“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Dünden bugüne aydın tutumları

20 yıldan fazla sürdürülen “düşük yoğunluklu savaş”a karşın, kangren haline gelen Kürt sorununu çözmede Türkiye’nin etkili ve yetkili güçlerinin gösterdiği   yeteneksizlik; artık Türkiye aydın kesimini de harekete geçirmiş görünmektedir. “Aydınlar”ın ilk bildirisi, A. Ağaoğlu’nun ateşkesi salt PKK’den bekleyen tek yanlı tutumu ve kritik dönemeçte İHD’yi PKK destekçiliğiyle suçlayarak, üyelikten istifa etmesi nedeniyle, tartışmalara yolaçmıştı. T. Erdoğan’ın gerek “aydınlar”ı kabulünde  gerekse Diyarbakır konuşmasında açıkladığı “Kürt sorununu çözeceği” vaatlerinden bugün caymış olması, sözlerinin, 3  Ekim’deki AB görüşmelerini kurtarmaya dönük manevra olduğu kuşkularını kesinleştirdi. PKK, süresini uzattığı tek taraflı ateşkesini,  3 Ekim sonrasında bitirdiğini ilan etti.
Bu bağlamda, Yazarlar Sendikası’nın, Kitap Fuarı’nın son günü kamuoyuna açıkladığı 110 aydının imzaladığı yeni “Barış Çağrısı”; “savaşan iki tarafı da silahları susturmaya davet eden, barışın Avrupa’dan beklenemeyeceğini vurgulayan, silahlara, militarizme ve şovenizme karşı sürekli barışı savunan” içeriğiyle; aydınlarımızın, yaşananlardan öğrenerek, daha doğru, tutarlı ve ileri tutumlar alabileceklerini gösterir niteliktedir. Aydınların her zaman, ‘tarafsız’ olarak açıkladıkları bildiri ve tutumların tarihte olumlu ya da olumsuz işlevler oynadığı, politikayla ilgilenenlerin malumu olmakla birlikte; Kürt sorununda aydınların yaklaşımı ve farklı tutumlarının, geliştirici ve yapıcı değerlendirmelere konu edilebilmesi açısından; bu yazıda aydınların tarihsel yeri ve duruşlarıyla ilgili bazı örnekleri anımsatmaya çalışacağız.

AYDINLAR TARİHE VE YAŞADIKLARI TOPLUMA KARŞI SORUMLUDUR
Bu sorumluluk ve tarihsel yük nereden geliyor, neden taşınıyor, nasıl taşınmalıdır?
Bu ağır yükün aydının sırtına binmesinin nedeni, aydınların özel niteliğinden kaynaklanır. Çeşitli sınıfların bağrından gelmekle birlikte, ‘eğitim görmüş olma’ ortak paydasında birleşmeleri, insanlık tarihinin bilgi birikimini özümsemiş olmaları ve geleceğe yönelik öngörülerde bulunabilme yetenekleri, topluma karşı sorumlu davranmayı, onu aydınlatmayı gerektirir. Bu pozisyon, onları, yaşadıkları toplumun ilişki ve çelişkilerini, sınıfların çıkarlarını, örgütlü tepkilerini; en bilinçli ve kararlı şekilde yansıtan kesim olarak öne çıkarır. Aydınların aldıkları tutumun, yaşadıkları topluma karşı sorumluluk ya da sorumsuzluklarının tarihsel önemi de, buradan doğar.
Tarihe Dreyfus davası olarak geçen davada, Naturalizm akımının köşetaşı olan romancı Emile Zola’nın tutumu; tüm aydınların alması gereken örnek tutumlardan olmuştur. Bilindiği gibi, davanın konusu, Fransız Ordusu’nda yüzbaşı olan Yahudi asıllı Alfred Dreyfus’un, savaş Bakanlığında çalıştığı sırada, ordunun sırlarını Almanlara satmak ve casuslukla suçlanarak, tutuklanmasıdır.
Dreyfus’un haksız bir yargılanma sonucu, ömürboyu hapse mahkum edilerek Şeytan Adası’na sürgüne yollanması sonrasında, ailesinin itirazı da, sonucu değiştirmemişti. Yarbay Georges Picquat, casusluk olayını Binbaşı Estashazy’nin gerçekleştirdiğini kanıtlar, ama, mahkemeye çıkarılan Binbaşı Estashazy beraat ederken, olayı aydınlatan yarbay Picquat tutuklanır.
Bu kadar haksızlık Emile Zola’yı isyan ettirir ve Dreyfus’u destekleyen gazeteci Georges Cleamancau’nun gazetesi L’Aurare’de “J’Accuse” (Suçluyorum) başlıklı bir açık mektubu yayınlanır. Gazetenin bu sayısı 300 bin satar. Emile Zola’nın tutumunu destekleyen ve aralarında Anatole France, Marcel Proust gibi ünlü yazarların da olduğu 3000 kişi, verdikleri dilekçelerle Dreyfus’un yeniden yargılanmasını ister. Dreyfus’a iftira eden binbaşı, vicdan azabından intihar eder. Dreyfus 1899’da yeniden yargılanır. Mahkeme onu suçlu bulmasına karşın, Cumhurbaşkanı onu bu kez affeder. Dreyfus affı kabul eder, ama, kendisini aklama mücadelesinin peşini bırakmaz. 1906’da sivil bir mahkemede yargılanmayı başarır ve suçsuz olduğu anlaşıldığından, beraat eder ve orduya geri döner. Daha sonraları, ona, devlet tarafından Leegion d’Honneouer nişanı verilir.
Burada, Zola’nın “Suçluyorum” başlığıyla Fransa Cumhurbaşkanı’na yazdığı mektubun son kısmında aldığı örnek tutumu vurgulamalıyız. Zola şunları söyler: “Benim tek bir tutkum var, öylesine çok acı çekmiş ve mutluluğu haketmiş insanlık adına, ışık tutkusu. Ateşli karşı çıkışım ruhumun çığlığından başka birşey değil. Beni ağır ceza mahkemesine çıkarmayı göze alsınlar ve soruşturma günışığında apaçık yapılsın.”
“Yahudi olmayan biri” olarak Dreyfus’u korkusuzca savunan ve bu mektubundan dolayı yurtdışında göçmen hayatı yaşamak zorunda kalan Zola, yüreğinde hak ve adaletin ışığını taşıması gereken, toplumun işaret fişeği olacak aydınlara daha sonra da örnek oluşturmayı sürdürdü.
ABD’de, “soğuk savaş” döneminin başlarında Mc Carty’ci yargılamalara konu olan  ve “Ruslara atom bombası sırlarını satmak”la suçlanarak idam edilen Ethel ve Julius Rosenberg’in davası sürecinde de, dünya çapında binlerce aydın, Emil Zola’nın izinden giderek, Rosenberg’lerin suçsuzluğunu ileri süren eylemlerle ABD’yi protesto etmişti.
Bir başka namuslu aydın profili olarak, Henry Alleg’in adını anmadan geçmemeliyiz. Geçtiğimiz yıllarda bir kitabının yayını vesilesiyle ülkemizi de ziyaret eden ve “Sorgu” adlı yapıtıyla tanınan H. Alleg; Fransız sömürgeciliği ve emperyalizmine karşı savaş açtı. Cezayiri işgal eden Fransız emperyalistlerinin katliam ve işkencelerini, “Sorgu” adlı belgesel romanıyla teşhir ederek eleştirdi. O, Türkiye’deki bazı “aydın”ların Kürt Sorunu karşısında düştüğü gibi, şovenizm ve ezen ulus milliyetçiliği çukuruna düşmedi, aksine ezilen ve sömürgeleştirilmiş Cezayir halkıyla birlikte saf tuttu; tutarlı demokrat örnek bir tutum gösterdi.
İkinci Dünya Savaşı öncesi 30’lu yıllar, Hitler faşizminin yükselişe geçtiği ve saldırganlığının arttığı, Hitler’in iktidara gelerek dünya savaşını başlattığı; aydın ve kültür düşmanlığının gözle görülür hale geldiği, gerek Almanya aydınlarının, gerekse  de ülkesi faşist işgale uğramış aydınların ya illegaliteye geçtiği ya da ilticacı konuma düştüğü yıllardır. Bu durum, aydınların isyanını ve faşizme karşı çıkışlarını da besledi. Savaşın başlamasıyla birlikte, dünya aydınları, faşizme karşı direnişin saflarına katıldılar; katkıları ve eylemleriyle, Dünya Barış Hareketi’ni örgütlediler.
Hitler faşizmini Stalingrad’ta durduran ve Avrupa’ya demokrasi ve barışı armağan eden Sovyet Rusya halklarına ve sosyalizme Batı aydını da sempati duymaya başlamış, Sovyet aydınına yaklaşarak, dostluk içinde ufkunu genişletmişti. 1945’ten sonra, “soğuk savaş” yıllarında ise, nükleer silahlanmaya karşı çıkarak, barıştan yana tutum almışlar, kendilerinden sonra gelecek aydın kuşağa şanlı, onurlu bir miras bırakmışlardı.
Bugün örneğini görmekte zorlanacağımız bu dönem aydınlarının tutumu, aydınlanmanın ve aydın kesiminin şanlı mücadelesinin zirvesi olarak, tarihteki yerini aldı. Einstein’ın “başkaları bulmuş olmasaydı, rölativite teorisini o bulacaktı” dediği modern fiziğin ünlü bilim adamı Paul Langevin, anti-faşist direnişe Fransız Komünist Partisi’nin üyesi olarak katılmıştı. Yoldaşlarından Georges Politzer ve Henry Wallon, Nazi kamplarında, Hitlerci faşistlerce katledilmişti. 1945’te Nobel Fizik Ödülünü alan Frederic Juliot Curie, Nazi işgaline karşı direnen Ulusal Cephe ile Dünya Bilim İşçileri Federasyonu’nun Genel Başkanı ve aynı zamanda Fransız Komünist Partisi Merkez Komitesi üyesi olarak görev yapmıştı. Adını andığımız bu aydınların ortak özelliği, sadece çağlarının ünlü fizikçi, felsefeci ve düşünürleri olmaları değil, işçi sınıfı partisinde de yönetici olmaları ve anti-faşist direnişin örgütlenmesine aktif olarak katılmalarıydı.
Ekim Devrimi’nin Batı aydınları üzerinde yarattığı dönüştürücü etki sonucu doğan yeni tip aydın kuşağının temsicilerinden biri de, döneminin sayılı Antik Yunan uzmanlarından biri olan Andre Bonnard’dır. Ömrünü barış mücadelesine adamış, Dünya Barış Örgütü İsviçre Barış Hareketi Başkanlığı ve 1950’de Dünya Barış Konseyi üyeliğine seçilmişti. “Soğuk Savaş” yıllarında, komünist partisi üyesi olmamasına karşın, “Komünist komplo” suçlamasıyla yargılanarak, mahkum edilmişti. Yunan Dili ve Edebiyatı profosörü olan bu seçkin aydının öğretim üyeliği yaptığı “demokratik” İsviçre Üniversitelerinde bile, kitapları raflardan indirilerek yokedilmişti. O, yapıtlarıyla birlikte, ardında, örnek alınması gereken bir aydın duruşu da bıraktı. Hümanizmin, bilimin, insan sevgisinin ve barışın salt kitaplarda savunulamayacağını, aydınların bunu pratik bir sorun olarak ele almaları gerekliliğini, suçlandığı mahkeme huzurunda, kendi yaşamından örneklerle vurguladı ve “Benim için hümanizm, masasında çalışan insanın bilimi değildir, hiç ayrılmayacağım bir hayat kuralıdır… Burada kişiliğimde Antigon dostu ve çevirmeni ile barış taraflısını ayırmak istiyorlar; oysa bunlar aynı insan!” diye haykırdı.
Ebette tarih, sadece aydınların olumlu tutum örneklerinin bir sıralamasından ibaret değil. Davasından vaz geçmiş, dönekleşmiş ve hatta Hitler ve Bush gibi insanlık düşmanı iktidarların emrinde, “think tank” kuruluşlarında, insan soyunun yıkımı için bilgilerini satan, hizmet edenler de olmuştur, sınıflar var oldukça, olacaktır da. Bu noktada, yakın tarihsel dönemden olumsuz tip olarak verilebilecek bir örnek; Oriana Fallaci’nin dönekliği ve onun ırkçı tutumdur. Türkiyeli okurların, ünlü politik simalarla yaptığı röportajlardan ve Yunanistan’da faşist Papadapulos Cuntası döneminde bir devrimcinin direnişini anlatan ‘Bir İnsan’ romanından tanıdığı ve sevdiği gazeteci-yazar Fallaci; artık mazlum Filistinlileri ve Müslüman halkları başdüşmanı olarak görmekte, Ariel Şaron ve Bush’un katliamlarını onaylayan bir mevzide bulunmaktadır. 11 Eylül’de New York’taki terörist saldırı sonrasında, “teröre karşı savaş” gerekçesiyle, Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” tezine destek çıkarak, Batı Avrupa’yı Müslüman topluluklara ve ülkelere karşı kışkırtıcı, provakatif yazılar kaleme aldı. 8 Kasım 2001’de imzaladığı “Batılı aydınlar Deklarasyonu”; ABD’nin  Afganistan’a müdahalesini ve diğer askeri saldırılarını onaylayıp aklamayı amaçlıyordu. Oriana Fallaci, bir yazısında; “Batı ve uygarlığımızın kaderi sözkonusu olduğunda New York biziz, Amerika çökerse, Avrupa çöker. Yalnız finansal değil, her anlamda çöker. Kilise çanları yerine müezzinleri buluruz. Mini eteğin yerine çarşaf, konyağın yerine deve sütü buluruz. Bunuda mı anlamıyorsunuz?” diyor, tutumunu net olarak ortaya koyuyordu. Fallaci’nin gerekçeleri kuşkusuz Türkiyeli devrimcilere, demokratlara pek tanıdık geliyor.

TÜRKİYE’NİN ONURLU AYDINLARI VE CAMBAZ TİPLERİ
Dünya aydınları gibi, Türkiye aydınlarının da sinesinden olumlu ve olumsuz örnekler çıkmıştır. Aydınların tutumlarındaki ilerleme ve gerilemeler, evrensel düzeydeki altüst oluşlarla toplumsal hareketteki ilerleme ve gerilemelere paralel bir seyir izlemiştir. Bu nedenledir ki, aydın olmak, bir kere kazanıldıktan sonra ömür boyu yenecek miras olamıyor. Önemli tarihsel dönemeçlerde fikr-i takip, eziyetlere karşın inançlarını sürdürmek olumlu bir aydın tutumu olurken, yanar-dönerlik, sık sık saf değiştirme ve döneklik tutarsızlık olarak haneye yazılmakta, tarihsel anılmada son tutum belirleyicilik kazanmaktadır.
Fransız Devrimi, Osmanlı’nın Meşrutiyet dönemi aydınlarına esin kaynağı olmuşken, Ekim Devrimi de Türkiye aydınlarını derinden ve olumlu yönde etkilemiş, ama sosyalizmin aldığı tarihsel yenilgi ve Gorbaçov sonrası estirilen liberal rüzgarlar, gerici ve olumsuz bir dalga yaratmıştır. Bu dalga ise, her dönem olduğu gibi, egemen güçlerin, Marksist olsun ya da olmasın, kendine muhalif olan her ileri çaba ve girişimi “Komünist” yaftasıyla suçlayarak, faturayı aydınlara kesen tutumuyla birleşmişti. Bu nedenle her baskı ve terör dönemi, yapılan askeri darbeler, alınan yenilgiler, aydın birikimini daha geri mevzilere sürükledi. Liberal geçinenler daha gericileşirken, gericilerin bazıları liberalleşmiş, Marksist olduğunu söyleyenler de ya liberal ya da ‘kızıl elmacı’ mevziye savrulmuştur. Bununla birlikte, toplumsal harekete, işçilerin ağılığını tam olarak koyamadığı bu dönemeçlerde, ilerici olan, haklı taleplerin mücadelesini veren aydınlara -eğitim görmüş, öğretmenlere, teknik elemanlara, gazetecilere, üniversite öğrencilerine, işçi sınıfının önderlerine, sendikacılara “bu ateşten çokça pay düştü”, ezildiler, itilip kakıldılar. Asım Bezirci ve arkadaşlarının , yürekli tutumları ve seslerinin Sivas Madımak Oteli’nde alevler içerisinde boğulması, unutulacak gibi değildir.
Böylesi bir ortamın ürünü olan Türkiye aydın birikiminden, elbette davasına sadık olanlar da, dönenler de çıktı. Cunta koşullarında, zindanlarda direnen ülkenin genç aydın kuşağının dışında, dışarıda, “içeri düşmeyi” de göze alan ve özveri gösteren aydınların sayısı ise oldukça azaldı. Bu dönemde, İHD’nin kurucu üyesi olan Emil Galip Sandalcı’nın adı ve onurlu mücadelesiyle Yazko Edebiyat bünyesinde toplanarak, çevreye ışık olmaya çalışan aydınların onurlu tavrı anılmalıdır. Ama 12 Eylül’ün “zor” koşulları, aydın hareketindeki saflaşmayı hızlandıran ve dönekliği teşvik eden bir işlev de gördü. “Eylülist romancılık” rüzgarını başlatan Latife Tekin ve Ahmet Altan gibiler, yenilgi ve yamanmayı romana ve öyküye dökenler ve bu tür yazını “derin”den teşvik eden odaklar unutulmadı.
Cunta dönemi, daha sonra yapılan aydın açıklamalarına da esin kaynağı olan “aydınlar dilekçesi”ni hazırlayan Aziz Nesin ve arkadaşlarının olumlu tutumlarına da tanıktır. Faşist askeri cunta mahkemelerinde, aydınların imzaladıkları bildirilerinin arkasında durma ve savunma tutumları, dönemin moral bozucu atmosferini değiştirmeye hizmet etti. Bir süre önce, “emperyalist kültür kuşatmasına karşı”, Şükran Kurdakul ve arkadaşlarınca imzaya açılan metni de olumlu örnekler arasında saymalıyız.
Aralarında A. Ağaoğlu’nun da bulunduğu ve “PKK’yi silahları bırakma”ya çağıran tek yanlı ve tartışmalı aydınlar bildirisi girişimi de, eksiklerine karşın bir duyarlılığın göstergesi olarak değerlendirilebilir.
Aydınlarımızın bildiri ve açıklamaları arasında, Kürt sorununa yönelik alınan tutum açısından, en son Yazarlar Sendikası’nın TÜYAP’ın son günü açıkladığı 110 imzalı “Barış çağrısı”ndaki aydın tutumu, aydın hareketinin tarihinde önemli ve ileri bir köşe taşı olacaktır ve aydınlarımız, artık gelecekte, daha geri açıklamalara kendini mahkum görmeyecektir.
Gerçekten de son örnek, aydınların da öğrenme sürecinin bitimsiz olduğunu, onların da kendi hataları ve deneyimleri temelinde öğrendiklerini ve daha ileri tutumlar alabileceklerini göstermektedir.
Türkiye aydın hareketini, her dönem uyduruk görüş ve fantazileri ile, bilinçli olarak saptırmaya çalışan, genç aydınları olumsuz olarak etkileyen Murat Belge, Yalçın Küçük, Ertuğrul Kürkçü ve Doğu Perinçek gibi ‘her ipte oynayan cambazlar’ın tutumları ise, aydın olamayışın örnekleri olarak görülmelidir. Güçlü çevrelere sırtını dayayarak politika yapmak ve kısa bir süre içinde tükürdüğünü yalamaya çalışmak onların başlıca erdemidir. Bunlardan Murat Belge gibileri, yabancı dil bilmenin avantajıyla, sadece Marksizmi incelikle revizyondan geçiren döneklerin eserlerini Türkçeye çevirip, bunları Marksist eleştiriden geçiren yazarların eserlerini Türkiyeli okurdan gizlediklerinden, aydın çevrelerin, Stalin ve soyalizmle ilgili yanlış eğitim almasında ve objejtif bilgiyi edinememesinde aktif  rol oynadılar. Bir ekol yaratmaya çalışan, kitap, gazete okumadan, hiç televizyon seyretmeden ciltler dolusu kitap ve ‘tez’ yazdığını övünerek ilan eden “kerameti kendinden menkul” Yalçın Küçük ise, egoist, sorumsuz ve hastalıklı bir tip olarak, marazını zayıf ve iradesiz bazı “solcu” tiplere bulaştırabilmiştir. Y. Küçük, kendine benzer bir tip olarak, bir dönem Kürt sorununa faydacı yaklaşan Doğu Perinçek gibi, “Kardeşim Apo” tutumundan çarkederek, Öcalan ve Kürt hareketi düşmanlığına, Genelkurmay’ın mevziine savrulmuştur. Doğrudan emperyalistlerin ve onların işbirlikçisi rejimlerin destekçisi olan, ABD’nin Ortadoğu planlarının sözcülüğünü yaparak nemalanan Ertuğrul Özkök, Hadi Uluengin gibi ruhunu da sermayeye satmış tiplerin, insanlık değerlerine karşıt  konumları bilindiğinden, üzerlerinde durmaya gerek görmüyoruz.

MARKSİST GELENEK VE SOSYALİZM AYDINLARIN ÖNÜNÜ AÇMIŞTIR
Emperyalizm dönemi, salt yoksul ülkelerin ve emekçilerinin değil, aydınların da tekelci ahtapotların kollarına alındığı bir dönemdi. Tekeller, salt ekonomik saldırı, açlık, yoksulluk, savaşlar ve yeni ölümler yaratarak, insanlık değerlerini düşürmediler. Onlar, ellerindeki güçlü iletişim araçları ve para gücüyle, yetenekli insanları satın alarak hizmetlerinde kullandılar, kültürel ortamı kuşatarak zehirlediler, dekadan bir yazın geliştirdiler. Sosyalizmin ağır bir yenilgi aldığı günümüz koşullarında ise, sözde bir hümanizmi bile savunmayarak, insanlığın önüne ortaçağın geri ve dogmatik düşüncesini koyuyor, mistik güçleri dirilterek onlardan medet umuyor, devasa fedakarlıklarla günümüze taşınan insanlığın tüm olumlu değerlerini silip süpürmeye çalışıyorlar.
Emperyalistlerin bu insanlık dışı girişimlerini onaylamada, kalemlerini onların hizmetine koşmada kuşkusuz aydınların hiçbir çıkarı olamaz. İnsanlık değerlerini  alçaltan bir mihrak, aydınlara esin kaynağı olamaz. Emperyalist dünya, aydınları, yalnızca kendi sömürü sisteminin ücretli bir elemanı olarak, insanlığı yokedecek proje ve araştırmalarında kullanmamış, onların bağımsız yaratıcı ruhlarını da öldürmüş, kendilerine yönelen en küçük aydın muhalefetini, sansür ve santajla ya da Mc Carty dönemindeki gibi “cadı kazanları kaynatarak”, gaddarca ezmiştir ve ezmeye devam etmektedir. Çağımızın aydını, ancak, ezilenin, yoksulun yanında saf tutarak, onların acısına merhem olarak, mücadelelerini kendi mücadelesi bilerek, insanlık değerlerini savunabilir ve ancak bu yoldan, geleceğe olan umudunu ve moral değerlerini tazeleyerek, üstün ve nitelikli yapıtlar üretebilir.
Ekim Devrimi’nin zaferi ve sosyalizmin inşasına girişilmesi, bu anlamda aydınlara yeniden kendilerini yenileyip geliştirecekleri bir alan ve alternatif bir platform açmıştı. Bu açılan yeni yolda, salt düşünme ve fikir tartışması yapma değil, düşündüğünü yaşama uygulama, yaratıcılığını sonsuz özgürlük ve olanaklar içinde gerçekleştirme ve yaratılan ürünü paraya tahvil etme değil, insanlığın hizmetine verme vardı.
Yeni proleter kültürü, yeni insan yaratımını ve komünist toplumu kurmayı, ütopik olarak kavramayan, aksine, öyle kavrayanları eleştiren Lenin, sosyalist iktidar altında aydınların rolünü, burjuva aydınlardan ve uzmanlardan yararlanılmasını sorununu gerçekçi biçimde çözümlemiş, sürekli olarak, burjuva aydınlardan bilim-teknoloji ve yönetim işlerini öğrenmenin, sosyalizmin inşası için zorunluluğuna dikkat çekmişti. Bu yüzden devrim sonrasında, “aydınların, işçilerle aynı ortalama maaşı almalarını” savunanları eleştirmiş, işçilerin, burjuva aydınlardan, bilim ve teknolojiyi öğrenip eğitilmiş genç bir bilimci/teknisyen kuşağı ortaya çıkıncaya ve aydınların gönüllü olarak kazanılması sağlanana dek, onlara ortalamanın üstünde ücret verilmesinin zorunlu ve gerekli olduğunu savunmuştu. Bu bağlamda Lenin, değerli bilim adamlarına özel ayrıcalıklar sağlayan kararnameleri, Halk Komiserleri Başkanı olarak, bizzat imzalamıştı.
Pavlov örneği, Lenin’in tutmunu anlamak için, çarpıcı ve öğreticidir. Lenin, 24 0cak 1921 tarihli, Halk Komiserleri Konseyi Başkanı olarak imzaladığı bir kararname ile, İ. P. Pavlov ve yardımcılarına araştırma destek ve garantisi sağlamış; bunun için Petrograd Sovyeti’ne yetki verilmesi kararlaştırılmıştır.
Lenin’in yalnızca sosyalist inşa sürecinde değil, Ekim Devrimi öncesinde de aydınlara yaklaşımı, objektif, esnek ve kazanıcıydı. Çernişevski’yi Rus aydınının öncüsü olarak değerlendiriyor, Anayasacı demokrat (Kadet Partisi’nden) yazarların Destoyevski’yi eleştiri ve küçümsemesine izin vermiyor, onun demokrat yönünü savunuyordu. Toprak ağası olan Tolstoy’un, dünya çapındaki sanatsal dehasını övüyor, sistemi eleştiriye tabi tutmasını takdir ediyor, İsacı ve dinci yönünü ise eleştiri konusu yaparak, ‘sızlanmacı Rus Aydını’ değerlendirmesinde bulunuyordu.

AYDINLARA YAKLAŞIMIMIZ NASIL OLMALI?
Bu yazılanlardan aydın sorumluluğu ve tutumuyla, aydınlara sorumlu yaklaşım ve davranışın nasıl olması gerektiği anlaşılabilir. Bununla birlikte, son önemli bir nokta, aydınlara yaklaşımımızda ortaya çıkan vaya çıkabilecek sekter tutumlardır. Bu hatalar, daha çok, ya teorinin doğmatik yorumundan ya da aydınların tarihsel konumları ve üretim içindeki yerlerinin eksik kavranışından doğmaktadır. Aydınların “bireyciliği” ve “disipline gelmezliği”nden hareketle geliştirilecek itici ve sekter yaklaşımlar; devrimci demokrasi kavgasını ve işçi hareketini aydın katkısından mahrum bırakabilecektir.
Aydınlar açısından elbette bireycilik ve disipline gelmezliğin zemini güçlüdür. Çok azı, işçi sınıfının disiplinine tabi olarak, kolektif çalışmaya katılırlar. İşçi sınıfı, kolektif çalışmaya yatkınlığını ve iş disiplini nasıl ki sonradan kazanmıyor, bunu üretim sürecindeki nesnel konumundan elde ediyorsa, aydın da, bireysel yaşamı ve disipline gelmezliğini, üretim içindeki yerinden, bireysel üretimiyle ürününü yaratma koşullarından edinmektedir. Sorun, kapitalist sisteminin işbölümündeki roller ve üretim içindeki yerlerin farklılığından kaynaklanır. Öte yandan aydın kesimi, yaşam koşulları ve fikirsel yönden, burjuva bir mevziden işçiye karşıt dursa da, burjuvazi gibi, çalışmadan artı-değere elkoyan bir katman oluşturmaz ve bilgi üretimiyle varolur.
Elbette, sınıflarını inkar edip, yaşam tarzı ve eylemini işçi sınıfı ile birleştiren aydınlar da vardır ve olacaktır. Ama kitlesel ve gönüllü bir aydın dönüşümünün, geleceğin sosyalist koşulları altında gerçekleşeceğini bilerek, aydınların en küçük olumlu ve demokrat çabasıyla bugünden birleşen ve hareketi zenginleştiren bir tutum izlemek gerekmektedir. Sosyalizmin ağır yenilgi aldığı ve emperyalist burjuvazinin Rönesansın rasyonel değerlerine bile saldırdığı günümüz koşullarında bunun önemi daha da artmıştır.
Sonuç olarak, ‘aydın tutumu’ ve ‘aydın olmak’ gibi kavramlar; belirli kalıplar içine sığdırılamayacak bir somutluğa, özgünlüğe ve tarihselliğe sahiptir. İçinde bulunulan devrim aşaması ve mücadelenin düzeyi kadar, dünya çapındaki güç ilişki ve çelişkileri de, kavramın şekillenişi ve kapsamını etkilemektedir. Ekim Devrimi’yle açılan sosyalizmin yoluyla Anti-faşist Savaş’ın kazanımlarının dünya ölçeğinde aydınları önemli ölçüde etkileyip kazandığı ’70 öncesi dönemde; adlarını yukarıda andığımız aydınların yüksek düzeyli tutumlarıyla, günümüzde sosyalizm ve işçi sınıfının kazanımlarının geriye savrulduğu yenilgi sonrası, emperyalizm ve gerici düşüncelerin güç kazandığı ortamın aydınlarının tutumları, doğal olarak bir ve aynı olamaz. Rönesans aydınlanmasının, rasyonel düşünüşün bile, emperyalist odaklarca top ateşine tutulduğu, ortaçağın her türlü mistik düşünüşünün, falcılık ve büyücülüğün diriltildiği koşullarda, aydınlardan çok ileri tutum ve davranışlar beklemek, kendi normlarımız ve çıtamıza erişemeyenleri bu nedenle “aydın” saymamak, gerçekçi bir yaklaşım değildir.
İnsanlığın değerlerini, aydınlanmanın şu veya bu ögesini savunan yazar, sanatçı, öğretim üyesi, teknik eleman vb. eğitim görmüş ve yaşadığı topluma karşı kendini sorumlu hisseden aydınların işçi sınıfı davasına kazanılması veya ona dost olması, bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm mücadelesinin zafere ulaşması için tayin edici önemdedir.
İşçi sınıfı ve onun devrimci partisi, bu nedenle, aydın sorununa özel bir dikkat göstermek zorundadır.