“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Emeğin Partisi 4.kongresine giderken

İşçi sınıfı partisiyle güçlüdür!

Parti örgütlerimiz, ilçe ve il kongrelerinden sonra, 27 kasımda yapılacak merkez kongresine hazırlanıyor. Parti kongrelerimiz, politik gelişmelere bağlı olarak, günün görevlerini saptama, bu doğrultuda işçi ve emekçi yığınlar içinde sürdürülecek çalışma ile parti örgütlerinin güçlenmesi, çalışmaların sorunlarını ele alma, kadro ve organlar yenilenerek ileriye atılma imkanlarını sunmaktadır. 4. Kongre’ye giderken, içinde bulunduğumuz dönemde emekçilere söyleyecek çokça sözümüzün olduğu; işsizlik, yoksulluk ve baskılar altında bunalmış ve arayış içinde olan yığınların arasında işçilerin politikasını sergilemenin, birleşmelerine ve örgütlenmelerine yardımcı olmanın koşullarının çok daha gelişkin olduğu görülmektedir. Önümüzdeki bu süreç, aynı zamanda, parti konferanslarında ilan edilmiş ve parti örgütlerinin görev olarak benimsediği yeniden inşa hamlesinin, parti çalışmasında belirgin bir değişim ve sonuçlar yaratacak şekilde hayata geçirilmesini de kapsayacaktır.

*
Dünyadaki gelişmeler güvensiz ve tehlikeli bir geleceğin unsurlarına işaret etmekte, Türkiye’nin bağımlı, işbirlikçi kapitalist yönetimi ise bu durumu ülkemiz emekçileri açısından daha derinden hissedilir ve sarsıcı bir hale sokmaktadır. Gelişmeleri değerlendirdiğimizde, bu kaygı verici gidişatı görmemiz kolaylaşacaktır.

1. Üçüncü Kongremizi gerçekleştirdiğimiz günlerde 1 Mart tezkeresi reddedilmişken, kısa bir süre sonra, önceden Afganistan’ı işgal etmiş olan ABD’nin Irak işgali gerçekleşti ve o günden bu yana, binlerce Iraklının ölümüyle sonuçlanan işgal karşısında direniş halen sürmektedir. Bu, hiç şüphesiz saldırgan Bush yönetimi ve arkasındaki güçlerin ilan ettiği “güvenlik ve tehlikeyi önleme” doktrininin, yani ülkeleri işgal etme ve mazlum halkları öldürme hakkını kendinde görmenin ilk uygulamalarıydı, dolayısıyla başlangıç aşamasıydı. Ve peşi sıra devamı gelecekti. Nitekim emperyalist kapitalist sistemin çelişkileri, rekabet ve pazar arayışı, enerji ve alan hakimiyetleri yaratma kavgası Orta Doğu ve Orta Asya üzerinde yürütülüyor ve projenin adı “Genişletilmiş Ortadoğu”, amacı “Medeniyet ve Demokrasiyi taşıma” olarak gösteriliyordu. Senaryolar peşi sıra işleme konuyor, propaganda mekanizmaları çalışıyor, halklar birbirine karşı kışkırtılıyor ve yeni hedef ülkelerin isimleri rahatlıkla telaffuz edilebiliyor. Bu, şüphesiz dünyadaki dengeler açısından yeni bir durum ve ABD’nin başını çektiği bu bloğun emperyalist savaş ve saldırganlığı dünya halklarının tepkisini doğursa da, henüz geriletilebilmiş değil.
Ülkemiz açısından ise tehlikeli olan yön, gelişmelerin Türkiye’nin bu savaş ve batak ortamına çekilmek istendiğini göstermesi, ılımlı İslam modeli uygulamasıyla Türkiye’nin bir ön cephe olarak değerlendirmeye çalışılmasıdır. Bir Amerikan misyoneri gibi hareket eden Başbakan ve hükümeti, “dünyadaki gidişatın gerektirdiği demokrasiden ve gelişmeden yana” (!) olmak adına, “Genişletilmiş Ortadoğu Projesi”ni benimsediklerini ve görev almaya hazır olduklarını açıklamış bulunuyor. Hem de halkın açık muhalefetine, yaygın Amerikan aleyhtarlığına rağmen, Türkiye’nin ancak bu şekilde örnek ve gelişkin bir ülke olacağını iddia ederek, bu işbirliğini sergiliyorlar. Bu arada, AKP hükümetiyle birçok konuda iktidar savaşları içinde olan Silahlı Kuvvetler ve Genelkurmay’ın –ortada stratejik ortak ABD ve ihtiyaçları olduğu için– bu konuda, tam bir uyum içinde olmasa da, bir itirazlarının olmadığı görülmektedir.
2. Yıllardır çözümsüz bırakılmış ve çokça kayıplara yol açmış Kürt sorunu yeniden alevlenmiş ve çatışmalı bir sürece girilmiş, bu haliyle, bilinçli bir şekilde toplumda yeni bir kutuplaşmanın unsuru yapılmaya çalışılmaktadır. Kürt halkının taleplerine “terörle mücadele” konseptiyle yanıt veren egemen çevrelerin son dönem politikası, bir yandan askeri mücadelenin yetmeyeceği ve sivil halk desteğinin gerekeceği, diğer yandan bu mücadeleyi yürütenlerin yetkilerinin sınırlandığı şeklinde olmuş, bu düşünceler Genelkurmay çevrelerinden ifade edilmiştir. Bu “çağrıya” yanıt vermekte gecikilmemiş; bir yanda elde bayrak, bindirilmiş ve kışkırtılmış kıtalar halinde linç gösterileri yapan “özde vatandaşlar”, diğer yanda hükümet olarak “Terörle Mücadele Yasası”nda yeni düzenlemeler hazırlığı ve yıllardır toplanmayan kurullar toplanarak “vaziyet” alınmıştır. Kürt sorunu, bir kez daha, ancak bu kez çok daha çok yönlü ve belirleyici bir işlevle, uluslararası ilişkilerden iç politikaya her kesimin kendisine malzeme yaptığı bir konu olmuştur. Silahlı Kuvvetler çatışma ve askeri stratejiler içinde şehit cenazelerini değerlendirirken, Hükümet’in başı aydınların karşısında “Kürt sorunu”ndan bahsedip, daha sonra “Kürt vatandaşların bir takım ihtiyaçları” olduğu söylemine dönmüş, giderek Amerika’dan PKK’nın imhasını isteme noktasına gelmiş; Amerika ise, bir yandan diplomasi yürütürken, diğer yandan bölgede yaşayan tüm Kürtler için hamiliğe soyunma gibi tehlikeli bir pozisyon edinmiştir.
Bütün bu çözümsüzlük politikaları bir yana, daha ciddi bir gelişme olarak, izlenen bu politikalar neticesinde, ülkemizde şimdiye değin olmadığı kadar Kürt düşmanlığı geliştirilmiş; Türkçü ve milliyetçi söylem ve eylemlerin önü açılarak, gerçek bir bölücülük sahneye konmuştur. Yıllardır birlikte ve ortak yaşamı paylaşan Türk ve Kürt halkının bu olumlu hasleti dinamitlenerek, Kürtlerde ayrılma duygusunu kışkırtacak bilinçli bir pratik sergilenmektedir. Sonuç olarak, bu tehlikeli oyun ve senaryoların ülkeyi emperyalist dayatmalara ve kuşatmaya çok daha hazır hale getireceği bilinemez değildir ve bir takım “ulusal” kisveli ittifakların, emperyalizm karşıtlığı adına, Kürt düşmanlığı güden bölücü pozisyona geçmeleri söz konusudur. Açıkça bağımsızlık ve ulusal değerler milliyetçi şoven çevrelerin elinde bir koz olarak kullanılmakta ya da iyimser bir ifadeyle emperyalist politikalara tepki duyarak –özelleştirmeler, satışlar, yağma vb. karşısında– bu hassasiyeti gösteren emekçiler kötü bir yönde manüple edilmektedir.
Dolayısıyla işçi ve emekçilerin birliğini sağlamak; onları, Kürt sorununda gerçek çözüm yolu olan kardeşçe, eşit haklar temelinde, gönüllü birliği esas alan demokratik halkçı çözüme kazanmak bugün çok daha acil ve vazgeçilmez bir görev olarak önümüzdedir.
3. Hükümet, kapitalist sistemin, yerli ve yabancı tekellerin ihtiyaçları, IMF’nin istekleri doğrultusunda bir program izlemeye devam etmektedir. 2008’e kadar devam edecek stand-by imzalanmış, bu doğrultuda son olarak 2006 bütçesi hazırlanmış, özelleştirmelerde yeni satışlar gerçekleştirilmiş, İş Yasası’ndan sonra SSK’nın tasfiyesi için adımlar atılmış ve sosyal güvenliğin tasfiyesi yolunda yeniden yapılandırma hazırlıkları sürdürülmektedir. Özel emeklilik ve sigortalama sistemi uygulamalarının önü açılmış, sağlıktan sonra eğitimde de özel sektörün teşviki için vatandaşa kredi verme planlarıyla toplumsal taban oluşturulmaya çalışılmaktadır. İşçi ve emekçi düşmanı politikalarda daha keskin bir hat izlenerek, asgari ücretin gereksizliği bile tartıştırılmaya başlanmıştır. Sinsi bir politikayla masum bir gerekçe öne sürülmektedir: “İşsizliği önleme”. Gerçekte, zaten yaşanmakta olan sigortasız, asgari ücretin altında çalışma, yasal bir düzenlemeye kavuşturulmak istenmektedir. Sırada kamu emekçilerinin tasfiyesi vardır ve iş güvencesini ortadan kaldıracak “devlet personel rejimi” hazırlıkları yapılmış, yasa tasarısı Meclis’te beklemektedir. Sendikal mevzuatta değişiklik sırada beklemektedir ve uyum programları denilen bu düzenlemeler, işçi sınıfı ve emekçilerin örgütlenme hakkını geliştirici ya da koruyucu değil, aksine güdükleştiren ve zorlaştıran bir içerik taşımaktadır. Bununla, fiilen arzu edilmeyen ve çoğunlukla engellenen sendikalaşma hakkı gaspları yasal bir kılıfa bürünecektir.
Ekonomiye ilişkin, gerçek yatırımlara dayanmayan, bu yönüyle işsizlik ve yoksulluğu önlemekten uzak “büyüme” balonlarının çabucak sönmesi ve emekçilerin haklı öfkesi, hükümet cephesinde yeni saldırgan atakları doğurmakta, serbest piyasacı mevzilerine daha çok sarılmaktadırlar. Ülkemiz, tarihinde görülmedik şekilde “ülkesini pazarlamakla görevli olduğunu” cesaretle ortaya koyan, bununla övünen bir Başbakanla idare edilmektedir.
4. Bu açmazlar ve “yoksulların oyuyla zenginlere hizmet” gibi halka yabancılık içersindeki AKP hükümetinin önceki örneklerinden farklı olan bir yönü, bir “kurtuluş projesi” olarak sunulan Avrupa Birliği’ne katılım sürecinde yeni mesafeler almış olmasıdır. Hiç şüphesiz AB programıyla AKP, üzerindeki siyasal İslam yaftasını atmasına yarayacak bir Batıya açılma projesinden yararlanmayı hedefleyerek, hem emperyalist güçlerin arzuladığı ılımlı, demokrat İslam modelini sergileyerek hem de yerli yabancı kapitalist tekellerin yağma ve sömürü mekanizmalarına hizmetten geri kalmayarak, bu kesimlerce benimsenmeyi planlamaktadır. Bunda da başarılı olduğu pekala söylenebilir. Ancak bu başarının milyonlarca işçi ve emekçinin çıkarına aykırı olduğu, olacağı aşikardır. Bu müzakereler sürecinden çalışma hayatında iyileştirmeler bekleyen sendikal çevreler ya da demokratikleşme ve çözüm yolunda gelişmeler olacağına inanan –en azından bunu bir diplomasi aracı olarak kullanmayı hesap eden– Kürt siyasi çevreleri veya açılan bütçe ve gelecek yardımlarla iş ve açlık ihtiyacına yanıt bulacağını zanneden sade vatandaşların olduğu görülmektedir. Bu beklentileri kışkırtmak için yığınla liberal, Batıcı kalemşor, propagandacı, projeci ellerini ovuşturarak çalışmakta, hevesle görev ifa etmektedir. Ancak büyük gürültülerle başlayan bu “ucu açık” AB’ye katılma  projesinin, giderek vatandaşların gözünde pek kıymeti harbiyesi kalmamakta, bu yönde duygu ve fikirler de küçümsenmeyecek boyutta gelişmekte, bir ölçüde ulusalcı etkenler AB rüzgarını kırmaktadır. Çok açık ki, hayaller bir yere kadar vaziyeti idare etmekte, ancak halk, bugünü için gerçekleşebilir bir çözümü beklemekte, ivedilikle istemektedir. Boş sözler ve vaadlerin insanları doyurmadığı, ısıtmadığı, yoksunluklarına çare olmadığı ortadadır.
Elbette partimiz, egemen burjuva kapitalist iktidarın kendisine kan taşımak ve zaman kazanmak için kullanmak istediği bu katılım sürecinin, sadece izlenmesi ya da teşhir edilmesi değil, esas olarak talepler mücadelesiyle yanıtlanması için canlı bir çalışma içinde olunmasını zorunlu görmektedir.
5. Emperyalist yağma ve saldırganlık, kapitalist sömürü ve vahşet doğa tahribatını, çevre felaketlerini ve insan kayıplarını göz ardı edilemez bir boyuta vardırmıştır. Yine burada baş suçlu pozisyonunda ABD ve tekelleri yer almaktadır. Bilimsel veri ve araştırmalar, dünya ekonomisi ve üretimindeki payına oranla çok daha fazla kirletici bir rol oynayan unsur olarak onları işaret etmektedir. Ne yazık ki, ozon tabakasında gün be gün büyüyen delik tüm dünya insanlığını tehdit ettiği gibi, bugün en çok Amerikan halklarını vurmakta ve peş peşe gelen kasırgalar, seller elbette başta yoksullar olmak üzere, evsiz, işsiz emekçileri vurmakta, ayırımcı politikaların mağdurları zararın büyüğünü yaşamaktadır. Kapitalist sistemin bir sonucu olarak yaşanan çevre ve doğa tahribatları karşısında daha güçlü bir mücadele içine girmek, özellikle ülkemizde işbirlikçilerin sağladığı imtiyazlarla maden arama ya da santraller kurma niyeti içinde olan tekellere karşı halk hareketinin oluşturulması, desteklenmesi, emperyalizm ve kapitalizm karşıtı bir yurtseverlik ve çevre bilincinin geliştirilmesi, önceki yıllara oranla çok daha güncelleşmiş devrimci bir görev haline gelmiştir.
6. “Güvenlik ve terörle mücadele” gerekçelerine sığınarak yayılma stratejisi izleyen Bush ve Yeni Muhafazakar çetesiyle onların ardından yürüyen diğer emperyalistler, aynı zamanda bu düşüncelerin etkisinin artması ve genel kabul görmesi için, bir anlamıyla Ortaçağ değerleri diyeceğimiz bir felsefi anlayışa yaslanmakta, gerçek ve akıl dışılığı, mistizmi rehber edinmektedir. “Hıristiyanlığın ulvi değerleri”, “Medeniyetler Savaşı” kavramları bu saldırganlığın sembolleri olarak kullanılabilmekte, toplumlara buralardan kaynaklanan mesajlar verilmesinde bir sakınca görülmemekte, aksine alkışlanmaktadır. Kendi dışındaki bu gelişmelerden güç alan AKP yönetimi, kaynaklarında mevcut olan dinci şeriatçı özlem ve özellikleri su yüzüne çıkartmakta, Milli Eğitim tedrisatından TÜBİTAK kurumuna, birçok alana el atarak, bir yandan kadrolaşmaya yönelerek, değer yandan bilim dünyasıyla açıktan çatışmalara girerek, kendi gerici toplum projelerine mekanizmalar ve meşruiyet aramaktadır. Bu açıdan son örneklerden biri sayılabilecek olan, laik Kemalist çevrelerin oluşturduğu YÖK kurumuyla girmiş olduğu iktidar savaşı, Van Yüzüncü yıl Üniversitesi Rektörü’nün suçlanması ve tutuklanması üzerinden verilmektedir. Bir tarafta bilimi ve bilim kurumlarını hedefe koymuş bir hükümet, diğer yanda demokrasi ve özerklikle bağdaşmayacak bir 12 Eylül kurumu olarak YÖK. Şüphesiz AKP, YÖK ile çatışmaya girerken, özellikle gençliğin, aydınların, YÖK’ün baskıcı yönlerinden hoşnutsuz kesimlerin desteğini sağlamayı hedeflemekle yine sinsi bir politika izlemektedir. Ancak AKP’nin tehlikeli ve gerici emelleri karşısında, bilime savaş açan zihniyetin mahkum edilmesi için en geniş güç birliğinin oluşturulması; eğitimin gerici esaslarla dönüştürülmesi karşısında, öncelikle buna karşı çıkılarak baskıcı kurumların da kaldırılmasının ortamlarının hazırlanacağının bilinciyle hareket etmek gerekmektedir.

*
Görüleceği gibi, bütün bu gelişmeler, işçi ve emekçilerin, geleceklerinin karartılmasını önlemek için çok yönlü bir mücadele içinde olmalarını zorunlu kılıyor.

*
Parti örgütlerimiz, Üçüncü Kongre’den bugüne, kongrenin de önümüze görev olarak koyduğu emperyalist saldırganlık karşısında halk güçlerini birleştirme çağrısına uygun çalışmalar içinde oldu. Savaşa ve işgale karşı gösteriler, NATO zirvesini protesto ve karşı konferans örgütlenmesi, Filistin’le dayanışma içinde olmak, Kürt sorununun çözümünde Newrozları barış ve kardeşliğin bayramı olarak değerlendirmek, aydınların Demokratik Türkiye çalışmasını ve imza kampanyalarını bu sorun çerçevesinde ele almak, özelleştirmelere direnen SEKA, TEKEL, Telekom, Petrol ve Metal işçilerinin yanında olmak, direnişlerini desteklemek ve yaymak için uğraşmak, işçilerin sendikalaşma, ücret ve hak kavgalarında kazanmaları için, kamu emekçilerinin her türlü saldırılar karşısında eylem ve etkinliklerinin güçlü olması için çalışmak, siyanürcülere direnen köylülerin destekçisi ve sesi olmak, “Kentsel Dönüşüm” denilerek barınma hakkı gasp edilen kent emekçilerinin mücadelesinde yer almak, depremzedelerin yaralarını sarmak ve taleplerinin takipçisi olmak, iş cinayetlerinin, işkencelerin, yargısız infazların, düşünce özgürlüğüne saldırıların karşısında hesap sorucu olmak, gençliğin geleceğinin karartılmasına, emperyalizme ve faşizme karşı barışın ve kardeşliğin savunucuları olarak eylemleri ve buluşmalarını desteklemek, yerel seçimleri işçi ve emekçilerin saldırılar karşısında güç birliğinin bir vesilesi olarak değerlendirmek, partimizin taktik platformunun ve güncel görevlerinin bir parçası oldu.
Şüphesiz bu yaptıklarımız, yapacaklarımız ve yapmamız gerekenlerin yanında çok küçük kalmaktadır. İşçi sınıfı ve emekçilerin tekelci ve gerici saldırılar karşısında; sömürü, baskı ve yoksulluğa karşı, emek ve kardeşlik temelinde birliğinin ve dayanışmasının sağlanması görevi, en temel görev olarak önümüzde durmaktadır. Bu görevi başaracak güç, işçi sınıfı ve partisindedir. Uluslararası ve ulusal ölçekte saldırıların hedefinde işçi sınıfı vardır. Kapitalist sistem, sosyalizmi unutturmak, sınıfın kazanımlarını elinden almak, toplumsal bir sistem olarak yeniden örgütlenmesini engelleyebilmek için var gücüyle uğraşmaktadır. Saldırılar, ideolojik, politik, sosyal, kültürel birçok yönüyle sürmektedir. Yaşanan yenilgiler, mevzi kayıpları, güç ve moral bozukluklarına yol açabilmektedir. Bağımsızlık ve demokrasinin, emekçilerin hak ve özgürlük mücadelesinin güvencesi, işçi sınıfının bu kavgada birliğini, dirliğini, moral mukavemetini sağlayacak ve koruyacak olan onun partisidir. İşçi sınıfı, ancak devrimci kitle partisiyle doğru politikalar etrafında birleşir, ortaklaşır, dersler çıkarır ve yenilgilerden yeni kavgalara atılma yeteneği gösterir; tekellerin egemenliğini ve bağımlılık ilişkilerini ortadan kaldıracak bir halk iktidarı yolunda kavgasını geliştirebilir. Bu nedenlerle, 4. Kongremizin şiarı olarak “İşçi sınıfı partisiyle güçlüdür” seçilmiştir. Bu şiar, partimizin varlığına ve mücadelesine methiye düzmek ya da sadece doğru bir saptamada bulunmak için değil, bunlardan çok, partimizin, içinde bulunduğumuz çok yönlü saldırılar karşısında görevlerinin önemine, bu görevleri yerine getirecek gücü, potansiyeli ve güveni taşıdığımıza, bütün bu zorlu süreci işçi sınıfının en dinamik ve ileri unsurlarıyla birlikte, onlardan öğrenerek ve yeni katılımlarıyla güçlenerek aşacağımıza olan inancımızı vurgulamak için  belirlenmiştir. Yenilgiler, hareketin içinden çıkmış sınıfa yabancılaşmış ve bozuşmuş unsurlar, direncini ve dirayetini kaybederek köşesine çekilmeyi tercih edenler, sınıfın birliğini ve birikimleri üzerinde yürümesini tehdit eden burjuva sol unsur ve alışkanlıklar, partimizin birliğini, adanmış militanlığını, Bolşevikleşme çabalarımızı, geleceğe dönük umutlarımızı asla sekteye uğratmayacaktır.

*
Görüldüğü gibi, Kongremizin içinde bulunduğu süreç ve önümüzdeki günler, uluslararası işçi mücadelesi, ezilen halklar ve ülkemiz emek hareketi açısından önemli gelişmelere açıktır. Amerika’nın başını çektiği emperyalist saldırganlık planları ve işbirlikçi anlayışlar karşısında anti emperyalist görevlerimiz ve barış ve halkların dostluğunu güçlendiren bir çalışma bizleri beklemektedir. ABD ya da AB veya bir başka emperyalist güç, ne bizim ne de başkaca halkların bir tercihi, çözümü ya da ortağı olamaz. Bu yönde halkımızı aydınlatmak ve uyarmak görevimiz bütün sıcaklığıyla sürecektir. Ve bu mücadeleyi, bütün bölücü senaryo ve girişimler karşısında, halkların eşit gönüllü birliği ve kardeşliği anlayışıyla Türk ve Kürt kardeşliğini savunarak, bu temelde işçilerin ve emekçilerin birliğini sağlamayı zorunlu görerek, çalışmalarımızı sürdüreceğiz. Kürt sorununun demokratik halkçı çözümünün tek gerçekçi, makul ve halkların çıkarına çözüm olduğunu bilerek; böyle bir çözümü gerçekleştirme yeteneğini ne dış güçlerin ne de mevcut iktidar güçlerinin gösterebileceği bir sorun olarak görmek ve Türkiye halkına, halkımızın cumhuriyetin kuruluşundan bu yana taşıdığı olumlu hasletlere emanet etmek partimizin tutumu olacaktır.
Kapitalist sistemin ve işbirlikçi iktidarının tekellerin hizmetinde yürüttüğü saldırılar karşısında, işçilerin ve emekçilerin hak alma mücadelesinde, özelleştirmeye direnişlerinde, ücret ve sendikalaşma kavgasında, dün olduğu gibi, platformlar kurmak, örgütlenmelerine yardımcı olmak, kazanıcı bir mücadele için sorumlu davranmak, partimizin tutumu ve görevi olacaktır. Özellikle emek sömürüsünü en yoğun yaşayan ve aynı yoğunlukta örgütlenme hamlesi içinde bulunan genç işçilerin örgütleyicisi ve yol göstericisi olmak, partimizin öncelikli işleri arasında olacaktır. Bilimi savunan, halkına ve bağımsızlığına bağlı gerçek yurtseverleri, bilim insanları, aydın ve sanatçıları bir araya getirmek, işçi ve ezilen emekçilerle buluşturmak için, bugün daha çok çalışma sergilemek durumundayız. Üniversitelerde, gençliğin, gençlik hareketinin örgütleyicisi bir sorumluluk üstlenmek için sistemli ve iddialı bir çalışmaya aday olmalıyız. Üniversitelerden yayılan bağımsızlık ve demokrasi çığlığının toplumun tüm kesimlerini etkileyeceği ve örgütleyeceği bilinir bir şeydir.
Bütün bu çalışmalarımız, anketlerin de gösterdiği gibi, giderek eriyen ve güç kaybeden, kaybettikçe saldırganlaşan, ancak seçime gitmesi kaçınılmaz olan AKP hükümetinin ve tekelci dayanaklarının alaşağı edilmesi için; bizlerin hazırlıklarına, güç biriktirmesine, emekçi yığınlar içinde siyasi bir mihrak oluşturma, gerçek bir halk muhalefetini yığınlar arasında örme görevlerimize dayanak oluşturacaktır. Önceki seçimlerden edindiğimiz deneyleri, önümüzdeki günler daha bilinçli ve sağlam taktiklerle geliştirme ve uygulama imkanı bulacağımızdan kuşku duyulmamalıdır.

Partimizin Üçüncü Kongre sonrası, 2004 başında gerçekleştirdiği büyük kentlerdeki konferanslarımız, yine Mart 2005 tarihinde gerçekleştirdiğimiz merkez konferansımız, örgüt sorunları ve yeniden inşa gündemli idi. İçinde bulunduğumuz dönemin özgünlüğünü, parti örgütlerimizin fikren benimsediği ve ortaklaştığı yeniden inşayı, yukarıdan aşağıya bütün örgüt ve organlar, bütün çalışma alanları için hayata geçirmek şeklinde anlamalıyız. Kongrelerimiz vesilesiyle emekçiler içinde kurmuş olduğumuz kürsüler, yaptığımız toplantılar, yürüttüğümüz ajitasyon, güncel politik ve aktüel sorunlara dair yürüttüğümüz tartışmalar, sonuç olarak, yığınlar içinde çalışma sürdüren, mevzilenmiş (yerleşmiş) örgütler oluşturmaya bağlanmalıdır. Yeniden inşa kavramının en temel ve belirleyici unsuru, parti fikri ve çalışmasının yığınlar içindeki uygulayıcısı olan temel örgütler oluşturulmasıdır. Parti çalışmasını zaafiyete uğratan olumsuz alışkanlıkların kaynağı, bu sorunla doğrudan bağlantılıdır. İstikrarsız bir çalışmanın nedeni “dışardanlık”, yığınlar içinde günlük, sıcak bir sözlü ajitasyon yürütememe, gazetenin emekçi yığınların hayatından üretilip yeniden ona dönmesini sağlayacak bir muhabir örgütçü ağı kuramamak, yönetici örgütçülerin teşhis ve anlatımlarla yetinen değil bizzat hareketin ve çalışmanın düzenleyicisi, uygulayıcısı olarak katılmasının gerçekleşmemesi vb., yani parti örgüt çalışmasının bugün tartıştığımız tüm temel meseleleri, birimler esasına göre oluşturulmuş temel örgütlerin çalışmasını sağlamak, onların politik eğitimi ve gelişimlerini sürdürmekle ilgili ve bağlantılıdır. Şimdi işimiz, kongre çalışmalarımızın bizlere tanıdığı imkanları iyi değerlendirerek, emekçi yığınlar içindeki güncel görev ve ajitasyonumuzu canlı bir şekilde sürdürmek ve bütün bunların değerlendirmesi üzerinden çalışmaya yeniden yeniden el atmak olmalıdır. Ancak böyle bir çalışma, “üyelik güncellemesi” türü işlerin mevcut güçlerin de bir ölçüde zayıflamasıyla açtığı tahribatı onaracak, yeni, taze güçlerle parti faaliyetinin güçlenmesini sağlayacaktır. Bu açıdan, parti organlarında, bir eğitim konusu olarak, Mayıs 2005’te yayınlanmış GYK’mızın konferans değerlendirmesine ilişkin belgenin ele alınması yararlı olacaktır.
4. Kongremiz, binlerce işçi ve emekçinin güçlerini, irade ve azmini, sınıfa inanç ve bağlılığını tazelediği, parti birliği ve disiplini etrafında yeniden buluştuğu bir kongre olacak. Ancak emekçi yığınlar içinde yürütülen ve örgütlenen bir çalışmanın parti örgüt ve organlarına verdiği güç ve zihin açıklığıyla böyle bir Kongre gerçekleştirilebilir. İşçi sınıfının gücünü açığa çıkarıp dosta düşmana gösteren; tüm örgütleri, üyeleri ve parti dostlarını parti merkezi ve iradesi etrafında kenetleyen, işçi sınıfına yakışan bir kongreyi hep birlikte gerçekleştirmek üzere yığınlar içinde çalışmaya, görev başına.