“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Bilim ve düşünce'nin 2.kitabı'nı okumak...

Bilim ve Düşünce’nin İkinci Kitabı pragmatizmin eleştirisi olarak çıktı.
Bu kitapta yer alan yazıların ikisi dışındakileri, 1950’li yıllarda pragmatizmin yandaşları ile Marksist düşünürler arasındaki “eski” tartışmaların metinleri oluşturuyor.
Tartışmaların yazılış tarihine bakıldığında 1950’li yılların tarihleri var. Bu yanıyla metinler eski tarihli. Ama tartışılan konulara, Amerikan emperyalizmin ideologlarının tezlerine, emperyalizmin politikacılarının insanlık ve onun sorunları karşısındaki tutumlarına bakıldığında, aslında tartışmaların son derece yeni ve şimdi tartışılması gereken konulara ilişkin olduğunu söylersek hiçbir abartma yapmamış oluruz.
Aslına bakılırsa, son iki yıldan beri, bir dönem Evrensel Kültür dergisinin eki olarak verilen “Bilim Eki”nde ve Özgürlük Dünyası’nda yayımlanan 1950’lerin Marksist düşünürlerle burjuvazinin ideologları arasındaki tartışma metinlerine ilişkin “sol”dan ve liberal çevrelerden yapılan “bunlar eski metinler” eleştirisi üstünde kısaca durmak gerekir.
Bütün öteki gerçek olgular ve olaylar açısından olduğu gibi, insanlığın düşüncesinin gelişme süreci de, dünden bugüne kesintisiz ve sürekli olarak kendi karşıtıyla mücadele ile ilerleyen bir süreçtir. Bu yüzden de her gerçek ideolojik mücadele, karşıtının kökleriyle, bağlantılarıyla bir mücadeleyi zorunlu kılar. Bu yüzdendir ki, eğer bir fikre karşı mücadele ediyorsanız, onun sadece 10-20 yıl, 50 yıl değil, çok daha eskide olan dayanaklarına karşı bir mücadeleyi de göze almak zorundasınız. Örneğin bugün pragmatizme ya da Sartre’ın fikirlerine karşı mücadele edeceksek; ona dayanaklık eden öznel idealist düşünürlerin, örneğin Berkeley’in Hume’un, Mach’ın, Hiddegard’ın,... düşüncelerine kadar gitmek gerekir.
Hele 1950’li yıllardaki tartışmalar söz konusu olduğunda, “eski tartışmalar”ın “nerede kaldığı”nı bilmek çok daha önemlidir. Çünkü; 2. Dünya Savaşı sonrasındaki tartışmaların yapıldığı ortam, daha önce düşünce dünyasında görülmedik ölçüde bir saflaşmanın olduğu bir sürece karşılık gelir.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında şöyle bir dünya tablosu vardır:
Sosyalist dünyanın sınırları batıda Orta Avrupa’ya, kapitalizmin kalbine dayanırken, doğuda Pasifik’e, güneyde Hint Okyanusu’na dayanmıştır. Üstüne üstülük, insanlığı faşizm belasından Sovyetler Birliği’nin kurtardığı, işgal edilmiş ülkelerde faşizme karşı mücadelede tek gerçek direnç odağının komünist partiler olduğunu herkes görmüştür. Fransa, İtalya, Yunanistan’da komünistlerin iktidara gelmeleri, son anda askerin, Amerika ve İngiltere’nin müdahaleleriyle önlenebilmiştir. Avrupa, tam bir yıkıma sürüklenmiştir. Yıkıma uğramayan Avrupa ülkeleri olarak Portekiz ve İspanya’da burjuvazi, faşist diktatörlüklerle ayakta kalmaktadır. Sömürgeler, İngiltere ve Fransa emperyalizmine karşı ayaklanma halindedir. Sovyetler Birliği, uzay yarışında ABD’yi geçerek, sosyalizmin üretici güçleri geliştirmesi bakımından sınırsız imkanlar sunduğunu, kapitalist dünyanın kendisine en güvendiği teknoloji alanında da göstermiştir.
Kısaca dünya tablosu, 2. Dünya Savaşı sonrasının dünyası, insanlığın, kurtuluşunun sosyalizmde olduğunu gördüğü bir dönemi belirtmektedir. Kapitalist dünyanın ana ülkeleri Amerikan şemsiyesi altında toplanıp; Avrupa’da komünizmin yayılmasını önleyecek önlemler almaya koyulmuşlardır. Daha savaş bitmeden; “biz yanlış düşmana karşı savaştık” saptaması yapan Churchill’e katılan, bu nedenle de SB’ye karşı savaşmak isteyen Avrupa’nın burjuva hükümetleri, SB’ye ve sosyalizme karşı sıcak bir savaşı göze alamamıştır, ama sıcak bir savaştan daha yıkıcı sonuçlar doğuran hainane bir plan olan “Soğuk Savaş” stratejisini devreye sokmuşlardır. İstihbarat örgütleri, Ortaçağ’ın bütün karanlık kuvvetlerini yanına almış olan Kilise, her ülkeden işbirlikçiler, medya gücü, burjuva bilim ve sanat çevreleri – akla gelebilecek her tür gerici güç odağı, tam bir seferberlik içine sokulmuşlardır.
Bu dönem, aynı zamanda, kapitalizmin ana vatanı Avrupa’nın Amerika’nın himayesine girmesi, o küçümsedikleri Amerikan kültürünün, Amerikan yaşam tarzının etkisine girmeleri anlamına geliyordu. Bu, felsefi alanda da, Amerikan emperyalizminin felsefesi olan pragmatizmin dönemin en gerici güçlerinin en popüler felsefesi olması, Avrupa’da da popülerleşmesi anlamına geliyordu.
Kısacası dünya, ilk kez bu kadar açık biçimde ikiye bölünmüştü. Bir tarafta, insanlığın Ortaçağ’dan beri bütün devrimleri, ileri hamleleri sırasında gömdüğü, en sonunda da, son büyük savaşta yenilgiye uğrattığını düşündüğü bütün sömürücü, vahşi, gerici, karanlık güçler; öte yanda ise, insanlığın on bin yıllık insan olma mücadelesi içinde yaratıp bugüne taşıdığı yüksek değerlerin, eşitliğin, özgürlüğün dünyası olarak birleşmesini isteyen sosyalizmin ve gerçek demokrasinin güçleri.
Dünyanın böylesine açık bir biçimde ikiye bölünüp, bir ilericilik-gericilik kavgasına girişmesi; burjuva ülkelerde, sadece Marksistlerle burjuva ideologları arasında bir bölünme ve kavga olmakla kalmadı; burjuva bilim ve sanat dünyasında, kapitalizmin insanlığı bir felakete sürüklediğini fark eden bilim adamları, aydınlar ve sanatçıların da sosyalizmin, barışın, antiemperyalist mücadelenin saflarına geçmesine yol açtı. Bu burjuva bilim ve sanat dünyasının en önünde yar alan, ülkelerinin yüzakı kişiler, kimi zaman bilimin gereklerini savunmak, kimi zaman barış içinde bir dünya için, kimi zaman sömürgeciliğin vahşetine karşı mücadele vesilesiyle kapitalizme, emperyalizme, onun sosyalizm ve insanlık düşmanı politikalarına başkaldırdılar.
İşte, daha önce Evrensel Kültür’ün “Bilim Eki” ve Özgürlük Dünyası’nda, son bir yıldır da Bilim ve Düşünce’nin iki kitabında yayımlanan belgelerin çoğu; bu, insanlık tarihinin en önemli yıllarının ürünleridir.

*
Ancak bu belgeleri önemli kılan sadece bu bölünme de değildir.
Çünkü bu yıllarda, burjuva bilim, düşünce ve sanat dünyası (burjuva entelektüel dünyası) sosyalizmin başarıları karşısında tam bir parçalanmaya uğradığı gibi, sosyalizm ile kapitalizm arasındaki sert mücadele, felsefi düzeyde de kendisini gösterir ve felsefe tartışmaları; özellikle de siyasetle, ekonomiyle daha önce olmadığı kadar iç içe geçerek ilerler. Materyalizmle idealizm, metafizikle diyalektik, sosyalizmle kapitalizm arasındaki mücadele kendisini hayatın her alanında açıkça gösterir. Ve bu mücadele, 1950’lerin sonunda, çok sertleştiği, pek çok bakımdan da kopuşun daha da derinleştiği bir aşamada, Kruşçevcilerin Sovyetler Birliği’nde iktidara gelmesiyle, birden durdurulur ve yüz seksen derecelik bir dönüş yapılarak, kapitalizmle uzlaşmanın, kapitalist emperyalizmle bir arada yaşamanın gerekliliği propagandası öne çıkarılır. Bu tutum; ekonomide ve siyasette olduğu kadar, ideolojik alanda da (felsefe alanında da) sürdürülür. Stalin ve onun şahsında Marksizm-Leninizme karşı savaş açılır. Amerika ile, Avrupa ile bir hegemonya mücadelesi sürer, zaman zaman savaşın eşiğinden dönülür, ama aradaki sorun, artık iki dünya; insanlığın ileriye götürülmesi mücadelesi değil, aynı dünyada kimin ne kadar pay alacağı mücadelesidir.
Bütün bu olanlar, ilk bakışta Kruşçevcilerin politik bir manevrası gibi görülen “kapitalizmle sosyalizmin barış içinde yarışı” teziyle ideolojik alanda da desteklenir ve Ekim Devrimi sonrası dünyasının, ideolojik alanda “burjuva ideolojisine karşı her alanda uzlaşmaz bir savaş” mevzisi terk edilerek; tam tersine, kapitalizmle sosyalizmin uzlaşacağı, aynileşeceği, “esas olanın, kapitalizm ya da sosyalizm değil, ekonomik kalkınma” olduğu gibi abuk sabuk tezler popülerleştirilip yayılır. Böylece felsefi alandaki tartışmalar da, gerçekleştirilen bu politik yönelişe fikri dayanaklar bulmaya indirgenir.
Yani, siyasal alandaki uzlaşmacılık kendisini ideolojik alana da yansıtır, Kruşçevcilik, Eurokomünizm, Troçkizm (1930’larda tümüyle silinen Troçkizm, Marksizm-Leninizm saflarındaki bölünmeden yararlanarak yeniden canlanır) Maoculuk¸ Debraycılık, Markuscülük... ve nihayet Gorbaçovculuğa kadar gelinir.
Kruşçevizmle girilen süreç, Marksistler arasında ideolojik bir kargaşa dönemine de karşılık gelir. Kruşcevciler, Sovyetler Birliği’nin bütün prestijini ve devasa gücünü kullanarak, bir yandan her ülkedeki komünist partileri bölerek, onları reformcu, revizyonist bir çizgiye zorlarken; uluslararası plandaki ideolojik mücadeleyi de arkadan hançerleyerek, kendi uzlaşmacılıklarının fikri desteğine dönüşmesi için her baskıyı uyguladılar. Böylece, 1920’li yıllarda, sosyalizm ile kapitalizm arasında; iki ayrı dünyanın görüşü arasında mücadeleye dönüşen ideolojik mücadele (*) de, (İkinci Paylaşım Savaşı sonrasında açık ve uluslararası planda yürütülen bir mücadele olarak ilerleyen ideolojik mücadele) böylece kesintiye uğramış olur. Sonraki dönem; bütün bu tartışmaların unutturulması, literatürden silinmesi üstünedir.
Kruşçevizmle başlayan süreç; Marksizm-Leninizmin tahrifi ve doğrudan ve açıkça burjuva ideolojisine evrilme; postmodernizm, bilim ve teknolojideki gelişmelerin çarpıtılarak sadece günü kurtarmakla da kalmayıp tarihin de çarpıtılmaya girişilmesi; Marksizme saldırının genel olarak dünyanın nesnel kavrayışı olan materyalizme de saldırıya dönüşmesi; en açık bilimsel gerçeklerin bile görmezden gelinerek, yaratılışçı tezlerin öne çıkarılması, vahiy ve dini mitoslara bütün bilimsel gerçeklerin üstünde bir değer biçilmesine yönelinmesi; rasyonalizmin yerine irrasyonalizmin geçirilmesi, bilinemezciliğin popülerleştirilmesi, öznel idealist görüşlerin itibar kazanması ve nihayet pragmatizmin, Amerikan emperyalizminin en popüler felsefesi olarak yeniden sahneye çıkarılmasına kadar geldi.
Bütün bu gelişmeler açıkça göstermiştir ki; materyalizmle idealizm ve bugünkü görünümleri arasındaki mücadelenin ilerletilmesinde; elbette ki, işçi sınıfın dünya görüşünün, Marksist materyalizmin, kendi köklerini, kendi mirasının imkanlarını ortaya çıkarmak; bu mücadeleyi 50’li yıllarda kaldığı noktadan ilerletmek için; önceki kuşakların deneyimlerini ve onların bilgi hazinesini özümsemesi gerekmektedir.
Başka bir söyleyişle, 50’li yılların metinlerinin yayınlanması, bir skolastik bilgi edinme, bir yük değil, tam tersine; Marksizmin hazinesinin özümsenmesi ve mücadeleye tarihsel dayanaklar kazandırmak içindir.

*
Bilim ve Düşünce’nin ikinci sayısında yer alan yazıların başlıcaları şunlar:
1-) Pragmatizm ve G.W. Bush (İhsan Çaralan): Bilim ve Düşünce’nin bu ikinci kitabının ilk yazısı bana ait. Yazı, Bush ve onun çevresinde yer alan kimi din adamı, kimi profesör, kimi politikacı unvanlı kişilerin, Amerikan tekellerinin çıkarları uğruna gerçekleri nasıl çarpıttıklarını, 21. yüzyılda “özgürlük”, “demokrasi”, “barış” derken, aslında tam karanlığı; “Ortaçağa geri dönüş”ü savunduklarını göstermeyi amaçlamıştır. Bu amaçla da, Bush ile hiçbirisi “felsefeci” sayılmayacak Bushçuların görüşlerine genişçe yer verilerek, o akıl almaz dini konuşmaların, 2-3 bin yıl öncesinin efsanelerinin bugünün gerçekleriymiş gibi yayılmasının, ancak aptallar söyler diye düşünülecek tezlerin, Bush’un “geri zekalılığı” ile ilgili olmadığı, neo-muhafazakar, neoliberal odakların niyet ve amaçlarını açıkladığı gösterilmek istenmiştir. Yazı, bir felsefe tartışmasından çok; politik durumu ve Amerika’nın dünya hegemonyası için geliştirilen politikaların, aslında Amerikan felsefesi olarak biçimlenmiş olan pragmatizmde nasıl uygun bir düşünce “sistematiği” bulduğu gösterilmeye çalışılmıştır. Bu çerçevede, “medeniyetler savaşı” teziyle Ortaçağ’ın Haçlı Seferleri arkasındaki düşüncenin pragmatizm üstünden nasıl birleştirildiğine dikkat çeken yazıda, aynı zamanda, 1950’lerde emperyalizmin ideologlarıyla Marksistler arasındaki tartışmanın bugünün ideolojik mücadelesiyle bağlantısına dikkat çekilerek, kitapta çıkan diğer yazılarla bağlantı kurulmaya çalışılmıştır.

2-) Amerika’da Çağdaş Felsefe Eğilimleri (Harry K. Wells): Bu yazı 1950 yılında emperyalizme ve burjuva ideolojisine karşı uluslararası bir yayın organı olarak yayımlanan La Pensee adlı dergide yayımlanmış. Amerikan felsefesinin, Avrupa’nın aksine, üniversitelerde geliştirilen bir felsefe olduğuna dikkat çeken yazar, 1950’lerdeki felsefi eğilimlerin neler olduğunu belirlemek için, Amerikan üniversitelerindeki felsefi tartışmalar üstünde duruyor. Mc Cartyciliğin yavaş yavaş bütün toplumu sarmaya başladığı yıllarda; “Soğuk Savaş”ın dayanağı olmak üzere geliştirilen felsefi eğilimlere dikkat çeken Wells; “Şu anda Amerika’da hiçbir eğitim mensubu yoktur ki, bir suç şüphesi altında olmasın ve tröstlere, ‘kurulu düzene bağlılığı’nı kanıtlamak durumunda kalmasın” saptamasıyla, sadece eğitimcilerin değil, ama bütün aydınların da “şüphe” altına gireceği, kovuşturulacağı günleri haber vermektedir. Amerikan üniversitelerinde; öznel idealist eğilimleri, bunların Berkeley, Hume, Mach, Avenarius’a dayandıklarını gösterdikten sonra; görünüşte materyalist bir görüş gibi sunulan naturalizmin bayrağı altında toplananların da, sonunda öznel idealist bir çukura yuvarlanarak; pragmatizme bağlandığını göstermiştir. Bu açıdan da, Wells’in yazısı, günümüzdeki tartışmalara zemin oluşturan felsefi eğilimlerin o günkü köklerine işaret ederek, bugüne ışık tutmaktadır.

3-) Pragmatizm (Maurice Cornforth): Cornforth’un 1950 yılında yazdığı yazı, pragmatizmin felsefi temellerini ele alıyor. Pragmatizmi “olguculuğun bir türü” olarak ele alan, kurucularından başlayarak olguculuğun fikri temellerini tartışan Cornforth, görünüşte deneye dayanan ve ilk bakışta materyalist temelden kalktığı imajı uyandıran pragmatizmin, öznel idealist bir felsefe olduğunu ortaya koyuyor. Bu görüşlerini, 1859-1952 yılları arasında yaşamış, Amerikan düşünce dünyasında oldukça etkili olmuş, Amerikalı bir eğitimci, bir filezof olan John Dewey’in görüşlerinin eleştirisi temelinde zenginleştiren Cornforth, Amerikan düşüncesinin oluşumunu da özetliyor. Pragmatizmin mantık, varlık, bilim, bilgi ve gerçek, deney, maddi dünyanın varlığı, deneyle, naturalizmle, bilinemezcilikle pragmatizmin bağlantısı gibi felsefenin başlıca konularının pragmatizmle bağlantısını inceleyen yazı; okuyucuyu pragmatizm konusunda ayrıntılı bir biçimde bilgilendiriyor. Bu haliyle yazı, kitapta yer alan yazılar içinde en kapsamlısı ve olabildiği kadar felsefi bir ekol olarak pragmatizmi ele almış. Bunu, pragmatizmle yaşıt olan J. Dewey’in görüşleri üstünden zenginleştirmesi de, yazıyı ayrıca değerli kılıyor. Yazar, felsefenin “ağır” sorunlarıyla emperyalizmin herkesçe görülen amaçları arasındaki bağı son derece yalın bir biçimde ifade ederek, kitaplar boyu tartışılabilecek bir konuyu bir makale içinde açıklığa kavuşturarak, bir felsefe eğitimi almamış okurlar için de konuyu anlaşılır kılmayı başarıyor. Bu haliyle Cornforth’un yazısı, sadece Amerikan emperyalizminin bugünkü saldırganlığının temellerini merak eden politikayla ilgili okurların değil, ama aynı zamanda, felsefe, sosyoloji, öğretmenlik eğitimi gören öğrenciler, araştırma görevlileri için de önemli bir kaynak mahiyetindedir.

4-) Richard Rorty ve Güçlü Avrupa Rüyası (Stefan Hetzler): Yazı, Hetzler’in 2004 yılında Münih Üniversitesi’nde verdiği doktora tezinden alınmış. Bu nedenle de, yazı, günümüz düşüncesi ile pragmatizm ilişkisini ele alan son derece güncel bir yazı. Francis Fukuyama’nın 1992’de yayımlanan “Tarihin Sonu” adlı ünlü kitabından yola çıkan yazar, bu kitabı, pragmatizmin yeniden popülerleştirilmesi ve önünün açılmasının işareti olarak, yorumlayarak başlıyor, ve Fukuyama etkisiyle, pragmatizme, dolayısıyla büyük sermayenin gerici saflarına geçen Avrupalı birçok “demokrat” düşünür tiplerinden Richart Rorty’nin düşüncesini ele alıyor. Yazının bütünü açısından bakıldığında, bir Amerikan felsefesi olmaktan Amerikan emperyalizminin felsefesi durumuna gelen pragmatizmin son 50 yılda Avrupa emperyalizmin de felsefesi olduğuna dikkat çeken yazar, tartışmayı son günlerin sıcak gündemlerine; Yogoslavya’nın parçalanması sırasında Almanya Dışişleri Bakanlığı’nın tutumuna ve “Hartz Yasaları”na kadar getiriyor. Hetzler’in yazısı, dünün hesaplaşmalarıyla bugünün sorunlarının nasıl bağlantı içinde olduğunu görmemizi de sağlayan bir yazı olması bakımından önemli bir belge mahiyetinde.

5-) Felsefe Yapan Karanlıkçılar (B. Bişovski): “Amerikan kişilikçiliğinin sözde felsefesi” alt başlığı ile yayımlanan yazı, “kişilikçilik nedir?” sorusuyla başlıyor ve bireyselliğin, bireysel algılamaların gerçek deneyin yerine geçirilmesinde; buradan, modern bilimin fideizme (inancılığa), yaratılışçılığa, vahiy’e inandırıcılık kazandırmak için kullanılmasında ne kadar pervasızlaştıklarını gösteriyor. Dahası, kişilikçilik” adlı düşünce eğiliminin, aslında felsefede Ortaçağ’ın en gerici tutumunu benimseyen “karanlıkçılara” bağlandığına işaret ediyor. 1948 yılında, SBKP’nin teorik yayın organı olan “Bolşevik”te yayımlanan yazıyla, Bişovski; kavramaların burjuva ideologları tarafından nasıl çarpıtıldığını şöyle ifade ediyor: “Onların ampirizmi gerçek deneyime düşmandır; “rasyonalizm” usla çelişir; “pozitivizm” bilimden, gerçekten pozitif olan her şeyden nefret eder: “pratikçilik” toplumsal pratiğin sonuçlarını alaya alır; “gerçekçilik”, gerçeği tahrif eder; “kritisizm” kemikleşmiş dogmatizmi savunur; Bu arada, “isimleri çok tutulan ‘neo’ ön ekiyle tanınan sayısız tek tek teoriler, eski metafizik hurdayı yeniden gün ışığına çıkarmanın ötesine geçemez” saptamasıyla, günümüzde sermaye ideologlarının yeni bir şey geliştirmemiş olduğunu, ama 1950’li yıllardaki paslı silahları yeniden gündeme getirdiğini gösterir. Madde, bilinç, bilimin bulguları konusunda “kişilikçiler”in bir özgünlük taşımadığını gösteren yazar; aynı zamanda burjuva ideolojisinin düştüğü çaresizliği de gösterir.

6-) Emperyalist Gericiliğin Katolik Felsefesi (T. İ. Oiserman): Çoğumuz; Bushçuları, neo-muhafazakar politikacıları dinleyince; herhalde bu, burjuvazinin 20. yüzyılın sonunda keşfettiği yeni bir dayanak diye düşünürüz. Ama T. İ. Oiserman’ın 1956 yılında yayımlanan “Emperyalist Gericiliğin Katolik Felsefesi” yazısını okuyunca görülmektedir ki; burjuvazinin, emperyalist gericiliğin Ortaçağ’ın en gerici, en karanlık güçlerini imdada çağırması yeni değildir. Tersine sosyalizm karşısında çaresiz konuma düşeli beri, burjuvazinin ideologları ve politikacıları, dini hep yardıma çağırmışlardır. Ama, “karanlıkçılar”ın Ortaçağ’ın güçlerini imdada çağırmasının özel bir anlamı da vardır. Onlar, Ortaçağ’ın en gerici düşünürü Aquionalı Tomas’ın görüşlerini; onun idealizmini; skolastiğini imdada çağırırlar. 19. yüzyılın sonunda; emperyalizm çağının hemen başında, “Yeni Tomacılık” olarak yeniden diriltilen “Aquionalı Aziz Tomasso”nun görüşleri; Katolik ülkelerde yayılmaya başladıktan sonra, Amerikan emperyalizminin ideologları tarafından, Amerika’nın kurmak istediği dünyanın önemli bir dayanağı olmak üzere yaygınlaştırılıp popülerleştirilmiştir. İnsanlığın bütün bilimsel, düşünsel birikimini “Yeni Tomacı” doğrultuda yeniden yorumlamaya girişen “karanlıkçılar”ın “Soğuk Savaş”la sınırlı kalmadığını, günümüz dünyasında da, Amerika’nın Haçlı Seferleri söylemi ve ”Medeniyetler Savaşı” tezlerinin en önemli dayanağı olduğunu göstermesi bakımından, Oiserman’ın yazısı, ayrıca bir öneme sahiptir. Hele Bush ve yakın çevresinden yükselen dini havanın nedenini, kullandıkları terminolojinin Tevrat’tan, İncil’den fırlayıp çıkmış olmasını Oiserman’ın yazısını okumadan anlamak zor olacaktır. Ya da Oiserman’ın yazısını okuyunca, Bush’un eblehlikleri ya da Bushçuların bir din adamı gibi sayıklamalarının hesapsız, tesadüfen ya da aptallık sonucu ortaya çıkmış olmadığı anlaşılır hale gelmektedir.  

7-) Emperyalist gericiliğin ideolojik bir silahı Semantik İdealizm (P. S. Trofimov): İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünya egemenliğini yeniden kurmaya girişen ABD’nin, burjuvazinin bütün modern felsefi düşüncelerden yararlanmasına işaret eden Trofimov, 1956’da yayımlanan bu yazısında, savaş sonrasında emperyalist burjuvazinin öznel idealizme yönelişinin düşünsel temellerine dikkat çekiyor. Yazar, “semantik idealizm” eleştirisiyle, Nesnel bir dünyanın olmadığı, maddi diye gördüğümüz dünyanın aslında duyumlarımızın karmaşık bir yansımasından ibaret olduğunu öne süren öznel idealizmin, kendisinin deneye, bilime, bilimsel verilere dayandığı iddiası arkasına saklandığı için, son derece tehlikeli bir rol oynadığını gösteriyor. Çünkü, semantikçilerin ve her türden öznel idealist düşünürün iddialarının aksine, öznel idealizm en gerici felsefi tutumlara karşılık gelen bir idealizmdir. Burjuvazi, 50’li yıllarda öznel idealizmi öne çıkarırken, bir yandan da bilim alanında materyalizmin doğrulanmasına dayanak olacak pek çok yeni buluşu ve sosyalizmin başarılarını inkar etmek ve kapitalizmin ebediyen yaşayabileceğine fikri bir dayanak bulmak üzere, düşünce tarihinin en gerici eğilimine sarılmış; düşünce tarihi boyunca ortaya çıkmış eleştirel realistler, pragmatistler, personalistler, yeni Tomacılar, varoluşçular, sezgiciler, mantıksal pozitivistler, sosyal Darwinciler gibi en gerici felsefi odakların olanaklarını seferber etmiştir. Bütün bu çabalarda amaç ise; Marksizm-Leninizmin dayanağı olan materyalist-diyalektik dünya görüşünün, kapitalizmin, insanlığın ileriye doğru ilerleyişinde gelip geçici bir aşamaya karşılık geldiği, yerini kaçınılmaz olarak sosyalizme bırakacağı görüşünü “çürütmek”tir. Yazısında, burjuvazinin bu tutumunun nedenlerini açıklayan Trofimov, öznel idealizmin çeşitli biçimlerinden birisi olarak “semantik idealizm”i, onun tarihsel dayanaklarını inceliyor ve bu gerici felsefi tutumun, 1950’li yıllarda, burjuva ideologlarının nasıl bir silahı olduğuna dikkat çekiyor. “Semantik felsefe” ya da “semantik idealizm” adı verilen öznel idealist felsefeyi geniş bir biçimde eleştiren Trofimov, burjuvazinin, 50’li yıllardaki felsefesinin temellerini ve açmazlarını sergiliyor. Öte yandan bu yazı, elbette dönemin politikaları ışığında sorunları ele alıyor, ama aynı zamanda, kitaptaki felsefi yönü en ağır yazı olarak da dikkati çekiyor.

8-) Anglo-Amerikan Fiziğindeki İdealizm Akımı Dinin ve Gericiliğin Hizmetindedir (G. Naan): 20. yüzyıl, doğa bilimleri içinde, modern fiziğin yüzyılıdır. Yüzyılın başında Einstein’in görecelik kuramıyla başlayan atılım karşısında; “kuvantum kuramı”yla görecelik kuramı arasındaki “uyuşmazlık” üstünden öznel idealist düşünürler; modern fizikteki atılımı püskürtmeye, kendi irrasyonalizmlerine dayanak olacak sonuçlar çıkarmaya yöneldiler. Ve V.İ. Lenin’in Materyalizm ve Ampriokritisizm adlı eserinde değindiği tartışmalar; 20. yüzyıl boyunca, biraz “kabalaşarak” da olsa, derinleşerek devam etti. İngiliz ve Amerikan modern fizikçileri ve düşünürlerinin başını çektiği en gerici odaklar; modern fiziğin bulgularının, aslında, “maddenin yok olduğuna”, “gerçeğin birden çok olabileceğine”, bilincin dışında maddenin olanaksız olduğuna işaret ettiğini ileri sürerek, “gerçeğin” duyumlarımızın yansımasından ibaret olduğu görüşüne ağırlık kazandırmaya çalıştılar. Fizikteki her ilerleme kadar, bilim adamları ve bilimin çeşitli dalları arasındaki çatışmalar, farklılıklar da, bu gerici tezin desteklenmesi için kullanıldı. Devletlerin, istihbarat servislerinin olanaklarını arkasına alan ve gelişen medya imkanlarından da yararlanan burjuva bilim ve felsefe odakları, modern fiziğin ve felsefenin en derin konularını, anlaşılır kılmak adına bayağılaştırılarak, toplumun; dinin, Vahiy’nin öznel idealist görüşleri doğrultusunda biçimlendirilmesine girişildi. Tıpkı günümüzde; örneğin biyolojideki ve elektronikteki gelişmelerin, insanlığın tarihinin çarpıtılmasından başlayarak, insanların sömürülmesinin sırlarının zorlanması, insan toplumunun geleceğinin belirlenmesinde sınıflar ve sınıflar arasındaki mücadelenin değil, teknolojinin belirleyici olacağı fikrinin desteklenmesi için çarpıtılması gibi. Naan’ın yazısını okuyunca, insan, hem bugün bilim ve teknolojinin emekçilere, işçi sınıfına karşı bir silah olarak kullanmasının yeni bir icat olamadığını görüyor; hem de burjuvazinin bunu niçin ve nelerden yararlanarak yaptığını anlıyor. Felsefe ile bilim, bilim ile siyaset; felsefe, bilim, siyaset ile sınıflar mücadelesi arasındaki kopmaz bağ, Naan’ın makalesiyle, bir makale içinde anlatılabileceği kadar anlatılıyor.
*        *        *
Bilim ve Düşünce’nin 2. Kitabı’nın “içindekiler” yukarda biraz ayrıntılı olarak ele aldığımız sekiz makaleden ibaret değil.
R. Frances’in “Sosyoloji ve Sosyal Mitoslar”ı, Prof. Dr. Heinz Kamnitzer’in “Kozmopolitizm ve Ulusal Devlet”i, Hovard Fast’ın “Barış Mücadelesinde Amerikan Aydınları”, G. Petrov’un “Amerikan Faşizmi”, Pierre Courtade’ın “James Benham Amerikan Emperyalizminin Yeni Rosenberg’i” gibi uzun ve özgün yazılar yanı sıra, dönemin aydınları ve onlar arasındaki ilişkileri anlamamıza yarayacak, dönemin aydın tutumuna dikkat çeken mektuplar, “Ekler” bölümü altında verilmiş makaleler var.
Sermaye güçlerinin, bilim ve düşünce dünyasındaki baskısı çeşitlenip arttıkça, açıkça görüyoruz ki; dizginlerinden boşanmış bir gericilik; apaçık gerçekleri bile ters yüz edip; kendi gerçeği olarak bütün insanlığa dayatıyor. Medya gücünü de kullanan tekeller, hükümetleri ve onların propagandacıları, siyaseti ve ekonomiyi olduğu kadar, düşünce ve bilim dünyasındaki bütün gelişmeleri yönlendirmek üzere, tüm imkanlarını seferber etmiş bulunuyorlar. Onun için de; dün, “düşünce kuruluşları”nda, “marjinal siyasi odaklar”, “sapkın tarikatlar” etrafında dile getirilen en karanlık, en gerici düşünceler; bugün, ABD gibi dünya patronu olan ülkenin başındaki kişinin (G.W. Bush) şahsında en fanatik sözcüsünü bulurken, Avrupa’da da en gelişmiş kapitalist ülkelerde gerici, neomuhafazakar fikirler, neoliberal ekonomik uygulamalara eşlik ederek güç ve mevzi kazanıyor.
Bu durum; sınıf partisine, Marksist, materyalist düşünce ve bilim çevrelerine, birer birer aydınlara, demokratlara; insanlığı karanlık bir çağa sürüklemek isteyen sermaye güçlerine karşı, sadece siyasi alanda değil, ideolojik alanda da kesintisiz, ellerindeki bütün silahlarla savaş açma yükümlülüğünü yüklüyor. Bu savaşın cephaneliğini ise, insanlığın ilerleme mücadelesi içinde geliştirdiği bütün sağlam değerler oluşturmaktadır. Bu cephanelik içinde, 50’li yıllardaki tartışmalar da son derece önemli bir etkinliğe sahiptirler. Son 50 yıl, bu silahların iyi kullanılmadığında başarısızlığın önlenemeyeceğini göstermiştir.
Bütün bu ve başka pek çok nedenledir ki; ’50’li yıllarda kapitalizmle sosyalizm arasındaki mücadelenin düşünsel yanının bize sağlayacağı imkanları sonuna kadar kullanmalıyız. Bilim ve Düşünce, bu imkanı bize, bizim kuşağımıza sağladığı için önemlidir. Ve nihayet Bilim ve Düşünce’nin yayınladığı metinler, politikayla ilgileri olmasa bile, felsefe ve sosyoloji öğrencileri, araştırma görevlileri ve öğretim üyeleri başta olmak üzere, sosyal bilimler ve doğa bilimleri alanında öğrenim gören, eğitim veren herkes için son derece değerli belgelerdir. Dahası, bu kişilerin bugünkü koşullarda bu belgeleri sağlamaları neredeyse imkansızdır. Bu yüzden Bilim ve Düşünce, sadece politik çevreler için, Marksistler için değil, onlar için de son derece önemli bir kaynaktır.
Hiç kuşkusuz ki; Bilim ve Düşünce gibi yayınların, bireysel olarak okunması önemlidir; bu, okuyan kişilerin bilgisini artırır, onların önünde yeni ufuklar açar. Ama bundan daha önemlisi ise; bu makalelerin, işçilerin, emekçilerin ileri kesimleri içinde tartışılması, sınıfın ileri kesimlerinin donanımının artırılmasında bu tartışmalardan yararlanılmasıdır. Ancak bu da yeterli değildir; tersine, tartışmaların yayılması ve özellikle de üniversitelerde, öğrencilerin, materyalist tutum alan bilim çevrelerinin de katkısıyla, mümkün olan en geniş çevrelerin katıldığı toplantılar düzenlenerek, dün ve bugün bağlantısı içinde, bilim-felsefe-siyaset eksenli tartışmaların yapılması (bu çevrelerin giderek Bilim ve Düşünce’ye yazmaya teşvik edilmesi), son derece önemli olacaktır. Elbette ki, tartışmaların başlatılması için öncelikle Bilim ve Düşünce’nin bu çevrelere ulaşması, onlarla bir diyaloga girilmesi gerekir ki; burada da en önemli rol, üniversite öğrencisi, araştırma görevlisi ve öğretim üyesi okurlarımıza düşer.


(*) Kuşkusuz ki; idealizmle materyalizm, diyalektikle metafizik arasındaki mücadele bütün bir düşünce tarihini kapsar. Dahası Marksizmle bütün burjuva “izmleri” arasında 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren kesintisiz bir mücadelenin var olduğu, bu mücadelenin çok amansız bir biçimde sürdürüldüğü tartışılmaz bir gerçektir. Ama, 1917 Ekim Devrimi’yle birlikte, mücadele, bir fikri mücadele ya da genel bir sınıflar arasındaki mücadelenin fikri yönü olmaktan çıkıp; iki dünya, sosyalist dünya ile kapitalist dünya arasındaki mücadeleye dönüşmüştür.