“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Paşabahçe’de, SEKA’da, TEKEL’de; direnişte kadınlar

Yeni iş yasası (resmi olarak yürürlüğe girdiğinden bu yana geçen zamanı düşününce, yasaya yeni dememek gerekiyor belki de), kadın ve erkek işgücünü eşdeğer işe eşit ücret koşullarında “eşitledi” ve hem kadın hem de erkek için esnek, güvencesiz, sigortasız, sağlıksız, kötü koşullarda çalışmayı ve düşük ücreti resmileştirdi. Hem kadın hem erkek işgücü açısından daha çok iş, daha az ücret anlamına gelen “eşdeğer işe eşit ücret” ya da diğer bir deyişle esnek çalışma, daha az işgücü ve ücretle daha fazla iş yaptırmak isteyen sermayenin taleplerine son derece uygun tabii ki.
Peki, esnek çalışma kadın ve erkek işgücünü nasıl etkiliyor? Düşük ücret, kadın ve erkek işgücünü, daha çok kazanabilmek için daha çok çalışmaya mecbur kılıyor. Ayrıca uzayan çalışma saatleri ve daha az işgücüyle daha çok işin yapılması, işsizliği artırıyor. Ve işçiler açısından işini kaybetmemek için uzayan (ve uzatılması, ses çıkarılmayarak kabul edilen) iş saatleri, aynı zamanda, işçi açısından, işini kaybetmeyi pekiştiren bir risk haline geliyor. Çünkü işçi birden fazla kişinin yapacağı işi yapmaya başladığı anda, kapıda bekleyen işsiz sayısı artıyor. Sermaye, esnek çalışma ile, işçiye, işini kaybetme tehdidini önüne sürerek, ölümüne çalışma koşullarını dayatıyor. Bu durum, kadın ve erkek işgücü açısından pek farklı değil. Yeni iş yasası ile sefalette eşitlenin kadın ve erkek işçiler, işten atılmamak için daha fazla çalışmak, daha az ücret almak zorundalar.
Esnek çalışma kadın ve erkeği sefalette eşitliyor, ancak yine de bu eşitleme, kadın işçi açısından daha fazla hak gaspı anlamına geliyor. Doğum izni vb. haklardan fiilen hiç yararlanamayan kadının çalışma hakkı fiilen engellenmiş ve işgücü piyasası içindeki konumu daha da eşitsiz hâle gelmiştir.
Kadınların daha çok istihdam alanı bulduğu sektörlerin başında tekstil, konfeksiyon, deri ve ayakkabı işkolları gelmekte. Bu işkollarında, imalat sanayiinde çalışan toplam kadın işgücünün yüzde 75,2’si çalışmakta. Bu işkollarında yoğun olarak kadınların çalışmasının başlıca nedenlerinden birisi, ücretlerin düşük olması. Bu sanayilerin toplam imalat sanayi içindeki oranı yüzde 40 ve toplam imalat sanayi içinde kadın işgücü oranı ise, yüzde 13,1’de kalmakta.  Dolayısıyla bu işkollarında kadın işgücünün yoğun kullanılmasını motive eden faktör, kadın işgücünün emek piyasasına dahil olması önündeki engellerin kalkması ya da kadın işgücünün genel olarak imalat sanayiinde istihdam oranının artması değil, kadın emeğinin erkeğe göre ucuz oluşudur. Genele baktığımızda ise, kadınlar hâlâ imalat sanayiine yüzde 13,1’lik bir oranla katılmakta ve yoğunluklu olarak ücretsiz aile işçisi olarak tarım sektöründe ya da imalat dışı sektörde çalışmaktalar.
Ancak yine de, son yıllarda kadınlar, erkeklere göre düşük ücretle çalıştıkları halde, imalat sanayiindeki istihdam şansları giderek azalmış ve krizin getirdiği yoksulluk, kadınların işgücü piyasası içindeki konumunu daha da marjinalleştirerek, onları formal üretim ağlarının neredeyse tamamen dışına itmiştir. İşsizlik oranının artışına bağlı olarak piyasada deneyimli işsizin fazla oluşu ve kadının geleneksel rol ve görevlerinden kaynaklı etkenler, kadınların iş bulma şansını en iyimser söyleyişle azaltmış ve büyük oranda ortadan kaldırmıştır.
Özelleştirilen fabrikalarda ilk işten çıkarılanlar kadınlar olmuşlardır. İstihdam edilen kadın işgücü giderek azalırken, gerekli işgücü ise, kayıtsız olarak, düşük ücretle çalıştırılmış ya da evde parça başı iş veya yarı-zamanlı çalışmaya zorlanmıştır. Türkiye’de, evde çalışan ücretli kadın sayısının tüm çalışan kadınlara oranı 1991de %2.8 iken, 1994de %10’a, bugün ise, %20’lere yükselmiştir.
Kadın işgücü açısından bugünün tablosunu en iyi ortaya koyan örnek, geçtiğimiz yılın sonunda yaşanan bir fabrika yangını haberinde karşımıza çıktı. Bursa'da, ev tekstili üretimi yapan Özay Grup Tekstil İthalat ve İhracat Fabrikası'nda gece yarısı çıkan yangında 5 kadın işçinin yanarak yaşamını yitirdiği fabrikada çalışan 150 işçinin çoğunluğu kadın. 16.00-24.00 vardiyası için fabrikaya gelen işçilerden 10 kişinin fazla mesai yapmasına karar veriliyor. Bunun üzerine, yaşları 15 ile 32 arasında değişen 10 kadın işçi, 04.00'te sona erecek mesaiye kalıyor. Ancak fazla mesainin henüz iki saatlik bölümü geçtikten sonra yangın çıkıyor. Çabuk alev alan elyafların tutuşması ve kimyasal maddelerin patlaması sonucu kısa sürede büyüyen yangında, dışarı çıkmayı başaramayan Ayşe Denizdalan (15), Sadife Düdüş (16), Gülden Çiçek (21), Sevgi Sesli Akpınar (32) ve Necla Özveren (27) adlı işçiler yangından sağ kurtulamıyorlar. İşçilerden 3'ünün karbonmonoksit gazından zehirlendiği, birinin feci şekilde yandığı, diğerinin de vücudunda yanık izleri bulunduğu belirleniyor. Mesaiye kalan diğer beş işçi, Kevser Zorlu (22), Gülhan Çiçek (22), Ferhan Karakuş (20), Dilek Karadeniz (21) ve Melek İyidemir (22) ise, hastanede tedavi altına alınıyor. Ayşe Denizdalan ve Sadife Düdüş daha çocuk yaşta, ve fabrikadaki işçilerin yüzde 70’i gibi, onlar da sigortasız çalışıyorlar. İki işçi, 4 saatlik mesai için 9 YTL alacaktı. Para biriktirmek için mesaiye kalan Sevgi Akpınar üç aylık hamileydi. Boyalı basın bu olayı, bir “kader oyunu”, bir “talihsiz ve görünmez kaza” gibi verdi. Burjuva basın, 16 yaşındaki Sadife Düdüş'e patronunun "mesaiye kalma" dediğini, ancak, bir yıldır fabrikada çalışan Sadife’nin, aynı mahallede oturan ve akrabası olan Melek'in mesaiye kaldığını, onunla birlikte döneceklerini söyleyerek, çalışmaya devam ettiğini, yani kaderini kendisinin çizdiğini ve alnındaki yazının silinmez olduğunu vurguladı! Üstelik ertesi gün Sadife’nin doğum günüydü. Sermaye basınının, bir “Tanrı onu daha çok seviyordu, yanına aldı” demediği kaldı... Hatta, işçiler tarafından cep telefonuyla aranıp haber iletilen fabrika müdürü işçilere “camı kırın atlayın” dediği halde, işçiler söyleneni yapmamış ve panikleyip orta kapıdan değil, daha uzak olan ana kapıdan çıkmaya kalmışlar ve bunun için de dumandan boğulmuşlar. Ayrıca medya, daha önce Uğur Dündar’ın programında ortaya çıkan olayda olduğu gibi, çocuk işçi çalıştırılmasından çok, işçilerin yanlış kapılara yönelmesi ve paniklemesiyle ilgilendi...
Bu haber birkaç gün gündemi meşgul etti. Sonrasında unutturulmaya çalışıldı. Ancak arka arkaya gelen yangın haberleri, Küçükçekmece’de bir fabrikada çıkan yangında 3 işçinin (4 Ocak 2006, Günlük Evrensel), Ümraniye’deki bir çekyat fabrikasında çıkan yangında 4 işçinin (18 Ocak 2006, Günlük Evrensel) hayatını kaybetmesi, işçi hayatının ne “kadar ucuz” olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. Ve olayların hükümet ve sermaye basını tarafından münferit olaylarmış gibi bir aymazlıkla karşılanması, işçiye, sefalet koşullarında yaşamanın yanında sermayenin kazancını arttırmak için ölümü de göze almasının gerektiğini söylüyordu adeta.
Bu haberlerin başka neler söylediğine daha yakından bakmak, haberleri yeniden okumak, esnek çalışma ve kadının çalışma koşulları ile ilgili yukarıda sıraladığımız bilgileri somutlamaya yardımcı olacaktır. Bu haberlerin yeniden gündeme getirdiği gerçekleri tek tek ele alalım ve Bursa’daki fabrika yangınını kadınların çalışma yaşamındaki durumlarını anlamak ve açıklamak için yeniden okuyalım.
Öncelikle yanıcı ve patlayıcı madde ile dolu olan fabrikada, patronun yangına karşı önlem almadığı ve işçi güvenliği konusunda bir adım atmadığı ortaya çıktı.
Sendikasız olan işyerinde, eğer sendika olsaydı, iş güvenliği standartları uygulanır ve fabrikada cankurtaran ve doktor; yangın çıkışları ve yangın söndürücüleri, acil durum eğitimi almış işyeri temsilcileri bulunurdu. Toplu iş sözleşmelerinin hepsinde, acil vakalarda sendikacıların istedikleri saatte, izin almaksızın, haber vermeden işyerine gidebileceği hükmü yer almakta. Fabrika sendikalı olsaydı, sendikacılar fabrikaya hemen gelebilir ve duruma daha erken müdahale edilebilirdi. İşyerinde sendika olsaydı, vardiya amirleri ve sorumlu sendikalılar, temsilciler olacaktı. Bu kişiler fabrikalarda ani bir gelişme olduğu zaman sendikaya ulaşabileceklerdi. Sonuç olarak, işyerinde iş güvenliği önlemleri alınmış olması yanında, bu önlemlerin alınmasını da zorlayıp dayatacak sendika olsaydı, bu ölümler olmayacaktı.
Yani başka bir deyişle, ölen kadın işçiler, çalışma yaşamındaki kadının sendikasız, sigortasız, 9 YTL kazanacakları fazla mesailere kalarak yoğun sömürü koşullarında ve işgüvenliğinden yoksun olarak çalıştırıldıklarını bir kez daha göstermiş oldular.
Bunun yanı sıra, fabrikada mesaiye kalan on işçiden ikisinin çocuk yaşta olması, en kaba oranlama ile, fabrikada çalışan işçilerin dörtte birinin, yani 40 kadar işçinin çocuk yaşta olduğunu ortaya çıkardı. Ancak fabrikada çalışanların yüzde 70’inin sigortasız olması ve çocuk yaştaki işçilerin sigortasız çalışması, bu sayının çok daha fazla olduğu gerçeğini ortaya çıkartıyor. İş Yasası'na göre, çocuk işçilerin 15 yaşını doldurmuş olması gerekiyor. Hafif işlerde 14-15 yaşında çocuklar çalıştırılabiliyor. Ancak, tekstil sektörü, uygulamada ağır iş kategorisinde. Yani tekstilde çocuk işçi çalıştırılamaz. Ancak Özay Grup Tekstil İthalat ve İhracat Fabrikası'nda yoğun olarak çocuk işçi çalıştırılıyor. Bu, sadece Özay Grup Tekstil’de böyle değil, tekstil işkolunun yüzde 51’i, kayıt dışı çocuk işçi çalıştırıyor. Üstelik çocuk işçilerin 8 saatten fazla çalıştırılması ve gece çalıştırılması yasak.
Bu olayla ortaya çıkan bir başka gerçek, özellikle tekstilde kayıt dışı çalışanların büyük çoğunluğu kadın. Çok düşük ücretlerle, çok uzun saatler çalışıyorlar. Sigorta, sendika gibi hakları yok. Bu, resmi olmayan rakamlara göre de böyle: sektörde çalışanların yüzde 50’si kadın. Sektörde tahminen 3 milyon çalışan var. Bunların yalnızca 850 bini kayıtlı. Sendikalı çalışan sayısıysa, yaklaşık 70 bin. Sendikasız işyerlerinde, 12-14 saat çalışma süresi uygulanıyor. Ücretler, asgari ücretin altında. İşçilerin sosyal hakları tanınmıyor. Sendikalaşmak isteyen işçiler derhal işten çıkarılıyor.
Bunca hukuksuzluğa, ihlale karşın, hükümetin yangın çıkan işyerleri konusunda tek bir girişimi olmadı. Sermaye basını da, ‘neyse ki fabrikanın sigortası varmış’ biçiminde haberlerle fabrikanın olaydan “zararsız” kurtulmasını kutladı. Bursa’daki kadın işçileri görmeyen hükümet, sözde kadına yönelik çalışmalarını yeni projelerle sürdürdü. Geçtiğimiz ayın sonunda (28-29 Ocak’ta), İstanbul'da "Medeniyetler İttifakında Kadın" konulu uluslararası bir kongre düzenledi. Kongrenin amacı, “AB ile müzakere sürecinde cinsiyet eşitliği ve kadın hakları alanındaki ilerlemeye katkıda bulunmak ve kadınların sosyal hayata katılımı için bir dayanışma platformu oluşturmak, uluslararası kadın örgütleri ile ulusal sivil toplum örgütleri ve Türkiye hükümeti arasında iletişimi sağlamak” olarak açıklandı. Kongrede tartışılan başlıklar arasında çalışan kadınlara dair bir başlığın olmaması şaşırtıcı değil. Kadını ucuz ve yedek işgücü olarak gören sermenin durduğu yerden farklı bir yerde durmayan hükümet için de, kadın işgücü, hızla enformal, esnek işgücüne katılması ya da küçük girişimciler olarak piyasaya entegre olması gereken bir kesim. Atıl duran kadın işgücü, ne sermaye ne de hükümet açısından tercih edilebilir. Bu sebepten, gerek sermaye, gerek hükümet açısından, kadın işgücü denince akla “kalkınma” gelmekte. Yani kadın işgücünün “durumu”ndan ziyade, kadın işgücünün “ne kadar değer yarattığı” önemli. İşte geçtiğimiz günlerde düzenlenen "Medeniyetler İttifakında Kadın" konulu kongrenin tartışma başlıkları, bu yüzden şaşırtıcı değil. Kongrenin çalışma yaşamı ve kadın konusuna en yakın başlıkları şunlar: Kalkınmanın Dinamikleri Olarak Kadın, Kadın Perspektifinden Sivil Toplum Kuruluşlarının Demokratikleşme, Barış ve Kalkınmaya Katkısı. Görüldüğü gibi, bu iki başlık, kadın ve çalışma yaşamına dair değil, kadının kalkınmadaki payı, yani harekete geçirilecek ve daha verimli kullanılacak işgücü olarak durumunu konu alıyor.

Kadın işgücünün giderek formal işgücünün dışına itildiği, marjinalleştirildiği ve örgütsüzleştirilmeye çalışıldığı bu ortamda kadınlar açısından mücadele olanakları nerededir?
Kadın işgücü açısından cinsiyetçi uygulamalar devam etmektedir ve kadın işgücünün özgün sorunlarına dönük mücadele mutlaka gerekmektedir. Cevabımız, kadının kendin özgün sorunlarına dair mücadelesinin önemsizleştirilmesi anlamına gelmemektedir. Ancak esnek çalışmaya, işsizliğe, sigortasız, sendikasız çalışmaya karşı örülen mücadelede kadınların yer alış biçimi ve örülen mücadele hattı, işçi kadının iş ve ekmek mücadelesi bakımından nasıl olanakları yarattığını, saldırılara karşı yeniden nasıl bir direniş biçimi geliştirdiğini ortaya koymaktadır. Bu bakımdan yukarıdaki soruya verilecek cevap öğreticidir.
Bu soruya en iyi cevabı, (son dönemden ve herkesin rahatlıkla hatırlaması kolay olan örneklerden başlayacak olursak) Paşabahçe, SEKA, TEKEL, Serna-Seral direnişlerini hatırlatarak verebiliriz. Paşabahçe ve SEKA direnişleri fabrikaların kapatılmasını engelleyememiştir, ancak özellikle bu iki direnişle öne çıkan; işten çıkarma/fabrikaların kapatılması/özelleştirmelere karşı, işçi ailesinin bir bütün olarak direnişe katılması ve bu direnişin sınıfa verdiği güç ve destek, sonuç ne olursa olsun, çok önemlidir.
Paşabahçe ve SEKA’da, kadınlar, çocukları ile birlikte, fabrikada eşlerinin yanında direnişe katılmışlar; polisle çatışmışlar ve direnişin sonuna kadar fabrikayı terk etmemişlerdir. Sonraki süreçte, özelleştirme sırasında olan diğer fabrikalarda da, işçiler, aileleriyle birlikte direnmişlerdir. TEKEL’de kadın işçiler direnişin en önünde yer almıştır.
Günlük işçi basını Evrensel’in son birkaç haftalık birinci sayfalarına ve işçi-sendika haberlerine bakıldığında rahatlıkla görülebileceği gibi, kadın işçiler, Malatya ve Adana TEKEL direnişinin en önünde yer almaktalar. Direnişle ilgili fotoğraf karelerinin pek çoğunu, kadın işçiler ya da işçi eşleri kadınlar doldurmaktadır.
İşsizlik ve yoksulluktaki artış, işçi ailesinin giderek daha da yoksullaşması anlamına gelmektedir. İşsiz kalındığında sigortalı, düzenli bir iş bulma olanağının neredeyse ortadan kalkması, ailede iş sahibi olanın sahip olduğu işe, herkesin kendi işiymiş gibi sahip çıkmasını sağlamaktadır. İşçi ailesini üretim üzerinden yeniden birbirine bağlayan bu süreç, örneğin TEKEL işçisinin eşi ve çocuklarını kapatılmaya karşı harekete geçiriyor.
Televizyonda boy gösteren baş-göz etme programlarında gerçekleşen çıkar amaçlı, ekonomik temelli izdivaçlar, sermaye açısından ve yıkıcı sonuçları büyüyüp derinleşen kapitalizmde ailenin çatırdadığını, ailenin çıkar amaçlı bir kurum olduğunu her gün defalarca kanıtlıyor. Ancak Paşabahçe, SEKA, TEKEL, Serna–Seral direnişleriyse, sınıf açısından ailenin anlamının çok başka olduğunu gösteriyor. Sermaye için aile çıkara dayalı ilişkilerle temellenirken; işçi sınıfı, sermayenin saldırılarına karşı, bir dayanışma birimi, bir mücadele birimi olarak, aileyi, işçi ailesi olarak, yeniden tanımlıyor. Hiç kuşkusuz bunda kadın işçilerin ve işçi eşlerinin çok önemli payı var. Kadınlar açısından mücadele olanakları burada yatmaktadır.
Yine başkalarının yanında bu nedenle de, kadın hareketinin başlıca ve temel gücü ve dayanağı işçi kadındır.