Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Dr.Kurt Gossweiler*ile söyleşi

(* 5.11.1917’de, Suttgart’ta doğan Dr. Kurt Gossweiler, 1928’de annesiyle birlikte Berlin’e taşınır. 1931 yılından itibaren önce Sosyalist Öğrenci Birliği’nin (SSB), ardından Almanya Komünist Gençlik Birliği’nin (KJVD) üyesi olarak mücadeleye katılır. KJVD’deki çalışmalarını, illegalite koşullarında sürdürür. 1939’da Alman Ordusu Wehrmacht’a alınır. 1943’te Kızılordu’ya sığınır. Ekim 1943 – Temmuz 1947 tarihleri arasında, önce öğrenci, ardından asistan olarak Taliza Antifaşist okuluna devam eder. 1947-1955 arasında, Almanya Sosyalist Birlik Partisi (SED) Berlin Bölge Örgütü’nün yöneticiliğini yapar. 1955-1958 arasında, Berlin Humboldt Üniversitesi’nde doktora tezini hazırlar. 1958-1970 yılları arasında, Humboldt Üniversitesi’nin Tarih Kürsüsü’nde bilimsel çalışmalar sürdürür.
Bilimsel çalışmalarını, 1970’ten emekliye ayrıldığı 1983 yılına dek, DDR Bilimler Akademisi bünyesindeki Merkezi Tarih Enstitüsü’nde sürdürür. 1964’te “1934 Röhm Skandalı” konulu doktora tezini tamamlar. 1971’de, “Büyük Bankalar, Sanayi Tekelleri ve Devlet” adlı kitabıyla, habilitasyonunu elde eder. 1988’de, Berlin Humboldt Üniversitesi’nin fahri doktorluk ünvanını elde eder.)


- Genel bir tespit ile başlayalım: Geçtiğimiz yüzyıl, işçi sınıfının büyük zaferleri ile dolu bir yüzyıldı. Öte yandan yine geçtiğimiz yüzyıl, işçi sınıfının en büyük yenilgisine, yani sosyalizmin çöküşüne sahne oldu. Dünya gericiliği üstünlüğü ele geçirerek, işçi sınıfının tarihsel kazanımlarını birbiri ardından tasfiye etmeye başladı ve etmeye devam ediyor. “Taubenfuss-Chronik” adlı kitabınızda da belirttiğiniz gibi, bu yenilginin sonucu olarak, bir “insanlık felaketi” ile karşı karşıyayız.
Bunun nedenlerine gelmeden önce, 14 yaşından beri komünizm için mücadele eden birisi olarak size şunu sormak istiyorum: Sosyalizmin bir ütopya olmadığı inancınızı nasıl koruyorsunuz? Sosyalist bir geleceğe olan güveninizin kaynağı nerededir?
Bir komünist olarak, değindiğiniz bu yenilgiyle ilk kez yüzyüze gelmedim. İlk kez 1933’te, yani Nazilerin Almanya’da iktidara gelmeleriyle birlikte, kimsenin aklından bile geçiremeyeceği bir yenilgi yaşadım. O zaman henüz 15 yaşımdaydım. Yani “yaşlılıktan kaynaklanan bir inatçılık” nedeniyle komünizme sadık kalmış olduğum söylenemez. Biz genç komünistler açısından faşizme teslim olmak söz konusu olamazdı. Aynı şekilde bugün de, 70 yıl daha yaşlanmış olsam da, karşıdevrimin dönemsel bir zafer kazanmış olmasından hareketle, inandığımız davanın yanlış olduğu sonucuna varanların saflarına katılmam da mümkün değil. O dönem mücadeleyi sürdürmemizin nedeni ile bugün mücadeleye devam etmemin nedenleri aynıdır. Gençlik örgütümüzde, –gerek 1933’ten önce, gerekse de sonrasında illegaliteye geçince– Marx, Engels ve Lenin’i incelemiştik ve karşımızda bizlere coşku veren Sovyetler Birliği örneği durmaktaydı. Eğer Marksizm-Leninizm’in, tarihi, rastlantıların eseri olarak değil, toplumsal gelişimin yasalarının temeli üzerinde yükselen bir süreç olarak açıklayan bir bilim olduğunu kavramışsanız ve kapitalizmi gittikçe derinleşen krizlere sürükleyen ve nihayetinde onun sonunu getirecek çelişkilerin var olduğunu biliyorsanız, onun indirdiği darbelerin sizi yere sermesi mümkün değildir. Lenin, 1916’da Junius Broşürü üzerine kaleme aldığı bir çalışmasında şöyle diyordu (Bu arada, onun bu sözlerini devrimcilerin bir an için bile unutmaması gerektiğini belirtmeden geçmeyelim): “Dünya tarihinin pürüzsüz ve bazen büyük geri sıçramalar yapmadan eşit ilerlediğine inanmak diyalektik değildir, bilim dışıdır ve teorik açıdan da yanlıştır.” Ama 1989/90 yıllarında yaşadığımız gibi bir büyük geri sıçrama, bugün de gördüğümüz gibi, çelişkilerin devasa boyutlarda derinleşmesine ve kapitalizmin insanlık düşmanı yüzünü daha açıktan ortaya çıkarmasına yol açar. Çelişkilerdeki bu derinleşme o kadar güçlüdür ki; toplumun büyük çoğunluğu açısından, bu kapitalist sisteme son vermekten başka çıkar yol bırakmaz.

Bugünkü günlük yaşamda, sizin bu güveninizi, iyimserliğinizi sağlayan gelişmeler var mı?
Elbette var. Schröder hükümeti “zenginlerin” ve büyük sermayenin çıkarlarını o kadar açıktan savunuyor ki; hoşnutsuzluk ve çelişkiler sadece onun partisi SPD içinde ortaya çıkmıyor, tersine, üyelerinin bir kısmı yeni bir sol parti kurmak üzere SPD’yi terk ediyor. Elbette bütün bu yaşananlar, bir devrimci durumun henüz çok uzağında. Ancak “bu böyle gitmez” düşüncesi, bugün çoğunluğun düşüncesi haline gelmiş durumda. Doğu Almanya’da yapılan anketlerde, hangi sistemin (Günümüzdeki Federal Almanya Cumhuriyeti mi, yoksa eski DDR mi?) daha fazla sosyal adaletli olduğu sorusuna, çoğunluk, gözünü kırpmadan “eski DDR düzeni” yanıtını veriyor. Bu, insanların düşüncesindeki ilerlemeyi açığa çıkaran somut bir sinyaldir. Ancak bu ilerlemenin fazla yavaş olduğunu da eklemek gerekir. Ben, böylesi bir devrimci durumu görebilmek için ömrümün yetmesini isterdim. Ama yaşım o kadar ilerledi ki; gerçekçi olmak zorundayım ve bu yönde bir gelişmenin başladığını ve güçlendiğini görmekle yetinmem gerektiğini düşünüyorum. Ancak bu umudumun boşa olmadığından eminim. Biz komünistler, doğamız gereği iyimser insanlarız.

Ancak bu, sosyalizmin büyük bir yenilgiye uğradığı gerçeğini değiştirmiyor. Bu yenilgi nasıl oluştu? Bir yenilgiyi kaçınılmaz kılan objektif nedenler mi vardı? Yoksa beceriksiz yöneticiler, yanlış zaman ve yerde yanlış kararlar aldıkları için mi bu yenilgi yaşandı? Ya da objektif ve sübjektif nedenler birlikte bir rol mü oynadı?
Bu sorulara bir kelimeyle yanıt vermek ve yenilgiyi bir tek nedene bağlamak mümkün değil. Ancak kesin olan, bu yenilginin kaçınılmaz olmadığıdır. Birçok insan, Sovyetler Birliği’ndeki ve diğer sosyalist ülkelerdeki ekonomik gerilik nedeniyle yenilginin kaçınılmaz olduğunu söylüyor. Oysa Sovyetler Birliği, kapitalizm karşısında ekonomik açıdan en güçsüz olduğu dönemde değil, tersine dünyanın ikinci büyük ekonomik gücü olduğu dönemde çöktü. Bu yüzden çöküşün kaynağı olarak gösterilen bu gerekçe yanıltıcıdır.
Stalin, faşizme karşı kazanılan zaferden sonra haklı olarak şöyle diyordu: Sovyet toplum düzeninin, Sovyetik olmayan diğer düzenlerden daha sağlam ve hayatta kalabilir olduğu, toplumun bu örgütlenme biçiminin bütün diğer biçimlerden daha iyi olduğu ortaya çıkmıştır. Bu gerçek, faşist Almanya’ya karşı kazanılan zaferden sonra o kadar yalın ve açık bir şekilde ortada duruyordu ki; hiç kimse Sovyetler Birliği’nin çökmesinin kazanılmaz olduğu tezini ileri süremezdi. Aksi halde gülünç duruma düşerdi. Çünkü Sovyetler Birliği, tarihte eşi görülmemiş çetin bir sınavdan büyük bir zaferle çıkmıştı.
Ancak bir kaç yıl sonra, Sovyet halkı ve ülkesi, gelişiminde bir kırılma yaşadı. Gelişme devam etmeyerek, gerileme ve çökme yoluna girildi. Bu da, Stalin’in ölümünden sonra, o güne dek yaşanan gelişmenin kaynağını ve itici güçlerini zarara uğratan ya da tümüyle ortadan kaldıran bir şeylerin yaşanmış olduğunun açık belirtisidir.
İşbaşına gelen yönetimin izlediği siyasete yakından bakıldığında, olup bitenleri görmezden gelmek mümkün değil: Yeni Genel Sekreter Kruşçev, partinin bilimsel temellere dayandırılmış Leninist genel çizgisinden sapmasını sağladı. Bunun farkına varmak ilk başta kolay değildi. Şahsen ben de, 1956 sonbaharında yaşanan Macaristan olaylarına dek bunun farkına varamadım. Bu sonuca varmak kolay olmadı ve bu yolu, “Die Taubenfusschronik ve Kruşçevciler” adlı siyasi günlüğümün ilk bölümünde kağıda döktüm. Vardığım bu sonucu, 19 Ocak 1957 tarihinde, öz bir cümleyle şu şekilde not düştüm: “Şüphe yok: Lenin’in ve Stalin’in partisinin tepesinde bir düşman oluşmakta. Oraya, başta ABD olmak üzere, emperyalist gizli servislerin bir güvenilir kişisi, çoktan Gizli Servis ve CİA’nin ajanı olmuş Tito’nun bir işbirlikçisi çöreklenmekte.”

Bu nasıl olabildi? Kruşçev ve yakın suç ortağı Mikoyan bilinmeyen, tanınmayan yeni kişiler değildi ki. Bunlar, yıllardan beri Merkez Komitesi’nin ve Stalin önderliğindeki Politbüro’nun üyeleri değil miydi?
Kruşçev’in şu hakkını açıktan teslim etmek gerekiyor: Stalin’in güvenini kazanmayı başarmıştı. Yoksa Ukrayna’da ve Moskova’da en üst noktalara gelemezdi. Peki Stalin’in ölümünden sonra böylesi kötü bir rol oynayan bir adam, nasıl oldu da bu noktalara gelebildi?
Elbette köylü kurnazıydı ve sinsi birisiydi. Ancak tek başına bu özellikleri, bu konuma yükselmesine yetmezdi. Ne zaman Stalin’in düşmanı oldu, düşmanlık faaliyetleri ne zaman başladı? Bence bu konudaki en akla yatkın yanıt, Kruşçev’in (Mikoyan için de geçerli) uzun zamandan beri böylesi parti düşmanı bir veya birkaç grubun üyesi olduğudur. Bunlar bilinçli bir şekilde yedekte bekletilerek, uğranılacak bir yenilgi durumunda, “sicili temiz” kişiler olarak “parti aygıtı” içinde kalmaları ve “görevlerini” sürdürmeleri, uygun zamanda da iktidara gelmeleri sağlanmak istendi. Bu şekilde, “kızaktakiler” olarak, Moskova Mahkemeleri’ne düşmekten kurtulmakla kalmadılar, bunun ötesinde konumlarını elde tutarak genişletebildiler.

Yaptıklarını yapabilmeleri için Kruşçev ve çetesinin ille de ajan olması gerekmiyordu. Sizce de, Kruşçev’in emperyalizmin uzaktan yönlendirdiği uzatmalı ajanlar olduğu tezi, biraz aksayan bir tespit değil mi? Örneğin Enver Hoca bu bağlamda, Stalin’in sağlığında da böylesi zararlı bir düşünce tarzının parti kadroları içinde, ki bunlara iyi bir geçmişe sahip proleter kökenli kadrolar da dahildir, hatta denenmiş Merkez Komitesi Divanı üyeleri arasında bile yaygınlaştığına dikkat çekiyor. Enver Hoca, bu süreçte, ayrıca, “SBKP içerisinde bürokrat kadrolar içerisinden bir işçi aristokrasisinin doğduğunu” söylüyor.
Bence bu, Kruşçev ve Mikoyan’ın faaliyetlerini açıklamak için yeterli değil. Enver Hoca’nın söyledikleri belki başkaları için geçerli olabilir, ama bu ikisi için değil. Çünkü bu ikisi, haşere misali, uzun vadeli ve hedefli bir zarar verme faaliyeti sürdürdüler.

Zaten Enver Hoca da bu ikisine dikkat çekiyor.
Evet, bu ikisinin özel bir düşmanlıkla Stalin’e karşı çıktıkları, zaten daha XX. Kongre’de görülüyordu. Ayrıca şunu da belirteyim: Emperyalistlerin, Stalin’in ölümünden sonra (5 Mart 1953) işbaşına gelecek yeni yönetim hakkında ne kadar büyük bir umut besledikleri çok dikkat çekicidir. Burada örnek olması açısından, Eisenhower ve Churchill’in söylediklerinden alıntılar yapmak istiyorum.
ABD’nin yeni başkanı Eisenhower, 16 Nisan 1953 tarihli açıklamasında şöyle diyordu:
“Bütün dünya, Stalin’in ölümüyle birlikte bir çağın kapandığını biliyor. (...) Şimdi Sovyetler Birliği’nde yeni bir yönetici kuşağı iktidara gelmiştir. Onları geçmişlerine bağlayan bağlar ne kadar güçlü olursa olsun, bu, onların geçmişlerine sıkı sıkıya bağlı oldukları anlamına gelmiyor. (...) Geleceğin biçimlendirilmesi, büyük ölçüde onların iradesine bağlı. (...) Yeni Sovyet yöneticileri böylece, bugün genel tehdidin hangi boyutlara ulaştığını, tarihin akışını değiştirmek üzere paylarına düşeni yapmaları gerektiğini anlamaları için eşi benzeri görülmemiş bir fırsat yakalamışlardır.”
Aradan bir ay geçmeden, 11 Mayıs 1953 tarihinde, İngiltere Başbakanı Churchill, Avam Kamarası’nda, çok daha açık bir şekilde şu sözleri sarfediyordu:
“Bugün en önemli olan şey elbette, Stalin’in ölümünden bu yana Sovyet bölgesinde ve özellikle de Kremlin’de yaşanan tutum değişikliğidir. Ve hep birlikte bir ruhsal değişimin yaşanmasını da umut ediyoruz. (...) İngiliz hükümetinin siyaseti, elindeki bütün imkanlarıyla, olası her olumlu gelişmeye köstek olacak bir adım atılmasından ya da açıklama yapılmasından imtina edilmesidir. Siyasetimiz ayrıca, Rusya ile olan ilişkilerimizde yaşanacak her türlü iyileşmeyi selamlamayı öngörür.”
Her iki açıklama da, gerek Washington’a, gerekse Londra’ya, Moskova’da sadece bir yönetici değişikliğinin değil, tersine buna bağlı olarak bir çizgi değişikliğinin de yaşanacağına dair bir sinyal gönderildiğini açıkça gösteriyor. (Belki bunun da ötesinde, ajan Tito aracılığıyla mesaj gönderilmiştir.)
Bu çizgi değişikliğinin yaşanacağına dair umutları besleyen gelişmeler de vardı. 1953 yılının ilk yarısında, başta Kruşçev olmak üzere yeni yönetimin, DDR ve Macaristan’daki sınanmış parti önderleri Ulbricht ile Rakosi’yi iktidardan düşürmek ve yerlerine kendi adamları olan Herrnstadt ile Zaisser’i (DDR) ve İmre Nagy’i (Macaristan) geçirmek için ilk girişimde bulunması, söz konusu gelişmelerin bir örneği olarak anılabilir.

Ancak ülkenin içinde bulunduğu durum konusundaki bilgiler açısından, Malenkov tarafından 19. Parti Kongresi’ne sunulan rapora veya Stalin’in çeşitli makalelerine dikkat çekilebilir. Yani SSCB’de bazı şeylerin yolunda gitmediği, savaşın verdiği zararların, gerek ekonomik açıdan, gerekse parti kadroları açısından oldukça büyük olduğu, toplumda yavaş yavaş yorgunluk eğiliminin başladığı gibi konular, emperyalistlerin de bilgisi dahilindeydi. Kaldı ki, büyük dünya savaşları sonrasında bu tür reflekslerin ortaya çıkması, beklenmeyen bir durum da değildir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında, Batı Avrupa ülkelerinde yaşanan “vahşi 20’li yıllar”ı hatırlayalım. Bu açıdan bakıldığında Sovyet toplumunun böylesi bir refleks göstermiş olması son derece normal. Özellikle de bu, halka Ekim Devrimi’nden bu yana dünya gericiliğinin rahat vermediği ve baskı altında tuttuğu göz önünde bulundurulursa, daha iyi görülüyor. Gerek emperyalistler, gerekse de Stalin ve parti önderliği bütün bunları biliyordu. Bu benzersiz ve özel durumdan herkes kendisine göre gerekli sonuçları çıkardı. Emperyalizme göre çözüm, soğuk savaşın örgütlenmesinde yatıyordu. Stalin’e ve partiye göre ise, ideolojik-politik ve ahlaki platform vb.’nin yenilenmesinde. Bu koşullar altında, Stalin gibi büyük bir şahsiyetin ölümünden sonra geri kalan yönetimin gerekli öngörüden yoksun, sürdürülmesi gerekli olan mücadeleyi devam ettirme cesaretini gösterememiş, bunun yerine mevcut ve kendilerini de sarmış eğilimlere teslim olmuş ve mücadele yerine, daha kolay bir yol olan ve emperyalistlerce de özellikle teşvik edilen uzlaşma yolunu seçmiş olması mümkün değil mi?
Burada birden fazla soruya değiniyorsunuz. Bunlardan birincisi; ülke içindeki durum neydi, yorucu savaş yıllarından sonra kitlelerin ruh hali nasıldı? İkincisi; Stalin önderliğinin buna tepkisi ne oldu? Üçüncüsü de; Kruşçev yönetiminin izlediği çizgi, öngörü ve cesaretten yoksun olması ve “kendilerini sarmış olan eğilimlere teslim olması” ile açıklanamaz mı?
Kitlelerin ruh haline ileride değineceğim. Ama önce, Kruşçev’in eyleminin öngörü ve cesaret yoksunluğu ve genel ruh haline karşı çıkamamış olması ile açıklanabileceği görüşüne altını çizerek karşı çıkmak istiyorum.
Bu, Kruşçev’i aklama çabalarının dayanaksız olduğunu kanıtlamak için, bir tek noktaya işaret ediyorum: Kruşçev’in davranışı ve Tito ile ilişkisi. Kruşçev’in de emperyalizmin bir ajanı olduğu konusunda aslında görüş farklılıkları olmaması gerekir. Şöyle ki: birincisi; bilindiği gibi, 1948 Haziran’ının ilk yarısında, Komünist Partilerin Enformasyon Bürosu’nun bir toplantısı gerçekleştirildi ve burada, Yugoslavya Komünist Partisi’nin içinde bulunduğu durum ele alındı. SBKP’nin Jdanov, Malenkov ve Suslov tarafından temsil edildiği görüşmenin sonunda, katılan partiler bir ortak açıklama yayınladı. Söz konusu metin, elbette öncesinde, SBKP Siyasi Bürosu’nda da, yani Kruşçev tarafından da incelenmiş ve onaylanmıştı. Metin, Enformasyon Bürosu’na üye bütün partilerin temsilcileri tarafından imzalanmıştı. Bu bütün komünist hareket açsından önemli bir bilgiydi, deyim yerindeyse tehlikeli bir virüse karşı yapılan bir koruyucu aşıydı.
İkincisi; peki Kruşçev ne yaptı? Bu aşının koruyucu özelliğini ortadan kaldıran, baştan sona ikiyüzlülüğe bulaşmış bir açıklama yayınladı. Mayıs 1955’te Kruşçev başkanlığındaki bir heyet, iki ülke arasındaki ilişkileri yeniden normale döndürmek üzere Belgrad’a gitti. Kruşçev bu fırsatı, Belgrad havaalanına ayak basar basmaz, önceden kararlaştırılmamış keyfi bir açıklama yapmak üzere kullandı. Daha sonradan ortaya çıktığı gibi, önceden gündeme gelmiş olsaydı, böyle bir açıklamaya kesinlikle onay verilmezdi. Kruşçev şöyle diyordu: “Değerli Yoldaş Tito! Yaşananlardan son derece üzüntü duyduğumuzu belirtmek istiyoruz. Bu dönemde biriken bütün tortuları kararlılıkla bir kenara süpürelim. Burada kastettiğimiz tortular, gerçek yüzleri ortaya çıkartılmış Beria ve Abakumov gibi hainlerin ülkelerimiz arasındaki ilişkilerde oynadığı provokatif roldür.”
Üçüncü olarak; Ekim 1956’da, Macaristan’daki karşıdevrim sırasında, Tito’nun karşıdevrimci güçlere esin kaynağı olarak oynadığı rol, bariz bir şekilde açığa çıkmıştı. Bu yüzden, elbette Kruşçev’in konumu da, özellikle Tito’ya itibarını iade ettiği için, tehlikeye düşmüştü. Böylesi bir durumda bir ajan ne yapar? Ani bir dönüş yaparak, Tito savunuculuğunu bir yana bırakıp, Tito revizyonizmine karşı amansız bir mücadeleci olarak ortaya atıldı.
Haziran 1958’de, Bulgaristan Komünist Partisi’nin VII. Kongre’sinde yaptığı konuşmada, başka şeylerin yanı sıra şunları söylüyordu: “Enformasyon Bürosu’nun 1948 yılında gerçekleştirilen konferansında, Yugoslavya KP’nin içinde bulunduğu durum üzerine bir açıklama kararlaştırıldı. Bu açıklamada haklı olarak, Yugoslavya KP’nin bir dizi sorunda oynadığı rol eleştirildi. Söz konusu açıklama özü itibarıyla doğruydu ve devrimci hareketin çıkarlarına denk düşüyordu.”
Bu sözleri sarfeden, daha birkaç hafta önce, Tito ile Brioni ile Kırım Yarımadası’nda görüşmelerde bulunan, Rakosi’nin halefi Gerö’yü Macaristan’da iktidardan indirip yerine İmre Nagy’yi geçirme konusunda ortak kararlar alan ve bunları hayata geçiren, böylece Washington ve Londra’daki dostlarının yüreğine su serpen Kruşçev’in kendisiydi.
Enver Hoca, “Süper Güçler” başlığıyla kitap halinde yayınlanan (Tiran, 1986) siyasi günlüğüne, 13 Aralık 1962 tarihi için şu notu düşmüş:
“Kruşçev, Sovyetler Birliği Yüksek Sovyeti’nin dünkü oturumunda, uluslararası durum ve Sovyetler Birliği’nin dış politikası konulu bir konuşma yaptı. Oturuma başkanlık eden divanda, kendisinin yanında, kardeşi ve yakın yoldaşı hain Tito da yerini almıştı...
Konuşmasının ikinci hedefi, resmi ve kamuoyunun dikkatini çekecek bir şekilde, Titocu döneklere hem devletsel, ama özellikle de ideolojik açıdan itibarlarını iade etmekti... Arnavutluk Emek Partisi’nin öngörülerinin doğruluğu kanıtlandı... Revizyonist Kruşçev grubunun, (sosyalist Ç.N.) bloğu dağıtmayı ve Amerikan emperyalizmine yakınlaşmak için canla başla çalışan yeni bir uluslararası revizyonist blok oluşturmayı hedefleyen ihanetçi tutumu, her gün bir kez daha açığa çıkıyor.”
Böyle hedefli bir şekilde, kendi partisinin ve bütün diğer komünist partilerin kararlarını çiğneyerek, emperyalizmin Truva Atı olan Tito’yu “sadık yoldaş” ilan eden ve kendi elleriyle kalesine alan birisinin, emperyalizmin bilinçli yardımcısı olmadığını, aksine “bazı hatalara düşmüş” bir kul olduğunu düşünmek mümkün müdür?

Kitlelerin tavrı ve ruh hali konusunda da birşeyler söyleyecektiniz.
Bu konuda öncelikle kendi kişisel izlenimlerimi aktarmak istiyorum. 1947 yazında diğer arkadaşlarımla birlikte Antifaşist Okulu terk edip vatanıma dönüş yolculuğuna çıktığımda, bize refakat eden Kızıl Ordu mensuplarıyla konuşma fırsatım oldu. Bu, İngilizlerin ve Amerikalıların “Soğuk Savaş”a çark etmeye başladıkları döneme denk geliyordu. Kızıl Ordu mensupları, Amerika’dan yükselen düşmanca sesler konusunda şöyle diyordu: “Amerikalılar bizimle kavgaya tutuşacaklarsa, kendileri bilir, biz hazırız.” Yani, “Mesele bu noktaya varmasın, biz artık barış içinde yaşamak istiyoruz” gibi bir ruh haline sahip değildiler. Tam tersine, Sovyetler Birliği’ne saldırmaya cesaret edecek herkesi, Almanları yendikleri gibi yenebileceklerine yürekten inanıyorlardı. Ama bu, artık barış istemedikleri anlamına da gelmiyordu.
Sovyet halkı, savaştan önce de emperyalizmin tehdidi ve kuşatması altında yaşamıştı ve ülkesini, bütün güçlerini birleştirerek fethedilemez bir kale haline getirmişti. Ardından, 25 milyon insanın yaşamına mal olan ve bir dönem işgal altında kalmış bölgeleri viran eden faşist saldırı geldi.
Şimdi barış içinde, faşizme karşı elde edilen zaferin ve ülkenin inşasının meyvelerini toplama arzusunun güçlü ve herkes tarafından paylaşılmış olması şaşılacak bir durum değildi.
Savaş, önderlik için de yeni bir sorun doğurmuştu.
Milyonlarca Sovyet vatandaşı, Kızıl Ordu’nun üyesi olarak Almanya’ya kadar gitmişti. Bu insanlar, ülkelerinin sahip olduğu güçle ve faşist Alman düşmana karşı sağlanan üstünlükle gurur duyuyorlardı.Ama aynı zamanda, kapitalist Batı’da çalışan insanların sosyalizme oranla daha zor koşullarda yaşadıkları düşüncesi bir darbe almıştı. Çünkü prensipte doğru olan bu tespit, onların kafasında insanların maddi sefalet içinde yaşadığı, kötü koşullarda barındığı ve kültürel açıdan geri olduğu bir dünya fikrini canlandırmıştı. Oysa şimdi Almanya’ya doğru ilerlerken geçtikleri ve özellikle de Almanya’da karşılaştıkları şehirleri ve köyleri görünce şaşkına uğradılar. Çünkü görüldüğü kadarıyla, kapitalist Almanya’daki işçiler, kendilerinden daha rahat evlerde oturuyor, daha büyük bir refah içinde yaşıyorlardı. Bu durum da, elbette taşıdıkları, her açıdan daha ileri bir ülkenin vatandaşı olma bilincini kemirmeye başladı.
Alman Ordusu için zorunlu askerlik yapan birisi olarak, ben de kişisel olarak benzeri bir şaşırtıcı tecrübe yaşadım. Ama benimkisi tersten bir tecrübeydi. Benim kafamda canlandırdığım Sovyetler Birliği manzarası, Weimar Cumhuriyeti döneminde oluşmuştu. Özellikle de AİZ (Resimli İşçi Gazetesi)’nin her sayısında yayınlanan, Sovyetler Birliği’ndeki sosyalist inşa konulu resimli haberlere dayanıyordu. Bu haberlerde elbette, Yeni Rusya resmediliyordu: Burada gerçekleşen inanılmaz çalışmalar; yeni toplu konutlar; yeni, büyük ve modern işletmeler; ilk beş yıllık planın hedeflerine ulaşmasını sağlayan kitlelerin coşkusu v.b.
AİZ’de yer verilmeyen, ya da kenarından değinilen şey ise, Rusya’ya ilişkin dışarıda ağır basan düşüncelerdi. Yani örneğin eski Rusya’nın kalıntıları ve barbarca bir yönetimin devrettiği miras olarak süren gerilik, maddi yokluklar. Biz komünistler de, Tolstoy, Dostoyevski ve Gorki’nin romanlarından almış olduğumuz bilgilere rağmen, bu gerçekleri aklımıza getirmiyorduk. Oysa Stalin de, 1931’de yaptığı bir konuşmada bu gerçekleri hatırlatmış ve Sovyetler Birliği’nin gelişmiş kapitalist ülkelerin 50 ila 100 yıl gerisinde olduğunu söylemişti.
Şimdi artık benim açımdan, bir devrim sonrasında, eskinin, henüz güçsüz olan yeninin yanında varlığını sürdürdüğü cümlesinin sadece teoride değil, pratikte de ne anlama geldiğini öğrenmemin zamanı gelmişti. Eski olana ait örnekleri özellikle köylerde, Batı ile kıyaslandığında oldukça ilkel olan bina yapım tarzında, Makina-Traktör İstasyonlarındaki çürümeye bırakılmış araçlarda görüyordum. Yeni olanın örnekleri ise, yine aynı “ilkel” köylerdeki çocukların ders kitaplarında karşıma çıkıyordu. Burada, Sovyet iktidarının en ücra köylerde bile genç kuşaklara bilgiyi ulaştırmaya çalıştığı, yabancı dil öğretme uğraşında olduğu görülüyordu. Oysa Almanya’daki çocuklar bu hizmetleri akıllarının ucundan bile geçiremezdi.
Sovyet yönetimi, kapitalist Batı ile tanışan Sovyet vatandaşlarının özgüvenlerinin olumsuz etkilenmesini engelleme göreviyle karşı karşıyaydı. Bunu da, birincisi uzun bir süre Rus bilimcilerinin ve mucitlerinin buluşlarını öne çıkararak yaptı. İkincisi; Batı’nın propagandasını yaptığı burjuva-emperyalist ideolojilerin ve moda akımların hayranlıkla benimsenmesine ve yayılmasına karşı bir set kurmaya çalıştı ve “kozmopolitizm”e karşı mücadele için bir kampanya örgütledi.
Kruşçev yönetimi, Stalin’in ölümünden sonra bunun tersini yaptı. Sovyet insanının haklı barış arzusunu kendi amaçları doğrultusunda kullandı. Sovyet insanının Stalin önderliğindeki antiemperyalist politikasına duyduğu güvenin altını oymak için, bu politikanın yapay ve tehlikeli gerginliklere yol açtığını ileri sürdü ve bunun yerine, “yumuşama politikası” şiarıyla yeni bir politikaya ihtiyaç olduğunu propaganda etti. Kruşçev yönetimine göre, ancak bu “yumuşama politikası” ile, ve el ele verilerek nükleer savaş tehlikesi giderilebilirdi. Bunun için de, başta ABD olmak üzere, emperyalist güçlerle işbirliğine güven duymak gerekirdi.
Kruşçev, bu demagojik gerekçelerle halkın güvenini kazandı, halkının arzu ve özlemlerini tanıyan ve kendisine baş tacı eden adam pozlarına büründü.

Belirleyici olan da bu değil mi? Kruşçev ve şürekası, işte tam da halkta varolan bu eğilimlere hitap etti ve bu eğilimleri kullandı.
Evet, aynen öyle. Yani, Kruşçev’in “tabandan gelen bir baskı” ile revizyonist çizgiye itilmiş olması söz konusu değil. Tersine, kitleleri bilinçli bir şekilde kandırarak, arzularının gerçekleşmesinin en kısa yolunun buradan geçtiği yalanını yaydı. Bunu da son derece ustaca yaptı. XX. Kongre’ye kadar, halk içinde Stalin’e karşı duyulan ve eksilmemiş hayranlığı da hesaba katarak, Stalin’in yolunda sadakatla ilerleyen önder pozunu sürdürdü. Hatta XX. Kongre’den sonra bile, konuşmalarının neredeyse tamamında, halkın yakından tanıdığı tezlere ve temel düşüncelere yer verdi. Bu temel düşüncelerden sapmayı içeren, revizyonist ve düşmanca düşünceler, ilk başlarda konuşmalarında küçük bir yer işgal ediyordu ve akla yatkın, inanılır tarzda gerekçelendiriliyordu. Örneğin XX. Kongre’de, sosyal demokrasiye ait, sosyalizme geçişin parlamenter, “barışçı” yoldan mümkün olduğu tezini işlerken, bunun eskiden belki mümkün olmadığını, ama günümüz koşullarında Sovyetler Birliği’nin ve dünya komünist hareketinin artan gücü sayesinde mümkün olduğunu söylüyordu.
Bir başka örnek: Üretim araçları sanayiinin geliştirilmesine en büyük önceliğin tanınmasını öngören anlayış terk edilerek, bunun yerine önceliğin tüketim maddeleri sanayisinin geliştirilmesine tanınması gerektiğini –oysa bu gerçekte, ekonominin faciaya sürüklenmesinin yolunu açmıştır– söylerken, bunu, ekonominin yeterli güce ulaştığı, artık halkın ihtiyaçlarının giderilmesine öncelik tanınması gerektiği şeklinde gerekçelendiriyordu.

Stalin’in, sosyalizmin ekonomik sorunları üzerine eseri de, zaten üretim araçları sanayii ile tüketim malları sanayii arasındaki öncelik sorununu ele alıyor. Bu eserinde de, bu ilişkinin değişime uğramasının kapitalizmin restorasyonuna yol açacağı ikazında bulunuyor. Yani Kruşçev’in daha sonraları dile getirdiği ve hayata geçirdiği bu tez bilinmekteydi ve tartışılarak sonuçlandırılmıştı.
Evet, tartışılmış ve sonuçlandırılmıştı. İşte bu yüzden bu durum, Kruşçev’in tüketim malları sanayiine öncelik tanınmasına geçmesinin bilinçli bir zarar verme eylemi olduğunun da kanıtıdır. Çünkü Marksizm-Leninizm eğitimi almıştı ve üretim malları sanayiinin gelişimine öncelik tanınması sorununun, Marx’ın Kapital’de ele aldığı bir sorun olduğunu, Lenin’in de bunun, genişletilmiş yeniden üretimin güvence altına alınması, böylelikle sosyalist ekonominin inşasının başarısı için önemli bir ekonomi yasası olduğunun altını çizdiğini biliyordu.

Görüldüğü kadarıyla, ajanlık meselesinde fikir birliği sağlayamayacağız. Bu konuya daha fazla girmeden, bir başka soruna geçmek istiyorum. Sizce, bir arada yaşama siyasetine getirilen oportünist yorumlama ile, üretim araçları ve tüketim malları sanayilerindeki öncelik ilişkisinin ters çevrilmesi arasında bir bağlantı var mı?
Tabii ki var. Her ikisi de, Sovyet iktidarının ekonomik ve politik temellerinin oyulması stratejisinin parçalarıdır. Bu stratejinin özünü, MLPD’nin gazetesi olan “Rote Fahne”ye bundan 15 yıl önce yazdığım bir mektupta şöyle tanımlamıştım: “Sovyet iktidarının savunulması için geçen yaklaşık 40 yıl ve kitlelerin 1917’den itibaren sosyalizmin inşası için çalışmış olması, sosyalizm ve Sovyetik yaşam tarzının Sovyet halkı içerisinde derin ve sağlam kökler salmasına yol açtı. Bu dönemde, açıktan bu düzenin düşmanı ve kapitalizme geri dönüşün taraftarı olarak ortaya çıkmaya cesaret edecek herkes, sıradan insanlar tarafından güvenlik organlarına teslim edilirdi.”
Herşeyden önce kapitalizme geri dönüş, asla açıktan gerçekleşmemeli, göze çarpmamalıydı. Tam tersine, bu yola giriş, son ana kadar, sosyalizmin iyileştirilmesi için atılması zorunlu adımlar olarak lanse edilmeliydi.
İkincisi; insanların Sovyet düzenine bağlılıklarının altı oyulmalı, bu düzeni savunmaya hazır olduklarını gösteren ateşli tutum, yavaş yavaş soğutulmalıydı.
Üçüncüsü; halkın ve parti üyelerinin emperyalizmi savaşın temel kaynağı değil, barışın korunması için birlikte davranılacak bir partner olarak görmelerini sağlamak gerekiyordu. Bu şekilde, Marksizm-Leninizm’den ilkesel tarzda kopularak, sınıf savaşının yerine sınıf uzlaşmasının geçirildiğinin görülmesini engellemek hedefleniyordu.
Birinci hedefe ulaşmak için, yapılan herşeyin hızla komünizme geçişe hizmet ettiği hayali yaratıldı.
Bu bağlamda Kruşçev ayarındaki demagoglar, vaatlerle kandırılan insanlarda komünizmin zirvesine ulaşılacağına dair ilk başta yaratılan coşkulu umutların yerini, bir süre sonra kaçınılmaz olarak hayal kırıklıklarının, umutsuzluğun, kayıtsızlığın ve hatta parti düşmanlığının alacağının farkındaydılar. Bununla yetinmeyip, bu dönüşümün bir an önce ve radikal tarzda gerçekleşmesi için çabaladılar. Çünkü ikinci hedefe ulaşmanın yolu buradan geçiyordu: İnsanların Sovyet iktidarına olan bağlılıklarının ortadan kaldırılması. Yakından incelendiğinde, ekonomi politikası alanındaki Kruşçevci “reformların”, bilinçli olarak seçilmiş bir dizi zarara uğratma eylemi olduğu görülecektir. Bu eylemlerin sonucu ise, örgütsüzleştirme, darboğazların ortaya çıkması ve Sovyet ekonomisinin emperyalist ülkelere bağımlılığının giderek artmasından başka bir şey olamazdı. Gerçekten öyle de oldu. Sorduğunuz bağlantı konusundaki görüşüm budur.

Eğer sizi doğru anladıysam, Kruşçev ile şürekasının sistemin eksikliklerini derinleştirerek, böylelikle kapitalizme açıktan geçişin koşullarını yaratmaya çalıştıklarını söylüyorsunuz. Peki bu öncelik tartışmasının, eski sosyalist ülkelerin neredeyse tamamında sürdürülmüş olmasını neye bağlıyorsunuz? Neden hep bu tartışmaya geri dönüldü?
Hepimizin bildiği gibi, emperyalizm zinciri önce ileri kapitalist ülkelerde değil, en zayıf halkaların olduğu bölgelerde kırıldı. Bu halka 1917’de, bilinen nedenlerden dolayı Rusya idi. Halka, o günden bu yana da, ekonomik açıdan en gelişmiş kapitalist ülkelerde değil, Çin, Küba, Vietnam, Kore gibi 3. dünya ülkeleri oldu. Günümüzde de özellikle Latin Amerika ülkeleri; bunun için Venezüella örneğini hatırlayalım.
Herkesin bildiği gibi, bunun nedeni, Rusya’daki ve sonraları diğer sosyalist ülkelerdeki üretkenliğin, ileri kapitalist ülkelerdeki üretkenliğin çok gerisinde olmasında yatıyor. Buna bağlı olarak, halkın tüketim mallarına olan ihtiyaçlarının giderilmesi konusunda kronikleşmiş bir yetersizlik yaşandı. Bu yüzden, tüketim mallarına olan ihtiyacın nasıl hızlı ve kalıcı bir şekilde giderileceği sorunu hep gündemde oldu. Bu durum elbette DDR’de de derinden yaşandı. Halk, zengin doğal kaynaklara sahip Federal Cumhuriyet’te herşey fazlasıyla mevcutken, kendisinin birçok tüketim maddesine ulaşamamasını önemli bir eksiklik olarak hissediyordu.
Bu koşullarda, sosyalist ülkelerde, gerek halkın, gerekse de önderliğin, eksikliklere yol açan ekonomiden nasıl kurtulunacağı ve tüketim mallarına olan ihtiyacının nasıl giderileceği sorusuyla meşgul olması son derece doğaldır. Bu tartışmalar çerçevesinde, tüketim malları arzının genişletilmesi için, tüketim malları sanayiinin kapasitesinin genişletilmesi gerektiği yönlü gerekçe de şaşırtıcı olmaktan uzak. Bu talebi dile getirenlerin halk yığınları tarafından düşman olarak görülmesi gerekmez. Aksine, ekonomi politiğin bağlantılarını ve yasalarını bilmezseniz, bunun haklı bir talep olduğunu düşünürsünüz.
Öte yandan işte tam da bu durum, Kruşçev gibi düşmanlara, bu talebe sahip çıkıp, sosyalist devlet ekonomisinin altını oyacağını bildikleri bu talebi hayata geçirmeleri, böylece öte yandan halkın yaşam standardını yükseltmekten, komünizm hedefine daha çabuk ulaşmak için canla başla çalışmaktan başka kaygısı olmayan önderler pozuna bürünmeleri için gerekli koşulları yarattı. Aynı nedenlerle bu politika, sadece Kruşçev tarafından değil, Polonya’da Gomulka ve Macaristan’da Kadar tarafından uygulandı ve Batı tarafından övgüye layık bulundu. Ama Walter Ulbricht’in partinin önderliğinde bulunduğu sürece bizde uygulanmadı.

Öte yandan, zamanla giderek derinleşen gelir farklarının da bir rol oynadığı tezi var.
Ben bunu ilk kez duyuyorum. Gerçi bu konuda elimde somut veri yok. Ama edindiğim tecrübelere göre, bu sorun, öncelik tartışmalarında rol oynamadı. Belki Polonya’da, Macaristan’da veya Sovyetler Birliği’nde durum farklı olmuştur.
Ama DDR’de yaşayan bizlerin, satın alma gücü fazlalığı vardı. Bu fazlalık, iç piyasada bulunmayan, değerli ürünlerin yüksek fiyatlardan satıldığı lüks mağazalarda yapılan alışverişlerde harcanırdı. Denizci, bilim insanı, sanatçı, yazar, gazeteci, diplomat gibi, ücretlerini Batı Markı olarak alan yabancıların ve DDR vatandaşlarının alışveriş yapabildikleri, Batı’dan gelen ürünlerin döviz karşılığı satın alınabildiği Intershop gibi mağazalar vardı.
DDR’ye gelince: Burada belli bir yozlaşma süreci var mıydı; yoksa Gorbaçov tarzı taviz politikasının kurbanı mı oldu?
Yozlaşma süreci demek istemiyorum. Ben her zaman Walter Ulbricht’in, en geç XX. Kongre’den sonra SB’de yaşananları doğru değerlendirdiğine inandım ve bu inancımı bugün de koruyorum. Kendisi gerçekten bir revizyonist değil, revizyonizme karşı mücadele eden birisiydi.
Bir yanda bize düşman olan Federal Almanya Cumhuriyeti’nin, diğer yanda artık bize karşı düşmanlık beslemeye başlamış olan Sovyetler Birliği’nin kıskacına düşmüştük. Sovyetler Birliği, Stalin döneminde temel dayanağımız, her zaman güvenebileceğimiz bir müttefikimiz olmuştu. Ama Kruşçev çetesi iktidara geldikten sonra, bize açıktan düşmanlığını ilan etmişti. Ülkemiz, Federal Almanya ile, biçimsel olarak bizimle ittifakını sürdüren, ama yönetiminde gizli bir şekilde bize karşı emperyalizmle işbirliğine girişmiş birinin bulunduğu bir güç arasında yer alıyordu. Bu durum, bence 80’li ve 90’lı yılların Kruşçev’i olan Gorbaçov döneminde açıktan ortaya çıktı. Gorbaçov’un 1989/90’da yaptığı şey, yani bizi Federal Almanya’ya satması, 50’li veya 60’lı yıllarda mümkün olan bir durum değildi. O yıllarda SBKP yönetiminde, SB hükümetinde ve ordusunda, Kruşçev’i, gerçek niyetini bilseler, bir an bile tereddüt etmeden kovacak güçler yar alıyordu.
DDR ve onun yönetimine gelince: Ekonomik, siyasi ve askeri açıdan tamamen Sovyetler Birliği’ne bağımlıydık. Kızıl Ordu korumasa, Batı’nın ülkemizi ele geçirmesi uzun sürmezdi. Gomulka’nın Polonya’sı ve Kadar’ın Macaristan’ı zaten çoktan Tito Yugoslavyası’nın yolunda yürüyordu. Revizyonizm yoluna girmek istemeyecek diğer ülkeler açısından –ben, DDR dışında, Çekoslavakya’yı, ayrıca belli sınırlandırmalarla birlikte Bulgaristan ve Romanya’yı bu ülkelerden sayıyorum– ya böyle davranacak ya da Arnavutluk ve Çin’in yaptığı gibi açıktan, Sovyetler Birliği’nde bir revizyonistin iktidarda olduğunu ve ona karşı mücadele edilmesi gerektiğini ilan edeceklerdi. Bu ise, DDR’nin sonu anlamına gelirdi.

Niçin? DDR’nin ekonomik durumu, Arnavutluk’tan daha iyiydi.
Kruşçev’in adamlarının bize hammadde satışını durdurmaları yeterli olurdu. O zaman halimiz ne olurdu? Zaten ekonomide sıkıntılar vardı. SB’den gelen maddeler olmasa, tamamen Batı’ya bağımlı hale gelirdik. Onlar da bize kendi koşullarını dayatırdı.

Peki şöyle soralım: Bütün MK ve parti örgütleri biraraya getirilerek, SB’de revizyonist bir kliğin iktidara geldiği, bu kliğin DDR’yi köşeye sıkıştırdığı, partinin bu yeni durumun bilincinde olması gerektiği konusunda bilgilendirildi mi?
İsterseniz bir düşünün. Bunun yol açacağı sonuçlar, Kruşçev çetesinin buna karşı tepkisi ne olurdu?