“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Gürcistan, Ukrayna, Kırgızistan: Değişen ne, değiştiren kim?

1980’li yılların sonlarına doğru, Doğu Avrupa’daki “eski sosyalist” devletler, domino taşları gibi, ardı ardına devrilmeye başlamıştı. İşin medyaya yansıyan kısmında, mizansen hep aynıydı. Gorbaçov bir vesile ile bu ülkelere gidiyor, liderlerini öpüyor, öpülen lider, aradan çok zaman geçmeden tepetaklak gidiyordu. Böylece zaten altı boşalmış olan yönetimlerin yerine, ülkenin “yeni gerçeklerine” uygun yönetimler geliyor, dolayısıyla öz ile görüntü arasındaki aykırılık gideriliyordu. Bu, şu anlama gelmekteydi: Bu ülkeler, kelimenin gerçek anlamıyla, “eski sosyalist”ti. Yani bir zamanlar sosyalizmi inşa yoluna girmişler, bu yolda önemli mesefeler katetmişlerdi. Sovyetler’de, ’50’li yılların sonuna doğru başlayan kapitalizmi restore etme süreci bu ülkeleri de etkilemiş, sosyalizm, burlarda esas olarak tasfiye edilmişti. ’80’li yılların sonuna doğru başlayan süreç, “eski sosyalist ülkeler”in ayrı bir blok olarak –Doğu Bloku– varlığına son veren olaylar zincirinin son halkasını oluşturuyordu. Sosyalist üretim ilişkileri zaten fiilen tasfiye edilmişti. Bu yeni dalga ile birlikte, “eski biçim”, hukuksal olarak da tasfiye edildi.
Bugün “eski sosyalist” Doğu ve Orta Avrupa ülkelerinin pek çoğu Avrupa Birliğine üye –Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Polonya, Slovakya vb.– oldu, bazıları da tam üyelik –Bulgaristan, Romanya– yolundalar. Bu ülkeler Batı kapitalizmi tarafından yutuldular ve büyük bir sindirim süreci başladı. Ancak, Rusya Federasyonu’na komşu ülkeler –Ukrayna, Beyaz Rusya– ve Kafkaslarla Orta Asya Cumhuriyetleri, daha farklı bir sürece girdiler. Bu ülkeler de, karşı devrimlerini tamamlamalarına rağmen, Rusya Federasyonu’na yakın ya da Kırgızistan’ın yapmaya çalıştığı gibi “denge politikası” diye adlandırılan –Kırgızistan hem Rusya’ya, hem ABD’ye üs vermişti– bir çizgi izlediler, “eski nesil” yöneticiler işbaşında kaldı. Batı ile ilişkileri, bu nedenle sorunlu oldu. Çok geçmeden ikinci bir tasfiye dalgası bu ülkelerin yönetimlerini vurdu ve onlar da peşpeşe devrilmeye başladılar. Başka bir ifade ile, “tepede” yarım kalan süreç, böylece tamamlanmış oldu.
Kafkaslar’da Gürcistan ile başlayan bu süreç, Ukrayna ile devam etti ve son olarak, Kırgızistan bu “demokratik darbeler”den payına düşeni aldı. Gürcistan’da “Kadife Devrim”, Ukrayna’da “Turuncu Devrim, Kırgızistan’da “Lale Devrimi adını alan bu darbeler, hemen hemen aynı yöntemlerle kotarıldı. Batı ve ABD yanlısı yönetimler kolaylıkla başa geçtiler. Bu darbeler, bu değiştirme eylemleri –bunlara Batı medyası “demokratik devrim” diyor– gerçekte nasıl örgütleniyor, neyi değiştiriyor, bu gerici değişimlerin kökenleri nerelere uzanıyor? Bütün bu soruların yanıtları, kuşkusuz bu ülkeleri ve bu ülkeler üzerinde çevrilen dolapları yakından takip edenler için çok da bilinmez şeyler değiller. Bu yazıda yapılmaya çalışılacak olan, derli toplu bir özet ve genel bağlantıların kurulmaya çalışılması olacaktır.

SÜREÇ NASIL HAZIRLANIYOR?
Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan’da olup bitenlere genel bir bakış, bu ülkelerin aşağı yukarı birbirine benzer bir “hazırlık süreci”nden geçtiğini ortaya koymaktadır. Bu “demokratik darbeler”de hemen ilk göze batan, özellikle ABD merkezli “sivil” vakıf ve kurumların oynadığı gerici roldür. Ki bu kuruluşlar, komünizme karşı “hür dünya’nın savunulmasında da aktif rol almışlar, anti-komünist kampanyaların örgütlenmesinde etkin olmuşlardı. Bu kurumların başlıcaları şunlar: ABD’de, dünyada “demokrasi”yi savunmak üzere kurulmuş Ulusal Demokrasi Fonu (NED), Uluslararası Cumhuriyetçi Enstitüsü (IRI) ve Ulusal Demokrasi Enstitüsü (NDI). Bu kuruluşlar arasında, ayrıca, Freedom House ve milyarder George Soros’un Açık Toplum Vakfı da yer alıyor. Soros’un Açık Toplum Vakfı’nın adı, bu ülkelerdeki “değişimler” sırasında bolca duyuldu ve halen de duyuluyor.
Bu “demokratik darbeler” sırasında Soros’un adı çokça gündeme geldi. ABD’li bu karanlık milyarderin dolarlarını “demokrasi aşkı” için saçtığı üzerine epeyce bir demagoji yapıldı ve yapılıyor. Soros’un dolarları saçtığı elbette doğru. Ancak bu dolarların nereden geldiği konusunu epeyce karanlıktır. Bu kadar parayı Soros’un borsa oyunlarından temin ettiğine inanmak için epeyce saf olmak gerekiyor. Daha önce de, pek çok örnekte görüldüğü gibi, Soros, kuvvetle muhtemel ki, CIA’ya ayrılmış fonları kullanıyor. Daha önce de, pek çok örnekte görüldüğü gibi, CIA, bu tip milyarderi perde olarak kullanıyor. Soros’un Açık Toplum Vakfı’nın ve diğerlerinin, ABD Hükümetince CIA’ya aktarılan fonları kullandıkları ve çeşitli satın alma ve eğitme faaliyetlerini bu fonlarla yürüttüklerini inanmak için ortada epeyce bir belirti bulunmaktadır. CIA, yöntem olarak, zengin birini bulma ve fonları onun aracılığı ile akıtma işini her zaman kullandı ve kullanıyor. Örneğin, Soğuk Savaş sırasında, Amerikan gizli kültürel faaliyetlerinin yönlendirildiği Uluslararası Örgütler bölümünde görevli olan CIA ajanı Tom Braden, şu örneği veriyor: “Vakıfların adlarını çeşitli amaçlarla kullanıyorduk ama vakıf yalnızca kağıt üzerinde vardı. New York’ta zengin ve tanınan birine gidiyorduk, ona ‘bir vakıf kurmak istiyoruz’ diyorduk, ne yapmak istediğimizi anlatıyorduk, gizli tutulacağına dair şeref sözü verdiriyorduk, o da ‘tabii kurarım‘ diyordu. Sonra onun adını taşıyan antetli mektup kağıdı bastırıyorduk, al sana vakıf. Gerçekten çok basit işti.” (Parayı verdi düdüğü çaldı. CIA ve Kültürel Soğuk Savaş S. 140)
Soros’un farkı, belki sadece kağıt üzerinde kalmaması, teşkilatını yaptığı işlere göre organize etmesi, onu işleyen bir kurum haline getirmesidir. Soros’un, yaptığı işin sonuçlarından da epeyce bir pay aldığını akılda tutmak gerekiyor. Soros’un yaptığı iş üzerine kısa bir hatırlatma yapılacak olursa, şunları söylemek olanaklıdır. Soros "Açık Toplum" ismini verdiği projesini hayata geçirecek elemanları yetiştirmek üzere, 1989'da eski Yugoslavya'nın Adriyatik kıyısındaki Dubrovnik kentinde Inter-University Centre örgütünü kurdu. Sonra bu kurum, Macaristan’da, Merkezi Avrupa Üniversitesi'ni kurdu. “Eğitim”, 1990’da Prag'da, 100 öğrenciyle başlamıştı. Bu “eğitim”, şimdilerde, 40 ülkeden 829 öğrenci ile Budapeşte ve Varşova şubelerinde sürdürülüyor. Bu tür bir faaliyetin, özellikle gençler arasında, Batı ve ABD yanlısı örgütler kurmaya yardım ettiği görülmektedir. Nitekim Gürcistan, Ukrayna, Kırgızistan gibi ülkelerde kurulan bu gençlik örgütleri, Gürcistan’da Kmara (Yeter), Ukrayna’da Pora (Zamanı), Kırgızistan’da Birge (Birlikte) adlarını almışlardır. Bu “gençlik örgütleri”, öncelikle üniversitelerde örgütleniyorlar ve buraları “muhalefetin” enerjik ve etkili yerleri haline getiriyorlar, sokağa ilk dökülenler arasında yer alıyorlar.
Bu kuruluş ve vakıfların, görünüşte, işin “sivil” kesimlerini hazırlama gibi bir görevi bulunuyor. Ancak işin bütünüyle bunlara havale edildiği gibi bir yanılgıya da düşmemek gerekiyor. Diğer taraftan, gizli bağlantılarla, CIA ve diğer Batılı istihbarat örgütlerinin, özellikle ordu ve devletin diğer stratejik birimlerinde satın alma ve “kazanma” faaliyetlerini yürüttüğünden hiç kuşku duymamak gerekir. Örneğin Ukrayna’da, eksi 10 derece soğukta günlerce meydanda sabahlayan binlerce kişi, bu “mucizeyi” nasıl başarmıştı? Freedom House danışmanı Adrian Karatnycky, Foreign Affairs dergisinin Mart-Nisan 2005 tarihli nüshasında bu işin sırrını şöyle açıklıyor: “Ukrayna Güvenlik Servisi (SBU) üst düzey yöneticileri muhalif lider Viktor Yuşenko’nun genel sekreteri Oleh Rybachuk ile düzenli temas halinde oldular. SBU, seçimlerde muhtemel güvenlik tehditleri ve kirli oyunlar konusunda Yuşenko yandaşları ile işbirliği yaptı.” Ancak sadece SBU değil, ordu ve emniyet içinde de harekete destek sağlanmıştı. Ukrayna’da eksi 10 derecede eylem yapan ve sokakta sabahlayan göstericilere askeri çadır, parka sağlanmış ve yemek yapmaları için seyyar ordu mutfakları verilmişti. Seçimlerde hile yapıldığı öne sürülmüş, muhalifler tarafından Ukrayna Parlamentosu kuşatılmış, ardından hükümet çekilmek zorunda kalmıştır.
Güvenlik güçlerinin yukarıda anılan türde bir destek vermesi ya da “tarafsız kalması”, sokağa çıkan birkaç bin kişinin hükümetleri devirmesi için genellikle yeterli oldu. Başlangıçta eylemlere katılmayan kesimler de, “meydanını boş olduğunu” görünce, cesaretlenerek eylemlere katılır oldular ve bu sayı onbinlere ulaştı. Bundan sonrası, artık, genellikle çok kolay oldu. Hükümetlerin altındaki toprak kayıvermişti ve artık çekip gitmekten başka çareleri kalmıyordu. Eskilerle yeniler arasında genellikle bir anlaşma yapılıyor, böylelikle, “eski defterler”in karıştırılmaması konusunda bir tutum belirleniyordu. Söz konusu ülkelerde, “yenilerin” genellikle eski yönetimlerde görev aldıklarını, hatta onların gözde adamları olduklarını görüyoruz. Örneğin Gürcistan’da gelişme şöyle olmuştu: “Açık Toplumu geliştirmek üzere, Soros’u Gürcistan’a davet eden, bizzat Devlet Başkanı Şevardnadze idi. Daha sonra aralarında çıkan anlaşmazlıklar sonucu, onun üzerinde kontrolünü kaybediyor ve Soros, Şevardnadze’nin eski adamı, yeni muhalefet lideri Şaakaşvili’ye destek vermeye başlıyordu. Soros, ileride olacakları haber verircesine, Şaakaşvili’ye ‘Açık Toplum’ ödülünü veriyor ve ‘Kadife Devrim’de önemli rol oynayan özel Rustavi-2 adlı televizyon kanalını finanse ederek, gençlik örgütü ‘Kmara’yı besliyordu. Soros’un sadece gençlik örgütüne ayda 500 bin dolar akıttığı belirtilmektedir.” (Çeşitli günlük gazete ve internet sitelerinde bu bilgiler yer aldı). Sonrası çorap söküğü gibi gelmiştir. Başkanlık sarayı kuşatılmış ve Şevarnadze devrilmiştir.
Kırgızistan’da olanlar çok farklı değildir. Ancak olayların, Akaev’in ABD’nin yeni üs talebini reddetmesinin ardından hızlanması dikkat çekicidir. Orta Asya’ya iyice yerleşme adımları atan ABD, bu bölgede enerji kaynaklarını ve yollarını kontrol etmede epeyce mesafe almıştır. Yeni yönetimin yetkilileri, doğrudan ABD tarafından eğitilmiştir. Darbeden sonra Devlet Başkan vekili olarak atanan Kurmanbek Bakiyev, “Dışarıdan tek kuruşluk yardım almadık ve kimseden yardım talep etmedik. Yöntemlerini kopyalamak için Ukrayna'ya ya da Gürcistan'a gitmedim'' demektedir. “Ukrayna ve Gürcistan’a gitmediler, ama geçen yıl 28 Şubat-14 Mart arası Washington’da ciddi bir eğitime tabi tutuldular.” (Aktaran İbrahim Karagül Yeni Şafak) Yani Washington işi daha baştan sıkı tutmuş, muhaliflere en “üst düzeyde” eğitim vermiştir. Ancak Kırgızistan’da muhalefetin cılızlığının, Akaev sonrasında bir otorite boşluğu yarattığı açıkça görülmüştür. Muhaliflerin devirmeye güçleri yetmiş, ancak otorite kurma konusunda zayıf kalmışlardır.

DEĞİŞEN NE?
Söz konusu ülkelerde yönetimler peşpeşe değişmektedir. Sırada Kazakistan ve Moğolistan’ın bulunduğu ileri sürülmektedir. Yönetimler değişmekte, ancak, bu ülkelerin sosyo-ekonomik yapıları, hatta rejimleri bile değişmemektedir. Değişen, bağımlılık ilişkileri ve ülkenin yönü olmaktadır. Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan, zaten kapitalist ilişkileri geliştiren ülkelerdir. Ancak Batı için yönetimdeki liderlerin “eski gelenekten” olması sorun oluşturmakta, bu ülkelerin uluslararası tekellerin yağmasına açılması istenen hızda gitmemekte, “modası geçmiş” devletçilik uygulamalarına rastlanabilmektedir. Ayrıca Rusya ile ilişkilerinin yakın olması, ayrı bir sorun oluşturmaktadır. Sivil darbelerle, eski yarım kalmış iş tamamlanmakta, bu ülkeler, Batı ve ABD eksenine iyice yerleştirilmektedir. Bu nedenle, olup bitenin, uluslararası emperyalist güç ve paylaşım ilişkileri dışında değerlendirilmesi olanaklı değildir. Olaylar bölgesel düzeyde değerlendirilecek olursa, ABD tarafından yapılan hamlelerin, Rusya’yı “arka bahçesinden” kuşatmak anlamına geldiği açıkça görülmektedir. Bu hamlenin, aynı zamanda, ABD’yi dünya egemenliğinde hem avantajlı duruma getirdiği, hem de sorunlarını büyüttüğü açıktır.
Bütün bu nedenlerden dolayı, ABD ve Batı medyasının olayları köklü değişiklikler olarak yansıtmasının herhangi bir gerçek temeli bulunmamaktadır. Olan, sadece bir yörünge değişikliğidir, ve bu değişiklik, dünyayı paylaşma ve egemenlik kurma mücadelesinin sonucu olarak gündeme gelmektedir. Örneğin, Yuşçenko’nun Devlet Başkanı olduktan sonra gerçekleştirdiği ABD ziyareti, Hürriyet gazetesine şöyle yansımıştı: “ABD Başkanı George Bush'un demokrasiyi yayma girişiminin bir simgesi haline gelen Ukrayna Devlet Başkanı Viktor Yuşçenko, Amerikan Kongresi’nde kahraman muamelesi gördü. Yuşçenko, ABD ile yeni bir “stratejik ortaklık” kurmak istediklerini de söyledi... Yuşçenko'nun, ülkesinin doğu ve batıyla entegrasyonunu derinleştirebilmesi ve komşularıyla barış içinde yaşayabilmesi için ABD'nin desteğini istediği konuşması, Kongre üyelerinin alkışlarına sahne oldu. Kongre üyeleri ayrıca “Yuşçenko!” diyerek tempo tuttu... ABD'nin desteğine teşekkür eden Yuşçenko, böylece eski Sovyet Cumhuriyetleri'nden, Amerikan Kongresi’nde bir oturumda konuşan ilk lider oldu.” (7 Nisan, Hürriyet)
Bu örnekte ve Gürcistan örneğinde açıkça görüldüğü gibi, iki temel amaç, “sivil darbeler”le yerine getirilmektedir. Birincisi; bu ülkeler özellikle ABD yörüngesine sokulmakta; ikincisi, bu ülkeler bütünüyle uluslararası tekellerin yağmasına açılmakta, pazar ilişkilerinin daha hızlı ve engelsiz yaygınlaşması sağlanmaktadır. Kısaca vurgulamak gerekirse, olayların ne “demokrasi” ile ne de “ özgürlükle” bir bağlantısı bulunmaktadır. Bilindiği üzere, emperyalist ideologların sözlüğünde, bir ülkenin “özgürleşmesi”, ABD’nin bu ülkede özgürce cirit atması anlamına gelmektedir. “Özgürleştirilen ülkeler” ABD’nin av sahası haline gelmekte, ülkenin zenginlikleri ABD tekellerinin yağmasına açılırken, doğal zenginliklerine de el konulmakta, IMF ve Dünya Bankası programları bu ülkelere dayatılmaktadır. Bu arada ABD, dünya egemenliğinde yerini pekiştirmeye ve yaygınlaştırmaya, elde ettiği yeni avantajları da kullanarak, karşısına alternatif bir gücün çıkmasına engel olmaya  çalışmaktadır. Ancak ABD’nin bu emperyalist stratejisi, kaçınılmaz olarak diğer emperyalist devletlerin karşı ataklar yapmasını kışkırtmakta, bloklaşma yönündeki eğilimleri hızlandırmaktadır.