“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Kadın sorunu ülke sorununu yansıtır

Kadın sorunlarının büyük bölümü, emekçi sorunları gibi, ancak emeğin özgürleşmesiyle çözümlenebilir. Paylaşımcı bir düzenin, tüm kadın sorunlarını değilse de, aciliyet taşıyanları çözeceği kuşkusuzdur. Ancak kadın sorunlarının sınıfsal bakımdan irdelenmesini “8 Mart”la sınırlandırmanın tehlikeli olduğunu bilmeliyiz. Çünkü kadınların durumu, ait oldukları halkın ve ülkenin, kadın emekçilerin durumu da o ülkenin emekçilerinin koşullarının göstergesidir.
Yine hatırlamalıyız ki, kadının siyasal örgütlenmede yer almadığı, örgütlenmelerdeki yoğunluğu ülkedeki nüfus yoğunluğunun ölçüsünde olmadığında, emek cephesinin sorunlarının çözümü aksayacaktır.
İnsan haklarının konuşulduğu, tartışıldığında bu tartışmalara katılanların, söz kadın haklarına geldiğinde durakladıkları bir gerçek. Üstten/yüzeysel bir bakışın insan hakları yanında kadın hakları, çocuk hakları, hasta hakları parantezlerinin gereksizliği sonucuna varması da doğal. Ne var ki bu tür parantezler, haklarını savunacak güçte olmayanlar için (bir bakıma özel durumlar için) varlar. Ve bu tür hakların uygulanmasındaki aksaklıklar, yine o ülkedeki hakların uygulanma niteliği/niceliği konusunda ipuçları veriyor. Örneklersek, hepimiz Bursa’daki yatak fabrikası yangınında 5 kadın işçinin ölümüyle sarsıldık. Bu  cinayete benzer kazanın ayrıntıları, yalnızca kadın işçilerle ilgili değildi. Ülkemizde sosyal güvenlik kurumlarının işleyişi ve iş güvenliğiyle ilgiliydi. Yangında ölen, gece mesaiye bırakılmış çocuk yaştaki işçi ile hamile işçi ise, iş yasasının uygulanmadığının kanıtıydı. Belki bu tür bir irdeleme, ikinci bir yangında ölen 5 erkek işçiyle doğrulandı. Ülkemizde ne iş güvencesi var, ne de iş güvenliği... Bu eksikliklerin de elbet kadın erkek ayırmadan cana kıyması, yoksulluğu arttırması kaçınılmaz.

DÜNYADAN ÜLKEMİZE
“Kadın” tanımının yeterince açık olmadığını, saati ve yeri belirli bir işte çalışsın çalışmasın, kadının sınıfının, tartışmak istediğimiz konularda belirli olduğunu sürekli anımsamamız gerekiyor. Ücretsiz aile işletmesi emekçisi, evde fason üretime parça başı katkıda bulunan kadın çizelgelerde ev kadını görünmektedir. Ev kadınlığı denilen iş grubunun işlevinin emekçiyi ertesi günkü üretime hazırlamak olduğunu, dolayısıyla işverenlerce sigortalanıp güvenceye alınması gerektiğini tartışmasız kabul etmekteyiz. Ne ki günümüzde evde boş oturuyor görünen kadınların çoğu, el emekleriyle, triko/tekstil sanayiinin bir parçası durumunda. Örgütsüz ve güvencesiz bu grup, ayrıca aracıların önerdiği fiyata çalışmakta ve tek başına olmanın güvensizliğiyle sürekli daha çok sömürülmektedir. Evde bu tür iş yapanların örgütlenmeleri, emeklerine belirli düzeyde ücret istemeleri için yapılacak girişimlerin kolay olmadığı açık. Ancak çalışmalara başlanması, yasal yolların saptanması da yaşamsal aciliyet taşıyor.
Tarım işkolunun hükümet politikalarıyla düştüğü durum, bu konuda ücretsiz aile işçisi konumundaki kadının durumunu da iyice zorlaştırdı. Eğitimi ve kendini geliştirmesi, bir meslek edinmesi hep ailedeki erkek çocuk sayısına ve ailenin geçim durumuna bağlı olan kızlar için açılan kampanyaların sorunu kökten çözemeyeceği de belli. Kimlik edinmesi ailenin “resmi” birlikteliğine bağlı çocukların çoğu “resmen yok”lar zaten... Bu kayıtta olmayış, ne evlenmelerine ne tarım işçiliğine ne de ailenin küçücük toprağında boğaz tokluğuna çalışmalarına engel. Başlık parasına evlendirilmek, aile içi taciz, bu tür tacizler sonucu gebe kalmayı canıyla ödemek, başarısız evliliklerden baba evine dönebilmek için çocuklarından şu ya da bu biçimde caymak kanıksanmış bir olay dizisi. Şimdilik televizyon kanalları bu olaylarla izlenme oranını arttırıyor. Erkek çocuklar, belli ki asker olacaklarından daha değerli. Kızlar, her ne kadar okula çağrılıp duruyorlarsa da, hangi fırsat eşitliğiyle okuyacak, “adam olacak”lar. Kısacası, yoksulun okuma/insan gibi yaşama şansı bir ülkede az ise, bilin ki, bu şans yoksulun kızları için hiç yok.
İnternette şöyle bir dolaşmada, genel nüfusun %48,7’inin işgücüne katıldığı, bu yüzdenin %70.1’inin erkek olduğu, kadının işgücüne katılım oranının %27.4 olduğunu gösteren bir çizelgeyle karşılaşabilirsiniz. Aynı çizelge, size, kırsal alanda nüfusun %60.1’nin işgücüne katıldığını, bu katılımın %76,7’sinin erkek nüfus, %43,8’inin kadın olduğunu gösterir. Kırsal alandaki istihdamın %77’si tarımdadır. Bu işkolunda çalışanlarda kadın erkek oranı değişir, kadın nüfusun %94,2’si, erkek nüfusun % 66,6’sı bu dalda çalışır.
Kaynağı, yılı belli olmayan bu ve benzeri tablolar, kadının, tarım dışındaki dallardaki işgücü payını oldukça az göstermekte. Tersini kanıtlayacak belgeler de elimizde yok. Çünkü günümüzde sigortalı çalışma oranı iyice düştü. Özellikle konuştuğum, çoğu bilinçli tekstil işçisi, sigortasının en az  bir yıl sonra başlamasını neredeyse doğal karşılıyor. Dış satım yüzünden maliyet yüksekliğini, sigortanın maliyetini söz konusu eden işveren, iş güvenliğini bir “Avrupa standartı” saymıyor. İşsiz sayısının yüksekliği de işverenden yana bir olgu.
BİA Haber Merkezi’nin 30/04/2004 tarihli Burçin Belge imzalı haberinde, kadın emekçinin durumu daha bilimsel olarak saptanmış. Haber, “Ortadoğu Teknik Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyeleri Prof. Dr. Yıldız Ecevit ve Dr. Sibel Kalaycıoğlu’nun Türkiye’de enformel sektör büyürken, toplam işgücü içindeki kadın emeğinin giderek azaldığını belirttiğini” bildiriyor. Bu habere göre, Devlet İstatistik Enstitüsü’nün 2004 yılında yayınlanan ve 2003 yılının dördüncü dönemine ait Hane Halkı İşgücü Anketlerinden bazı verileri aktaran Ecevit, hem erkekler hem de kadınlar açısından önemli sorunları şöyle vurguluyor:
* İşgücüne katılma oranı önceki dönemlere göre azalıyor. Bu azalma hem kırsal hem de kentsel kesimlerde görülüyor.
* İşgücüne katılım oranı, erkeklerde yüzde 69.5; kadınlarda yüzde 25.1. Bu sonuç çok önemli, Türkiye tarihinde hiç bu kadar düşmemişti.
* Kadın istihdamı, bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 11.3, yani 721 bin kişi azaldı.
* Kentsel yerlerde kadın istihdamının toplam istihdam içindeki payı, yüzde 19.9. Yani, her yüz çalışandan 19.9’u kadın.
Aynı habere göre, Dr. Sibel Kalaycıoğlu, “Yapısal, ekonomik ve kültürel faktörlerin yanı sıra küreselleşme de kadınların dezavantajlı konumlarını pekiştiriyor” diyerek, kadınların güvencesiz, sendikasız çalıştırıldığını; düşük ücretli, bilgi ve beceri gerektirmeyen işlere itildiklerini ve giderek yoksullaştıklarını belirtiyor.
Aynı haberde, Kalaycıoğlu’nun sendikaların kadın emeğiyle ve marjinal sektör işçileriyle ilgilenmek yerine, sürekli işi olan, aidat ödeyebilecek erkek işçilerle ilgilenmeyi yeğledikleri iddiasıyla Anti-MAI Çalışma Grubu’ndan, Birleşik Metal İşçileri Sendikası (Birleşik Metal-İş) Uluslararası İlişkiler Uzmanı Gaye Yılmaz’ın Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde Kasım’da çıkarılan bir yasayla kadınlara gece çalışma yasağının kaldırılmasına vurgu yapılıyor.. Yılmaz, durumu, “Bu, kadınların gündüz çalışırken yetişemedikleri ev işlerini yeniden yüklenmek zorunda kalmaları demek. Bu, muazzam bir yük, 24 saatlik bir iş, önemli bir geri gidiş.” sözleriyle özetliyor.
Bu haberde, konunun uzmanları, genel istihdamdaki azalmanın özellikle kadınları olumsuz etkilediğini, kadınların evlerini atölye olarak kullandıklarında aldıkları ücreti kendileriyle aynı işi yapanlarla karşılaştıramama, iş ve ücret pazarlığı yapamamaları yanında çalışma sürelerinin belirsizleşmesi, iş sürekliliği ve düzenli gelirden yoksunluk yaşadıklarını da vurguluyor. Dr. Kalaycıoğlu, bu durumun toplumdaki “evi erkeğin geçindirdiği” anlayışının yaygınlığını pekiştirdiğini belirtirken, şunu da ekliyor: “Kadın emeği, ailenin refah seviyesinin yükselmesinde etkili. Gündelikçi kadınlar, toplam hane halkı gelirinin yüzde 40’ını getiriyor. Bu çok önemli bir miktar.”
Kadınların beceri gerektirmeyen işlere itilmesi, ‘kadına uygun’ görülen işlerde yoğunlaşmaları, çok ciddi sağlık sorunları yaşadıkları halde, sağlık hizmetlerine ulaşamamaları da, bu haberde yer alan Türkiye gerçeklerinden. Altı çizilen en önemli gerçekse, “Türkiye’de ve dünyada aynı işi yapan kadınlarla erkeklerin eşit ücret alamaması,  eşit kariyer olanağı elde edememesi ve devletlerin bu alanda ‘çalışma yürütüyormuş’ gibi görünmekle yetinmesi.”

KADINLARIN  TOPLUMSAL ROLLERİ
Yapılan pek çok konferansta/panelde ülkemizdeki kadının durumu tartışılıyor. Çözüm yolları olarak, “Kadının istihdama aktif katılımını sağlayacak politikaların bir an önce hazırlanması” gereği yanında “kadınların iş alanlarını genişletmek*, mesleki eğitim, girişimci kadın gruplarını desteklemek* ve kadına yönelik ayrımcılığı ortadan kaldırmak” öneriliyor. Bunlara çoğunlukla şu doğru saptama da ekleniyor: “Çocuk bakımı toplumsal sorumluluk alanındadır. Kadınları çalışma yaşamından uzaklaştıran çocuk bakımı engeli, işyerlerinde kreşler, yuvalar ya da yerel yönetimlerin çocuk bakım evlerinin yaygınlaştırılmasıyla aşılabilir. Bu yaygınlaştırılma sendikaların talepleri arasında yer almalıdır.”
Ancak emekçi yığınlarının sorunları için “çalışma yürüyormuş” gibi bile görünmek gereğini duymayan düzen, kadınların ucuz ve niteliksiz yedek işgücü olarak kalması için gerekli yolları deniyor. Düzen sözcüleri, kadının çalışmasını toplumsal/psikolojik bir söylemle karalıyorlar. Özellikle kreş istemleri yoğunlaştığında, “kadınların kariyer merakının çocukları ve yaşlıları bakımsız bıraktığı” gündeme getiriliyor. Üstelik yaşlılarla ilgili özel kurum isteği gündemde yokken ve huzur evleri parasal ağır yükümlülükler isterken.
Yetiştirme yurtlarının, koruma altına alınması gerekliyken, çocuklar için bile varlığı gereksiz sayılıp, ailelere verilecek sadakalarla bu kurumların kapatılmasından söz edilebiliyor. Bu tür kurumlardaki yozlaşmanın suçu, yine ayakları üstünde durmaya çalışan kadınlara yükleniyor. Üstelik böyle niteliksiz saptamaları, yalnızca sıradan kişiler değil, çoğunlukla akademik kimliği olan kişiler de dile getirebiliyor. Oysa hem bebek hem yaşlı bakımı profesyonel yardım gerektiren bir konu. Ve devletin bu tip konulardan el çekmemesi gerekiyor. Yurdumuzda bebek bakımı da, yaşlı bakımı da para gücüne bağlı. Devlet bu konuda bir şey yapmıyor. Sosyal güvencesi olanlar için bile uzman kurum yok. Türkiye’nin en büyük şehri İstanbul’da yaşlılıkla ilgili hastalıkların bilinen kurumları, Hıristiyan ya da Musevi vakıflarının: Lape, Balat Hastanesi, Balıklı, Surp Pırgıç vb. Müslüman vakıflarının kimsesiz, bakıma muhtaç yaşlıların bir ikisi için bu konuda yaptıkları da onur kırıcı, davul zurna eşliğinde televizyon teşhiri ile işi yine kuruma değil halka devir, üstelik kurumsal değil... kalıcı da değil, bir tür sadaka.
Kadının ailedeki yerini çocuk/ihtiyar bakıcısı olarak çizen düzen, onu bu konuda bilgilendirme, eğitme zahmetine de girmiyor.
Bu tutum, kadınlar için evliliği bir meslek, emekçiler için evlenip çocuk sahibi olmayı bir güvence durumuna getirirken, kadını bir “nesne/meta” durumuna sabitliyor. Ücretsiz estetik ameliyatları, şanslılara berber, makyaj ve giyim desteğiyle görünüm değişiklikleri sağlayan kadın programlarının hedef kitlesi yoksul ve çaresiz kadınlar ise de, vitrinindekiler, eli yüzü düzgün, orta yaşı geçmiş orta sınıf  kadınları. Bu kadınlar, televizyon programlarıyla evlenmek istediklerini, gelecekteki eşlerinde aradıkları en önemli özelliğin iyi bir gelir, ev ve araba olduğunu da duyuruyorlar: Bir erkek, buluştuğu kadını, iyi bir yerde yemeğe götürmeli ve hesap öderken eli titrememeli deniyor.. Bu tür programların gittikçe büyüyen fuhuş sektörünü akladığını söylemek acaba kötümserlik mi sayılmalı.

Emekçi çocuğunun eğitim olanaklarının iyice zorlaştığı günlerde, kız çocuklarının eğitimlerine kampanyalarla görünüşte olanak arandığı koşullardayız. İnsanımız insanca yaşamak için tek olanağın örgütlenmeden geçtiği gerçeğiyle yüz yüze. Küreselleşme koşulları, Avrupa’daki emekçiyi yüzyıllarca süren mücadelesiyle aldığı hakları geri vermeye zorlarken, gelişmekte/azgelişmiş ülkeler emekçisini daha zor koşullara itti. Bu ülkelerin yönetimleri “ucuz emek” duyurusuyla yabancı sermayeye çağrı yaptıkça, iş biraz daha çatallaştı. Önümüzdeki 8 Mart, 2006 yılının 8 Martı, emekçi dünyasının taleplerinin yükseltilmesi, kadın emekçilerin dayanışmalarını yükseltmeleri için bir olanak sayılmalı. Ama emekçinin, özellikle kadın emekçinin ve kadınımızın sorunlarının mart ayına sığmayacağı da  anımsanmalı.