Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Abant platformu toplantıları kime ve neye hizmet ediyor?

1-3 Temmuz 2005 tarihleri arasında Erzurum Palandöken’de “Yeni Bir Çağın Eşiğinde Eğitimde Yeni Arayışlar” başlığıyla düzenlenen 9. Abant Platformu, eğitim ve eğitim sistemi üzerine düşünce ve önerileri içeren bir “sonuç bildirgesi” yayımlandı. “Eşbaşkanlığı”nı Prof.  Niyazi Öktem’in yaptığı bu toplantılar sonucunda yayımlanan “bildirge”de, eğitim alanındaki sorunların “çözümüne ilişkin” düşünce ve “öneriler” açıklandı..
Abant Platformu’nun 9. toplantısında ortaya konan ve ‘Sonuç Bildirgesi’nde bir bölümü, maddeler halinde açıklanan görüşleri başlıca birkaç noktadan ele alacağız : Abantçıların ‘sahip olunması’nı istedikleri “tarih bilinci”nin nasıl bir şey olduğu; “eğitimde fırsat eğitliği” üzerine söylenenler ve bu ikincisiyle doğrudan bağlantılı olarak, “eğitimin piyasaya açılması” sorunu. Ancak bundan önce, bu toplantıları düzenleyenlerin, Platform ve toplantılarının “her kesimden fikir sahiplerini bir araya getirme” ve böylece, “ülkeyi kaos ortamına sürüklemek isteyen yaklaşım ve eğilimlerin...bertaraf edilmesi”ni sağlama amacına ilişkin söylenenler üzerinde durmamız gerekiyor.

ABANT PLATFORMUNDA BİR ARAYA GELENLER VE HEDEFLERİ

İlki 16-19 Temmuz 1988’de gerçekleştirilen ve dokuzuncusu Erzurum’da yapılan Abant Platformu toplantılarını düzenleyenler, “Sağcı-Solcu, Marksist-Ateist, Devrimci-Muhafazakâr, Ülkücü-Refahçı, Akademisyen- Gazeteci, Hukukçu-İlahiyatçı, Sosyal bilimci-Pozitif bilimci, ülkedeki pek çok farklı meslek ve eğilime mensup” fikir sahiplerinin  katılımıyla “ülke ve insanlık sorunlarının çözümü için ortak platformları yaratma” iddiasındadırlar.
Düzenleyicileri ve destekçilerinin atfettiklerine bakılırsa, bu platformlar, “bugün meydanlarda boy salmaya veya iktidar nimetinden pay almaya çalışan birçok kişinin ağzını açmadığı veya açamadığı, birçoğunun da böyle bir toplantıya katılmaktan bile çekindiği ve kaçındığı bir zamanda, ülkedeki sert ve gergin atmosferin normalleştirilmesinde pek etkili” olmuşlar; “sağduyuyu, hoşgörüyü ve diyalogu ön plana çıkarmaya” çalışmışlar ve “özellikle milletimizi Laik-Laiklik karşıtı, dindar-dinsiz, ilerici-gerici, Türk-Kürt, Alevi-Sünni diyerek farklı kamplara bölmeye çalışan ve böylece ülkeyi bir kaos ortamına sürüklemek isteyen yaklaşım ve eğilimlerin sivil bir anlayışla bertaraf edilmesinde” önemli rol oynamışlardır!..
“Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı” Başkanı Harun Tokak’ın ifadesiyle ‘Abant Bilimsel Danışma Kurulu’, “Türkiye’nin ortak birikimi olan insanların savrulmuş dünyalar yerine bir platformda toplanması”nı sağlayarak “farklı görüşlere yelken açan akademisyen, politikacı ve medya mensupları(nın) birçok önyargıyı bilgi sanmak”tan kurtulmalarını gerçekleştirmiş ya da kurtulmalarına yardımcı olmuştur.
“Her görüşten akademisyen, politikacı, medya mensubunu bir araya getirdik” iddiasını “sol”dan onaylayan ve “Platform”un “bilimsel Koordinatörleri” arasında yer alan Prof. Dr. Mete Tunçay ise, Abant Toplantılarına katılışını, “Ülkemizin gelecekte de, çağdaş dünyayla uyumlu olarak demokratik ve özgür bir yaşam sürebilmesi için, bu toplantılara hakim olan diyalog ruhunun yaygınlaşmasını zorunlu görüyorum” diyerek, gerekçelendirmektedir. Prof. Tunçay’a göre, “Sorun, birbirimizi ‘öteki’leştirmeden ortak bir yurttaşlık bilinci içinde bir arada yaşama iradesine erişmektir” ve söz konusu toplantılar buna hizmet etmektedir.
Peki gerçek nedir? Abant Platformu, ileri sürüldüğü gibi, toplumun her kesiminden, “pek çok farklı meslek ve eğilime mensup” aydınları, ‘fikir İnsanları’nı bir araya mı getirmiştir?
Böyle olmadığını, aksine, aralarında Prof. Mete Tunçay ve Mehmet Altan gibi “solcu tarihçi”, “solcu iktisatçı” oldukları rivayet edilen bir-iki burjuva liberal-“ikinci Cumhuriyetçi”nin “garnitür” niyetine eklendiği Abant toplantıları müdavimlerinin tamamına yakını “muhafazakar milliyetçi” ve “mukaddesatçı” kesimin temsilci ve sözcülerinden ibarettirler. Abant toplantılarını düzenleyen Vakfın başkanı, bu toplantılara methiyeler düzen Hüseyin Gülerce, İstanbul eski Belediye Bakanı Müfit Gürtuna, Fethullah Gülen’in Amerikancı “ılımlı İslam” anlayışını ve Amerikancı “Cihad” fetvasını savunan İlahiyatçı Prof. Bekir Karlığa, Abant toplantılarının koordinatörlüğünü yapan Devlet Bakanı Mehmet Aydın, İstanbul Üniversitesi profesörlerinden Niyazi Öktem, Prof. Kenan Gürsoy, Prof. Mithat Melen, Zaman Gazetesi yazarı Ali Bulaç, Gülen’i “küresel hidayete ermiş Rabbin aziz kulu” olarak reklam eden ve Soros’un “Açık Toplum Enstitüsü”yle ilişkili Eser Karakaş; bütün bunlar, “bir tek görüş”ün; Fethullahçı-Nurcu tarikatın misyonerleri olarak bu toplantıların en aktif unsurlarını oluşturmuşlardır. Hal böyle olunca da, Prof. Tunçay’ın, “çağdaş dünyayla uyumlu demokratik ve özgür yaşam” için, Abantçı “diyalog ruhunun yaygınlaştırılması zorunluluğu”na yaptığı vurgu havada kalmaktadır. Abant Platformu Toplantılarını düzenleyenler, ileri sürüldüğü gibi , “Türkiye’nin birikimi”ni temsil eden bilim ve düşünce adamlarını, entelektüel simalarını, gazetecilerini ve yazarlarını “ortak bir milli paydada birleştirme”; ve böylece, “ülke ve insanlık sorunlarının çözümü için ortak platformlar yaratma”yı değil, –ki, sorun bu kapsamda konduğunda, “çözüm” mevcut sistem koşullarında ve sınırları içinde kalınarak gerçekleştirilemez– aşağıda bazı yönleriyle ele alacağımız muhafazakar İslami-Osmanlıcı görüşleri, “Türkiye’nin ortak değerleri ve zemini” haline getirmeyi amaç ve hedef olarak belirlemişlerdir.
Düzenleyicilerine göre, Abant Platformu toplantıları, “ülkenin sorunları üzerine düşünen, çözüm üretme gücü bulunan her kesimden Türk insanının katıldığı” ve “toplumsal uzlaşıyı esas alan özgür düşünce ve tartışma platformları”dır!
Belli bir fikri, kültürel, politik-sosyal ve iktisadi amaca sahip oluşturucular (Fethullah Gülen ve tarikatı) Amerikancı “ılımlı İslam Projesi”ni benimsemiş sermaye kesimleri ve onların “aydınları” tarafından düzenlenen bu toplantıların, “herkese ve halka hizmet için” gerçekleştirildikleri; bu toplantılara, “toplumun her kesiminden katılım olduğu” iddiası, reklama yönelik ve gerçekçi olmayan bir iddiadır. Tokak’ın “bağımsız bir ‘think tank’ kuruluşu” haline geldiğini belirttiği Abant Platformu toplantıları, yol göstericisinin ABD’de üstlendiği ve “Cihadı ancak devletler ve düzenli ordular ilan edebilir” diye fetva vererek, Amerikan işgallerine dini koruma sağlamaya çalıştığı bir veri olmak üzere, Amerikancı görüşlerin ele alınması ve kabul görmesinin platformlarıdır. Abant Platformu, ABD’nin yayılma stratejisinin “demokratik görünüşlü” bir payandasına dönüşmüştür. Rockefeller Vakfı’nın desteğindeki “Tarih Vakfı”nın Abant Platformu toplantılarında gördüğü işlev, dikkat çekicidir. Abant Platformu toplantılarının 8.si 26 Nisan 2004’te Washington’da düzenlenmiştir, ve konusunu, “laiklik ve demokrasiyi bünyesinde barındıran bir ülke olarak” Türkiye’nin “Müslüman ülkelere lider olup olamayacağı” oluşturmuştur. Amerikan emperyalizmi ve Bush yönetiminin Asya ve Kuzey Afrika ülkelerine yayılma stratejisinde (önce BOP ve sonra GOP olarak ifade edildi) “ılımlı İslam”ı kullanmayı hedeflediği, bunu da Türkiye gericiliği aracılığıyla gerçekleştirmeye çalıştığı dikkate alındığında, bu “platform”un, Beyaz Saray ve Pentagon politikalarıyla uyum içinde koordine edildiği daha baştan bellidir. “Türkiye’nin İslam dünyasına liderlik etmek için en iyi konuma sahip ülke olduğu” yönündeki Huntington’cu görüşe toplumsal destek sağlama görevi, böylece AKP hükümetiyle birlikte, Fethullah Gülen’in esinlediği Abant Platformu’na ihale edilmiştir.

“ÜLKE VE İNSANLIK SORUNLARININ ÇÖZÜMÜ” VAAZI  VE ABANT PLATFORMU
Abant toplantılarını düzenleyenler, bu toplantılarla, toplumu –onlar “milletimiz” diyorlar–”farklı kamplara bölmeye çalışan ve böylece ülkeyi bir kaos ortamına sürüklemek isteyen yaklaşım ve eğilimlerin sivil bir anlayışla bertaraf edilmesi”ni ve böylece “Türkiye’nin ortak değerleri ve zeminini oluşturmak” istediklerini ileri sürüyorlar.
Abantçılar, her şeyden önce, kaosun ve “kaos ortamına sürükleme”nin kaynağı ve nedenlerini bir yana itiyor; bunu toplumu (“milletimiz”) farklı kamplara bölmeye çalışan belli kesim ve kişilerin kötü niyetli çabalarının ürünü olarak ele alıyorlar. “Ortak değer ve zemin” söylemiyle bölücü, şoven milliyetçi ve dışlayıcı görüşlerine korugan oluşturmaya çalışan Fethullah müritleri, adını açıkça belirtmiyorlar ama, bu söylenenlerden, onların Kürt inkarcısı, işçi ve emekçilerin hak arayışlarına karşı, demokratik-siyasal özgürlükler için mücadeleyi kaos etkeni sayan bir platformda bulundukları sonucu çıkarmak, haksızlık olmayacaktır.
Kuşkusuz toplumda, Fethullah “havari”lerinin söyledikleri türden bir bölünme vardır. Bu bölünmenin, bölünenlerin nesnel konum ve çıkarlarıyla çelişir olduğu da bir gerçektir. Ancak, toplum, “farklı kamplara”, salt bu “suni” bölünme nedeniyle değil, esasen daha derinde yatan nedenlerle, sınıf temelli bölünmeyle sahiptir. Fethullahçıların “kaos” nedeni saydıkları bölünme de gerçekte budur.
Toplumun gruplara, politik partilere, “sağcı-solcu” kesimlere bölünmesini, düşünsel-fikri farklılıklarla açıklayan ve “laik-laiklik karşıtı, dindar-dinsiz, ilerici-gerici, Türk-Kürt, Alevi-Sünni” olarak bölünmeyi kaos nedeni sayan Abant Platformu sözcüleri, bu ayrımlara karşı birleştirici bir rol üstlendiklerini ileri sürerlerken, hem bu ayrım ve bölünmeleri salt iradi oluşumlar olarak alıyorlar, hem de burjuvazi ve devletinin politikalarının bu tür bölünmüşlüklerde oynadığı rolü görmezden geliyorlar. Bu anlayışta, toplumun bu biçimdeki bölünmesinde, üretim sürecinde tutulan yer ve konum; ve üretim araçları sahipliğinin ya da yoksunluğunun nasıl bir işlev gördüğüne ise, yer yoktur.
Kuşkusuz, işçi sınıfı ve emekçiler, dini inanç, mezhep ve milliyet farkı, ve politik görüş temelinde bölünmemeli; sermaye partileri ve kurumlarının kendi çıkarlarıyla ‘ortak’ hiçbir yanının olmadığını bilerek hareket etmelidirler. Ancak Abant Platformu organizatörleri ve katılımcılarının böyle bir tasaları yoktur. Onlar, bu ayrımlara işaret ederek, tutucu, dinci-gerici bir hat üzerinde birleşilmesini istiyorlar. Bu anlayışın bölünmeyi derinleştirici işlev gördüğünü sosyal pratik göstermiştir. Şu da bir gerçektir ki, dini inanç, mezhep ve milliyet kökeni ve politik görüş temelinde gerçekleşmiş farklılıkların işçi ve emekçilerin sınıfsal çıkar ve hedefleri yönünde “ortadan kaldırılması”, düzen savunucusu bu tür örgütlenme ve platformların aracılığıyla olanaksızdır. Bu, ancak, sermaye ve gericiliğe; burjuvazi ve emperyalizme karşı sınıf mücadelesi yoluyla gerçekleştirilebilir.
Abant Platformu’nun “mukaddesatçı-muhafazakar” fikir babaları ise, emekçilerin talepleri için mücadelesini ve sınıfsal çıkarları ve kurtuluşları için örgütlenmelerini, “ülkeyi bir kaos ortamına sürüklemek isteyen yaklaşım ve eğilimler” kategorisinde görmektedirler. “Milletimiz” kavramı verilerden biridir ve şoven yaklaşımla Kürtlerin varlığının inkarı üzerinden şekillenmiştir. Abant Platformu düzenleyicileri, “Türkiye’nin ortak değerleri ve zemini”nde birleşmekten söz ediyorlar ama, örneğin “Kürtlere, Alevilere, ilericilere” yönelik baskı ve saldırıların hangi tür “ortak değerler”den olduğunu (!) akıllarına dahi getirmek istemiyorlar. Bu bir yana, onların “anlayışı”na göre, ülkede ve toplumda sömüren-sömürülen; ezen-ezilen ilişkisinden söz etmek; ve sömürü ve baskı sistemine karşı mücadele zorunluluğuna dikkat çekerek, işçi ve emekçilerle tüm ezilenlerin taleplerinin karşılanması ve sorunlarının çözümü için siyasal eylemi gündeme getirmek ve buna yönelmek, “ülkeyi kaos ortamına sürüklemek” demektir. ‘Platform’ oluşturucularıyla çıkarlarını seslendirdikleri kesimler buna karşı durarak, “ülkedeki sert ve gergin atmosferin normalleştirilmesi” ve “kaosçu yaklaşım ve eğilimlerin sivil bir anlayışla bertaraf edilmesi” için çalıştıkları iddiasındadırlar.
Bütün bunlar, Abant Platformu ve oluşturucularının, “düzen sağlayıcı” işleviyle yükümlü ilan edilmiş büyük sermayenin –ki o emperyalizmden bağımsız değildir– çıkarları zemininde hareket ettiklerini, ancak vakıflarına, özel işletmelere ve onlar aracıyla yaygınlaştırmaya çalıştıkları dini inanç istismarcılığına ve onun medrese tedrisatı (eğitimi) üzerinden yaygınlaştırılmasına daha fazla olanak sağlanması gibi bir özel hedef için çalıştıklarını göstermektedir. “Kaos”a karşı “sivil uzlaşma” önerisi ise, “kaos”a yol açan ilişkileri ve çelişkileri gizleyen; “sermaye tekeli ve burjuva diktatoryasına olurluk ve meşruluk veren bir “sivil” koruyuculuk anlayışının ürünüdür. “Köşeyi tutan”, ellerinde sermayesi olan, Amerikan patentli “ılımlı İslam projesi”yle, artık bir sektör haline gelen Fethullah okul ve işletmelerine alanı genişletmeye çalışan bu “çevre” için, vakıflarının “sivil uzlaşı odakları” olarak alınması, güç ve etki artırımı anlamına gelecektir. “Hoşgörü ve uzlaşı” çağrısı ise, burjuvazi, devleti ve hükümetinin, süreklilik gösteren propagandasıyla birleşmektedir.
“Dişinden tırnağına silahlı” kapitalist erkin, merkezi-oligarşik yapılanmasını yeniden güçlendirmek üzere takviyeye yöneldiği; burjuva liberal destekçilik eşliğinde militarizmi güçlendirdiği ve emekçilere karşı sosyal-iktisadi ve politik saldırıları yoğunlaştırdığı bir dönemde, “uzlaşı” çağrısı, itidal tavsiyesi ve “ortak yurttaşlık bilincinde birleşme” daveti, halk kitlelerine karşı, egemen burjuva çıkarlar üzerine titremedir. Düzenleyicilerinin “yaptırımcı işlevi bulunmayan” diye tanımladıkları bu “platform” tartışmalarının hemen hepsi, şimdilerde “ılımlı İslam” diye tabir edilen, “muhafazakar İslami görüş” doğrultusunda belirlenmekte ve bu “görüş”ün, “evrensel ve bilimsel değerler” olarak gösterilen Batının tekelci kapitalist değerlerine uydurulmasını esas almaktadır. “Ülke ve insanlık sorunlarının çözümü” iddiası ise, bunlara koruganlık yapan bir aldatmacadan ibarettir.

SONUÇ BİLDİRGESİ VE MUHAFAZAKAR PİYASACI GÖRÜŞLER
“Abant Platformu Sonuç Bildirgesi”, yukarıda bazı yönlerine işaret edilen hedef ve anlayışlara uygun olarak hazırlanmış; ‘eğitimde iyileştirici yeni düzenleme’ adına, özelleştirmeci-piyasacı ve ayrıcalıkları daha da geliştirici önermeleri bir kez daha gündeme taşımıştır. Bildirge’nin özetlediği Abant Platformu Toplantısı’na hakim görüş, tarihe, topluma ve eğitim gibi toplumsal sorunlara yüzeysel-biçimsel ve muhafazakar kapitalist bir anlayışla yaklaşmaktadır. Abantcılar, “eğitim gibi çok hassas ve hayati öneme sahip bir konunun kısa sürede çözülemeyeceğinin bilincinde olarak acil tedbirler niteliğinde...” tam 30 madde sıralıyorlar.
Bu maddelerde özetlenen “reform” istekleri, kitlelerin acil taleplerinin istismarı üzerinden şekillenmiştir. Bildirgeye egemen mantık ise, eğitimin kar getirici kapitalist işletmeye daha fazla dönüştürülmesini ve “ılımlı İslam” çizgisinde yeniden düzenlenmesini esas almaktadır. Sonuç Bildirgesi’ni yayınlayanlar, “yayınladığımız bildiri tek başına hiçbirimizin fikri/görüşü değildir. Ama hepimiz bu bildiride kendimizden bir şey buluyoruz” diyorlar. Bu iddia, ‘hilafı hakikat’ten ibarettir. Söz konusu olan, katılımcıların her birinin bildirgede kendilerinden bir şey bulmalarından daha öte “bir şey”dir; katılımcılar ve onaylayıcılar, “Abant ruhu”nda birleşmişler; Rockefeller Vakfı desteğinde, Fethullah Gülen damgası taşıyan görüşlerin misyonerliğini üstlenmişlerdir.
Bildirgeyi hazırlayanlar, “özgürleşmek çok daha önemli hale gelmiştir” demekte, ama nasıl özgürleşebileceğini geçiştirmekte; insanın “bir üretim ve tüketim aracı olarak görülmesi”ni eleştirir görünmekte, ancak bunu sağlayan sömürü toplumu ve kapitalizme “halel gelmemesi” için özel bir itina göstermektedirler. Kapitalist sömürüyü ve onun yol açtığı sonuçları “ekonomik dengesizlikler”e indirgeyerek, nedenler ve kaynaklar yerine, sonuçların en tali olanlarına ilgi göstermekte; “katı pozitivist”, “mekanik”, “sert ve kaba bir varlık-bilgi ve değer anlayışı”nı eleştirmekte, “evrensel algılama ve anlama ruh ve bilincinden uzaklaşma”ma adına ve sözde “tutarlı bir eğitim felsefesine dayalı güçlü bir eğitim sistemi” için, Osmanlıcı-İslamcı; özel teşebbüsçü eğitimi önermektedirler.
9. Abant Platformu Sonuç Bildirgesi’ni kaleme alanların, kavramlara ve “durum tanımları”na yaklaşımı olabildiğinde muğlaktır. Örneğin, “sosyo-politik ve ideolojik yapılar”ın insanları kuşattığını belirtmekte, “insanı bir değer olarak kabul etmeyen, birey yerine devlet ve otoriteyi ön plana çıkaran yaklaşımlar”ın “onun özünü ve özgürlüğünü kısıtlamakta, kitleleri boyunduruk altına sokmakta” olduğundan söz etmekte; ama bu “kuşatıcı yapılar”ın hangi sınıf ya da sınıfların hizmetinde olduklarını, devlet otoritesini ön plana çıkaran, insan özgürlüklerini kısıtlayan ve yok sayan ve “kitleleri boyunduruk altına sokan” gücün, burjuva egemen sınıf olduğunu görmezden gelerek, burjuva baskı aygıtının sınıf niteliğini sorgulamaktan kaçınıyor, dahası onun sınıfsal kimliğini gizlemeyi yeğliyorlar.
Sonuç Bildirgesi yayımcılarının “birey yerine devlet ve otoriteyi ön plana çıkaran yaklaşımlar”ı, bireyin “özünü ve özgürlüğünü kısıtlamak” ve “kitleleri boyunduruk altına sokma”la eleştirmelerini tutarlılık ve samimiyet göstergesi, “kitleleri boyunduruk altına sokan devlet ve otorite” karşıtlıklarına yorumlamak mümkün değildir. Abant Platformu Toplantıları’nın hakim görüşünü esinleyen “Hocaefendi”nin, “devlet ve düzenli ordular”ı, bireylere, gruplara, tüm bir ülke ve halkına savaş açma (O, “Cihad” diyor) hakkıyla yükümlü gören “fetva”ları bir yana; işçi ve emekçi kitlelerinin demokratik özgürlükler için mücadelesini ve bu mücadelenin örgütlerini “kaos nedeni” sayma anlayışı nedeniyle de yukarıdaki sözlerin inandırıcılığı yoktur.
Yoktur, çünkü; “bireyin özü ve özgürlüğünü kısıtlayan” burjuva devleti ve otoritesinin yanında yer alan, ama devletin de “ılımlı İslam” görüşü ve esaslarına uygun yeniden düzenlenmesi için çalışan, tarikatlarla onların yedeğindeki “aydınlar” vb. dir. Öngördükleri, bildirgenin birçok maddesine ve ‘genel ruhu’na yansıtıldığı gibi, devletin “kamu görevi” niteliğindeki eğitim alanından daha fazla ve hatta tamamen çekilmesi, bu alanda, “özel teşebbüs”e sınırlamasız alan ve olanak açılmasıdır.

A-) ABANTÇI TARİH BİLİNCİ NASIL BİR ŞEYDİR?
9. Abant Platformu Sonuç Bildirgesi’ni hazırlayanlar,, “tarih ve tarih bilinci olmadan, insan olma ruh ve bilincine ulaşılamaz” diyorlar. Tarih bilinci, kuşku yok, insanın bugünü ve geleceği daha mutlu ve insani biçimde yaşaması için gereklidir. Ama, Abant Platformu’nun sözünü ettiği tarih bilinci, örneğin onların tanımladıkları gibi, tarih, eğer “insanlığın doğuş ve yaşayış serüveni” olarak alınabilecekse, hem daralıp Osmanlı tarihine gerilemekte, hem de bu ‘insanlık’ içinde, kimin –sınıflar, partiler, kesimler ve bireyler– nerede durduğununun üzerinden geçip gitmektedir! Bu ‘insanlık’ içinde, insanların tümü, aynı olayları, aynı biçimde mi yaşamışlar ve yaşamaktadırlar? “Serüven” nasıl yaşandı ve hangi sonuçlar doğurdu? Tüm bunların bilinmesi, bunların bilincinde olunması, kuşku yok, “insan olma ruh ve bilincine ulaşmak” için gereklidir.
Ancak Abantçıların istedikleri ve sahip olunması için çaba gösterdikleri tarih bilinci, bu değildir. Onlar, sonuç bildirgesinin maddelerinde de yer bulduğu üzere, Osmanlı tarih bilincine ulaşılmasını istemektedirler. Osmanlı’nın eğitim ‘Müfredatı’na dönülmesini, Osmanlıcanın öğretilmesini, dini tarikatların ve onların elindeki vakıf türü kuruluşlara bağlı okulların eğitim alanındaki etkisinin genişlemesini istemektedirler.
Abantçılar, tarihi, örneğin, “insanlığın doğuş ve yaşayış serüveni” olarak tanımlıyorlar. Bu muğlak ve “suya-sabuna değmeyecek” kadar genel tanım içinde de, tarih, insanın varoluş ve yaşayış “serüveni”yle kuşkusuz ilişkilidir; ama sorunun tüm “gizi” de işte bu “serüven”de yatmaktadır. “Serüven” –kavramın, sorunu ele alışta yetersiz kalmasıyla burada ilgili değiliz– nasıl gelişmiş, hangi evre/aşamalardan geçmiş, ne tür sonuçlara yol açmış, insanlık hangi bedelleri ve neden ödemiş ve bugüne nasıl gelinmiştir? Sonuç Bildirgesini hazırlayıp yayımlayanlar, tarihe yaklaşımlarıyla, tarih bilincini “kimliğimizi ve ulusumuzu tanımak” olarak almakla –buna, “insanlığı” diye genel-geçer ve tüm nesnel ayrımların üzerine çıkarılmış bir kavramı da ekleyerek, durumu kurtarmaya çalışmalarına karşın– tüm bu soruları yanıtsız bırakıyor ve esas olarak onları gizliyorlar. İnsana önerilen bu “tarih bilinci”, böylece, insanın tarihin tarih oluşunun nasıl ve nedenleri üzerinden atlayarak, bugünün egemen burjuva anlayışına gelip bağlanmaktadır. Böylesi bir tanım ve anlayışın, egemen sınıfların çıkarlarının ihyası da demek olan “uzlaşı kültürü”ne uygun düştüğü açıktır. Bu tanımda örneğin, insanın, bu “doğuş ve yaşayış serüveni” içinde nasıl ürettiği, üretimi hangi ilişkiler içinde ve ne tür araçlarla gerçekleştirdiği; ürettiğinin tüketimiyle ilişkisini belirleyenin ne ya da neler olduğu açık olmamak bir yana, hiç yoktur.
Abantçılar, yine muğlaklaştırarak, “özgür insan bilinci”nden söz etmekte, “özgürlük” ile iktisadi-toplumsal koşullar ve politik sistemler arasındaki ilişkiyi ise, bilincinde olarak bir yana itmektedirler. Bu da, onları, bugünkü kapitalist özel mülkiyet sistemiyle insan özgürlüğü arasındaki çelişkiyi gündeme getirmekten “kurtarmakta”dır! Onca “değerli birikim” üzerinden; onca akademisyen, yazar-gazeteci ve profesörün katılımıyla geliştirilen tutum işte budur: üretim araçlarının özel mülkiyeti ve buna bağlı olarak emek gücünün kapitalist sömürüsüne ‘karışmak’sızın, sorunun çözümü adına palyatif önermeler getirmek.
Bildirge’nin 5. maddesinde de, “Türkiye’nin, bölgesi ve tarihi ile barışık, dünyaya açık bir şekilde eğitim sorunlarını halletmesi, dünya barışına da ciddi bir katkı” olarak değerlendiriliyor.
“Barışık olunması” istenen tarihe ilişkin açıklayıcı bir şey olmamasına karşın, Bildirge’ye hakim mantıktan hareketle, istenenin, egemenlerin baskı ve sömürüyle “yazdıkları” tarihle barışmak olduğunu çıkarabiliriz. İşçi ve emekçilere karşı, burjuva ve öncesi egemen sınıfların şiddete dayanan ayrıcalıklı tarihi, çeşitli halk ve uluslara yönelik yok sayıcı ve asimilasyoncu politikalarının da onanması üzerine oturan tarihi, fetihçi Osmanlı tarihi; barışık olunması istenen tarih budur. Tarihe bu yaklaşım, yukarıda belirtildi, sınıfları ve onların tarihsel konum ve işlevlerini yok sayma; tarihlerinin gerçekte birbirleriyle mücadelelerinin ‘seyri’ olduğunu reddetme anlamına gelmektedir ve burjuva egemen sınıfların yazdıkları bu tarih, tehcirlerin ve katliamların tarihidir.
“Sonuç Bildirgesi” hazırlayıcıları, her ne kadar, insanın “içinde bulunduğu evreni tanıma, bilme, anlama ve ifade etme”sinden söz etmekte ve bunu da  “eğitim-öğretim ve öğrenimle gerçekleştirebilmekte” olduğunu ileri sürmekteyseler de, ona reva gördükleri tarih anlayışı ve “milli kültüre dayalı eğitim” önerileriyle, bu “tanıma, bilme ve ifade etme” insani işlevini sakatlayıcı bir platformda bulunmaktadırlar. Onların bakış açısıyla bilim ve akıl geriye itilmekte, “dini ve ahlaki değerler” ve bunların sözel ifadesi, esası teşkil etmek üzere, öne çıkarılmaktadır.

B-) ABANT PLATFORMU ‘DEMOKRATİK EĞİTİM’İ Mİ SAVUNUYOR?
9. Abant Platformu organizatörleri , “demokratik eğilimli” bir ‘eğitim felsefesi’nden söz etmelerine karşın, “inanç boyutu” öne çıkarılmış, “din ve ahlak eğitimine erken yaşlarda başlama özgürlüğü” sağlayan bir tür “eğitim felsefesi” savunuculuğu yapmaktadırlar. Bildirge girişinde, “Eğitim felsefemiz insanı evrende hak ettiği yere getirecek bir yol izlemelidir” denmektedir. Ancak, insanın “evrende hak ettiği” bu yerin, sömürü ve ayrıcalıkları içeren bir yer olmaması için, örneğin, insanın hangi koşullar içinde ve nasıl yaşaması gerektiği bir yana bırakılmakta veya bu temel önemdeki sorun salt iradi, ruhi alanda; öğretmenin eğitim sürecindeki bireysel yetenekleri ve ‘iyiliği-kötülüğü’ ekseninde ele alınmakta; eğitimin anti demokratik, hurafelerle önemli oranda iç içe ve burjuva sınıf egemenliğine biat etmeyi öneren içeriği ve yapısı, ona bu içeriği veren sistemle birlikte gizlenmektedir. Eğitim felsefesinin “demokratik eğilimli” olmasından söz edilmekte; ama hemen ardından, “doğa bilimlerinin değişik alanlarında, tıp ve diğer uygulama birimlerinde de...inanç boyutunun manevi ve sosyal güç ve etkisi”ne gerekli yerin açılması istenmekte, “İnanç sistemlerinin öz ve esasında ahlaki değerler vardır” denilerek, “diyalog, sevgi ve hoşgörü ortamı içerisinde din ve ahlak eğitimine erken yaşlarda başlama özgürlüğüne” serbestiyet tanınması ve dini eğitimin, yaş sınırlaması kaldırılarak, erken yaşlarda başlatılması önerilmektedir. Abant muhafazakarları, “insanda bulunan değerlerin açığa çıkarılması”nın “İslam eğitim geleneğinden ve eğitim alanını tam bir sivil ruhla düzenleyen Osmanlı tecrübesinden istifade edilmesi”yle mümkün olacağı iddiasındadırlar. (Sonuç Bildirgesi 6. madde)
Böylece, Abant Platformu’nun amaçları hakkında “küçük bir ipucu” daha ortaya çıkmaktadır: “İslami eğitim geleneği”ne ve “Osmanlı tecrübesi”ne dönüş; yüz yıl daha geriye giderek, Osmanlı “sivil ruhu”nu yakalama; falakalı dini öğretim programlarına geri dönme; doğa bilimlerinin ve bu alandaki gelişmelerin insanın daha iyi yaşamasının amaçları olarak kullanılması yerine; dogmacı-idealist anlayışlarla gerçeğe bilim ve aklın gücüyle bakmanın önünü kesme; olay, olgu ve gelişmeleri aklın ve bilimin gücüyle irdeleme yerine “oluşturulmuş değişmezlikler” olarak kabullenilmesini sağlama – “insanın özünün ve özgürlüğünün savunulması” iddiasıyla ve demokrasi adına, istenenler bunlardır.
“Demokratik eğilimli eğitim felsefesi”nden anladıklarının yukarıdaki türden bir değişiklik olduğunu, devam eden maddelerde de görmek mümkündür.. Örneğin, eğitim çağındaki çocukların %10 gibi küçümsenemez bir bölümünün okuma olanağı bulamamalarının “gelir dağılımının aşırı bozukluğu”yla ilişkisi olduğundan söz edilir ve eğitimin “merkezden düzenlenmesi”ne karşı çıkılırken dahi önerilen, “gelir dağılımı dengesizlikleri”nin giderilmesi değil; özel işletme ve vakıflara daha fazla alan açılması ve okuma olanağının daha geniş bir emekçi kesimi için ortadan kaldırılmasına yol açacak “çağdaş” gerici ve antidemokratik düzenlemelerin ilerletilmesidir. Bu olgu, istedikleri “toplumsal kültürel eşitsizlikler”in kapitalizm koşullarında sürekli yeniden üretilmesiyle birlikte ele alındığında, Fethullah Hocaefendi müritlerinin başını çektiği tebligatçıların önerdikleri “çözüm”ün, çözümsüzlüğün derinleştirilmesi olduğu; bunun da “demokratik olması” bir yana, antidemokratik ve gerici-eşitsiz eğitim sistemini daha da güçlendirici özellikler taşıdığı bir kez daha görülür. 22. ve 23. maddelerde önerilenler de, aynı gerici içeriğin bir başka formülasyonunu içermektedir. Abantçılar, “...milli kültürümüzün dayandığı tarihi ve kültürel birikimden azami ölçüde faydalanılması için Osmanlıca dersi konulmalıdır. Yaygın din eğitim ve öğretiminde yaş sınırı kaldırılmalıdır. Örgün eğitimde ise 6. sınıftan itibaren zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin yanında seçmeli Din Eğitimi dersi konulmalıdır” isteklerini sıralarlarken de aynı gerici platformdan hareket ediyorlar. İstedikleri, her tür tarikatçı ve din istismarcısı çevrenin yasal güvenceye alınması, yaş sınırı olmaksızın, çocuk yaştan itibaren, dogma ve hurafelerden ibaret bir eğitimin önünün tümüyle açılması, ve böylece “ağaç yaşken eğilir” sözüne uygun düşer biçimde, küçük ve genç nesillerin ‘İslamcı-Osmanlıcı gelenek”lere bağlı yetiştirilmesidir. Medrese eğitimine bir tür geri dönüş sağlanabilir ve eğitim, “ılımlı İslam” anlayışına uygun olarak ve ABD çıkarlarını gözetecek bir temelde yeniden örgütlenebilirse, Abantçıların  “demokratik eğitim”i de gerçekleşmiş olacak!

C-) FIRSAT EŞİTLİĞİ ÜZERİNE PİYASACI VAAZLAR
Sonuç Bildirgesi’nin 7. maddesi,”Sivil teşebbüse daha fazla imkân tanınarak; eğitim, katı bir şekilde merkezden düzenlenmeyip, ebeveynin görüş ve önerilerinin dikkate alınması eğitimde bir esas olarak kabul edilmelidir. Gerektiğinde eğitim kız-erkek karma veya müstakil olarak gerçekleştirilebilmelidir” şeklindedir. 11. madde, eğitimin toplumsal-yapısal ihtiyaçlarla bağına dikkat çekmekte; 12. madde ise, “eğitimde fırsat eşitliğinin sağlanması”nden söz etmekte; “Üniversiteye giriş sınavlarında fırsat eşitliğinin sağlanması amacıyla alan farkından kaynaklanan katsayısı sınırlaması”nın kaldırılmasını istemekte, “piyasa sınavları” ve “piyasada geçerli meslek ehliyet belgeleri”ni gündeme getirmektedir. 15. maddede “Demokrasinin ve toplumsal barışın ana unsurlardan biri ‘eğitimde fırsat eşitliği’dir. Gelir dağılımı ve servet dağılımının bozulmasının, eğitimde fırsat eşitliğine yansıyan olumsuzluklarını gidermek ve buna yönelik politikalar geliştirmek, hem kamunun hem de özel kesimin ana hedeflerinden biri olmalıdır” denmektedir.
Bildirgenin bu maddelerinin, birbirini bütünler anlamlar içermekle birlikte, “fırsat eşitliği sağlanması” ile, “sivil teşebbüse daha fazla imkan tanınması” önerilerinde görüldüğü gibi, birbirlerinin gerçekleşme olanağı ve zeminini yok edici bir mantığa sahip olduklarını bir yana bırakıyoruz.
Eğitimde ve yaşamın öteki alanlarında “fırsat eşitliği” sağlanması halkın talebidir. Engel ise, Abant Platformu düzenleyicileri ve destekçilerinin de savunuculuğunu yaptıkları bugünkü sistem ve onun üzerinde şekillenen eğitim politikalarıdır. Fırsat eşitliğinin kapitalizm koşullarında gerçekleşip gerçekleşememesinden; kapitalizm ve burjuva sınıf egemenliğinin buna olanak tanıyıp tanımamasından bağımsız olarak, bunun gerçekleşmesi için mücadele zorunludur. Her şeyden önce, eğitimin parasız-bilimsel, demokratik ve herkes için her safhasında ulaşılabilir olması gerekmektedir. Meslek okullarının çoğaltılması ve öğrenim çağındaki tüm gençlere açık olması bir ihtiyaçtır.
“Fırsat eşitliği” için öncelikli koşul, bireylerin, gereksinmelerini zorlanmaksızın karşılayacak bir gelire sahip olmalarıdır. Bu da, zengin-yoksul farkı ve uçurumunun ortadan kaldırılmasını gerektirir. Bankaların, fabrika ve makinelerin sahipliği ile, emekgücünü satarak yaşamını sürdürmekte olanların; holding patronları ve kapitalist azınlıkla milyonlarca işçi, işsiz ve kent ve kır emekçisinin; ülke gelirlerinin yarısından fazlasına el koyanlarla günde ancak bir dolar karşılığı harcama yapabilecek durumda olan ondört milyon ve iki dolar harcayabilecek yirmi sekiz milyonun “fırsat eşitliği”nden söz edilemez.
Eğitim, mevcut sistemden bağımsız değildir ve tümüyle “fırsat” eşitsizliği üzerine inşa olmuştur. Bir tarafta seçmeli, sermaye ve devlet destekli özel okullar, öte yanda daha da etkisiz kılınmaya çalışılan ve önemli oranda da etkisiz kılınmış olan ‘genel’-kamu okulları vardır. Eğitimin, sağlık ve öteki sosyal hizmet alanlarıyla birlikte özelleştirilmesi politikası hız kazanmıştır. Üniversite harçları, ilk öğretim ve liselerde giderlerin öğrenci ailelerine yıkılmasına gidilmiş, böylece satın alma gücü düşük, temel ihtiyaçlarını karşılayacak gelire sahip olmayan yoksul, işsiz ve işçi, kent ve kır emekçilerinin genç kuşaklarının öğrenim olanağı daha da fazla ortadan kaldırılmıştır. Fethullan Gülen ve Vakıflarına ait olanları da dahil, özel okullar, holdinglere, özel kapitalistlere ve vakıflara ait okulların sayısı artmaktadır.
Abant Platformu sözcüleri, “fırsat eşitliği” için gerekli temel önemdeki koşulların sağlanması; eğitimin her düzeyde ve herkes için erişilebilir olması için, parasız demokratik ve bilimsel bir eğitimin gerçekleştirilmesi gibi bir taleple ortaya çıkıyor değiller. Onlar, devletin eğitim ve sağlık alanındaki “merkezi varlığı ve uygulaması” yerine, şimdilerde önemli oranda zaten gerçekleştirilmiş olan ve zorunlu ilk öğretimin sağlayabildiği kadarıyla “okuma olanağı”nı da ortadan kaldırıcı özelliğe sahip “sivil teşebbüse daha fazla imkan” tanınmasını istemektedirler. İstedikleri “fırsat eşitliği”, bu tür ‘işletme okulları’nın artması için olanakların daha da genişletilmesidir. Eğitimde “kamu görevi ve işlevinin azaltılması” yönündeki önerilerinin anlamı budur.
Abant Platformu Sonuç Bildirgesi’ni kaleme alanlar, “fırsat eşitliği” ya da eşitsizliğini, öğrenci ve ailelerin iktisadi konum ve koşullarından soyutlarken, onu, meslek okullarıyla “düz lise”ler arasındaki puanlama farklılığı gibi, tali bile denemeyecek, ve istenirse bir hükümet kararnamesiyle düzeltilebilecek türden bağlantılara indirgiyorlar. İstedikleri, “İslami eğitim” için kapıların daha fazla açılması, İmam Hatipli öğrencilerin tüm devlet kurumlarına daha fazla ve etkin konumda yerleşmelerinin önünü açmak üzere, “imam hatip mezunlarının tüm fakültelere girmeleri”nin sağlanmasıdır. Her ne kadar 15. madde de, –sonradan akıllarına gelmiş olmalı– “gelir dağılımı ve servet dağılımının bozulmasının, eğitimde fırsat eşitliğine yansıyan olumsuzluklarını gidermek ve buna yönelik politikalar geliştirmek, hem kamunun hem de özel kesimin ana hedeflerinden biri olmalıdır” diye yazmışlarsa da, çözüm olarak, vakıflarla özel işletmelerin eğitim alanına daha fazla girmesini ve daha fazla özel okul açılmasını göstermeleri, ‘gelir ve servet dağılımındaki bozukluğun’ daha fazla açılmasından yana tutumlarını göstermiş oluyor. Bu ise, bugünkü eğitim sisteminin eleyiciliği bir yana, yukarıda değinildiği üzere, tekelci burjuvalarla işçi ve emekçilerin aynı iktisadi-sosyal güce sahip olmamalarından kaynaklanan “fırsat eşitsizliği”ni, işçi sınıfı ve emekçilerin genç nesillerinin okuyamama olasılığını artırma yönünde derinleştirmek demektir.

D-) İSTİHDAM İÇİN EĞİTİM NEYİ İÇERİYOR?
Abant Platformu sözcüleri, eğitim ile istihdam arasındaki bağı ise, sisteme “dokundurtmama”anlayışıyla ele alıyorlar. Bildirge’nin 13. maddesinde şöyle deniyor: “Eğitim ile istihdam arasında ilişki sağlıklı bir şekilde kurulmalıdır. Özel kesimin meslek okulu ve çıraklık okulu kurmaları teşvik edilmelidir. Odaların ve vakıfların meslek yüksek okulu açmaları teşvik edilmeli ve vakıflara eğitime yapacakları katkılar için yapılacak bağışlara vergi kolaylıkları arttırılmalı, toplumdan ve sivil kesimden daha fazla sayıda maddi ve insan kaynağını eğitime seferber edebilmek amacıyla şirketlerin, sınai ve ticari kurumların sosyal sorumluluk projelerine yönelmelerini özendirmek amacıyla vergi teşvik modelleri getirilmelidir.”
Eğitim kuşkusuz üretimden ve toplumsal yaşamdan soyutlanamaz. Üretici etkinlik ve sosyal yaşam ve gerekliliklerle eğitim arasında koparılamaz bağların olması yadsınamaz. Ne var ki, eğitimin üretime ve ihtiyaca bağlanmasından söz edenlerin büyük çoğunluğunun hedeflediği ve istedikleri, kapitalistlerle sanayi ve banka sermayesi kodamanlarının pazar kavgalarında rakiplerine üstün gelecek güce ulaşmasını olanaklı kılacak işgücünü sağlayıcı bir eğitim sistemidir. Kapitalist işletmelerin ihtiyaçlarına ayarlanmış bir eğitim sistemi ise, adımlarının şimdilerde atıldığı gibi, milyonlarca emekçi çocuğunun, eğitimden ve bilimsel-teknik ileri eğitim olanaklarından yoksun kılınması demektir.
Abant Platformu’nun “Sağlıklı ilişki” adına önerdiği, teknik bir düzenlemenin yanı sıra, “özel kesim”in, eğitimi kar getirici bir alan olarak daha fazla kullanabilmesinin önünün açılması; “Odaların ve vakıfların meslek yüksek okulları açmaları”nın teşvik edilmesi, “şirketlerin, sınai ve ticari kurumların” vergi teşvikleriyle desteklenmesi ve böylece “sosyal projelere özendirilmeleri”; vakıflara “vergi kolaylıklarının artırılması”dır.
Giderleri, işletme sahipleri ve devlet tarafından karşılanarak, meslek okulları ve yüksek okullarıyla çıraklık eğitim okullarının kurulmaları ve artırılmaları bir ihtiyaçtır. Meslek okullarına daha fazla yatırım ve çıraklık eğitimi, çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve iş kazalarına karşı önlemlerin geliştirilmesi için, devlet ve kapitalistler gerekli harcamayı yapmalı ve tüm önlemleri almalıdırlar. Ancak, Abant Platformu bildirgesini yayımlayanların sorunu bu değildir. Onlar, eğitimin, sorumlusu kapitalistlerle burjuva devleti olan, bugünkü geri, önemli oranda bilim dışı hurafelerle karışık, şoven milliyetçi, insanlığın ulaştığı gelişme düzeyinin çok gerisinde ve ilkel denilebilecek durumunun; aynı zamanda kapitalist sömürü ve burjuva sınıf ayrıcalıkları nedenli olarak derin eşitsizlikleri içeren eğitim sisteminin iyileştirilmesini, ancak kapitalist kar nesnesi çerçevesinde düşünebilmektedirler. Tüm önermeleri bu yöndedir. Oysa, vergi teşvikleriyle desteklenmiş kapitalist işletmelerle vakıfların daha fazla okul açmaları, ne eğitim düzeyini yükseltebilecek bir özellik gösterecektir ve ne de istihdam sorunu, başlı başına eğitimli işgücü ve eğitimin kalitesine bağlıdır. Kapitalizmde istihdam sorunuyla vasıflı-eğitimli işgücü arasında doğru bir ilişki yoktur. Aksine, gelişme, bilim ve teknikteki ilerlemeye de bir biçimde bağlanarak vasıfsızlaşmaya doğrudur. Abant Platformu bildirgesinin, konuyu ele alış tarzına bakılırsa, eğitimin düzeyi ve yaygınlığıyla istihdam arasında doğru bir orantı kurulmak istendiği görülmektedir. Ya da Abantçıların, sorunu tersinden ele aldıkları da söylenebilir.
Kuşkusuz bu tür bir “çözüm” ile, kapitalist işletmelerin istihdam gereksinmelerine uygun eğitimli işgücü artırılabilir, ancak buradan, “eğitim ile istihdam arasında sağlıklı bir ilişki kurulduğu” sonucu çıkarılamaz. Ülke sanayii ve tarımının ülkenin kalkınmasını esas alan uyumlu bir gelişmesi, işsizliğin ve eğitimli işsiz ordusunun ortadan kaldırılması, ancak üretimin ve eğitimin tüm toplumun gereksinmelerine öncelik verilerek gerçekleştirilmesiyle mümkün olacaktır. Kapitalizmde ise, herkese yapabileceği bir iş ve herkes için eğitim hem olanaksızdır, hem de bu, burjuvazinin amaçları arasında yer almaz. Aksine, kapitalizm ve kapitalistler, gerektiğinde değerlendirilebilecek yedek bir nüfusa her zaman gereksinim duyar ve bu “yedek işgücü”nü, işçilerin çalışan kesimine karşı, ücretlerin düşük tutulması ve sosyal haklarda kısıntı için baskı araçlarından biri olarak değerlendirirler. Yedek işgücü ordusunun “eğitimli” olması da gerekmez. Çünkü, kapitalizmde “giderek artan ölçüde, hünerli işçi yerine daha az hünerli işçi koymak”, sermaye emek ilişkilerinde gelişmenin yönünü gösterir bir olgudur. Kapitalistler “olgun emek gücü yerine henüz olgunlaşmamış emek gücü, erkek yerine kadın, yetişkin yerine genç ya da çocuk çalıştırmak”la karlarını artırma yoluna giderler. Aynı sermaye ile daha büyük emek gücünü harekete geçirmek, daha fazla kar için zorunlu görülür. İşsizlik ya da “emekçileri serbest duruma getirme işlemi”, bilimin ilerlemesiyle birlikte ortaya çıkan ve bu ilerlemeyle hız kazanan “üretim sürecindeki teknik devrimler”le azalmaz, aksine artar. Teknik devrimler, daha az çalışmanın olanaklarını genişletmenin araçları olacağına, “daha az emekçi çalıştırma araçları haline” gelirler. Makineler ve teknikteki gelişme, daha az işçiyle, dahası, hiç de özel yetenek gerektirmeyen ve makineyle uyumlu el ve kollar aracıyla üretimi olanaklı kılarken, kapitalistlerin, eğitime, kar kaynağı olmaksızın yatırım yapmaları beklenemez.
Bugün ortaya çıkmış sonuçların gösterdiği de budur. Piyasa denilen kapitalist iktisadi-sosyal sistem, işleyişiyle, milyonlarca işsizin ‘yedekte beklemesi’ni, kapitalistler için ucuz işgücü olanağı olarak “değerlenmesi”ni sağlamaktadır. Abantçıların eğitim ile istihdam arasında kurdukları, özelleştirmeci de demek olan “özel teşebbüse daha fazla olanak sağlayıcı” ilişki ise, yalnızca, “yaş sınırı” da kaldırılmış çocuk emeği ve kadın-erkek yetişkin işgücünü piyasanın emrine daha fazla vermeyi sağlayacaktır.                                       

*   *   *
Sonuç olarak Abant Platformu toplantısı, eğitim sisteminin kapitalist-piyasacı nitelikte, Amerikan yayılmasının aracına dönüştürülmüş “ılımlı İslamcı” ve Osmanlıcı bir yönelişe çekilmesini öneren bir “sonuç bildirgesi” yayımlamakla, hazırlayıcıları ve yön göstericilerinin amaçları, bağlantıları ve yönelişleri hakkında, çöpe süpürülemeyecek kadar “değerli” malzeme sunmuştur. “Türkiye’ye hizmet” üzerine iddiaları ise, aldatmaca ve yalan üzerine kurulu olmakla kalmıştır.