıştır. Evet, ABD, tıpkı NAZİ Almanyası karşısında, “karışmama” ve tavizler sunarak, onu özellikle “Doğu”ya, sosyalizme karşı savaşa cesaretlendirme içerikli “Münih politikası”nı izleyen diğer emperyalist ülkeler gibi, II. Dünya Savaşı’nı, ’30’lu yılların ikinci yarısından itibaren hazırlamış ve bu yıllardaki dış politikasının bütünü bu amaca hizmet etmiştir. Bundan dolayı, ABD’nin bu yıllardaki “izolasyonu”, savaşa hazırlık amacıyla izolasyondur. Bunu, iki yönü ile ele alabiliriz : Birincisi, yeni pazarlar için ekonomik mücadele, ikincisi ise, bunu destekleyen politik ve diplomatik manevralardır.

EMPERYALİSTLERİN EGEMENLİK KAVGASI VE SAVAŞA GİDEN YOL
Emperyalizmin temel özelliklerinden birisini oluşturan yeni pazalar için mücadele, ABD açısından, bu yıllarda yeni bir biçim aldı. Amerikalı kapitalistler, ’30’lu yıllardan itibaren, dışa yaptıkları yatırımları içeri çekmeye başladılar. Uzun vadeli özel dış yatırımlar, 1933’de 13.800 milyon dolar iken, bu oran, 1939’da 10.800’e kadar düştü. Aynı süreçte, Avrupa sermayesi ise, kendi kıtasından çekilerek, sanki bu topraklarda savaş olacağını yıllar öncesinden biliyormuş gibi, ABD’de “sığınak” aramaya girişti ve kendi ülkelerindeki yatırımlarını azaltarak, ABD’de yatırım yaptı. Bu süreçte, ABD’ye giren sermaye miktarının 6 milyar dolar civarında olduğu, ekonomi tarihçileri tarafından kabul edilir.
Bu dönemde ABD’de dış ticaret dengesi sürekli arttığından, ülke, borçlu statüsünden, borç veren statüsüne geçmiştir. Böylelikle, ’30’lu yılların ikinci yarısından savaşın patlak verdıği ana kadar geçen süreçte, ABD, diğer ülkelerin altın rezervlerine yavaş yavaş el koymayı başarabildi. 1934’de yaşanan devalüasyondan 1941’e kadar giden süreçte, Amerikan altın rezervleri, 8.200 milyon dolardan 22.700 milyon dolara kadar çıkabilmişti. Yani ABD’nin savaşa girmesinden önceki yedi yıl boyunca, Amerikan Merkez Bankası’ndaki altın rezervi  üç misline yakın artmıştır.
Kısacası ABD, bu yıllarda, dünya halklarının aleyhine olmak üzere, olağanüstü bir zenginleşme yaşadı. Bu zenginleşmenin daha iyi anlaşılması için, diğer ülkelerle bir kıyaslama yapabiliriz. ABD, 1929’da (ekonomik kriz yaşanmadan önce), dünya (SSCB hariç) altın rezervlerinin % 39.5’unu elinde bulundururken, bu oran, 1939’da % 63’e, 1941’de ise % 76’ya kadar yükselmiştir. Yani 1929 krizi esnasında yaşanan ekonomik bunalım bir tarafa bırakılacak olursa, rakamlar, ’30’lu yıllarda, ABD ekonomisinin, kapitalist dünyanın önde gelen gücü olduğunu gösteriyordu.
Diğer taraftan ABD, başta Japonya ve Almanya olmak üzere, diğer emperyalistlerin sömürgeleri durumundaki ülkeler üzerinde egemenliğini arttırabilmek amacıyla, bu ülkeleri borç sistemine bağlamaya yönelmiştir. General Çan Kay Şek liderliğindeki Çin’e, 1938-39 kışında açılan 25 ve 12.8 milyon dolarlık, Brezilya’ya 1939’da toplam 120 milyon dolara ulaşan krediler, Paraguay, Arjantin, Nikaragua, Portekiz, İspanya, ve Polonya’yı da kapsayarak genişletildi. Bu borçlar, örneğin Brezilya’da olduğu gibi, ABD egemenliğini Alman ve Japon emperyalistlerinin aleyhine artırabildi. Burada, yanlış anlaşılmaması açısından, hemen belirtelim ki, ABD, ekonomik manevraları ile, Almanya ve Japon faşizmini yıkma yönünde bir mücadelenin içerisinde değildi. ABD’nin esas hedefi, Alman ve Japon emperyalizminin ekonomik kalkınmasını kendi anlaşmalarına bağlayarak politik manevralar için alan kazanmak ve elbette, onların aleyhine, dünya ölçeğinde ekonomik olarak yayılmaktı. Elbette, ABD, bir emperyalist güç olarak, kendi dayanağı olan tekellerin çıkarları doğrultusunda davranıyor ve bu nedenle, aynı süreçte, ülkeler arası ticaretini geliştirebilmek için birçok ülke ile anlaşmalar imzalıyordu. 1934-39 arası dönemde, yani İkinci Dünya Savaşı’nın hızlandığı süreçte, Amerika bu ülkelerle 20’ye yakın ikili anlaşma imzaladı. Bu ülkelerle anlaşmalar o kadar önemliydi ki, 1939 baharında, ABD dış ticaretinin % 60’ı bunlarla yapılıyordu.

ABD’NİN POLİTİK MANEVRALARI: DÜNYA ÜZERİNDE TARTIŞILMAZ BİR HEGEMONYA KURMAK
Görüldüğü gibi, ABD, ekonomik alanda egemenliğini sürekli artırmak amacıyla, rakiplerine karşı yoğun bir mücadele içerisindedir. Politik olarak ise, en saldırgan emperyalistlere karşı, özelikle de Alman ve Japon emperyalistlerine karşı, sınıflar mücadelesinin gereklerini gözden kaçırdığımızda, anlaşılması zor olan bir “pasiflik” ve “hayırhah” tutum içerisindedir.
ABD’nin bu yıllardaki politikası iki temel özellik taşımıştır: Birincisi, Alman ve Japon emperyalistlerinin Amerikan ve Asya pazarlarına göz dikmelerini engellemek; ikincisi ise, bunların dikkat ve yönlerini Doğu’ya, yani Sovyetler Birliği’nin üzerine çevirmektir. ABD’nin manevralarında izlediği temel çizginin amacı ise, Sovyetler’e karşı savaşı kaçınılmaz kılmak ve patlayacak bir savaşın faturasını, (Sovyetler Birliği’nin yok olacağını umduğu için) diğer emperyalist ülkelerin üzerine yıkmaktır. ABD’nin, 1939’dan önce, faşizme ve savaşa yönelmiş emperyalistleri maddi olarak desteklemesinin, Hitler’e savaş açmak için Aralık 1941’i beklemesinin ve Kızıl Ordu’nun Hitler ordularına karşı savaşını destekleyebilecek ve kesinlikle faşizmin yenilgisini hızlandıracak olan ikinci cephenin açılmasının 1944 Haziranı’na kadar geciktirilmesinin esas nedeni, bu politika ve belirgin amacında yatıyor.
Bu taktiği bir cümle ile özetlemek gerekirse; ABD, hem sosyalist tehlikeden kurtulacak, hem de diğer emperyalist rakiplerini zayıflatarak kendisine bağlayacak ve dünya üzerinde karşı çıkılamaz hegemonyasını kuracaktı.

UZAK DOĞU’DA JAPON FAŞİZMİ DESTEKLENDİ
Belirtilen niteliğiyle uygulanmış politik manevra, Uzak Doğu’da çok daha net ve belirgindir. Dünyanın bu bölgesinde Japon emperyalizminin gelişmesi, ABD’nin çıkarlarını tehlikeye sokuyordu. ABD, bu durum ve SSCB’nin çökeceği beklentisiyle, yayılacak yeni pazarlar bulma umudunu uzun zaman koruması nedeniyle, 1933’e kadar, Sovyet iktidarını tanımadı. SB’yi tanıyan son emperyalist ülke oldu. Ama, Uzak Doğu’da hızla saldırganlaşan Japonya’nın saldırısını engelleyebilecek olan SSCB, Çin, İngiltere ve Fransa’nın ittifak girişimlerini engellemek için, elinden gelen her şeyi de yaptı. Bu yıllarda, Japonya’nın her saldırganlığında, ABD, diplomatik bir “protesto” haricinde hiçbir şey yapmadı. Bu ‘pasiflik’ o kadar ileri gitti ki, 1937’de, Japonya’nın, Şanghay ve Nankin şehirlerini işgal ederken bombaladığı Amerikan gemisinin batırılmasına karşı bile, bir şey yapılmadı.
ABD, Japon saldırılarına karşı neden bu kadar pasif kaldı diye sorulabilir. Yanıt, basittir: Çünkü ABD, bu bölgede savaşın patlamasını arzu ediyor, ama faturasını, Çin, İngiltere ve SSCB’nin ödemesini istiyordu. Bu durumda, bu ülkeler zayıflayacak ve ABD bölgede hegemonyasını artırabilecekti. Ama eğer, gelişmeler karşısında, ABD tepki gösterip Japonya’ya karşı savaşa girseydi, hem olağanüstü harcamalar gerçekleştirmesi gerekecek, hem de zafer koşullarında, Çin topraklarını Fransız, İngiliz ve Alman kapitalistleri ile paylaşması gerekecekti. Yani esas yükü kendisi taşıyacak ve “pasta”yı ise, diğerleri ile birlikte paylaşmak zorunda kalacaktı.
Ama Amerikan emperyalistleri, Mançurya ve Kuzey Çin’de, Japon emperyalistlerinin ellerini serbest bırakıp önlerini açarak, rakiplerini birbirine “kırdırma”ya yöneldikleri gibi, üstelik silah ticareti de yaparak kâr sağlayabiliyorlardı. Diğer taraftan ise, Japon emperyalizminin Sovyet Birliği’ne saldırmasını umuyor ve gerektiğinde de destek olmaktan geri durmuyorlardı. Ama işlerin umdukları gibi gerçekleşmemesinin nedeni, Japon askeri gücünün “hatası” değildi. Japon emperyalizmi SSCB’ye saldırdı, ama Kızıl Ordu karşısında kısa süre içerisinde yenilgi alınca, kendisinden daha güçlü bir orduyla karşı karşıya olduğunu anladı ve geri adım attı. Ama Japonya, emperyalist saldırgan niyetlerinden vazgeçmedi elbette ve Çin’e saldırdı.

AMERİKAN VE ALMAN TEKELLERİNİN İŞBİRLİĞİ
ABD’nin Avrupa’daki gelişmelere yönelik olarak izlediği genel çizgi de, aynı amaçlar çerçevesindedir. Herşeyden önce, Hitler, iktidara geldikten sonra, ABD tekellerinin çıkarlarına dokunmadığı gibi, onların geleceğini de garantiye almak için hesaplar yaptı ve bunu da birçok görüşmede dile getirdi. Başta Ford, General Motors olmak üzere, Amerikan tekkelleri, Amerikan sermayesinin en büyükleri, 3. Reich’ın silahlanma programına aktif olarak katıldılar. Amerikan sermayesinin 1924-29 yılları arasında Almanya’daki işletmelerinde uyguladığı  “rasyonalizasyonlar” ile, 1933’den sonra Alman ve Amerikan tekellerinin “teknolojik işbirliği”, Hitler’in kısa bir süre içerisinde güçlü bir orduyu ayakları üstüne dikebilmesini azımsanmayacak derece kolaylaştırdı.
Bugün hemen hemen tüm tarihçilerin kabul ettiği bir olgu var ki, Alman sanayiine yapılan petrol, yakıt desteği olmasaydı, Hitler, dünyayı kan gölüne çevirme planını aynı şekilde hayata geçiremezdi. Bu “ekonomik desteğin” ardında politik nedenlerin yattığı, başında ise, Amerikan tekellerinin olduğunu anlamak zor olmasa gerek. 1930’lu yıllarda dünyanın en zengin devleti olan ABD ve tekellerinin bu destekte sorumlulukları büyüktür. Örneğin 1935’de Generals Motors, New Jersey ve Standard Oil tekellerinin ortak denetim altına aldıkları Ethyle Gasoline Corporation petrol ve kimya tekeli, kendi işletme patentini, Alman tekeli I.G. Farben-Industrie’ye devretmiştir. Savaştan sonra ele geçen bir belgede, I.G. Farben-Industrie kimyacıları, Amerikan tekellerinin aktardığı kimyasal maddeler ve bunların işlenmesinde Amerikan kimyacılarının tecrübeleri olmadan, savaşta kullanılan yöntemlerin hayat bulmasının imkansız olduğunu belirtmektedirler. Yani ABD, Hitler faşizminin silahlanması için, sadece hammadde vermekle yetinmiyor, aynı zamanda, bunların işlenmesi için ekonomik destek veriyor, teknolojik işbirliğine giriyor ve tecrübe aktarımı da gerçekleştiriyor.
Şubat 1938’de, yani Hitler’in Avusturya ve Çekoslavakya’yı işgal etme istemlerini açıkça ilan ettiği tarihte, Standart Oil adlı Amerikan tekeli, I.G. Farben-Industrie’ye sentetik kauçuk yapmanın formülünü tam olarak veriyor ve böylelikle faşist Almanya’yı yıllarca sürebilecek araştırma zahmetinden kurtarıyordu.
12 Mart 1938 tarihinde, yani Avusturya’nın işgalinden bir ay sonra, yine, U.S Steel tekeli (Morgan grubu), Bethlehem Steel tekeli (Kuhn Loeb ans Co. Grubu) ve Cleveland tekellerinden oluşan Amerikan Çelik İhracatçıları Derneği, Alman Çelik kartelleri ile başlattığı görüşmeleri anlaşmayla sonuçlandırıyor ve böylelikle faşist Almanya’nın daha fazla ve daha hızlı silahlanmasını kolaylaştırıyorlardı.
Münih anlaşmasınından sonra, Standard Oil ve Dutch Shell tekelleri, Alman I.G. Farben-Industrie tekeli ile anlaşarak, yeni bir Kartel’i, “Catalytic Refining Association” kurdular ve petrol ve doğal gaz aktarımını hızlandırdılar. Bu anlaşma da, öncekilerle aynı içeriğe sahipti ve aynı amaçlara yönelikti.

AMERİKA’DA FAŞİST LOBİ ÖRGÜTLERİ RESMİLEŞTİRİLİP GÜÇLENDİRİLDİ
Amerika’nın ’30’lu yılların ikinci yarısından itibaren geliştirdiği Hitler taraftarı ve anti-sovyetik politikasını, sadece birkaç tekel etrafında dönen bir politika olarak düşünmek, yanılgı olur. Bu politikayı, Amerikan mali sermayesi, Amerikan tekelci burjuvazisi, sınıf olarak destekliyordu. Birkaç tane isim saymak gerekirse: Winthrop Aldrich (Amerikanın en zengin mali oligarklarından Rockefeller’in yeğeni), Alfred Stoam (Generals Motors yöneticisi), Sosthènes Behn (Morgan grubu yöneticilerinden), William Knudsen (Generals Motors genel yöneticisi), Victor Emmanuel (Cleveland grubu yönecisi ), William Rhodes Davis (petrol sanayi yöneticisi ve Göring’in akrabası), General Robert Wood (Sears Rocbuck tekeli yöneticisi ve ordu generali), H. Ford (ünlü Ford otomobil tekeli yöneticisi ) vb.. Görüldüğü gibi, Amerikan mali sermayesinin en önde gelenleri, sadece Alman sanayiini kalkındırmak için işbirliğinde bulunmuyor, aynı zamanda, aktif olarak Hitlerci güçleri destekleyip güçlendiriyorlardı.
Örneğin 23 Kasım 1937’de, San Fransico’da, Hitler’in iki temsicisi ile (Von Tippelskirch ve Von Killinger) Amerikan sermayesi temsilcilerinden yedisi, gizli bir toplantı düzenlerler. Bu toplantının notları, 5 sene sonra, 20 Ağustos 1942 tarihinde, Amerika’nın savaştaki konumu askeri olarak değiştikten sonra yayınlanır. Bu belgelerde açık olan bir şey varsa, o da, iki emperyalist gücün, SSCB’ye karşı ortak işler üzerinde anlaştıklarıdır.
Aynı dönemde, Amerikan mali sermayesinin en gerici çevresi, Amerika’nın da faşistleşmesi için çaba sarf ediyordu. Alman-Amerikan Bund’u adlı faşist Amerikan örgütü ise, kamuoyunu hazırlamak ve komünizme saldırıyı halk nezdinde meşrulaştırmak için aktif bir çalışma yürütüyordu.
Bu faşist örgütün rolünü anlayabilmek üzere, en aktif üyeleri listesine bir göz atabiliriz: Herbert Hoover (eski ABD başkanı), Arthur Vandenberg (Pont de Nemours tekeli yönetici ve senatör), W. Bullitt (Moskova ve daha sonra Paris konsolosu), John ve Allan Dulles kardeşler (Rochefeller tekeli yöntecileri, sonradan bakan oldular), Randolph Hearst (medya yöneticisi), Wheemer (Senatör), Holt (senatör), Nyl (Senatör), Reynold (senatör), Hamilton Fish (milletvekili), Hamilton Day (milletvekili). Amerika’daki çalışmalarını meşrulaştırmak ve hâlâ ikna olmamış Amerikan mali sermayesinin temsilcilerine seslenmek için, 26 Ekim 1938’de, eski ABD başkanı ve Amerikan faşist partisinin yöneticisi Herbert Hoover, New York Herard Tribune gazetesine gönderdiği yazısında şunları söylüyor: “Faşizmin Doğu’da gelişmesine karşı çıkılmadığı koşullarda, ne Almanya’nın ne de diğer faşist devletlerin Batı demokrasilerine karşı savaşmak istemediklerine inanıyorum.”
Fransa’nın işgal edilmesinden sonra ise, “Amerikan First” derneği kurulur. Bu örgütün amacı, Almanya’nın SSCB’ye saldırısını desteklemekti ve üyeleri ise, yukarıda saydığımız isimlerden oluşuyordu.

FAŞİZMİN DÜNYAYI KANA BOĞMASINDA AMERİKAN MALİ
SERMAYESİNİN SORUMLULUĞU BÜYÜKTÜR

Görüldüğü gibi, Amerikan emperyalizmi, Hitler’i ekonomik olarak destekledi, güçlendirdi ve silahlanmasını sağladı. Hedefi açıktı: Dünya kapitalizmi için tehlike teşkil eden Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ni dünya çoğrafyasından silmek. İkisinin hedefleri ortak olmasına rağmen, ganimeti paylaşma konusunda sorun çıkmıştı. Hitler Sovyetler’e saldırma konusunda hemfikirdi, ama arka cepheden “rahatsız” edilmek istemiyordu. Yani İngiltere ve Fransa’nın ikinci bir cephe oluşturmayacaklarına ve Alman ordularının bölünmesine yolaçmayacaklarına dair garanti istiyordu.
Olaya bu şekilde baktığımızda, 1938-41 yılları arasındaki gelişmeleri daha iyi anlayabiliriz. Yani Amerika, İngiltere ve Fransa üçlüsü, Hitlerci Almanya’nın tekrar silahlanmasına, Ren nehrinin sol kıyısını işgal etmesine, Avusturya’yı, Çekoslavakya’yı işgal etmesine göz yumdular ve hatta desteklediler.
Eğer Amerika Birlesik Devletleri, Haziran 1944’te, Fransa’nın kuzeyinde, Normandiya’da bir çıkarma gerçekleştirdiyse, bu, Hitler ordularının yenilmesi kesinleştikten sonra müdahale edip, kendi barış koşullarını dayatarak, Avrupa kıtasında komünizmin gelişmesini engellemek ve savaşın doğurduğu koşulları kendi lehine kullanarak, dünyanın başlıca egemen gücü olmak istemesindendir. Nitekim savaştan sonra, emperyalizmin dünya jandarması olduğunu fazlasıyla göstermistir. Diğer emperyalist ülkeleri kendi arkasında birleştirdikten sonra, sosyalizme karşı soğuk savaşı başlatmış ve yine yüzbinlerce insanın katledilmesinin, onca enerji ve değerin kaybolmasının yolunu açmıştır.

Kaynaklar:
- Henri Claude, “Où va l’Impérialisme Américain” (Amerikan emperyalizmi nereye gidiyor), 1950, Editions Sociales.
- Jean Boulier, Jean Gagon, “La vérité sur 1939” (1939 Gerçeği ), 1953, Editions Sociales
- L.I. Guintberg, “Les liaisons des milieux reactionnaires americains et anglais avec le Parti hitlerien”, (Hitler partisi ile gerici Amerikan ve İngiliz çevrelerinin ilişkisi), Recherche Internationales à la lumière du marxisme, N° 1, 1957.