“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Kışkırtma, provakasyon, ne yapılmak isteniyor?

Mersin’de yaşandığı iddia edilen ve ne olduğu bir türlü anlaşılamayan bayrak olayı, yeni gerilimlerin işaret fişeği gibi oldu. Ne olduğu bir türlü anlaşılamadı, çünkü, önce bayrak yakmadan söz edildi, sonra bayrağın yakılmadığı meydana çıktı; üstelik televizyonlara yansıyan görüntülerde, söylendiği şekilde, bir bayrak yırtma hadisesi de görülmüyordu. Birkaç çocuk ellerinde bayrak öteye beriye koşturuyordu. Hepsi buydu. Nitekim, ertesi gün olay medyada geniş biçimde yer almadı. Meydana geldiği iddia edilen olay, pazar günüydü. Pazartesi günü, olağanüstü bir durum ve açıklama olmadı. Ancak salı günü, Genelkurmay sert bir açıklama yaparak, Türkiye’nin hiç de yabancısı olmadığı gerginlik ortamını başlattı.
Bu, aynı zamanda, yeni bir dönemin başlangıcının habercisiydi. Önümüzdeki dönemde, Türkiye’yi gergin ve sıkıntılı günlerin beklediğini, mevcut durum ve bulundukları pozisyondan hoşnutsuz bazı güçlerin harekete geçtiğini gösteriyordu.
Bu noktaları şöyle toparlamak mümkündür.
AKP’nin Amerika’nın açık desteğiyle işbaşına gelmesinin ardında, hiç şüphesiz, ABD’nin Irak işgali, Petrol Körfezi’ne yönelik tek egemen güç olma isteği, BOP projesinde Türkiye’nin büyük ve önemli bir yer tutuyor olması gibi nedenler yatıyordu. Hatta projenin temel ayaklarından birisi olarak Türkiye görünüyordu. Türkiye’nin stratejik önemi, gerek Ortadoğu, gerek Kafkaslar’a komşu olması, Avrupa ile Ortadoğu arasında köprü görevi görebilecek bir konuma sahip bulunması, kendisine bu projede önemli bir pozisyon yüklüyordu. AKP, ABD’nin pek çok kez açıkça dile getirdiği ve BOP projesinde de vurgulandığı gibi, Ortadoğu’da “Ilımlı İslam” modelini, planlarını kolaylaştıracak bir etken olarak değerlendirmişti.
ABD, Irak işgali hazırlıkları yapıyor, bu kadarla da yetinmeyip, hemen sonrasında İran’a girmeyi hedefliyordu. Bu planlar başarıldığı anda, Suriye, tabiri caizse “çantada keklik” olarak değerlendiriliyordu. Tüm bu işgal hazırlıklarında, Türkiye, Amerika için güvenli sıçrama tahtası, askeri bakımdan, gerek petrol bölgesine, gerekse de Kafkaslara yayılma stratejisinin en önemli ayaklarından biriydi. Ancak Türkiye nüfusunun asıl olarak  Müslüman olması dikkate alınmalıydı. Bu, iki bakımdan önemliydi. Buradan kalkışılacak bir operasyon, bölge ülkelerinin Müslüman halkları üzerinde de etkili olabilecekti. En azından, Amerikan işgal ve operasyonlarına karşı bölge halklarında doğacak tepkiyi kırıcı bir etki yapabileceği gibi, bölge ülkelerin yönetimlerini cesaretlendirebilecekti. Ancak en başta, Türkiye halkının, buna ikna edilmesi gerekirdi. İşte burada, devreye AKP formülü girdi. AKP, hem Türkiye halkının Müslüman bir ülkeye yönelik işgalinde ikna edilmesinde, en azından tarafsızlaştırılmasında rol oynayabilir, hem de BOP projesi çerçevesinde “Ilımlı İslam” konseptinde önemli bir yer tutabilirdi. AKP, bu beklentilerle işbaşına getirildi. Ancak işler beklendiği gibi yürümedi. Hatta ABD için tam bir hayal kırıklığı söz konusu oldu. Bu hayal kırıklığı, AKP’nin verdiği sözlerden dönmesi, ABD’ye sırt çevirmesinden değil, halkın kandırılamamasından doğan bir hayal kırıklığıydı. Yoksa AKP, ilk günden itibaren, ABD’nin istek ve taleplerini karşılamak için cansiperane çalışmıştı. Beyaz Saray’daki şaaşalı kabul törenleri ve bu törenlerin, içeride, AKP konusunda kafalarında hala şüphe işaretleri taşıyan asker, patron, bürokrat kesimine referans olarak takdim edilmesi, henüz hafızalardan silinmedi.
Ancak halkın tepkisi, planların aksamasına yol açtı, hatta hayata geçmesini önledi. Bu, sıkıntıların başlangıcı oldu. Sonuçta, AKP, oy aldığı kitlelere ve tabanına karşı zor durumdaydı ve onları hiç dikkate almadan ilerlemesi mümkün değildi.
Üstelik, gerek ABD, gerekse AKP’nin bölgeye Amerikan planları yönündeki her adımı büyük tepkilere neden oluyor, Amerikan düşmanlığı en üst seviyeye fırlıyordu. Kabul etmek gerekir ki, halkın  üzerinde birleştiği en tartışılamaz konsept, Amerikan düşmanlığıydı. Bu ise, gerek ABD’nin, gerekse hükümetin bölgeye yönelik planlarına takoz koyan en büyük sorunlardan birisiydi. Nitekim mesele, Amerika tarafından da açıkça dile getirilmeye başlanmış, yalnız dile getirilmekle de kalmamış, Amerikan basınında, Türkiye aleyhtarı kampanyavari bir yayın başlamıştı. Bir takım televizyon dizilerinde, değişmez “terörist” Arapların yerini Türkler almaya başlamıştı.
Bunları takiben, AKP’de istifalar gündeme geldi. Doğal olarak da, “düğmeye mi basıldı” tartışmaları başladı ve bizzat Tayyip Erdoğan’ın ağzından, bu kuşku medyaya yansıdı.
Oysa soğuk savaş kuralları işlemeye başlamış, dört bir koldan sıkıştırma harekatı yürütülüyordu. Çünkü, düğmeye basacaklar, bunu söylemez, basardı! Basmaları için önlerinde ne gibi bir engel vardı? Burada, düğmeye basmaktan çok, açık bir sıkıştırma harekatı vardı ve yönetim çevrelerini genel bir tedirginlik havası sardı. Nitekim, çok geçmeden, AKP Genel Başkan Yardımcısı, soluğu Amerika’da aldı. Ve, daha hükümet açıklama yapmamışken, İncirlik üssü “işi”nin halledildiği açıklamasını, orada, Amerika’da yaptı. Ve yine o sırada, Başbakan’ın İsrail’e gideceği duyuruldu. Ardından, 200 milyon dolar tutarında pilotsuz uçak ihalesi İsrail’e verildi. Sıkıştırma harekatı meyvelerini vermeye başlamıştı!
Yine bu kampanyanın hedefleri arasında, egemen klikler içersinde mevzi kapma savaşımı olduğu görülüyordu. Bu bakımdan, ille de düğmeye basmaktan söz edilecekse, son provokasyonlar için böyle bir şeyden söz edilebilirdi. Son olaylardan kimlerin yarar sağladığına bakarak, kimlerin elinin bu işlerde olduğu anlaşılabilirdi.

ASKERLERİN POZİSYONU
Tezkere süreci, kafaya çuval geçirme hadisesi, AB uyum yasaları, “sivilleşme harekatı”, bazı taşları yerinden oynatmaya ve hizaya getirmeye yönelik adımlardı. Bunların başında, bürokrasinin geleneksel yapısını parçalamak, askeriyenin etkisini azaltmak vardı. Emperyalistler arası egemenlik savaşımında, herkes, hesabını kendine göre yapardı. AB de, pekala görmekteydi ki, ABD’nin etkinliğini azaltıp, kendisinin güçlenmesi, bu kurumların etkinliğinin zayıflatılmasına bağlıydı. Aksi takdirde, ne yaparsa yapsın, asıl hükümran güçlerin ipleri ABD’nin elinde olacaktı. Türkiye’nin bu hali, AB’ye güven vermekten uzaktı. Dahası, pekala herkes biliyordu ki, ABD’nin hedeflerinden birisi, AB’nin zayıflatılması, sulandırılarak içinin boşaltılması ve nihayetinde işlevsizleştirilmesi ve dağıtılmasıydı. Dolayısıyla, ne kadar çok sayıda kendi denetiminde ülke AB’ye girerse, ABD’nin planlarının hayata geçme ihtimali o derecede artacaktı. Nitekim, AB’nin ağır topları Almanya ve Fransa’nın, Türkiye’ye, “ABD’nin Truva Atı” gözüyle baktığı bir sır değildi.
Herkesin hesabı kendine göreydi ve son gelişmelerle askeriyenin pozisyonunda eskiye oranla zayıflama görülüyordu. Hatta Ankara kulislerinde, sık sık “genç subaylar” lafları dolanıyor, alt kadroların en tepedeki kişiden hoşnut olmadıkları, onu pasif buldukları söylentileri yayılıyordu. Kuşkusuz, bu söylentiler, askeriye bakımından, hem pozisyon kaybetmemek, nefesini sürekli yönetenlerin ensesinde hissettirmek, iktidarın nimetlerini ve koltuğu bırakmamak, ortalığı sürekli gergin tutmak, aynı zamanda da dezenfarmasyon amaçlıydı.
Nitekim, “Bayrak” olayının ardından, ilk atış askerden geldi ve böylece, uzun zaman aradan sonra ilk hamle yapılmış, bir mevzi kazanılmış, yeniden açıktan siyaset sahnesine dönüş yapılmış oldu. Önemli olan, ilk adımı atmaktı. Ve hamleler, art arda gelmeye başladı. Birden, Yunanistan krizi peydahlandı! Kardak kayaları, gündemin baş köşesine oturdu!
Kıbrıs konusu zaten gündemdeydi. Kıbrıs noktasında saflaşma daha açıktı. Askerler Denktaş’ın ardında, AB ve hükümet karşı tarafın yanındaydı. Kıbrıs meselesinde de görüldüğü üzere, her ne kadar, asker pozisyon kaybetmiş gibi görünse de, kendilerine biçilen elbiseye kolayca razı olacak değildi. Bunu her fırsatta gösteriyordu.
Dikkat edilirse, Mersin’deki bayrak hadisesi Pazar günü olmuştu. Ancak tepki Salı günü geldi! Belli ki, durumdan vazife çıkartmışlar, bu fırsatı değerlendirmeye karar vermişlerdi. Açıklamayla birlikte, ortalık tam anlamıyla terörize edildi. İşte tam bu sırada, medyada “derin devlet” dizileri başladı! Derin devlet denilen şeyin altı, bir konuda, özellikle çiziliyordu. Derin devlet, iktidar görevini yapamadığı, yönetsel boşluk doğduğunda devreye girerdi! Yani şu anda da, gerek Kürt, gerekse milli duygular, gerek Ege, gerek Ermeni meselelerinde boşlular vardı ve derin devlet vazifeyi haketmişti!

KÜRT SORUNU ÇÖZÜLMEDİKÇE..
Bir süreden beri, AB ve ABD ile olan ilişkiler, IMF, Dünya Bankası faktörü, özelleştirme ve özelleştirme dışı memleketin çok açık bir biçimde yağmalanması, yabancılara verilen imtiyazlar, dış dayatmalar, sürekli itilip kakılma, aşağılanma, halkta duyarlılıklar yarattı. Bunun böyle olması da kaçınılmazdır. Üstelik uzun yıllardan beri devrimcilerin sürdürdüğü anti-emperyalist propaganda, halkın bu duygularının gelişiminde önemli bir rol oynamıştır. Nitekim, Amerikan düşmanlığı tartışmalarında, bu durum, medya tarafından da dile getirilmiştir.
Ancak, propagandanın her yönüyle kitleleri etkisi altına aldığını söylemek, elbette mümkün değildir. Üstelik, son dönemlerde, devrimcilerin zayıflayan etkisi ile yığınların öfkesi birleşince, sermaye, bunu, milliyetçi kanala akıtmamanın tam zamanı olduğunu düşünerek, özünde anti-emperyalist bir içerikle şekillenen öfkeyi, “iç düşmana” ve yanı sıra “Kardak Kayalıkları” gibi “önemli bir dış düşmana” çevirme manevrasına girişmiştir. Elbette, içeride, hedefe Kürtler konmuştur.
Bütün bunlar, egemenler açısından; 
Gericiliğin son dönemlerde çatlamaya başlayan birliğinin yeniden sağlanmasının...
Diğer yandan, Amerikan düşmanlığı noktasında birleşen yığınları bölme ve kontrol altına almanın...
Kuzey Irak’taki gelişmeler, Talabani’nin Irak Cumhurbaşkanı olması dolayısıyla, hem o tarafa, hem içteki Kürtlere göz dağı vermenin...
Bir bakıma ufak noktalar gibi dursa da, Kızıltepe’de baba-oğulun öldürülmesinin ardından toplumsal bazda oluşan duyarlılığın yok edilmesinin, meydana çıkan toplu mezarlar dolayısıyla egemenlerin düştükleri geri pozisyondan çıkılması ve bir anlamda o günlerin rövanşının alınarak mevziin yeniden kazanılmasının...
Yine Kadınlar günü vesilesiyle polisin düştüğü zor durumdan çıkılmasının...
Ve elbette, en gerici noktadan Avrupa’ya karşı çıkan, eski statülerinin devamını isteyen gericiliğin, bir anlamda Avrupa Birliği’yle hesaplaşmasının da... aracıydı!
Bütün bunların bir anda yapılabilmesinin en kolay yolu, “dış düşman” sendromunu öne çıkartmak, içte de Kürt’lere vurmaktı. Çünkü bu, nispeten hem kolaydı, hem de emek hareketinin ve bir toplumsal muhalefet oluşturmak üzere birleşebilecek sömürülen ve ezilen yığınların yumuşak karnıydı!
Kolay yoldu, çünkü, binlerce insanın kanının döküldüğü o günler, hala hafızalardaydı. Yıllar boyunca cendere altına alınan Kürtler, hem siyasi, hem sosyal, hem de propaganda bakımından köşeye sıkıştırılmış, neredeyse soluk alıp vermeleri bile izne bağlanmıştı. Şoven ve ırkçı propaganda, hem Kürt, hem Türk emekçilerini vuruyordu. Her iki tarafta da, diğerine karşı önyargılar, güvensizlikler, şüpheler oluşmuştu. Bu ise, tam da egemenlerin istediği ve yapmaya çalıştıkları şeydi. Çünkü işçilerin, emekçilerin, yoksulların birliği işçi sınıfının davasına hizmet ederken, halkların düşmanlaşması ve milliyet temelinden bölünmesi burjuvazinin çıkarınaydı.
Milliyetçi, şoven, ırkçı, dinsel motifli, bölgesel anlamda ne kadar bölünme varsa, hepsi, sonuçta, burjuvazinin işini kolaylaştıran faktörlerdi. Bu anlamda, egemenler, sürekli olarak emekçilerin birleşmesinin önüne geçmeye çalışır. Araya düşmanlıklar, ön yargılar, güvensizlikler eker. Paranoyalar geliştirir ve elinde sopayı sallayarak korkutur. Korkutarak ve korkuluklarla yönetme, bizim ülkemizin en temel yönetim biçimidir. Bölünme korkusu, hem ezilen ulusu köşeye sıkıştırmak içindir, ama aynı zamanda, ezen ulusun emekçilerini sermayenin kendi çevresi etrafında toplamanın aracı olarak işlev görür. Bu bakımdan, sermaye, ülkedeki halkları bölmek, aradaki ulusal çitleri güçlendirmek, anlaşmazlıları körüklemek, rekabeti arttırmak hedefindedir. Elbette sınıf mücadelesinin düşüklüğü, egemenlerin işlerini kolaylaştırır. İşçi sınıfı hareketinin yüksek olduğu, hareketin kendisini, güçlü bir biçimde hayatın her alanında hissettirdiği dönemlerde, sermayenin, bu tür manevralarla yığınları etkileme şansı, bugüne göre çok daha az olacaktır.
Milliyetçi baskı siyaseti, işçi sınıfı  davası için bir başka açıdan da tehlikelidir. Bu politika, geniş kesimlerin dikkatini, sosyal sorunlardan, sınıf mücadelesi sorunlarından çekerek, başka taraflara yöneltir. Bunun için, işçiler, en kurnazından en vahşisine kadar, zulüm politikalarının tüm biçimlerine karşı mücadele etmek zorundadırlar. Dolayısıyla, bugün ve her zaman için, ulusal sorunlar, başka halkların ezilmesi, en başta işçi sınıfının sorunudur. Kim ki, bu meseleyi kendi dışında görüyor veya görmezlikten gelmeye kalkıyorsa, onun, işçi sınıfı davasından zerre kadar haberi yok demektir.
Ancak devrimcilerin tüm çabalarına karşın, yine de açık sözlülükle kabul etmek gerekir ki, Kürt meselesinde hala kaçak güreşildiği gerçeği de karşımızda durmaktadır. Kürt meselesinin çözümü noktasında aydınlatma çalışmasından ve gerçeklerin anlatılmasından mümkün olduğunca uzak durulmaya çalışıldığı, bu meseleyi konuşmanın faaliyete zarar vereceğinin düşünülmesi gibi garip tutumların varlığı bilinmektedir. Sanılmaktadır ki, biz bu meseleyi konuşmazsak, mesele, mesele olmaktan çıkacaktır! İşte bu, kendi kendini aldatmanın ta kendisidir. Ortada bir sorun varsa, ve bu sorun, egemenler tarafından ülke sorunu haline getirilmişse, en başta şu bilinmelidir ki, o sorundan kaçış yoktur. Siz kaçsanız bile, sorun kaçmayacak; egemenler, o sorun üzerinden kendi politika ve amaçlarını hayata geçirecekler, ve sorun, işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin bölünmesinin aracı durumuna getirilecektir. Nitekim getirilmektedir de.

KÜRT MESELESİ İŞÇİ SINIFININ MESELESİDİR
Her şeyden önce, akıllara kazınmalıdır ki, “Başka bir halkı ezen bir halk özgür olamaz.” (Marx)
Burjuvazi, işçilerin, emekçilerin birliğinin önüne sürekli engeller koyar, halklar arasına düşmanlık tohumları eker, ön yargı ve güvensizlikleri körüklerken, işçi sınıfı, tam tersi hareket etmek, işçi ve emekçilerin birliğini sağlamak için mücadele etmek zorundadır. İşçi sınıfının kazanması için, milliyet farkı gözetmeksizin, tüm işçilerin birleşmesine gerek vardır. Ulusal engellerin yıkılıp, Türk, Kürt ve diğer işçilerin sıkı sıkıya birleşmesi şarttır. Bunun yolu da, en başta, ezen ulusun işçilerinin, dil, kültürel haklar konusu da dahil, her türlü ayrıcalıklara karşı çıkması, tüm milliyetlere eşit haklar talep etmesi ve her ulusun kendi kaderini tayin hakkını savunmasından geçmektedir. Bunları becermeden, işçi sınıfını bu savaşım içersinde eğitmeden, demokrasi mücadelesinin temel unsuru haline getirmeden, devrimden söz etmenin manası da yoktur. Çünkü devrim, hepsinin üzerinde yükselen en zor iştir. Ancak böyle bir savaşım sonunda, işçi sınıfı milliyetçi ön yargılardan uzaklaşabilir, burjuvazinin tuzaklarından kurtulup, bağımsız bir sınıf olarak hareket edebilir, işçilerin birliğine yönelebilir. Böyle bir savaşım ruhu olmadan, egemen ulusun işçilerinin, gerçek enternasyonalizm ruhunda, bağımlı ülkelerin, sömürgelerin veya ezilen milliyetlerin emekçi kitleleriyle yakınlaşması ve devrimine hazırlanması asla düşünülemez.
Elbette, işçi sınıfı, bu eğitimi kendi kendine yapamayacak, bu bilince kendiliğinden ulaşamayacaktır. Burada en büyük görev, işçi sınıfının partisine ve militanlarına düşmektedir. İşçi sınıfı ve emekçi kitleler içersinde, Kürt sorunu konusunda, bıkmadan usanmadan devrimci bir çalışma yürütülmesi, ertelenemez görev olarak karşımızda durmaktadır. Aksi takdirde, egemen güçler, bu sorunu, işçi sınıfı ve emekçilerin birliğini bozmak için sık sık karşımıza getireceklerdir. Bunun karşısında, “bu bir provokasyondur” diye bağırmanın hiçbir etkisi olmayacaktır.
Yine bu mesele karşısında, işin kolayına kaçarak, her durumda, faturayı Kürt emekçilerine çıkarmaya kalkanlar, Kürt emekçilerinin her hak, özgürlük ve eşit haklar talep edişi karşısında “Kürt milliyetçiliğinden” söz edenler, ve, daha “ince ayar” bir yaklaşımla, talepleri “doğru ama, zamansız” bulanlar, bilmelidirler ki, böyle düşünmekle, en başta egemen düşüncenin savunuculuğunu yapmaktadırlar. Bilmelidirler ki, onlar, bu sayıklamalarla, egemenlerin sözcülüğünü, egemen ulus milliyetçiliği yapmaktadırlar. Bundan kimin yarar sağladığı da ortadadır.

BUNDAN SONRASI
Emperyalistler arası hegemonya mücadelelerinin, hammadde ve pazar alanları üzerindeki kapışmanın giderek şiddetlendiği ve hızla büyük kapışmalara doğru sürüklenildiği bir süreçten geçiliyor. Türkiye, bu kapışmaların tam orta yerinde bulunuyor. Üstelik, dışa bağımlılığı her geçen gün misliyle artan bir Türkiye...
Amerika’nın Ortadoğu ve Kafkaslara yönelik planları.. AB’nin hesapları.. Bitmek bilmez istekler.. İçte sürekli büyüyen borç stoğu.. Gırtlağına kadar dışa bağımlı hale gelen, elindeki tüm zenginlikleri, kaynakları emperyalistler tarafından el konulan, işbirlikçi sermaye tarafından yağmalanan, zenginle yoksul arasındaki uçurumun korkunç biçimde arttığı, yoksullaşmanın son sürat seyrettiği bir ülke.. Bu tablo, önümüzdeki günlerin her bakımdan daha sıkıntılı geçeceğini işaret ediyor. Bu tablodan sonra, neden, birden “milliyetçilik” rüzgarlarının ortalığa salındığını anlamak daha kolay oluyor. Milliyetçilik, emperyalist işbirliğini gizlemenin, kitleleri bölmenin aracı olarak, etkin biçimde sahnedeki yerini alıyor. Bu ise, geçmişinde sayısız provokasyon; Maraş, Çorum, Sivas gibi katliamlar bulunan ve bu konuda bir hayli deneyimli olan egemen güçlerin, sıkıştıkça, bu tür provokasyon ve kışkırtmalara başvuracağını gösteriyor. Bu kışkırtma ve provokasyonlar, hem içte, hem de dışta beklenmelidir. Burjuvazinin yalnız iç düşmanla yetinmeyeceği, dış düşmansız yaşayamayacağı bilinmektedir. Bunlara, bir de emperyalistlerin sıkıştırma taktikleri eklenmelidir.
Bu karanlık oyunları bozmanın yolu, işçilerin birliğini sağlamaktan geçiyor. İşçilerin birliği ise; her türlü milliyetçiliğe, şovenizme, ezen ulus ayrıcalıklarına karşı çıkmayı, işçileri sınıf mücadelesinin savaşımı içersinde büyük bir enternasyonalizm ruhuyla eğitmeyi, bilinçlendirmeyi gerekli kılıyor. Başka bir yol yok.