Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

ABD'nin İran seçenekleri

İran seçimleri, Ortadoğu ülkelerinin ilişkileri ve bölgedeki gelişmeler bakımından olduğu kadar, ABD başta olmak üzere, emperyalist büyük güçlerin Ortadoğu ve Orta Asya’daki politikaları ve girişimleri bakımından da, dikkate alınması zorunlu bir biçimde sonuçlandı. Ahmedinecad’ın devlet başkanlığı, başka şeylerin yanı sıra, İran’a karşı suikastçı ve işgalci emeller besleyen ABD’nin izleyeceği politikalar bakımından olduğu kadar, İran’ın kendini savunması bakımından yeni bir gelişme özelliği göstermektedir. Kuşkusuz, ABD’nin İran politikası değişmemiştir ve Bush yönetimi, İran’ı tecrit etmek ve etkisiz kılmak, giderek denetimi altına almak için her yolu denemeye devam etmektedir.
ABD yönetimi, 11 Eylül 2001’in ardından vakit geçirmeden Afganistan’ı işgal altına aldıktan sonra, gözlerini Irak’a dikmişti. ABD Başkanı Bush, meşhur “şeytan ekseni” konuşmasında, “İran, Irak ve Kuzey Kore”yi hedef alıyor; bu ülkelerdeki “rejimler”in, gerekirse askeri saldırı yoluyla değiştirileceğini ilan ediyordu.
ABD ve müttefiki İngiltere, Afganistan işgalinden yaklaşık 1,5 yıl sonra, Mart 2003’te Irak’a saldırdılar. Amerikan ordusu ülkenin orta ve kuzey kesimlerinden “sorumlu” kılınırken, İngiliz işgal ordusuna güneydeki Basra kenti ve civarı verildi.
Irak işgali halen devam ediyor, ancak Amerikalıların beklediği gibi değil. Irak halkı, onbinlerce evladının ölümü pahasına, işgalciyi topraklarından kovmak için dişediş mücadele veriyor. Aradan geçen süre içinde, ABD’nin “özgürlük getiren” orduları 100 binden fazla Iraklıyı öldürdü. Ancak bu büyük kıyıma rağmen halka boyun eğdiremedi. İşgal karşıtı direniş, çeşitli zaaflara sahip olmakla birlikte, güçlenerek sürüyor ve Amerikalıları “kalelerin ardına” hapsediyor. İşgalcilerin de kabul ettiği üzere, bugün, Amerikan ordularına ve onlara bağlı Iraklı asker ve polislere günde 30’dan fazla silahlı saldırı düzenlenmektedir.
Bu şartlar altında, Amerikan yönetiminin “duraksayacağı” ve “Büyük Ortadoğu”ya yönelik planlarını uygulamaya başlamadan önce “Irak belasını bitirmeyi” tercih edeceği düşünülebilirdi. Nitekim, birçok yorumcu bu yönde tahliller yaptılar. Ancak Bush yönetimi ve onun çelik çekirdeğini oluşturan “neo-muhafazakâr” ekip, hiç de böyle düşünmüyordu. Diğer Ortadoğu ülkelerine yönelik resmi tehditler günaşırı devam ederken, Bush çizgisine yakın kalemşörler, “yeni hedefler”i işaret etmekten kaçınmadılar.
Washington Post yazarı Charles Krauthammer, bu yazarlar arasında en etkili olanlarından biri.
Krauthammer, 23 Temmuz 2004’te yazdıklarıyla, Amerikan emperyalizminin Irak ile “doymadığını” gözler önüne seriyordu: “11 Eylül raporunun verdiği derslerden biri, gerçek tehdidin İran olduğu yönünde. Bu ülkenin El Kaide ile ilişkisi vardı, 11 Eylül saldırganlarının topraklarından geçmesine izin verdi ve bugün de El Kaide liderlerine sığınak sağlıyor.” Krauthammer, sadece aylar önce, Irak’a yönelik temelsiz suçlamalarını İran için tekrarlamakla, Amerikan küstahlığının yeni bir örneğini veriyor burada. Devam ediyor: “İki yıl önce terörü destekleyen ve kitle imha silahı peşinde koşan 5 ülke vardı. Bush yönetimi Irak’a askeri yolla, Libya’yı ise baskı altına alarak elimine etti. Geriye İran, Kuzey Kore ve Suriye kaldı.
Suriye zayıf ve İsrail tarafından caydırılıyor. Kuzey Kore nükleer silah sahibi olarak dokunulmaz oldu. Geriye İran kalıyor.”
Neomuhafazakâr yazar, bununla birlikte, İran’ın “zor lokma” olduğunu kabul ederek, askeri işgali “şimdilik” gündem dışı tutuyor ve Bush’a iki “tavsiye” sunuyor: Ya İranlılar “devrim” yaparak rejimi yıkacak, ya da İran nükleer tesislerine hava saldırıları düzenlenecek. Krauthammer, her iki yolun da, İran’ın birkaç kilometre ötesinde konuşlanmış 146 bin ABD askeri ve devasa saldırı gücü sayesinde “kolaylaşacağını” öne sürerek, Irak işgalinin yarattığı avantajlara dikkat çekiyor.
İran, gerçekten de ABD için “zor lokma” ve bunun birden fazla sebebi var. Öncelikle Irak, on yıldan uzun süren BM ambargosu ve 1991 saldırısı ile zayıf düşürülmüştü. İran ise, sadece Amerikan ticari ambargosu altında. “Ciddi” bir ordusu, prestijli bir diplomasisi, köklü bir devlet geleneği, genç ve eğitimli bir nüfusu bulunuyor. Dahası; Avrupa Birliği, Rusya, Çin ve hatta Japonya ile giderek güçlenen askeri-ticari-ekonomik ilişkilere sahip.

İRAN’I SIKIŞTIRMA HAMLELERİ
Bu nedenlerden ötürü, Bush yönetimi yetkilileri ve neomuhafazakâr çevreler, bugüne dek “doğrudan askeri saldırı”yı açıkça gündeme getirmediler. Onun yerine, İran’ı çeşitli yollarla izole etme, zor duruma düşürme, 1979’dan bu yana Ortadoğu ve dünyada elde ettiği diplomatik/siyasi mevzilerden geri çekilmeye zorlama gibi yöntemler izlemeye başladılar. Son ayların bazı önemli gelişmelerine, İran cephesinden baktığımızda durumu anlamak kolaylaşacaktır.
1. Krauthammer’ın belirttiği gibi, Irak’ın işgal altına alınması, İran’a karşı önemli avantajlar sunmaktadır. İran sınırındaki Amerikan-İngiliz birlikleri; casusluk ve taciz faaliyetlerini kolaylıkla gerçekleştirmektedirler. İşgalin sunduğu başka bir fırsat ise, Şii İslam’ın “denetim altına alınması” olasılığıdır. “Dünya Şiilerinin lideri” olarak bilinen Iraklı Ayetullah Ali Sistani ve Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi (IİDYK) gibileri, bugün Amerikan işgaline açık veya örtülü bir destek verir konumdadır. Bu örgütler aracılığıyla Şiiliği “denetim altına” almak mümkün hale gelmekte, hatta kimi Amerikalıların işaret ettiği gibi “Kum’a karşı Necef” seçeneğini ortaya çıkarmaktadır. Bununla kastedilen, Şiiliğin bugüne dek “eğitim bölgesi” olan ve Humeyni’nin de doğduğu İran’ın Kum kentinin, dünya Şiiliği açısından sahip olduğu “hegemonik” pozisyondur. Hz. Ali’nin türbesinin bulunduğu Irak’taki Necef kenti, Kum’a “alternatif” yapılabilirse, Şiilik üzerindeki İran etkisi kırılabilecektir. Kısacası “Necef seçeneği”, İran rejiminin dayandığı İslami referansların altının oyulmasında etkili olabilecektir. Kuşkusuz, bu senaryonun işleyebilmesi için, Iraklı Şiilerin, Sistani gibi liderlerin “izinden çıkmaması” ve işgale boyun eğmeye devam etmesi gerekmektedir. Ancak Mukteda Sadr gibi Irak milliyetçisi Şii liderlerin, senaryoyu bozacak güce kavuşması da, ihtimal dahilinde bulunuyor. Sadr, “sokaktaki yoksul Şiilerin temsilcisi” olarak bilinen genç bir liderdir ve İran’a, ayetullahlar kadar kulak asmamaktadır. Bugüne dek Bağdat ve Necef civarında iki büyük silahlı isyana öncülük etmiş olan Mukteda Sadr’ın “yeni bir isyan” için güç toplamakta olduğuna işaret eden birçok belirti bulunuyor.
2. ABD güdümlü Bağdat hükümeti de, İran’a yönelik baskının artırılmasında önemli rol oynamakta. Bir önceki hükümette görev yapan Savunma Bakanı Hazım Şalan’ın neredeyse haftada bir kez İran’ı “Irak’ın içişlerine karışmak” ile suçlaması ve “savaş” naraları atması dikkat çekiciydi. Hakkında milyarlarca dolarlık yolsuzluk yaptığı suçlaması bulunan Şalan, bugün ortadan kaybolmuş bulunuyor. Ancak onun katı İran düşmanlığının, yeni hükümetteki “ana damarlardan” biri olduğu söylenebilir. Bağdat hükümeti, komşusu İran ile anlaşmalar imzaladı, görüşmelerde bulundu, ancak özellikle hükümet içindeki Amerikancı Sünni çevrelerin, “eski düşman” İran’a “şüpheyle” baktıkları görülüyor. Bu düşmanca tutumu körükleyen asıl unsur ise, Amerikan etkisidir. Daha temmuz ayı sonunda, Bağdat’ı ziyaret eden ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, “İran ve Suriye’ye yumuşak davranmayın” tavsiyesinde bulunuyordu!
3. İran’a yönelik olası bir saldırının bölgeye kontrol dışı bir biçimde “taşmasını” önlemek için, Tahran hükümetinin bölgesel ittifaklarını bitirmek gereklidir. Suriye’yi Lübnan’dan çekilmeye zorlamak, bu açıdan oldukça önemli bir adım oldu. Böylelikle, İran’ın bölgedeki önemli bir müttefiki olan (bir süre önce iki ülke, Amerikan baskılarına karşı ortak tutum alacaklarını ilan etmişti) Suriye, İsrail-ABD tehditlerine karşı stratejik bir koruma kalkanı olan Lübnan’dan mahrum bırakıldı. Kuşkusuz, Suriye’nin Lübnan’daki kozları henüz sona ermemiştir; ancak geri çekilme, Lübnan’daki hassas dengeleri bozmuş ve bir “halklar mozayiği” olan bu ülkede yeni ve kanlı bir iç savaşın kapılarını aralamıştır.
4. ABD’nin Lübnan planının ikinci aşaması ise, doğrudan İran’ı hedef almaktadır: Hizbullah’ın silahsızlandırılması. Irak işgalinde ABD’ye karşı tutum alan Fransa’nın, Suriye’nin çekilmesiyle oluşan boşluğu “doğrudan” doldurmaya giriştiği görülüyor. Nitekim, Suriye ordusunun mevcudiyeti koşullarında siyasi hayattan tecrit edilmiş olan Michel Aun gibi falanjist savaş ağaları, Lübnan siyasetine yeniden dönmektedirler ve bu liderlerin Fransa ile yakın ilişkileri bulunmaktadır. Önümüzdeki dönemde, ABD ve Fransa arasındaki “Lübnan çekişmesi”nin şiddetleneceği söylenebilir. Ancak şu anda Fransa, ABD ile birlikte hareket etmekte, Suriye karşıtı baskı politikasına destek vermektedir. Hizbullah’ın silahsızlandırılması, eğer başarılabilirse, İran’ı, bölgedeki en önemli müttefiklerinden birinden yoksun bırakacaktır.
5. Filistin’de girilen “barış süreci” de, ABD ve İsrail’den gelen “Hamas-İslami Cihad” gibi örgütlerin silahsızlandırılması talebinin baskısı altındadır. İslami Cihad da, tıpkı Hizbullah gibi, İran’ın Filistin sorunundaki önemli kozlarından birisidir. Hamas esas olarak Suudi-Vahhabi destekli bir örgüttür ve Sünni bir nitelik taşımaktadır. İslami Cihad ise, Şii kesime hitap etmekte ve yüzünü İran’a dönmektedir. İsrail’in Gazze Şeridi’ni “kaosa terketme” planının hayata geçirilmekte olduğu bugünlerde, Filistin’de bir “iç savaş” olasılığı her zamankinden daha yüksektir. Hamas gibi örgütlerin, Filistin Yönetimi ile işbirliğini reddederek, Filistin Yönetimi’nin ise halktan kopuk bir “diplomasi siyaseti” izleyerek adeta çanak tuttukları böyle bir savaşın bir “Şii-Sünni çatışması” halini alması pekala mümkündür.
6. Afganistan işgali de, İran’ın Orta Asya politikasına önemli bir darbe vurmuştur. Şii Afganların (Hazaralar) İran ile olan geleneksel ilişkilerinin ABD tarafından koparılması, İran’ı kuzeyde önemli bir müttefikten yoksun bırakmış görünmektedir.
7. ABD, İran’ın doğusundaki Pakistan ile sıkı müttefiklik ilişkilerini sürdürmektedir. Nükleer silah sahibi olan Pakistan rejimi, Washington açısından İran’a karşı kullanılabilecek önemli bir müttefiktir. Geçtiğimiz aylarda, darbeci general Pervez Müşerref, İran’ı “nükleer silah sahibi olmaya çalışmak” ile suçlamıştır.
8. İran’ın 1000 kilometre kadar batısında bulunan İsrail, ABD’nin Ortadoğu’daki en önemli kalesidir. Nükleer, biyolojik ve kimyasal silahlara sahip olan İsrail ordusu, İran’a karşı askeri saldırı seçeneğinin gündeme gelmesi halinde “ilk kullanılacak” ordudur. İsrail resmi doktrini de, İran’ı “bölgedeki en önemli tehdit” olarak nitelendirmektedir. Son aylarda ABD’nin İsrail’e uzun menzilli onlarca F-16 uçağı, 4500 lazer güdümlü “akıllı bomba” ve 500 adet sığınak delen, tahrip gücü yüksek bombalar satmış olması dikkatlerden kaçmamalıdır. ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney’in geçen yıl verdiği bir demeç, İsrail’in nasıl kullanılabileceğine ışık tutuyor: “İsrailliler önceden harekete geçmeye (İran’ın vurulması kastediliyor) karar verebilirler. Bu durumda oluşacak diplomatik kargaşayı durdurmak da dünyanın geri kalanına düşer.”
9. Nihayet, ABD yönetimi, bölgenin iki önemli gücü olan Türkiye ve İran arasında yüzyıllardır devam eden barışçı ilişkiyi bozmak için elinden gelen çabayı harcamaktadır. ABD güdümlü Türkiye-İsrail işbirliği üzerinden, İsrail’in İran’a karşı casusluk faaliyeti yürütmesine göz yumulurken, AKP Hükümeti eliyle İran’a yönelik düşmanlık körüklenmektedir. Başbakan Tayyip Erdoğan, son Tel Aviv ve Washington ziyaretlerinde İran’ın nükleer enerji programını “sadece bölgeye değil bütün dünyaya yönelik bir tehdit” olarak nitelendirebilmiştir. ABD ve İsrail’in gözüne girmeyi amaçlayan bu adımların, önümüzdeki günlerde İran’ın sırtına yıkılacak yeni kanlı suikastlerle ilerleyip ilerlemeyeceğini zaman gösterecek. Kesin olan; AKP Hükümeti’nin, Genelkurmay’ın “şeriat fobisi”ni de arkasına alarak, İran’a karşı giderek daha düşmanca bir tutum izlediğidir. İran yönetimi ise, Ankara’dan gelen provokatif ve küstah demeçlere bugüne dek sert yanıt vermemiş, herşeye rağmen ilişkileri olabildiğince iyi bir noktada tutmak için çaba harcamıştır. Elbette, yukarıda özetlemeye çalıştığımız “kuşatılmışlık” göz önüne alındığında, böyle de yapmak zorundadır.

İRAN’IN YANITI
Böylesi bir baskı altında bulunan bir ülke, iki yolla kendisini savunabilir: “Kırılgan” bölgesel ittifaklara bel bağlamayarak, uzun vadeli ve “sağlam” uluslararası ittifaklardan oluşan bir diplomatik/siyasi kalkan oluşturmak ve “kendi caydırıcılığını” artırmak. İran, bugün her iki alanda da önemli adımlar atmaktadır.
Caydırıcılığı artırma konusunda atılan en önemli adım, kuşkusuz, nükleer enerji üretme faaliyetidir. Bugüne dek, bu faaliyetin “nükleer silah üretmeyi” hedef aldığına dair hiçbir delil yoktur. Aksine, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) gibi resmi kurumlar, İran’ın faaliyetlerinin sadece barışçıl nükleer enerji üretmeyi amaçladığına işaret eden birçok rapor yayınlamış bulunuyor. Ancak yukarıda özetlenen şartlar altında, İran’ın kendisini savunmak için nükleer silah üretmek istemesi kadar anlaşılır bir şey de yoktur. ABD, İsrail, Pakistan gibi devletlerin elinde dünyayı birkaç kez yok edecek kadar kitle imha silahı bulunurken, İran’ı “tehdit” olarak adlandırmak için epey “niyeti bozmuş” olmak gerekiyor. İran’ın “nükleer bir köşeye sıkıştırıldığını” saptayan Brian Cloughley, Tahran rejiminin girişimlerini “empati” yaparak şöyle gerekçelendiriyor:
“Varsayın ki, 70 milyon nüfuslu, ABD’nin beşte biri kadar bir ülkenin liderisiniz. Devasa petrol ve doğalgaz rezervleriniz var, ama bunun dışında yoksul bir ülkesiniz. Silahlı kuvvetleriniz antika tank ve uçaklarla dolu. Etrafınızdaki 10 ülkede, yüzbinlerce asker ve yüzlerce saldırı uçağının bulunduğu devasa askeri üsler bulunmakta. Bu askerlerin ait olduğu ülkenin lideri sizi ‘şeytan’ olarak nitelendiriyor. Sizinle ticaret yapan ülkeler, o lider tarafından cezalandırılıyor. Kıyılarınızda, o liderin yönettiği 20 devasa savaş gemisi dolanıyor. Bu gemilerin her birinde 10 ila 30 nükleer bomba ve onlarca saldırı uçağı bulunuyor. Aynı güce ait diğer gemiler ve 3 adet denizaltı da sizin bölgenizde, her an üzerinize yüzlerce seyir füzesi yağdırabilecek biçimde bekliyor. Dahası o güç, binlerce kilometre uzaklıktan üzerinize onlarca stratejik nükleer bombardıman uçağı gönderebilir... Ülkenizin tamamı, insanoğlunun gördüğü en gelişmiş elektronik casusluk operasyonuna maruz kalıyor... Sizi tehdit eden ülkenin elinde 7088 nükleer silah var ve bunlardan bir kısmı, sizin kentlerinize yönelmiş. O ülkenin bir de paralı müttefiki var, bölgenizdeki bu müttefik de nükleer bir güç ve size saldırmak için can atıyor... Amansız düşmanınız, size karşı elinden gelen herşeyi yapacağını ilan etmiş. Ne yapardınız?” (28 Mayıs 2005, counterpunch)
İran da, bu şartlar altında “makul” olanı yapıyor ve nükleer enerji faaliyetlerine devam ediyor. Bu süreçte Rusya ile işbirliği yapan İran, Avrupa Birliği ile de ilişkilerini koparmamak için azami gayret sarfederek, faaliyetlerinin tamamen barışçıl olduğunu kanıtlamak üzere, nükleer tesislerini uluslararası denetime açıyor. İran aynı zamanda, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’nın (NPT) taraflarından biri.
Medyaya yansımayan ise, İran’ın, bölgesel barış için sunduğu önerilerin ABD tarafından reddedilmesidir. Tahran hükümeti, 2003 yılından bu yana, defalarca, bütün Ortadoğu’nun “nükleer silahlardan arındırılmış bölge” ilan edilmesi için çağrılarda bulundu. Bu çağrıyla kastedilen, bütün bölge ülkelerinin nükleer silahlarını imha etmesi ve enerji programlarını uluslararası denetime açmasıydı. Teklife Suriye, Ürdün ve Mısır gibi birçok ülke destek verdi. Ancak işin ucunun İsrail’e dayanacağının farkında olan ABD, bu çağrıları reddetti. Böylelikle “kitle imha silahı tehdidi”nin ABD çıkarlarına göre belirlendiği, bir kez daha açıklık kazandı.
İsrail’in ise, NPT anlaşmasını imzalamayı ve tesislerini uluslararası denetime açmayı reddeden ülkelerin başında geldiğini hatırlatalım. Ortadoğu barışına yönelik en büyük tehdidi teşkil eden bu ülkenin dışişleri bakanı Silvan Şalom, 23 Eylül 2004’te BM Genel Kurulu’nda şöyle buyuruyordu: “Uluslararası topluluk, İran’ın, Londra, Paris, Berlin ve Güney Rusya’ya ulaşabilecek füzeleriyle, sadece İsrail’in güvenliğine değil, bütün dünyanın güvenlik ve istikrarına tehdit oluşturduğunun farkındadır. İran, dünyanın bir numaralı terör, nefret ve istikrarsızlık ihracatçısı olarak Saddam Hüseyin’in yerini almıştır!”
“Londra, Paris, Berlin ve Rusya”nın, bu naralar karşısında pek etkilendiği ise söylenemez. AB üçlüsü olarak nitelendirilen Almanya, İngiltere ve Fransa, iki yıldan uzun bir süredir İran ile müzakere halinde bulunuyor. Bu ülkeler, ABD’nin bütün itirazlarına rağmen, İran ile ilişkileri koparmayı, onu izole etmeyi reddediyorlar. Hatta zaman zaman, İran’ın “barışçıl nükleer enerji üretmeye hakkı olduğu” yolunda demeçler yayınlıyorlar. Üç ülkenin de, İran’da önemli ekonomik çıkarları olduğu hatırlatılmalı: İran hükümetinin özelleştirme ve yabancı sermaye çekme yönündeki hamleleri en çok bu üçlüyü memnun ediyor ve İran’ın verimli enerji kaynakları, üç başkentin de iştahını kabartıyor. Bu arada, ABD’nin ambargo politikası, Amerikan şirketlerinin İran’a yatırım yapmasını engelliyor ve Irak’ta, işgal öncesinde yaşanan tablonun bir benzeri ortaya çıkıyor. ABD, Irak’ta bu düğümü bir kılıç darbesiyle çözmeyi tercih etmiş ve Irak’ı işgal altına alırken, rakiplerinin Irak enerji kaynaklarından faydalanmasının da önünü kesmişti. “Niyet” aynı olmakla birlikte, bu senaryonun İran için uygulanabilirliği oldukça şüpheli görünmektedir.
Ancak Avrupa Üçlüsü’nün İran ile işbirliği politikası, düz bir çizgi halinde ilerlemiyor. Çeşitli vesile ve gerekçelerle, üç başkentten de zaman zaman İran’a karşı sert çıkışlar duymak mümkün. Zaten sancılar içinde olan Avrupa Birliği’nin, ABD baskısına dayanıp dayanamayacağını zaman gösterecek. Fakat “büyük rakip”in Irak işgalini engelleyememiş olan AB’nin, bir de İran’a yönelik olası saldırıya seyirci kalması, bu birliğin şimdiki haliyle devamını ciddi bir biçimde tartışma konusu yapacaktır. Öyleyse Atlantik’in iki yakasında İran üzerinde süren mücadele, aynı zamanda Avrupa’nın kaderini de belirleyebilecek önemdedir.

ÇİN-İRAN-RUSYA ÜÇGENİ
İran’ın, kendini korumak için sadece sallantılı AB’ye bel bağlaması, saflık olurdu. Nitekim bugün, on yıl önce “mümkün olmayacak” ittifakların kurulmakta olduğunu görüyoruz. Jephraim P. Gundzik, gelişmeleri ABD baskısına bağlıyor: “Bush yönetiminin tek taraflı dış politikasının askeri bir biçimde uygulanması, dünyadaki jeostratejik ittifaklarda inanılmaz değişimler yaratıyor. Bu değişimlerden en önemlisi; Çin, İran ve Rusya üçgeninin kurulmasıdır.” (Asia Times, 4 Haziran 2005)
Mart 2004’te, Çin devlet şirketi ZZC, İran’dan 110 milyon ton sıvı doğalgaz ihraç etmek üzere 25 yıllık bir anlaşmaya imza attı. Ekim 2005’te ise, bir başka Çin devlet şirketi olan Sinopec ile İran arasında 100 milyar dolarlık dev bir anlaşma daha imzalandı. Bu anlaşma ile, İran’daki Yadavaran sahasından, 25 yıl boyunca 250 milyon ton sıvı doğalgaz ihraç edilecek. Çin ayrıca, aynı sahadan yine 25 yıl boyunca günde 150 bin varil ham petrol alacak. Bu anlaşmalar en büyükleri olmakla birlikte, Çin-İran enerji işbirliğinin çok daha kapsamlı bir hale geldiğini söylemek doğru olacaktır. İran enerji sektörüne yönelik toplam Çin yatırımları, önümüzdeki 25 yıl içinde 100 milyar doları bulabilir. Enerjiye aç olan Çin, böylece ABD’nin İran ambargosunu delmekte ve Washington ile ilişkilerini bozmayı göze almaktadır.
Çin, Rusya ile birlikte, 1980’lerden beri İran’a gelişmiş füze ve füze teknolojisi satıyor. Satılan silahlar arasında, Silkworm gibi anti-gemi füzelerinin yanı sıra karadan karaya seyir füzeleri bulunmakta, ayrıca Rusya ile birlikte, İran’ın uzun menzilli balistik füze geliştirmesine katkıda bulunulmaktadır. Bu katkılar sayesinde İran, 2000 kilometre menzile kadar çıkabilen Şahab-3 ve Şahab-4 füzelerini geliştirmiştir. 3000 ve 5000 kilometre menzile ulaşabilen yeni nesil Şahab’ların üretilmekte olduğu da belirtiliyor.
Tıpkı Çin gibi, Rusya’nın da, İran ile ilişkileri son 2 yıl içinde olağanüstü bir gelişme gösterdi. Rus şirketlerinin İran’daki büyük yatırımlarının yanı sıra, İran ordusuna da milyarlarca dolarlık gelişmiş silah satışı gerçekleştirildi.
Rusya’yı Çin’den ayıran ise, İran’ın nükleer enerji girişimlerine verilen katkıdır. İki ülke, geçtiğimiz Şubat ayında bir anlaşma imzaladı ve böylece, Buşehr enerji santraline Rus nükleer yakıtı sevkıyatı mümkün hale geldi.
İran hükümeti, daha da ileri giderek, 20 nükleer enerji reaktörü daha inşa etmeyi planladıklarını açıkladı. Rusya’nın bu projelerdeki aktif rolü yadsınamaz. Ancak İran, reaktör ihalelerine Avrupalıların da katılmasını teşvik ederek, ABD baskılarına karşı “ekonomik bir havuç” daha sunmakta ve ABD/Avrupa ilişkilerini bozmak istemektedir.
İran, Rusya ve Çin, her alanda gelişen bu ittifaklarında, siyasi olarak da benzer tutumlar alıyorlar. Bu tutumlar, uluslararası politikada “tabu” olmadığının da bir nevi ilanı gibidir. Örneğin Müslüman İran ve Çin, Rusya’nın Çeçenya’daki şeriatçı-ayrılıkçılara karşı savaşına tam destek vermektedirler. Yine Rusya ve İran, Pekin’in Tayvan politikasına destek vererek, Tayvan’ı Çin’in bir parçası olarak gördüklerini açıklamaktadırlar.
Doğal olarak Rusya ve Çin, BM Güvenlik Konseyi’ndeki veto haklarını İran lehine kullanacaklarını beyan etmişlerdir. Bu da, ABD’nin İran’a yönelik bir saldırı düzenleme veya İran’ı uluslararası ambargo altına alma çabalarının, BM’den asla onay alamayacağı anlamına gelmektedir. İki “yükselen güç”, ABD’yi, bir kez daha “BM dışı” çözümler aramaya itmekte, böylelikle dünyanın bu en büyük gücünü uluslararası diplomasiden yalıtmaya girişmektedirler.
Oluşmakta olan Çin-Rusya-İran ekseni, ABD’nin Asya, Orta Asya ve Ortadoğu’daki hükmünü de tehdit etmektedir. Nitekim İran, bu iki emperyalistin liderlik ettiği Şanghay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ) gözlemci üye olarak girmiş, böylelikle “Büyük Ortadoğu”daki en önemli hamlelerden biri gerçekleşmiştir. ŞİÖ, son toplantısında, ABD’nin Orta Asya’daki askeri varlığına bir son vermesini resmen isteyerek, kısa tarihinin belki de en önemli kararını almıştır.
“İran sorunu”, hem emperyalistler arası ilişkileri, hem Ortadoğu ve hem Asya’daki güç dengelerini temelden sarsacak niteliktedir. ABD’li neomuhafazakârların “sorun”u görmezden gelmesi, İran ile rakip emperyalistler arasındaki ilişkilerin “stratejik” nitelik kazanmasıyla sonuçlanabilecek, hatta Avrupa Birliği’nin ABD’den uzaklaşmasını hızlandırabilecektir. Bu arada, Irak işgaliyle elde edilmek istenen, “rakiplerin enerji kaynaklarına ulaşmasını engelleme” hedefi, büyük bir darbe alacaktır.
Ama diğer yandan,İsrail’i kullanarak veya doğrudan ABD ordularıyla İran’a saldırıya girişilmesi, ABD’ye yönelik dünya çapındaki nefreti katlayacak, Birleşmiş Milletler’in dağılma sürecini hızlandıracak ve ABD karşıtı bloklaşmayı hızlandıran bir etki yapacaktır.
İki hamlenin de Washington açısından “felaketle sonuçlanabileceği” böylesi bir satranç tahtasında, ABD’nin, İran’a karşı bölgedeki uşak rejimleri kullanarak, “elini kirletmemesi”, üçüncü bir seçenek olarak ortaya çıkıyor. Bu seçenek üzerinde yoğunlaştığımızda, bir bölge gücü olan İran’a karşı, bir diğer bölge gücü olan Türkiye’nin kullanılması olasılığı güçlenmektedir. Bu nedenle, işçi sınıfı ve emekçiler, İranlı kardeşlerine karşı geliştirilen provokasyonlara karşı uyanık olmak, AKP Hükümeti veya Genelkurmay eliyle veya “laiklik-şeriat” gibi gerekçelerle halkların birbirlerine kışkırtılmasına karşı durmak zorundadırlar.