Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Kit’ler ve özelleştirme

Hâkim sınıfın AKP iktidarı KİT’leri özelleştirme programına devam ederken, KİT’lerde çalışan işçilerin işyeri düzeyinde direnmesi yaygınlaşmaktadır. İşyeri merkezli örgütlenen direnmeler birleştirilebilse, özelleştirme programını kösteklemek mümkün olabilir. Direnişleri ortaklaştırmanın ve geniş emekçi desteği sağlamanın önündeki engellerden biri, hâkim sınıfın KİT’lerin varlık gereği konusunda kamuoyunda yaratmayı başardığı tereddüttür. Kamu işletmeciliğinin baştan yanlış olduğu propagandasıdır. Bu kanı, özelleştirilmekte olan KİT’lerin işçisini, kendi kuruluşunun ‘vatan’ olduğunu kamuoyuna haykırırken, özelleştirilmekte olan diğer KİT’leri savunmaktan alıkoyabilmektedir. Bu propaganda, diğer emekçi sınıfların özelleştirme konusunda kesin tavır almamasında da muhtemelen etkilidir. Emekten yana duran bazı aydınlardan da “KİT’lerin AKP gibi iktidarların kontrolunda kalması ile özel holdinglerin mülkiyetine geçmesi arasında fazla bir fark yok”  diyenler çıkmaktadır.
Bu yazının amacı, KİT ve özelleştirme tartışmasını kuramsal olarak emekçi sınıflar açısından yorumlamak ve burjuva sınıfın KİT’ler konusunda kendi menfaatlerini yansıtan propagandasını tartmak ve cevaplandırmaktır. Türkiye’de özelleştirme uygulamalarının ayrıntılarına girilmeyecek ve uygulamalar hukukî yönden değerlendirilmeyecektir. Konumuz KİT’leri özelleştirme uygulamasında yapılan usulsüzlük ve yolsuzluklar değildir; burjuva sınıfın KİT’leri kurma ve özelleştirme saiki ve sonuçlarıdır.

TARİHÇE
Türkiye kapitalist dünya sisteminin ‘çevresinde’ bir ülkedir. Bu ülkede kamu işletmecilik politikasının tarihsel gelgiti, büyük ölçüde kapitalist dünya sisteminin evrimini yansıtmaktadır.
19. yüzyılda Osmanlı ekonomisi dünya sistemiyle bütünleşti. Osmanlı Devleti, on dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında, askerî yenilgilerin baskısı altında ve Mısır’da Mehmet Ali Paşa’nın sanayileşme çabalarını örnek alarak, İstanbul’da dokuma, demir döküm fabrikaları, feshane, tophane ve tersane kurdu. Fakat bu kamu işletmeleri, 1838 Osmanlı-İngiliz Ticaret Anlaşması’ndan sonra, Osmanlı gümrük vergilerini emperyalistlerin kontrolu ettiği serbest ithalat ortamına dayanamadı. Yüzyılın ikinci yarısında kapitalizmin merkezleri ile siyasî ve iktisadî ilişkiler yumağında devlet dış borç batağına saplandı ve herhangi bir sanayileşme hamlesi yapacak malî gücü ve özerkliği kalmadı.
1923-1929 yıllarında Cumhuriyet hükûmetleri özel sektörü teşvik eden politikalar uyguladı. Bu yıllarda kamu işletmeciliğinde başlıca önemli adım, yabancı mülkiyetindeki demiryollarının ve Haydarpaşa limanının millîleştirilmesidir. 1929’da Lozan’ın getirdiği gümrük kısıtlamaları sona erdi ve tesadüfen aynı yıl kapitalizmin merkezlerinde iktisadî buhran başladı. Devlet, dünya ticaretinin daralmasından yararlanıp, 1930-1939 yıllarında, ithal edilen bazı sınaî malları yurtta üretecek KİT’ler kurmağa girişti. 1934-1938 yıllarında Birinci Beş Yıllık Sanayi Plânı uygulandı. Devlet un, şeker, dokuma, metalurji, kâğıt ve kimya sanayiinde 19 işletme kurdu.
Harpten sonra, devlet, 1946-53 arası liberal ithalat politikası, 1954-1960 arası ise yerli üretimi ithal mallarının rekabetinden koruyan bir siyaset izledi. CHP ve DP iktidarları 1960’a kadar kapitalist dünya sistemi ile bütünleşme ve emperyalist askerî ittifaka girme iştiyakı ile özel sektörü teşvike öncelik verdi; sanayileşmede ve kamu işletmeciliğinde önemli bir hamle yapmadı.
27 Mayıs 1960 ihtilâlinden sonra Türkiye’de plânlı kalkınma dönemi başladı. İkinci Dünya Harbi’nden sonra, sosyalist devrimlerin ve millî kurtuluş mücadelelerinin dünyada emekçilerden yana ve plânlı ithal ikameci sanayileşmeden yana estirdiği rüzgâr ancak 1960’larda Türkiye’de hissedildi.
Türkiye’de plânlı sanayileşmenin ve sosyal devlet ilkesinin benimsenmesinde etken olan dünya şartlarını özetleyelim: İkinci dünya harbinin sonunda emperyalist devletlerin burjuva sınıfları, 1914-1918’de bir dünya harbi, 1917’de Rusya’da sosyalist ihtilali, 1929-1939 yıllarında ağır bir buhran, 1939-1945’te ikinci bir dünya harbi ve akabinde sosyalist devrimlerin dünya nüfusunun üçte birini kapsayacak şekilde yayılışını görmüş bir nesildi. Sosyalist ülkelerin büyük buhrandan etkilenmemesi, hızlı kalkınma başarıları, yurttaşlarının tam istihdamını sağlayıp refahını yükseltmesi bütün dünyada işçiler için bir cazibe teşkil etmekte idi. Bu tecrübelerin etkisi ile gelişmiş ülkelerde burjuva sınıflar, tam istihdamı ve emekçilerin temel ihtiyaçlarını sağlamaya siyasî öncelik vermeğe mecbur kaldı. Kapitalizmin merkezlerinde sosyal refah devleti, sosyal demokrasi bu mecburiyetten doğdu.
Keza harpten sonra birçok sömürge halkı millî kurtuluş mücadeleleriyle siyasî bağımsızlıklarını kazandı. Sosyalist ülkeler yeni bağımsızlaşan ülkeleri desteklemekte ve onlara örnek teşkil etmekte idi. Burjuva sınıflar, sosyalizmin daha da yayılmasını önlemek için az gelişmiş ülkelerin kalkınmasını öncelikli bir uluslararası sorun olarak kabul etti.  Merkez ülkeleri az gelişmiş ülkelerde plânlı sanayileşme çabalarına karşı durmadı, hatta bir ölçüde destekledi. Bu ortamda, 27 Mayıs darbecileri ve bazı ilerici bürokratlar, Türkiye’de anayasaya plânlamayı ve sosyal devlet ilkesini yerleştirdi.
1961-1980 plânlı kalkınma döneminde, devlet, karma ekonomi çerçevesinde, özel sektörü teşvik etti; sanayide, tarımda ve hizmetlerde KİT’ler kurarak ve geliştirerek büyük yatırımlar yaptı; yerli üretimi ithalattan korudu ve aynı zamanda yabancıların sabit sermaye yatırımlarını teşvik etti. KİT’ler, karma kapitalist ekonominin unsuru olarak görülmekte ve işlemekte idi.
SSCB’de ve Çin’de sosyalist ideolojinin zayıflaması ve SSCB’de siyasî çözülme, 1980’den sonra dünyada burjuva sınıfların emekçilere karşı yeni liberal ideolojik ve siyasî saldırısına imkân verdi. Burjuva sınıflar sosyal devlet, plânlama, kamu hizmeti gibi kavram ve kurumları tasfiyeye yöneldi. Türkiye burjuva sınıfı da dünyada yayılan bu siyasî ve fikrî akıma ayak uydurdu. KİT’leri tasfiye süreci başladı.
Özetle, Cumhuriyet döneminde burjuva sınıf zaman zaman kamu işletmeciliğini sermaye birikimini destekleyen araç olarak kullanmış; KİT sistemini özellikle 1930-1939 ve 1961-1980 döneminde geliştirmiştir. Türkiye’de egemen sınıf kamu işletmeciliğini, dünya iktisadî buhranı ve devrimler merkezî kapitalist ülkelerin dünya sistemi üzerinde kontrolunu zayıflattığı dönemlerde geliştirmiştir.

KİT’LERİN VARLIK HİKMETİ
Bu kısa tarihçe şu soruyu akla getiriyor: 1980’lere kadar KİT kurma politikası izleyen burjuva sınıf hangi gerekçeler ile 1980’lerde KİT’leri tasfiye programına başladı? Bu dönüşün sebebi, KİT’lerin varlık gerekçesi 1980’lerde kalmadığından mıdır?
Bunu cevaplandırmak için, 1980’den önceki dönemde burjuva iktisatçılarının gelişmiş ve az gelişmiş kapitalist ülkelerde sosyal adaleti ve kalkınmayı sağlamak için kamu iktisadî teşebbüslerini niçin gerekli gördüğünü, bu yolda ne gibi savlar öne sürdüğünü görmek lazım. Bunlardan başlıcalarını özetleyelim.
Bir kere, doğal tekellerin kamu kontrolunda olması gerektiği genel olarak kabul edilmekte idi. Birden fazla üreticinin olamayacağı faaliyetlere doğal tekel denir. Örneğin istisnaî özellikleri olan bir su menbaını bir tek işletme işletebilir ise, doğal tekeldir. Demiryolu şebekesinin veya telefon şebekesinin birden fazla işleticisi olamaz ise, bunlar birer doğal tekeldir. Tekeller rekabete maruz olmadığı ve yüksek kâr kazanabileceği için, doğal tekellerin kamu mülkiyetinde olması ve kamu tarafından işletilmesi gerekli görülmekte idi. Tekelin kârını bir sermayedar grubunun değil, toplum adına kamu sektörünün toplaması ve toplumsal amaçlar için kullanması sosyal adaletin gereği sayılıyordu. Doğal bir tekeli devlet işletmeyip işletme imtiyazını özel bir şirkete verse dahi, ürünün fiyatlandırılması ve ürünün kalitesine karışması gerekli görülmekte idi (meselâ demiryolu hizmetinde bilet ve taşıma fiyatları ve tren tarifeleri konusunda şartnameler hazırlayıp imtiyazlı şirkete uygulatması gerekli görülmekte idi).
Gerek gelişmiş gerek az gelişmiş kapitalist ülkelerde enerji, ulaştırma ve iletişim sektörlerinde KİT’ler özel tekelleşmeyi önleme gerekçesi ile kuruldu. Doğal tekel konumundaki bazı işletmelerin ürettiği ürünlerin ve hizmetlerinin birçok sektöre girdi (mal veya hizmet) vermesi, bütün ekonomiyi etkileme potansiyeli ve bazı hâllerde ülkenin savunması için önemi sebebiyle bu  sektörler için ‘stratejik’ sıfatı da kullanılmaktadır.
Az gelişmiş ülkelerde KİT kurmanın önemli diğer bir gerekçesi, sanayileşme idi. Sermayedar sınıfın sermaye birikiminin ve riziko üstlenme kabiliyetinin yetmeyeceği, büyük meblağlar gerektiren rizikolu yatırımları devletin kurduğu KİT’ler yapabilirdi. Devlet yeni üretim faaaliyetleri kurarken, dışardan ülkeye yeni teknolojiler getirebilir, döviz kazanacak ihracat yapabilirdi.
KİT’lerin üçüncü önemli işlevi, geri kalmış bölgeleri kalkındırmak idi. Sermayedarların yatırım yapmadığı geri kalmış yöreleri kalkındırmak için, devletin oralarda işletmeler kurması makul ve gerekli görülmekte idi. Geri kalmış yörelerde kamu işletmesi kurmağa karar verirken, devlet, kararı, kurulacak işletmenin kârlılığına bakarak değil, sosyal fayda-maliyet tahliline göre almakta idi. Sosyal maliyet-fayda tahlili, toplumsal açıdan yapılan bir maliyet ve kazanç karşılaştırmasıdır. Geri kalmış bir yörede, özel sektörün muhasebe yöntemlerine göre zarar edecek bir yatırım projesi, sosyal fayda-maliyet hesabına göre kazançlı bulunabilir, ve gerçekleştirilebilirdi.
Sosyal fayda-maliyet hesabının ayrıntısına girmeden, mantığı hakkında bir fikir verelim. Bir yatırım projesinin mutad kârlılık hesabında, işletmenin ödeyeceği işçi ücretleri maliyetten sayılır. Sosyal fayda-maliyet tahlilinde ise, geri kalmış yörede kurulacak işletmede çalışacak işçiler işsiz ise, onlara ödenecek ücret ya kısmen hesaba katılır veya sıfır dahi sayılabilir. Çünkü işsiz bir insanı istihdam etmenin topluma hiçbir maliyeti (üretim kaybı) yoktur. Örneğin, toprağı işleyerek geçinen bir aileden bir kişiyi o faaliyetten uzaklaştırdığınızda ailenin tarımsal üretimi azalmıyorsa, o kişiyi başka bir işte istihdam etmenin toplumsal maliyeti yoktur. Bu durumdaki insanları istihdam edecek yeni işletmelerin sosyal fayda-maliyet hesabında, bunlara ödenecek ücret sıfır veya gerçekte ödenenden çok daha az telakki edilir.
Genel olarak sosyal fayda-maliyet hesabında, yatırım projesinde kullanılacak girdilerin piyasa fiyatları bunların sosyal maliyetini yansıtmıyorsa, sosyal maliyeti bir şekilde tahmin edilip esas alınmakta idi. Bu muhakeme ile toplumsal kazancı hesaplanan yatırım projeleri sosyal açıdan kazançlı ise, özel kârlılık hesabına göre zarar edecek gibi görünse dahi,  gerçekleştirilmekte idi.
Bunun dışında, KİT’ler ilâç, aşı, ekmek, süt, okul malzemesi gibi ‘sosyal mallar’ üretmek için de kurulmakta idi.
KİT’lerin sosyal mallar üretmesinin kuramsal gerekçesi ne idi? Bu gibi malların tüketimi, tüketen kişilere verdiği ferdî faydanın ötesinde bütün topluma (genel sağlık düzeyini, genel eğitim düzeyini yükseltmek gibi) faydaları vardır. Bu sebeple özel üreticilerin kâr hesabına dayanan arzının ve tüketicilerin talebinin belirleyeceği fiyat ve üretim-tüketim miktarları, sosyal mallara toplumsal ihtiyacı karşılamaz. Sosyal malları ya sübvansiyonlayarak özel sektöre ürettirmek, ya da düşük kârla çalışacak KİT’lere ürettirmek gerekir.
KİT’ler, işgücü piyasasında ücretleri düzenlemekte de rol oynadı. Türkiye’de KİT’ler işçilere genellikle özel sektördekinden daha yüksek ücret ödemekte ve bu politika özel sektörde ücretleri etkilemekte idi.
KİT kurma amaçları arasında, istihdam yaratma, (Sümerbank’ın dokuma, konfeksiyon, kundura üretmesi gibi) emekçilerin bazı temel ihtiyaçlarını üretip ucuz satma, özel sektör işletmelerine ucuz girdi sağlamak da sayılabilir. Buraya kadar sayılanlar, KİT’lerin meşru işlevleridir. Bunun dışında, Türkiye’de burjuva sınıfın siyasetçileri, KİT’leri, kadrolarını taraftarlarına seçim ganimeti ve ‘arpalık’ olarak dağıtmak için de kullandı..
Sonuçta; Türkiye’de KİT’ler sanayileşmede etkili oldu. Kamu sektörünün yatırımlarını merkezî hükûmet, katma bütçeli idareler, mahallî idareler, döner sermayeler ve KİT’ler yapar. KİT’ler, kamunun sanayi (imalat, enerji, madencilik), tarım, ve hizmet alanlarında yatırımlarını yapar. 1979-85 yıllarında KİT yatırımları toplam kamu yatırımlarının yarısını aştı, sonra bu pay tedricen azaldı.  Türkiye imalat sanayiinde iş bölümü oluştu: Özel sektör  tüketim malları üreten ‘hafif sanayide’ hâkim mevkide iken, KİT’ler büyük ölçekli ve ‘ağır’ iş kollarında (metalürjide, kimya sanayiinde, makina sanayiinde) yoğunlaştı.

KİT’LERİN HİKMETİ KALMADI MI?
Son 25 yıldır, Türkiye’de burjuva sınıf, KİT’leri tasfiye etmek için birkaç gerekçe öne sürmektedir: (1) KİT’ter zarar etmektedir. Özel teşebbüs onları daha iyi yönetir. (2) Özelleştirme, sermaye mülkiyetini ‘tabana yayar’. (3) Devlet, en elzem kamu hizmetleri ve altyapı yatırımları dışında üretim yapmamalıdır. Özelleştirme gerekçesi olarak pek gösterilmese de, birikmiş kamu borcunu ödemek de bir özelleştirme saikidir. Bu gerekçeleri birer birer inceleyelim.
Burjuva iktisadına göre, bir işletme zarar ediyor ise, kullandığı toplumsal kaynaklar kadar ‘değer’ yaratmadığı anlamına gelir. Zarar eden işletme toplumun refahını azaltır, çünkü sermaye birikimine katkı yapamaz. Sermaye birikiminin kaynağı kârdır.
Piyasada rekabet azaldığında sermayedarların fiyatları nasıl keyfi tespit ettiğini düşünecek olur isek, piyasa fiyatları ile hesaplanan kâr-zarar hesabının, işletmede kaynak kullanma disiplininin ve işletmenin toplumsal faydasının sıhhatli bir ölçüsü olamayacağı ortadadır. Bunu bir kenara koyup, kâr-zarar hesabının işletmelerin toplumsal faydasının ölçüsü olduğunu kabul etsek dahi, KİT’lerin kâr etmesi gerektiği iddiası iki önemli dayanakla reddedilebilir. Birincisi, KİT’lerin birçoğunun kuruluş işlevi zaten kâr etmekle bağdaşmaz. İkincisi, iktidarların KİT’lere, rasyonel yönetilmelerine fırsat vermeyecek şekilde müdahale ettiğidir. Bu itirazları biraz açalım.
Doğal tekelleri özel sektöre bırakmamak ve sanayileşme saikleri ile kurulan KİT’lerde, kârlılık (veya zarar etmeme), bir performans kıstası olarak alınabilir. Buna mukabil, bölgesel kalkınma, sosyal mal üretme, emekçilerin ihtiyaçlarını üreterek ucuz fiyata satma gibi başka amaçlar ile kurulmuş KİT’lerin kâr etmesi zaten beklenmez. Bunların başarı kıstasları, işletmenin kârlılığı olmaz; kurma amacına uygun başka başarı ölçütleri kullanmak gerekir. Nitekim, Türkiye’de KİT’leri düzenleyen yasalar, KİT’lerin işlevlerini yerine getirirken uğradıkları zararları ‘görev zararı’ diye adlandırmış ve Hazine’nin bu zararları karşılamasını öngörmüş idi. Şimdi kritik soru şudur: Türkiye’nin bölgesel kalkınma sorunu çözülmüş müdür? Eğitimle, sağlıkla ilgili sosyal malları KİT’lerde üretme gereği kalmamış mıdır? Bu sorulara verilecek cevap olumsuz ise, Türkiye’de bu işlevleri yerine getiren KİT’leri ‘zarar ediyor’ gerekçesiyle özelleştirmek akla sığmaz.
KİT’lerin kâr-zarar meselesinde diğer itiraz, burjuva iktidarlarının KİT’leri yönetme tarzı ile ilgilidir. KİT, kamu tasarruflarıyla kurulmuş, ama kendi kuruluş yasalarına göre, devletin merkezî idarî teşkilatı dışında işleyen özerk kuruluştur. Türkiye’de 1950’lerden beri KİT yönetim reformu siyasî gündemden çıkmamıştır. Sorun, iktidarların KİT’lerin yönetimine müdahaleleridir. Meselâ 1961’de Devlet Plânlama Teşkilâtı kurulduktan hemen sonra, ilk plânlamacı ekip, siyasî iktidarla görüş ayrılığı sebebiyle istifa etti. Çatışma konularından biri, plânlamacıların KİT’leri siyasî iktidarların müdahale alanından çıkarmak istemesi ve siyasî iktidarın buna yanaşmaması idi.  İktidarların KİT yöneticilerini sık sık değiştirmesi, müdüriyetlere ve yönetim kurullarına ehil olmayan kişiler ataması, KİT’leri gereksiz istihdama zorlaması ve KİT fiyatlarını (seçim öncesi ve sonrası) siyasî mülahazalarla ayarlaması, KİT’lerin verimsiz işleme ve zarar etme sebepleri arasındadır. Şimdi burjuva sınıf, kendi iktidarlarının KİT’leri suiistimal etmesini gerekçe göstererek, KİT’leri tasfiye etmektedir.
Zarar ettiği, yani iyi idare edilmediği, özel mülkiyette daha iyi idare edileceği gerekçesi ile bir KİT özelleştiriliyor ise, o KİT’in üretim kapasitesini korumaya dikkat etmek mantık gereğidir. Blok satışla özelleştirilen bazı tarımsal işletmelerde, satış şartnamesinde KİT üretiminin devam etmesi öngörülmüş olmasına rağmen, KİT’i arazisine tamah ederek devralan özel şirketin üretimi temsilî düzeye düşürdüğünü, Kamu İşletmeciliğini Geliştirme Merkezi (KİGEM) yöneticileri tespit etmiştir. Ayrıca, KİT’ler zarar ettiği için özelleştirilmekte ise, neden sadece zarar eden KİT’lerin özelleştirilmediği, kâr eden KİT’lerin neden özelleştirildiği sorusu cevapsız kalmaktadır. Cevapsız kalan başka bir soru da, eğer kamu işletmeciliği tabiaten dirayetsiz ise, neden, iktidarın özelleştirdiği TÜPRAŞ gibi bazı KİT’leri başka (çoğu gelişmiş) ülkelerin KİT’lerine satmakta olduğudur.
KİT’ler kamu ekonomisine yük değildir. Devlet Plânlama Teşkilâtı’nın 2005 Programında, 2004 Yılı Kamu Kesimi Genel Dengesi tablosuna göre özelleştirme kapsamında olan KİT’ler, topluca 1597 trilyon TL tasarruf yapıp (‘kâr edip’) 1097 trilyon TL yatırım yaparak, kamu genel dengesine 500 trilyon TL bırakmış; özelleştirme kapsamında olmayan KİT’ler de, topluca 2108 trilyon TL tasarruf sağlayıp 2605 trilyon TL yatırım yaparak, 497 trilyon TL açık vermiştir. Kamu genel dengesine tüm KİT’ler 3 trilyon TL safi (tasarruf-yatırım fazlası) katkı yapmıştır. 2003 yılında KİT’lerin bu toplam katkısı (sermayedar ağzıyla ‘kârı’) 1889 trilyon TL oldu. Bu rakamları, tabiatiyle iktidarın çeşitli müdahaleleri, yaptırdığı veya yaptırmadığı yatırımlar etkilemektedir. KİT’lerin topluca kamu kesimininin borçlanma gereğini artırdığı yıllar da olmuştur. Burada anlatılmak istenen, KİT’lerin yapısal olarak zarar etme eğiliminde olmadığı, kâr/zarar durumlarının iktidarların dayattığı fiyat, yatırım istihdam politikalarının etkisi altında belirlendiğidir.
Sonuçta; burjuva sınıfın KİT’leri tasfiye programında kâr-zarar tartışmasının samimiyetsizliği apaçıktır. Samimi olsalar, kâr eden KİT’leri satmaz ve zarar eden KİT’lerin yönetimini toplumsal ihtiyaçlara göre ıslah ederlerdi.
Sermaye mülkiyetini “tabana yayma” fikri özelleştirmeyi telkin eden yayınlarda geçmektedir. İddiaya göre, hisseleri “halka satış” yöntemi veya İstanbul Menkul Kıymetler Borsası’nda arz yöntemiyle, KİT’lerin mülkiyeti halk arasında yayılacak ve servet dağılımı daha adil hâle gelecektir. Amaç bu olsa, KİT hisselerini blok satma yöntemi hiç uygulanmazdı; oysa özelleştirmenin büyük kısmı blok satışla yapılmaktadır. Kaldı ki, KİT’lerin tüm mülkiyeti hisseler hâlinde ülkenin yoksul kesimlerine bedava dahi dağıtılsa, kapitalizmde sermayenin güçlü yoğunlaşma eğilimi karşısında, gelir dağılımı üzerinde çok kısa sürecek bir etkisi olabilirdi. Sermaye mülkiyetini dağıtmak, özelleştirme programına toplumun tepkisini yumuşatmak için uydurulmuş bir kılıftır.
Kamu borucunu ödemek, özelleştirmenin bir saiki olarak karşımıza çıkmaktadır. Borç ödemek için KİT satmanın adaleti sorgulanabilir. KİT’ler, geçmiş nesillerin zorunlu tasaarufları ile kuruldu. Bu tasarruflar, kısmen devletin bütçesinden yapılan tasarruflarla, yani vergi gelirleriyle gerçekleşti. Kısmen de emekçilerin sosyal güvenlik kurumlarında biriken tasarruflarıyla gerçekleşti. Şöyle ki, 1964-1987 yıllarında faaliyet gösteren Devlet Yatırım Bankası (DYB), Sosyal Sigortalar Kurumu’na (SSK) tahvil satarak temin ettiği fonları, işletmeci KİT’lere uzun vadeli krediler şeklinde aktardı. Bu suretle DYB, KİT’lerin çok sayıda yatırım projesini SSK fonlarından düşük faizle kaynaklandırdı.  Dolayısıyla bugün KİT’ler üzerinde, ödedikleri vergiler yoluyla bütün toplumun hakkı varsa, SSK mensubu işçilerin hem ödedikleri vergiler, hem de SSK’dan aktarılan kaynaklar sebebi ile, fazladan hakkı vardır. Ancak buna ne SSK, ne de sendikalar dikkat çekmiştir.
Kamu borcunun ayyuka çıkmasının sebebi, kısmen burjuva iktidarlarının kamu kaynaklarını israfı (TBMM’deki ceylan derisi koltuklar bunun timsalidir), kısmen Güneydoğu’daki askerî harekât harcamaları, kısmen 2001’de koalisyon iktidarının soyulmuş birtakım bankaları kurtarma kararı ve kısmen de 1980’lerin ortasından beri kamu borcuna Hazine’nin ödediği fahiş tefeci faizleridir.  Emekçilerin refahına yansımayan kamu borcunu emekçi nesillerinin geçmiş birikimleriyle ödemenin sermayedarlara nasıl büyük bir transfer teşkil ettiği ortadadır. Ancak burjuva sınıf, ideolojik bombardımanı ile emekçileri kendi tasarruflarıyla kurulan kurumlardan yabancılaştırarak bu transferi gerçekleştirmektedir.
Şayet KİT’ler gerçekten kamu borcunu ödemek için özelleştirilmekte ise, iktidarların bunu kelepir fiyatlara değil de, mümkün mertebe yüksek fiyatlara satmağa çalışması gerekirdi. Fakat her KİT özelleştirmesinde kamu varlığının bedavaya gittiğini burjuva basın bile yazmaktadır. Esasen yüksek reel faiz hadleri bütçeyi büyük bir transfer mekanizmasına çevirmiş iken, burjuva iktidarların kamu borcunu süratle tasfiye etme telaşında olduğuna inanmak zordur.
Geriye kalıyor üçüncü özelleştirme amacı: KİT’leri sermayedarlara mümkün mertebe düşük bedelle devretmek. Bunun teorik kılıfı, devletin asayiş-adliye-savunma işlerine bakması ve ekonomide sadece bazı altyapı hizmetleri sağlaması gerektiği yolunda yeni liberallerin öne sürdükleri görüştür. 
Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nın Türkiye’de Özelleştirme başlıklı metninin ‘Özelleştirmenin Amacı’ kısmının ilk cümlelerinde bu fikri açık seçik görüyoruz: “Özelleştirme ile devletin ekonomideki sınaî ve ticarî aktivitesinin en aza indirilmesi hedeflenirken, rekabete dayalı piyasa ekonomisinin oluşturulması, devlet bütçesi üzerindeki KİT finansman yükünün azaltılması, sermaye piyasasının geliştirilmesi ve atıl tasarrufların ekonomiye kazandırılması, bu yolla elde edilecek kaynakların altyapı yatırımlarına kanalize edilebilmesi mümkün olacaktır. Özelleştirmenin temel amacı nihaî olarak, devletin ekonomide işletmecilik alanından tümüyle çekilmesini sağlamaktadır.”
Birer birer inceleyelim.
KİT’lerin kamu ekonomisine yük olmadığına yukarıda değindik. Sermaye piyasasını geliştirmek için KİT özelleştirmek, Dünya Bankası’nın az gelişmiş ülkelere telkinidir. Rantiyeler ve simsarlar hisse senedi alış satış hacmini büyütünce ülkede yatırımların artacağı ve (borsada hisseleri alınıp satılan) şirketlerin daha iyi yönetileceğine dair, hiçbir kanıtı olmayan batıl bir iddiaya dayanmaktadır.
Geçelim atıl tasarrufları harekete geçirmek iddiasına: KİT’leri özelleştirince hangi atıl tasarruflar ekonomiye kazandırılmış olacaktır? Büyük tasarrufları kimse evde para, altın şeklinde tutmaz; bankada mevduat olarak tutar. Bankada tutulan parasal tasarruflar atıl değildir; kredi vermekte kullanılır. Özelleştirme İdaresi KİT’leri özelleştirdikçe, halk altın bileziklerini ya da gayrimenkullerini satıp hisse alsa, bu, olsa olsa, altın ve gayrimenkul fiyatlarını düşürür, hisse fiyatlarını artırır. Böyle bir sürecin sabit sermaye yatırımlarında artışa yol açması için bir sebep yoktur. Özel sektör yatırımlarını uyarmanın yolu, reel faizleri düşürmek, halkın gelirini artırarak iç piyasayı hızla genişletmek, banka kredilerini yatırımlara yönlendirmek ve yurtta üretilen malların ithalatına son vermektir. Dolayısyla atıl tasarrufları ekonomiye kazandırmak iddiası da boştur.
Özelleştirme İdaresi’nin beyanına yansıyan, burjuva sınıfın asıl muradı, KİT’lerin özel sektöre karşı rekabet etmesine son vermek ve devleti işletmecilikten çıkarmaktır..
Görüldüğü gibi Özelleştirme İdaresi’nin özelleştirme gerekçeleri arasında, KİT kurma gerekçelerinden hiçbirine uzaktan dahi bir atıf yoktur. Burjuva sınıf, Türkiye’nin geri kalmış yörelerinin bölgesel kalkınma meselesini, özel sektörün yatırımlarını Marmara ve Ege bölgesinde dengesiz bir şekilde yığmasına rağmen, yine özel sektör yatırımlarına havale etmektedir. Sosyal mal üretme, istihdam yaratma, ücretleri düzenleme gibi diğer işlevlerini konuşmayı dahi gereksiz bulmaktadır.
Özelleştirme İdaresi, rekabete dayalı piyasa ekonomisi kurmaktan dem vurmakta, ama doğal tekel işleten KİT’leri özelleştirmenin piyasa rekabetini nasıl etkileyeceğine değinmemektedir. 1980’lerde doğal tekellerin kamu kontrolundan sermayedar gruplarının kontroluna geçmesine, hatta yabancı sermaye gruplarının kontroluna geçmesine toplumun itiraz edeceğini öngören T. Özal, özelleştirilen doğal tekellerde ve stratejik iletmelerde kamunun ‘altın hisse’ denilen kritik bir hisse oranını muhafaza edeceğini taahhüt etmişti.  Ancak toplumun konuyu kanıksaması neticesinde, burjuva iktidarı, TÜPRAŞ ve Erdemir uygulamalarında bu ilkeyi de gözden çıkarmıştır.
Mahfi Eğilmez egemen zihniyeti açıkça ifade etmiştir: “Kapitalist sistemi (ya da aynı kapıya çıkacak olan adlarla söylemek gerekirse piyasa sistemini veya serbest rekabet düzenini) benimsemiş olan bir ekonomide kamu kesiminin mal üretiminin içinde olması uygun değildir... Eğer piyasa düzenini baz alacak bir ekonomik sistemi benimsemişsek, o zaman kamu kesimi yavaş yavaş üretimden çekilecek ve elindeki üretim işletmelerini özelleştirme yöntemiyle özel kesime devredecek demektir. Özel kesime devredilen işletmeler, kamu kesimi elindeyken daha iyi yönetilmiş olabilir ya da tam tersine özel kesime devredildikten sonra daha kötü yönetilmiş, hatta kapatılmış olabilir. Bunların önemi yoktur... Önemli olan benimsenmiş olan sistemin gereğinin yapılmasıdır... Eğer seçtiğimiz piyasa ekonomisi sisteminin doğru bir seçim olduğuna inanıyorsak, özelleştirmenin bunun kaçınılmaz sonucu olduğunu kabul etmemiz gerekir. Yok eğer seçtiğimiz sistemin yanlış olduğunu ileri sürüyorsak, o zaman özelleştirmeyi değil sistemi tartışmamız gerekir.” 
Bu sözler, işçi sınıfına ve emekçilere –İşte kapitalizm budur, gücün yetiyorsa kendi düzenini kur, demektedir.

SONUÇ
1980’lerden beri burjuva iktidarları, KİT’lerde yatırımları kısarak, kadrolarını azaltarak ve istihdamı taşeron şirketlere devrederek KİT’leri verimsiz ve işlevsiz hâle getirmekte yol aldı. Buna bakarak, işçi sınıfının KİT’lerin AKP gibi iktidarların kontrolunda kamu mülkiyetinde kalması için mücadele etmesine değip değmeyeceği sorulabilir. Gerçekten de KİT’lerde yapılan kurumsal tahribat, KİT çalışanlarında birikmiş sosyal amaçlı, kalkınmacı kamu işletmeciliği tecrübesini hızla yok etmekte ve mevcut KİT’lerin emekçi iktidarında plânla yönetilen ve hızla kamulaşan bir ekonominin temel taşları olarak işleme kapasitesini azaltmaktadır.
Ancak, KİT’leri özelleştirme siyaseti, Türkiye’de sermayedar sınıfın işçilere ve diğer emekçilere genel saldırısının bir unsurudur. Karşı taarruza geçinceye kadar, emekçilerin mevzilerini, kazanımlarını savunması gerekir. KİT’lerin özelleştirilmesine direnmeyi kendi başına bir mücadele olarak düşünmemeli; bunu, taşeronlaşmaya karşı mücadelenin, KİT’lerin siyasî kadrolaşmasına karşı mücadelenin, kamu hizmetlerinin özelleştirilmesine karşı mücadelenin ve sair mücadelelerin tamamlayıcısı olarak düşünmelidir.
Daha önemlisi; bugünün özelleştirmeleri, yarın işçi sınıfının iktidarında yapmak gerekecek kamulaştırmaların boyutlarını büyütmektedir. Özelleştirme işine yabancı sermaye karıştıkça, işçi sınıfı iktidarının kamulaştırma işi uluslararası bir boyut kazanıp, emperyalist müdahalelere bahane olacaktır. Bu sebeple, işçi ve diğer emekçi sınıfların ve demokratik kitle örgütlerinin KİT özelleştirme uygulamalarını engellemek için mücadele etmesi, ve yabancılara satışları kösteklemek için uğraşması, sadece bugünü değil, yarını kurtarmak için de gereklidir.