“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Milliyetçilik ve Anti Emperyalizm

“Bayrak ve vatan sevgisi” gerekçeli milliyetçilik ve sözde milliyetçi sokak hareketini, bir akım ve hareket olarak, içinde geliştiği koşullar, hedefleri ve karakteristik özellikleri yönünden irdelemek, bu akımın emekçi kitlelerin önüne çıkardığı tehlikeleri ve güçlendiği yönünde önemli belirtiler gösteren şoven milliyetçi ve gerici eğilimi sergilemek bakımından zorunluluk gösteriyor.
Bunun için, öncelikle bu şoven gerici dalganın ortaya çıktığı dönemsel koşullara bakmamız, sonra da, emperyalizme bağımlı ve birden fazla ulusla çeşitli milliyetlerden emekçilerin yaşadığı Türkiye’nin, bağımlılık ilişkileri ve “etnik çeşitlilik” nedenli duyarlılıklara sahip olmasıyla, provokasyon ve “milliyetçi kışkırtma”lara fazlasıyla açık olduğunu göz önüne getirmemiz gerekiyor.

TÜRKİYE’NİN KOŞULLARI VE ŞOVENİZM
Bugünkü gelişmeler, kuşkusuz uzun on yıllara dayanan “tarihsel” geçmişten koparılamaz. Ancak son birkaç haftalık gelişmelerin, özellikle son yirmi-yirmi beş yıllık süreçteki iç ve uluslararası olaylar üzerinden ivme kazandığı bir gerçektir. Altmış yıla yakın süredir Amerikan emperyalizmi ve Batı kapitalizminin “Doğu’ya uzanma” plan ve politikalarının “odak ülkesi” –ya da bu ülkelerden biri– olan, NATO’nun “kanat” ya da “cephe ülkesi” rolünü üslenen ve özellikle de ABD’nin yayılma politikalarının aleti olarak hareket eden Türkiye –Türkiye egemen sınıfları–, Irak’ın işgali başta olmak üzere, bölgede son yıllarda ortaya çıkan gelişmelerle birlikte, ilişkilerini ve jeostratejik rolünü eski tarz “götürme”de sıkıntıya düşmüştür.
Türkiye gericiliği, ABD ve NATO hesabına üstlendiği taşeronluk rolünün yanı sıra, “bölge gücü” iddiasıyla da, Balkanlar ve Ortadoğu’daki birden fazla komşusuyla ilişkilerini gerginlik, şantaj ve provokatif bir dış politika hattında belirlemiştir. Kıbrıs ve Ege’de Yunanistan’la; Bulgaristan, Yunanistan, Yugoslavya ve Makedonya’daki “dış Türkler” bağlantılı sorunlar gerekçesiyle Bulgaristan ve Yunanistan’la sorunlar yaşamış; bu ülkelerin “düşman olarak görülmesi gerektiği” anlayışını geliştirmiş; şoven milliyetçi bir çizginin diri tutulmasında yarar görmüştür. “Ortak tarih ve kültür bağları”ndan söz ederek ve bir dönemler “Adriyatik’ten Çin Seddine Büyük Türk Dünyası” çığırtkanlığıyla izlediği yayılmacı-ırkçı politikaları nedeniyle, Rusya ve Çin gibi ülkelerle; Ermeni-Azeri çelişkilerini körükleyerek Ermenistan’la; Kürt sorunu bağlantılı politikaları çerçevesinde Suriye, İran ve Irak’la ve son olarak Amerikan sömürgecilik politikalarına uyumu ve topraklarını bu yayılmacı emperyalist politikanın emrine vermesi nedeniyle Arap ülkeleri ve halklarıyla karşı karşıya gelmiştir. İşbirlikçi Türkiye egemenleri, bu politikalarının neden olduğu gerginlik ve zıtlığı, “Türk ulusal çıkarları” ya da onu bütünlemek üzere, bütün bu ülkelerin “Türk’e düşmanlığı”yla gerekçelendirmişler, böylece, kökleri kapitalizmin bağrında bulunan ulusal çıkar çatışmasını, Türk halk kitlelerinin desteğinde yürütmeye çalışmışlardır.
Ancak, Amerikan emperyalizminin bölge taşeronluğu rolü, Türkiye’nin köşeye daha fazla sıkıştırılmasını önleyememiştir. Eski Sovyetler Birliği ülkelerindeki gelişmeler; “birlik ülkeleri”nin büyük kesiminin ayrılması ve Ortadoğu’daki olaylar, bu geniş bölgeye müdahalede emperyalist aktivitenin yoğunlaşmasının olanakları kadar, Türkiye’ye dayatmaların sınırlarını da genişletmiştir. ABD yönetimi, Türkiye gericiliğinin “kendi adına politikalar izlemesi”nin, “sadık müttefik” olmaya ve “stratejik işbirliği”ne aykırı düştüğünü açıklayarak, Türkiye’nin rolünün, Amerikan stratejik planına uyumlu hareket etmek olduğunu her fırsatta yeniden gündeme getirmiş ve istemiştir. Son dönemlerde sıkça açığa vurulduğu üzere, ABD, Türkiye’yi “ılımlı İslam ülkesi” olarak, Ortadoğu’yu yeniden düzenleme politikalarında kullanmak istemektedir. Öyle ki, Genelkurmay Başkanı’nın son “ulusa seslenişi”nde özenle yaptığı “Türkiye ne İslam devletidir ne de İslam ülkesi” vurgusuna karşın, bir gün sonra, Doğu Avrupa gezisinde, ABD Dışişleri Bakanı C. Rice, yine Türkiye’yi, “İslam-demokrasi” sentezine örnek olarak vermiştir.
Ne var ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin, yıkılmasında kapitalist emperyalizmin ve Batılı emperyalist büyük devletlerin belirleyici rol oynadıkları Osmanlı İmparatorluğu’ndan miras kalmış topraklar üzerinde kurulmuş olması, kaybedilenler üzerine bir “ulusal iç çekme”nin canlı kalmasında sonraki dönemlerde de rol oynamış, bir yanda “büyük Türk dünyasını yaratma” emeli, diğer yanda Kürt ulusal varlığının bölünme etkeni sayılması, kendi adına politikalar izleme eğilimini hemen her zaman diri tutmanın en önemli etkeni olmuşlardır. Türkiye’nin üç kıtaya kapı konumu ve güçlü bir militarist aygıta ve devlet geleneğine sahip olması da bunda rol oynamıştır. ABD ve Batı emperyalizminin Sovyetler Birliği’ne karşı izlediği kuşatma ve çökertme politikalarında üstlendiği rol, onun, sonradan “Türki Cumhuriyetler” olarak adlandırılan Kafkasya ve Ortaasya ülkeleriyle ilişkilerini, Türk milliyetçiliğini güçlendirmenin manivelası olarak kullanmasını sağlarken, “dış Türkçülük”, içerde şoven milliyetçiliğin ırkçı ve önemli oranda faşist karakterde örgütlenmesine hız kazandırmıştır. Türkiye egemen sınıflarının bu tutum ve politikaları, emperyalistlerle ilişkilerinde –bu ilişkinin esas yönünü tabi olma, uyum sağlama ve hizmet etme oluşturmasına karşın– kimi dönemlerde pürüzlerin yaşanmasına da yol açmış; bölgeye yönelik pazar ve etki alanı mücadelesi kaynaklı gerginlikler, Türkiye üzerindeki baskıyı artırmış; ABD ve AB’nin Almanya-Fransa gibi etkin güçleri, Türkiye yönetimlerini politikalarının aracı olarak daha aktif biçimde kullanma amaçlı olarak, iktisadi-sosyal ve politik sorunları istismara, şantaj ve baskı aracı olarak kullanmaya daha fazla yönelmişlerdir.
Türkiye üzerindeki baskı, ekonominin uluslararası tekellere ve emperyalist sermayeye tümüyle açılması; KİT’lerin bu amaçla tasfiye edilmesi ya da ‘devlet işletmesi’ konumundan çıkarılması, iktisadi-mali politikaların IMF eliyle ve uluslararası tekeller yararına belirlenmesinin dayatılmasına ve ülkenin Kürt sorunu ve onu da içeren “demokratikleşme” gibi, yüzyıllık çözümsüzlükle kangrenleşmiş sorunlarına fiili müdahaleye kadar genişlemiştir.
Kendisi, demokrasi karşıtlığı ve ulusal baskı ve hegemonya eğilimi ve politikasıyla malul emperyalist gericilik, işbirlikçilerini “demokrasi ve insan hakları” alanında “reformlar”a zorlayıcı güç olarak ortaya çıkarken, bu dış baskı ve istismar, Türkiye burjuvazisinin “bizi bölmeye çalışıyorlar” propagandasıyla emekçileri yedekleme çabasına güç vermiş ve Türk ulusundan emekçilerin şoven burjuva politikasına yedeklenmesi yönünde işlev görmüştür.  Devlet ve hükümet yöneticilerinin kışkırtmasında alevlenen şoven milliyetçilik de böylesi bir zemin üzerinde gelişmiş ve güç bulmuş, işbirlikçi gericilik, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde emperyalizme ve onun tarafından yönlendirilen işgale karşı yürütülen ulusal savaşla kurulan “yeni Türkiye”nin kazanımlarını, hemen her zaman, ama özellikle dış politika alanındaki sıkışmışlıklarını ve içerde emekçi engelini aşma gereksinmesini duyduğu dönemlerde daha fazla olmak üzere, istismar etmekten kaçınmamıştır.
Bu “tablo”ya şimdi yeni unsurlar eklenmiştir. “Türkiye’nin duyarlılıkları” üzerinden burjuva söylemiyle yeniden atağa geçen şoven milliyetçilik, Bush yönetiminin Türkiye’yi “Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi” doğrultusunda kullanma amaçlı yoğun baskısı ve AB’nin etkin güçlerinin, Türkiye’nin AB’ne alınması koşulu olarak gündeme getirdikleri dayatmalar karşısında halk kitleleri içinde ortaya çıkan tepkileri, “milliyetçilik” üzerinden halka karşı etki gücüne dönüştürme çabasındadır. AB’ne üyelik için getirilen “ön koşullar”ı, Kıbrıs Türk politikasının iflası anlamına gelen “AB’ne üye Kıbrıs Cumhuriyeti” projesini, Irak Kürdistanı’ndaki gelişmeleri –bu, burjuva Türk “kırmızı çizgiler” politikasının ABD tarafından geçersizleştirilmesi demektir–, Ermenistan’la ilişkilerin iyileştirilmesi yönündeki baskı ve “Ermeni soykırımı” tartışmalarını bu amaçla kullanmakta, “Türk- İslam değerlerine saldırıldığı, “Türkiye’nin bölünmek istendiği” propagandasıyla şovenizmi körüklemektedir. Şoven milliyetçilik, Türkiye’nin içine düşürüldüğü iktisadi-sosyal “çöküntü”den “kurtuluş yolu”nu “milli gelenek ve göreneklere sarılma”da göstermekte; “ulusal” kaynak ve “değerler”in emperyalist gericiliğe ve uluslararası tekellere peşkeş çekilmesine karşı ise, ya tümüyle sessiz kalmakta ya da CHP yönetiminin ikiyüzlüce yaptığı türden sözde karşı görünmektedir. 
“Bayrak provokasyonu” üzerinden sürdürülen toplumsal sabotaj, “Milliyetçi ve Müslüman Türkiye” sloganını “şiar edinme”sine karşın, “ulusal kaynaklar” ve toprakların uluslararası tekellere peşkeş çekilmesine, İncirlik başta olmak üzere, askeri üslerin ABD’nin emrine verilmesine ve komşu ülkelere karşı kullanılmasına karşıtlığı içermemekte; en “ileri durumda” bile, emekçilerin emperyalizm ve ABD karşıtlığının istismar edilmesi ve içerde Kürtlerin ulusal hak eşitliği mücadelesine ve bu mücadele nedenli olarak Kürtlere, dışarıda ise, yukarıda değinildiği gibi Yunanistan, Kıbrıs Rumları, Ermenistan başta olmak üzere bazı komşu ülkelerle bu ülkelerin halklarına karşı olmayı esas almaktadır.
“Türk ulusçuluğu” üzerinden yürütülen bu propagandayla birlikte, “Türk nüfusa yönelik politikalar” gerekçeli olarak komşu ülkelerle ilişkilerde gerginlik hattında yürünmekte, Irak’taki gelişmeler ve özellikle Irak Kürdistanı’nın “federe devlet” olarak şekillenmesi, Kürt inkarcısı ezen ulus milliyetçiliğinin güçlendirilmesinin dayanaklarından biri olarak kullanılmakta; Amerikan emperyalizminin Irak Kürdistanı’nda “federe bir devlet”in oluşturulmasına verdiği destek ve PKK’nın “etkisizleştirilmesi” projesine kendi çıkarları kapsamında yaklaşması, Kürt karşıtlığının gerekçesine dönüştürülmektedir.

EMPERYALİZME BAĞLANAN ŞOVEN MİLLİYETÇİLİK
Emperyalizme bağımlı Türkiye’nin komşusu ülkelerle ilişkileri, haklara karşılıklı saygıya dayalı ve dostane değil, gerginlik ve şantajları da içeren ve önemli oranda emperyalist gericilikle ilişkilerden kaynaklanan çatışmacı bir özellik gösterir. Emperyalist baskıyla birleşen, Kürdü ezmekten yana, ve komşu halklara düşmanlıkla dolu egemen milliyetçilik, devlet olarak da örgütlü tekelci burjuvazinin sınıf damgasını taşır ve siyasal şiddet ve gericilikle karakterize bir şovenizmi ifade eder. Emperyalizme karşı bir yönü ya hiç taşımamakta ya da Türk milliyetçiliği dalgasının sürüklediği bazı liberal, “sol”, sosyal demokrat ve sözüm ona sosyalist ve demokrat aydınlarda görülebildiği gibi, oldukça biçimsel ve yüzeysel bir ABD karşıtlığından ibaret kalmaktadır.  Genelkurmay tarafından işaret fişeği ateşlenen son “milliyetçi seferberlik” ise, yukarıda işaret edilen bölge ve ülkedeki gelişmeler “bölünme” etkeni sayılarak, buna karşı olma adına, sermaye güçlerini yeniden birleştirme ve henüz istikrarlı bir rotada ilerlememekle birlikte yeni bir ileri atılışın belirtilerini de veren emekçi hareketinin önünü kesmeyi hedefleyen bir özelik de taşımaktadır.
Sermaye ve hükümetinin izlediği saldırı politikalarına karşı, işçi sınıfı başta olmak üzere, emekçi kitleler içinde yükselen tepkiler, SEKA direnişinin ezilenleri cesaretlendirici işlevi, hükümeti ve egemen sermaye cephesini kaygılandırmış; SEKA-TEKEL işçilerinin, SES, BES ve KESK sendikalarına üye emekçilerin özelleştirme, işten atma, düşük ücret ve maaş dayatma, tekelci sermaye yararına vergi politikaları ve sağlık ve eğitim başta olmak üzere sosyal yaşama ilişkin her alanda yoğunlaştırılan uluslararası sermaye bağlantılı hükümet uygulamalarına gösterdikleri tepki ve alınan eylem kararları, emekçilerin, henüz istikrar kazanamamış olsa da, yeni bir hareketlenme içinde olduklarını göstermiş, ve yüz binlerin katılımı ve birlik ve kardeşlik vurgularıyla kutlanan Newroz, Kürt emekçilerinin ulusal demokratik taleplerinde ısrarlı olduklarını birkez daha ortaya koymuştur.
Buna, Irak ve Irak Kürdistanı’ndaki son gelişmeler eklenmiş; Celal Talabani’nin “Irak Gecici Cumhurbaşkanı” olması, Irak Kürtlerinin “Federe Devlet” biçiminde örgütlenme yönünde attıkları adımlar ve kazandıkları mevziler, Türkiye gericiliği tarafından, bölge ülkeleri Kürtlerinin ulusal talepleri daha ileriden savunma mevzileri edinmeleri olarak –en azından bu yönlü bir tehdit içerdiği varsayılarak– değerlendirilmiştir. ABD’nin, bölgeye yönelik politikaları kapsamında Kürt sorununu istismar etmesi de, işbirlikçi gericilik ve sermayenin gerici-faşist karakterli siyasal güçlerinin “milliyetçilik” üzerinden saflarını derlemeye girişmelerinde etken olarak rol oynamıştır.
“Türk milli değerlerinin savunulması ve sahiplenilmesi” adına “Bayrak”ı bir provokasyon aletine dönüştürerek kullananların “milliyetçiliği”, anti emperyalizmi ve ulusal değer ve kaynakların sahiplenilmesini ifade eden yurtseverlikten uzak, dahası onun karşıtıdır. Özelleştirmeyi, limanlar, madenler, TEKEL, Telekom, enerji, ormanlar gibi “ulusal” kaynakların uluslararası sermaye ve emperyalist büyük güçlere peşkeş çekilmesini, tarım ve sanayinin “yabancı sermaye” hakimiyetine geçmesini; tütün, şeker, pirinç, buğday, pamuk, fındık, çay gibi tarımsal sanayi ürünleri üretiminin tekeller tarafından ele geçirilmesini, toprakların uluslararası sermaye ve spekülatörlere satılmasını, “ülkenin kalkınmasının gereği” saymakta ve desteklemektedirler.
“Vatandaşın ulusal duyarlılık tepkisi” üzerine oturtulmak istenen bu milliyetçilik, emperyalizmle işbirliği veya yandaşlıkla karakterize olmuştur. Birinci Dünya Savaşı ve Ekim Sovyet Devrimi’yle oluşan dünya koşullarında başarıya ulaşma olanağı bulan Kurtuluş Savaşı’yla elde edilmiş “ulusal değerler”in tümünün uluslararası sermayeye peşkeş çekilmesinde pay sahibidir ve Kürtlere karşı ayrımcı baskı politikasının sürdürülmesindeki ısrarıyla gerici ve bölücüdür.
Şovenizm ve ezen ulus milliyetçiliği ve özellikle de MHP-Ülkü Ocakları çevresinin ırkçı-Kürt düşmanı milliyetçiliği, belirli sosyo-ekonomik gelişme ve koşulların da ürünüdür. Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı’yla oluşturulan “ulusal değerler”in emperyalizme peşkeş çekilmesine sessiz kalan, dahası, bunun içerdeki dayanaklarından biri olan ve bugün “bayrağa hakaret”gerekçesiyle ve kitle dayanağını genişletme amacıyla ulusal duygu istismarına kalkışarak, gerici siyasal şiddet yöntemleriyle demokratik hak arayışındaki kesimleri sindirmeye çalışan gerici milliyetçi ve “muhafazakar” parti ve akımların milliyetçiliği, tekelci kapitalizmin “geleneksel” toplumu çözmesine bir tepki olarak ortaya çıkmasına rağmen, süreç içinde ona bağlanmıştır. Türk egemen sınıflarının şoven milliyetçiliği, kuşkusuz en güçlü temsilcisini devletin temel kurumlarının şahsında bulmuştur. Buna, “Kemalist” olduklarını söyleyen ‘asker-sivil’ çevreleri ve sağ faşist ideolojiyle karışık MHP milliyetçiliğiyle AKP’nin temsil ettiği gerici milliyetçiliği eklemek gerekiyor. Türk milliyetçiliğini şoven, faşist ve dinci ideolojinin bileşenlerinden biri olarak kullanan MHP gibi kesimlerin varoluş ve politik serüveni, kapitalizmin Türkiye’deki gelişmesiyle doğrudan bağlıdır.
Kapitalizmin Türkiye’deki gelişmesinin, özellikle 1950-60’lı yıllarda ve sonraki süreçte hız kazanarak, toplumsal yapıda ciddi sarsıntı ve değişmelere yol açması, tekelci (işbirlikçi) sermayenin tekel-dışı küçük ve orta burjuva kesimler üzerindeki baskısının artmasına; kırsal nüfusun kent merkezlerine ve kentlerin kenar semtlerine sürülmesine ve küçük mülk sahiplerinin iflasa sürüklenerek “proleterleşme tehdidi” altına girmelerine neden olmuştur. Diğer yandan, kapitalizmin bu gelişmesi, işçi ve işsiz yığınları ve kent ve kır yoksulları ile tekelci kesiminin belirleyici gücünü oluşturduğu burjuvazi arasındaki çelişkiyi derinleştirmiş; işçi sınıfı ve emekçi hareketinin kendi adına talepler etrafındaki ilerleyişi, sermayenin “merkez partileri”nin yanına; kitlelerin sosyal-politik ve iktisadi sorunlarının istismarı üzerinden güç toplamaya çalışan yeni ve “aşırı sağ” partilerin katılmasını gündeme getirmiştir. Bu partilerden biri olan MHP’nin –bir diğeri, dinsel inanç sömürüsü ve orta burjuvazinin çıkarlarının savunusu üzerinden örgütlenen Milli Nizam-Milli Selamet Partisi idi– İç Anadolu ve Doğu’da önemli kitle desteği bulmasında, kapitalist gelişmenin yol açtığı toplumsal çözülmeye bu “kırsal” bölgelerden verilen “muhafazakar” tepki rol oynamıştır. MHP yöneticileri, bu gelişmenin mülksüzleştirici-çözücü ve ‘değer bozucu’ etkisine duyulan tepkiyi ve bu kesimlerin talep ve duygularını istismar ederek, güç toplamaya çalışmışlardır.
Bu dönem, aynı zamanda, Türkiye burjuvazisinin,  “kuruluş yılları”ndan itibaren izlediği “devletçi” ekonomi politikayı terk ederek, Batı kapitalizmine kapıları sonuna dek açmaya başladığı, NATO’ya katıldığı, Marshall Planı’na bağlandığı ve “komünizme karşı savaş” adına Kore’ye asker gönderdiği dönemdir. DP-AP’nin uluslararası sermaye ve ABD emperyalizmiyle girdiği efendi-uşak ilişkisi kapsamında emekçilere dayatılan iktisadi-sosyal baskılar ve Türkiye topraklarında Amerikan üslerinin kurulması, işçi ve emekçiler –özellikle ileri kesimleri– tarafından tepkiyle karşılanıyor ve küçük ve orta mülk sahipleri de özellikle kapitalist mülksüzleştirmenin (tekellerin hakimiyeti güç kazandıkça, bunların mülksüzleştirilmeleri de artıyordu) etkilerine karşı öfke duyuyorlardı. MHP ve bugünkü AKP’ni doğuran MSP, kitlelerin bu “hoşnutsuz” durumunu kullanarak ortaya çıktılar. Belli başlı iddiaları, “milli değerlerin savunusu”ydu. İslam dini de bu “milli”ler içine alınmıştı ve hangi partinin daha fazla “İslamcı olduğu” rekabet konusuydu. Diğer yandan, önce DP’nin ve ardından Demirel yönetimindeki AP’nin (Adalet Partisi) büyük sermaye ve emperyalizm yanlısı politikaları, işçi sınıfı ve emekçilerin geniş kesimleri içinde tepkiyle karşılanıyor, işçiler, iktisadi sosyal taleplerle sendikalarda örgütlenmeye daha fazla yöneliyor, ve ileri kesimleri, çok sayıdaki sendikacının da katılımıyla, siyasal parti olarak örgütlenmeye başlıyorlardı. Bu gelişmeyi, sistemin geleceğine yönelik bir tehdit olarak algılayan MHP-Ülkü Ocakları’nda örgütlenen ırkçı-faşist güçler, anti komünist demagojiyle halk kitlelerinin ve özellikle de işsizliğe itilmiş, umutsuz ve ne yapacağını bilmeyen genç nüfusun durumunu istismar etmeye daha fazla yöneldiler. İşçi sınıfı ve emekçilerin politize olmaları ve işçilerin çıkarına olan ve taleplerini kapsayan ilerici-devrimci fikirlerin yaygınlık kazanması üzerine, bu militer-faşist güçler, dizginleri tekellerin elinde olan burjuva devletin ve birçok örneğinde görüldüğü gibi kapitalist şirketlerin tetikçiliğini daha dolaysız üstlendiler. Bu parti ve güçler, kapitalizmin emrinde olmalarına karşın, yer yer sermaye “karşıtı” bir söyleme de baş vuruyor; emekçilerin taleplerini sahipleniyor görünüyorlardı. Kapitalizmi temel kuruluş zemini edinmişlerdi, ama çıkarları gerektirdiğinde, ikiyüzlü bir sermaye karşıtlığından da söz etmekten kaçınmıyorlardı.  Kapitalizme karşı mücadelenin ilerlemesine; emek mücadelesinin, bağımsızlık çizgisinde, emperyalizm karşıtlığına genişlemesine ise cepheden karşıydılar. Bu gerici hat, süreç içinde daha da netleşti. MSP-FP geleneğindeki “ayrışma” üzerinden şekillenerek tekellerin ve uluslararası sermayenin hizmetine koşan AKP, emperyalist sermayenin çıkarlarının doğrudan savunucusu olurken, MHP milliyetçiliği de, anti emperyalist mücadele içindeki emekçilere karşı gericiliği ve Kürt düşmanı bir şovenizmi daha ileriden temsille karakterize olmuştur.
Bu “milliyetçilik”, önemli oranda ırkçı-şoven karakterdedir; ulusal-dinsel duygu ve değer istismarına dayalıdır; Kürt ulusal varlığına karşı inkarcı ve bölücüdür. Kapitalizme ve emperyalist sermayeye, yer yer kullandığı söylemin ötesinde, ciddi sayılabilecek bir karşıtlığından söz edilemez. Ama o, anti-kapitalizmi, özellikle işsizler kitlesinin ve küçük-orta üreticilerin taleplerine ve umutsuzluklarına seslenerek, ve işçilerle kamu emekçilerinin taleplerinin istismarına yönelerek –ki bu kesimler içinde sendikal örgütlenmeye de girişmiş ve belli bir güç oluşturabilmiştir–, kapitalizm karşıtı bir görüntü sergilemekten de geri kalmamaktadır. Batı emperyalizmi ve özellikle ABD’nin, Türkiye’yi, bölgedeki stratejileri yönünde kullanmak amaçlı yoğunlaştırdıkları baskıya karşı gelişen tepkileri, kendi gerici ve şoven milliyetçi çizgisinde yedeklemeyi  amaçlamaktadır. Geçmiş yıllarda, Amerikan askeri-politik varlığına ve Türkiye’yi taşeron olarak kullanmasına karşı mücadele eden yurtsever gençliğe ve işçi ve emekçilerin ileri kesimlerine karşı silahlı saldırı politikası izleyen; Alman faşist hareketinin Strauss gibi temsilcileriyle ilişkiler kurarak “tecrübe artıran” ve şimdilerde Hitler’in ırkçı-faşist düşüncelerini toparladığı Kavgam kitabını eğitim aracı haline getiren MHP, Türkiye’ye yönelik emperyalist baskıya karşı gelişen haklı ve yerinde tepkiyi şoven ve gerici politikaları doğrultusunda yönlendirme çabasındadır. Belirtilen niteliğiyle, milliyetçilik ve kuşkusuz şovenizm, “derinlikler”ini de kapsamak üzere, kurumlarıyla devletin de birincil ideolojik yönvericisidir, “başvuru kitabı” değerindedir ve en sık ve kolay kullandığı saptırıcı-bölücü argümanların ideolojik dayanağını oluşturmaktadır.

YURTSEVERLİK ANTİ-EMPERYALİZMİ GEREKSİNİR
Kürt ulusal varlığını inkar ve haklarını reddetme üzerinden şekillenen asırlık devlet  uygulamaları ve egemen sınıf politikası, Türk kökenli emekçiler ve gençler arasında, işbirlikçi egemen sınıfın şoven, ırkçı-gerici ideolojisinin etkili olmasına hizmet etmiş; bugünün şoven ve ırkçı “odaklar”ı da, bu bölücü ve ayrıcalıkçı devlet politikasından beslenerek güç toplamışlardır. İçinde bulunduğumuz dönemin uluslararası gelişmeleri, günümüz gericiliğini ve şoven milliyetçiliği besleyen ve ona güç veren önemli bir etken durumundadırlar. Amerikan saldırganlığı, emperyalist hegemonya mücadelesi ve yanı başımızdaki ülkelerin işgal edilmesi, Türkiye’de de –çok sayıdaki başka ülkede olduğu türden– bir ulusal savunma duyusu ve duyarlılığı oluşturmuş ve uluslararası sermaye ile işbirliği içinde olan faşist, gerici milliyetçi akım ve partiler bu duyarlılığı istismara girişmişlerdir. MHP, DYP ve AKP gibi şoven-gerici; ırkçı, “milliyetçi muhafazakar” sermaye partileri de, “emperyalizme karşı ve ulusal değerlerden yana” ikiyüzlü politikayla, henüz sermaye güçleriyle arasındaki uzlaşmaz karşıtlıkların ayırdına varamamış kesimler içindeki mevzilerini güçlendirmeye koyulmuşlardır.
Bu politika, öncelikle sermaye ve gericiliğin güçlerini yeniden takviye etmesine, derleyip toparlanmasına; çıkar çatışmasının saflarında yol açtığı bölünmeye karşın, emekçilere karşı bir “blok halinde” hareket etmesinin sağlanmasına hizmet etmektedir. Ancak, burjuvazi ve emperyalizm yararına sağlanan gelişmelere karşın, izlenen halk düşmanı politikalar, açmaz ve engellerle de karşılaşmaktadır.
IMF programlarına bağlanan ve emperyalizm işbirlikçilerinin işçi sınıfı başta olmak üzere emekçi kesimlere müjdeledikleri “mutluluk ve refah cenneti”nin gerçekte bir saldırı, işsizlik, açlık ve yoksulluk cehennemi olduğunu, olaylar açığa çıkarmıştır. İşçi ve emekçiler bunu anladıkları oranda, egemen sınıflarla partilerinin politikalarına mesafeli durmaya başlamışlar, bu da, tekelci gericilik ve hükümetlerini, yeni araç ve yöntemlerle kendilerini ve sistemi takviye yöneltmiştir. Mali sermaye ve emperyalizm hesabına politikaları halka dayatan burjuvazi ve hükümetleri, içerdeki mücadele ve uluslararası gelişmelerin etkisi altında, Kürt sorununda ve politik talepler karşısında bir ölçüde de olsa geri çekilme zorunda kalmış ya da bunu gereksinmişler, ama aynı nedenle, açmaz ve zaafları daha da artmıştır. “Bayrak provokasyonu” etrafında gelişen olaylar ve bu olaylar karşısında alınan tutumun gösterdiği, Türkiye gericiliğinin, son dönemlerin gelişmelerini, özellikle Kürt sorunu üzerinden provokatif bir biçimde kullanmaya çalıştığıdır. Buna, Kıbrıs, Ege sorunları, AB ile ilişkiler ve Ermeni sorunu kapsamındaki tartışmalar üzerinden estirilen aynı içerikli şovenizmi eklemek gerekiyor. Bütün bunlar, aslında sözü dahi edilemeyecek “tavizler politikası”nı “geri çekme”nin de gerekçeleri yapılmaktadır. Bayrak ve inanç sorunlarının istismarına, bunun için, bu kadar güçlüce sarılmışlardır. Yoksa onlar için, ne ulusal çıkar ve değerler ne de inanç ve vicdan özgürlüğü dahil insan hak ve özgürlükleri önem taşımaktadır. Aksine, sosyal ve politik hak gasplarını böylece daha ileriye götürebilecek, özelleştirme politikalarını sürdürecek, İncirlik başta olmak üzere üslerin Amerikan haydutluğu tarafından daha etkin biçimde kullanılmasını sağlayacak, tarım ve sanayi alanında uluslararası tekellerin isteklerini hükümet ve yönetim politikaları olarak uygulamaya geçirecek, bağımlılığı daha da güçlendireceklerdir.
Sermaye partileri ve kurumlarıyla hükümet çevrelerinin, provokatif ve istismarcı girişim ve politikalarının halka ve ülkenin bağımsızlığına karşı içerikte olduğunu gösteren ilk şey, ABD haydutluğu ve uluslararası sermaye ile aynı hat üzerinde bulunmalarıdır. IMF-Dünya Bankası politikalarının hükümet programlarında pratiğe geçmesi ve hükümet dışı sermaye partileriyle asker-sivil devlet yöneticilerinin de bu politikalara itirazlarının olmayışı, hepsinin ortak zeminde olduklarını gösteriyor. Tümü, gerçekte ulusal kaynakların ve değerlerin uluslararası sermayeye ve emperyalizme peşkeş çekilmesi suçunu işliyorlar. Özelleştirmeyi, ABD politikalarına uyumu ve yedeklenmeyi, üslerin Bush çetesi tarafından bölge halklarına karşı kullanılmasını savunuyor, Kürtlere karşı izlenen inkarcı, bölücü ve şoven politikanın sürdürülmesini istiyorlar. Bunların, emperyalist ve özellikle Amerikan emperyalist politikasının Türkiye ve bölgede uygulanma olanağı bulmasının “iç ve yerel dayanakları”nın ortadan kaldırılması gibi bir istekleri ve politikaları yoktur. Ne yurtseverdirler ne de anti emperyalist.
Milliyetçiliğin ya da onun aşırısının yurtseverlik olmadığına yukarıda işaret edildi. “Türk Milliyetçiliği”nin son altmış yıllık pratiği de bunu doğrular. Bu süreçte kanıtlanan, şoven karakterli ezen ulus milliyetçiliğinin egemen sınıf damgalı olduğu, emperyalizme bağlandığı ve bununla da ilişkili olarak, Kürtlere karşı inkarcı-asimilasyoncu bir çizgi izlediğidir. Yurtseverlik ise, her şeyden önce, anti emperyalizmi ve bağımsızlık savunusunu ifade eder. Bugün de üslerin kapatılması, emperyalistlerle ikili anlaşmaların ve uluslararası tekellere imtiyaz tanıyan iktisadi-mali ve sosyal anlaşma ve uygulamaların son bulması, Türkiye’nin bağımsızlığı için gerekli ve zorunludur. Türkiye topraklarının emperyalistler tarafından bölge ve dünya politikaları yönünde kullanılmasının engellenmesi, Kürt sorununda, ulusal tam hak eşitliği sağlanarak, soruna emperyalist müdahale ve istismarın önünün kapatılması, özelleştirme ve işletmelerin uluslararası ve işbirlikçi tekellere peşkeş çekilmesine son verilmesi gerekmektedir. Bağımlılık ve onun güçlenmesine hizmet eden anlaşmalar, çünkü işsizlik ve yoksulluğu artırmakta, sosyal hak gasplarını daha ağır biçimde getirmekte, dışarıya kaynak transferi yoluyla tarım ve sanayiye darbe vurmaktadır. Bu bakımdan da, sermaye ve hükümetinin politikalarına karşı mücadeleyi içermeyen bir politik çizgi ve tutum yurtseverlikle bağdaştırılamaz. Ve yurtseverlik, artık başlıca, işçi ve emekçilerin ellerine kalmıştır.