Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

işçi hareketi ve telekom grevi

 

 

İşçi hareketi ve sendikal hareketin gerek dünyada, gerekse ülkemizde son dönemde içine girdiği yöneliş; sosyalizmin aldığı geçici yenilginin beraberinde getirdiği “yenilgi psikozu”ndan beslenen dağınıklık, tepkisizlik ve durgunluktan sıyrılmaya başladığının işaretlerini vermektedir. ABD’den Japonya’ya, Güney Kore’den Rusya’ya, gerçekleşen grev ve direnişler, son günlerde Fransa, Almanya, Yunanistan, Hollanda başta olmak üzere, Avrupa’da yoğunlaşan grev hareketleri, bu durumun somut örnekleri olarak gösterilebilir. Ülkemizde de, işçiler, kamu emekçileri, sendikalaşma, ücret ve çalışma koşulları nedeniyle, sık sık fiili grev ve direnişlere başvurmaktadır. Bazı örnekler vermek gerekirse, Mersin Serbest Bölge işçilerinin, tarım işçilerinin, Akyıl işçilerinin, PETKİM işçilerinin ve özellikle Türkiye Haber-İş Sendikasına üye 26 bin Telekom işçisinin 81 ilde 600 işyerinde başlattığı, bir ayı aşkındır süren grevi, bu çerçevede değerlendirmek mümkündür.

İşçi hareketi ve sendikal hareketin son çeyrek yüzyılına uluslararası sermaye cephesinin yönelttiği neo-liberal saldırıların damga vurduğu bilinen bir gerçektir. İşçi hareketi ve sendikal hareket, sınıfın tarihsel kazanımlarını hedef alan bu neoliberal saldırı dalgası karşısında, tarihinden gelen bünyevi zaafların da etkisiyle, sağlam bir mevzi kuramamış ve bugünkü konumuna sürüklenmiştir.

Sınıf mücadelesi düz bir çizgi izlemeyen, iniş ve çıkışlarla, yengi ve yenilgilerle karakterize bir süreçtir. Dolayısıyla, işçi hareketi ve sendikal hareketin içinde bulunduğu durumun sürgit devam etmeyeceği açıktır. Uluslararası kapitalizmin bütün uygulamaları ise, işçi hareketini mücadeleye atılmaya tahrik etmektedir.

Uluslararası kapitalist sistem için bugünden bir kriz tespiti yapmak erken olmakla birlikte, genel bunalımının yeni bir aşamasına doğru hızla ilerlediğini gösteren verilere her gün bir halka daha eklendiğini görmek gerekir. Burjuvazi ve kapitalizm, olası krizin yüklerini hafifletmek ve faturayı işçi sınıfı ve emekçilere kesmek üzere, bugünden harekete geçmiş bulunmaktadır. Dünyanın pek çok ülkesinde son dönemde patlak veren grev ve direnişlerin arkasında bu olgu yatmaktadır.

İşçi hareketi ve sendikal hareket üzerine değerlendirmelerde bulunurken, abartıya kaçmamak, işçi hareketinin sermaye karşısında hâlâ savunma pozisyonunda bulunduğunu unutmamak, ancak işçi hareketinin daha ileri mevzilere ilerlemesinin ip uçlarının bu mücadeleler içinde aranıp bulunabileceğini bilmek gerekir.

 Kapsamı oldukça geniş bu konuyu bir dergi yazısı içine sığdırmanın olanaksızlığı ortadadır. Bu yüzden, yazımız, bu kısa girişten sonra, asıl olarak Türkiye işçi sınıfı hareketi ve sendikal hareket bakımından geleceğe yönelik olarak ortaya koyduğu birikimlerle bir eşik vazifesi görebilecek özellikler taşıyan Telekom grevinin incelenmesiyle sınırlı olacaktır.

 

SENDİKAL HAREKETİN DURUMU

Ülkemiz işçi hareketi ve sendikal hareket, esnek çalışma ve taşeronlaştırmayı “meşrulaştıran” İş Yasası değişikliği, özelleştirmeler, mezarda emeklilik gibi sınıfın bütününü ilgilendiren hayati konular başta olmak üzere, sermaye cephesinin son yıllardaki saldırılarını püskürtmede başarılı olamamıştır. Bunda, sendikalar ve konfederasyonlar tarafından izlenen “mücadele çizgisi”nin belirleyici bir rol oynadığı ortadadır. Sendika bürokrasisi, tabandan gelen mücadele isteği karşısında her seferinde “Ankara yürüyüşü” türünden “gaz alıcı” yöntemleri devreye sokarak, işin içinden sıyrılmayı başarabilmiştir. En azından Türk-İş’e bağlı bütün sendikaların katıldığı, bu yönüyle de sanki sınıfın birleşik eylemi gibi “biçimlere bürünen” ve fakat üretimi hedeflemeyen bu tür eylemler, sınıfın birleşik eyleminin gerçek temellerde örgütlenmesini de baştan baltalamıştır. Sınıfın fiili gücü bir tarafa itilerek “protestocu tarz”la varılacak bir nokta olamayacağı için, işçi hareketi ve sendikal hareket, sermayenin karşısında genel, birleşik bir mevzi oluşturmada başarılı olamamış; zaman içinde fabrika ve işletmelere çekilerek, sendikalaşma, ücret, çalışma koşulları merkezli mevzi mücadelelere yönelmiştir. Antalya’da Novamend, Diyarbakır’da Akyıl, İzmir’de Aliağa PETKİM işçilerinin ve organize sanayi bölgelerinde kurulu irili-ufaklı pek çok fabrikada işçilerin direniş ve eylemleri bu çerçevede bugün de sürmektedir. İşçi ve emekçiler, pek çok kere başarısızlıkla bitmiş olsa da, yeniden benzer mücadelelere girmekten geri durmamışlardır.

 

TELEKOM GREVİ

Telekom grevi, bu koşullarda gündeme gelmiştir. Telekom, 81 ilde 600 işyerinde faaliyet gösteren dev bir işletmedir. Bu nedenle Telekom grevinin etkileri, tek bir fabrika ya da işletmenin yapabileceği etkinin çok ötesine geçerek, tüm ülke sathına yayılmıştır. Grevle birlikte tüm ülkede işçi ve emekçiler grev havasını solumaya başlamış; hareketin mücadeleci unsurlarının grev etrafında birleşmeleri sağlanmış, deyim yerindeyse, grev herkesin grevi haline gelmiştir. Buna karşın, sermaye ve büyük patronlar cephesi de, gazeteleriyle, televizyonlarıyla, kolluk kuvvetleri ve yargı kurumlarıyla greve karşı kılıçlarını kuşanarak, dört koldan saldırıya geçmişlerdir.

Onlar, işçileri bir yandan “dünyanın parasını aldıkları halde gözü doymaz ‘haris’ kişiler” olarak suçlarlarken, bir yandan da grevci işçileri, “sabotajcı”, “yıkıcı”, “vatan hainliği” gibi asla işçiler ve emekçilere atfedilemeyecek (ama tam da sermaye ve yardakçılarına yakışan) sıfatlarla karalayarak, halk nezdinde grevcilere karşı oluşan sempati ve desteği azaltmaya, yaptıkları grev kırıcılığına kılıf bulmaya çalışmışlardır.

TİS sürecini greve evrilten anlaşmazlığın ücretlerde değil de asıl olarak idari maddelerde düğümlenmiş olması, Telekom grevinin ayırt edici yanını oluşturmaktadır. İşçi sınıfının tarihsel kazanımlarının korunması bakımından, bu nokta stratejik bir önem taşımaktadır. Patronun böl-yönet taktiği ve zaman içinde sendikal örgütlülüğü tasfiye girişimi, işçiler tarafından grevle yanıtlanmıştır.

T. Haber-İş Sendikası’ndan yapılan açıklamalara göre, Telekom patronu, TİS görüşmelerinde, sendikalı işçilerle aynı işi yapan kapsam dışı personel arasındaki ücret farklılığının giderilmesi ve ücretlerin eşitlenmesi talebini kabul etmezken, 52 ve 60 günlük ikramiye ve ek tediyelerden 60 günlük bölümün kaldırılmasını ve Cumartesi gününün de haftalık çalışma günü olarak kabul edilmesini dayatmıştır. İşveren ayrıca, “şirkette rasyonel ortalama bir yaş seviyesi oluşturmak ve alt kademelerde çalışanlara üst kademelerde görev verebilmek üzere emeklilik/yaşlılık aylığına hak kazanmış olan işçilerin iş sözleşmeleri kıdem ve ihbar tazminatları ödenmek suretiyle feshedilebilir” hükmünü, TİS’e yeni bir madde olarak koydurmak istemiştir. Burada, patronun gerçek niyetinin alt kademelerdeki işçileri üst kademelere yükseltmek değil, res’en emekli ettiği işçilerin yerine sendikasız asgari ücretle işçi almak olduğu aşikârdır. İşveren ikramiyeleri azaltarak, Cumartesi gününü tatil günü olmaktan çıkartarak, aynı işi yapan personel arasında kapsam içi-kapsam dışı diye sınıflandırıp ücret uçurumları yaratarak (amacına ulaşana kadar), re’sen emeklilik uygulayarak; sendikayı işçilerin gözünde “gereksiz bir örgüt” haline getirmek, böylece zaman içinde sendikayı tasfiye etmek istemektedir. Çünkü sendikayı ortadan kaldırdığı an işveren istediği gibi at oynatabilecektir.

İşçilerin istedikleri ücret artışının yıllık toplamı 172 milyon YTL’yken, grevin yalnızca ilk ayı süresince işletmenin uğradığı zararın 500 milyon YTL’yi bulmuş olması, ama işverenin katı tutumunu sürdürmesi, işin boyutunun yalnızca ekonomik taleplerle sınırlı olmadığını tereddüde yer bırakmayacak açıklıkla ortaya koymaktadır.

Bu tutum, yalnızca tek tek işverenlere, dolayısıyla bu olayda da Telekom patronuna has bir tutum olmayıp, tersine dünyada son 25 yıldır sermaye cephesinin burjuva kapitalist iktidarlar eliyle büyük bir kararlılıkla uygulamaya soktuğu neo-liberal politikaların bir gereği olarak gündeme gelmektedir. Sermaye cephesi ve burjuvazi, karşısında, sendikasız, örgütsüz bir işçi sınıfı istemekte, bunun için tüm güçlerini seferber etmekten geri durmamaktadır.

 

GREV, İŞÇİ SINIFININ DİRENCİ VE MÜCADELE OKULUDUR

Sermaye cephesinin ve tek tek patronların ideolojik bakımdan kararlı sınıf tutumu aldığı her noktada, işçi sınıfının bunun karşısına kendi (sınıfa karşı) sınıf tutumuyla çıkmasından doğal bir şey olamaz. Telekom işçisi ve T.Haber-İş Sendikası’nın yaptığı da budur. Patronun dayatmaları karşısında, işçiler ve sendika haklı olarak, işçi sınıfının bedeller ödeyerek sermaye karşısında elde ettiği sendikal örgütlülük, haftalık ve yıllık ücretli izin hakkı, ikramiye vb. bir dizi tarihsel kazanımlarını korumaya çalışmış; bu uğurda, işçi sınıfının sermayeye karşı verdiği mücadelede en etkin silahlarından olan grev gibi bir mücadele silahına sarılmaktan geri durmamıştır. Telekom patronu, ülkemizde uzun yıllardır etkili bir grev eyleminin yapılmamış olmasına da güvenerek, işçilere ve sendikaya, “ya benim isteklerimi kabul edin, ya da greve!” diyerek şantaj yapmış ve fakat fena halde yanılmıştır. Grevin olumsuz etkileri, patron için her geçen gün daha büyümektedir. Grevi etkisizleştirmek için grevin ilk gününden itibaren, boyalı basını, televizyonuyla, sermaye medyası harekete geçmiştir. İşçilerin sabotaj yaptığından, kuruma tamiri mümkün olmayacak zararlar verdiğinden dem vurulmaktadır. Oysa sabotaj yapıp kablo kesenlerin, grev yasasına göre arızaya müdahale edemedikleri için kabloları keserek işe adli bir boyut kazandırmak suretiyle arızalara müdahale etmeye çalışan Telekom patronunun adamları olduğu pek çok olayda ortaya çıkmıştır. Bu gerçek ortadayken, işçilere yönelik karalamaların ardı arkası kesilmemekte, hukuk dışı uygulamalarla kolluk kuvvetleri, yargı kurumları devreye girmekte, meşru ve yasal haklarını kullanan grevci işçilere yönelik olarak, biber gazları eşliğinde coplu saldırılar yapılmakta, işçiler gözaltına alınıp tutuklanarak cezaevlerine gönderilmektedir. Grevi kırmak için sermaye tüm güçlerini seferber etmiş bulunmaktadır. Bu kadar büyük bir “şer cephesi” karşısında, her tür baskı ve saldırıya karşı onurluca direnerek, grevine sahip çıkan Telekom işçileri, işçi sınıfının direncinin sınırlarını herkese göstermiştir. İşçileri bu derece dirençli kılan, grev eyleminin birleştirici özelliği olmuştur. Bir işyerinde yaşanan şu olay yeterince açıklayıcıdır: Uzun bir süredir konuşmayan iki işçiden biri temsilcidir. Grevin başladığı sabah, işyeri temsilcisi olan arkadaşının yanına giden işçi, “savaşa giriyoruz, aramızda geçmişte yaşananların hiçbir önemi kalmadı. Sen şimdi komutanımsın, emret ne istiyorsan ben yapayım” der.

Grev, işçi sınıfı için etkili bir mücadele silahı olduğu kadar, sınıf eğitimini aldığı bir okuldur da. İşçi birey olarak, normal zamanda patrondan gelen baskılara karşı sessiz kalır, olayları algılamakta güçlük çeker, bu yüzden pek çok şeyi susarak sineye çeker. Ancak toplu olarak bir araya gelerek isteklerini öne çıkardıklarında, durum tamamen değişmeye başlar; işçiler artık susmaz, sorgular, patronlara karşı taleplerini öne sürerek, topluca harekete geçer. Harekete geçtiği andan itibaren, yaşadıkları, o güne kadar “kutsal bildiği” pek çok şeyin, gerçekte gözlerini bağlayan bir göz bağı olduğunu görmesini sağlar. Eylem değiştirir, göz bağını atar, gözlerini açar; tıpkı bugün Telekom işçilerinde olduğu gibi. Çocuklarının kursaklarına bir lokma koyabilmek için meşru ve yasal haklarını kullanmaya başladıklarında, polisin biber gazlarıyla, coplarla kendisine saldıracağını, patronun çıkarına grevi etkisiz kılmaya yönelik olarak taşeronların arızaları gidermesini sağlamak için kelepçeleyeceğini, devletin valisinin hukuk dışına çıkarak kendisini zorla çalıştıracağını, vatan hainliği ile suçlanıp cezaevlerine gönderileceğini, grev öncesi olağan günlerde birileri Telekom işçilerine söyleseydi; işçiler ya gülüp geçerler ya da söyleyenleri bugüne kadar kutsal bildiği devlet, hükümet ve devlet kurumları hakkında art niyetli olmakla eleştirirlerdi.

Ancak, Telekom işçisi, o güne kadar oy vererek hükümete getirdiği parti başta olmak üzere, tüm düzen partilerinin, yıllarca okuyarak, izleyerek fikir geliştirmeye çalıştığı gazetelerin, televizyonların greve çıkar çıkmaz karşısına geçtiklerini, bununla da yetinmeyip, kendisini sabotajcılıkla, yıkıcılıkla, gözü doymazlıkla ve hatta vatan hainliğiyle suçladıklarını görmüştür. Bu gelişmelerle birlikte, devletin kimin devleti, iktidarın kimin hizmetkarı olduğu bütün çıplaklığıyla Telekom işçilerinin gözünde açığa çıkmaya başlamıştır. Ne var ki, Telekom işçisi, gördükleri ve yaşadıkları bunlarla sınırlı kalsaydı, pek çok şeyi eksik görmüş, kavramış olurdu. O, sermaye, devlet ve hükümet cenahından bu baskıları görür yaşarken; sendikaların, çeşitli konfederasyonlarda örgütlü ya da örgütsüz sınıf kardeşlerinin, emek ve demokrasiden yana tutum alan kitle ve meslek örgütlerinin, sanatçıların, aydınların, akademisyenler ve bilim insanlarının desteklerini de yanında bulmuştur. İşçiler, grev yeri ziyaretlerinin yanında ülke çapında Telekom işçilerinin grevine destek olmak amacıyla “5 YTL’ni Telekom grevcilerine ver” kampanyası başlatmışlardır. Destek ve dayanışmanın sınıf mücadelesindeki önemini, Telekom işçileri, bizzat kendi pratiğiyle, grevde daha iyi kavramıştır. Bunun içindir ki, bundan sonra gerçekleşecek her eylem, grev ve direnişi kendi eylemleri olarak göreceklerini söylemektedirler; söylemekle de kalmayıp, Tuzla tersane işçilerinin düzenledikleri mitinge katılarak, Gaziantep’te direnişte olan TÜMTİS işçilerine destek vererek, bunun somut adımlarını atmaktadırlar. Sermaye basını Telekom grevini karalamak için işçilere her tür çamuru atarken, bizzat işçilerin dişinden tırnağından artırarak vücuda getirdikleri kendi gazeteleri olan Evrensel Gazetesi ve Hayat Televizyonu ise, işçilerin kürsüsü olmuştur. İşçiler, haklı davalarını, ancak kendisinin olan bu araçlar vasıtasıyla kamuoyuna anlatabilme imkanı bulmuşlardır. Sınıf partisi grevin kazanılması için tüm imkanlarını seferber etmiştir. Telekom greviyle birlikte, tek bir dünya olmadığı, dünyanın emek ve sermaye olarak ikiyi bölünmüş olduğu gerçeği bir kere daha bilince çıkmıştır. İşçi ve emekçilerin, bugünü ve geleceği kazanabilmeleri için kendi basın, yayın organlarını (propaganda araçlarını) örgütlemelerinin ve sermaye ve burjuvaziden bağımsızlaşarak, kendi sınıf partilerinde örgütlenmelerinin önemi, Telekom greviyle birlikte, bir kere daha görülmüştür.

İşçi hareketi ve sendikal hareketin bugünkü konumunda bulunmasında, grev gibi sınıfın devrimci özelliklerini açığa çıkartan ve bilincini geliştiren bir mücadele silahının, sendika bürokrasisinin de katkılarıyla, uzun süre devre dışı bırakılmış olmasının payı büyüktür. Telekom greviyle birlikte işçiler, sendika bürokrasisinin elinden “bu yasalarla grev yapılamaz” gerekçesini çekip almıştır. İşçi sınıfının, grev okulundan geçerek, sermayenin saldırılarını püskürtecek bir mevziye ulaşabileceği gerçeği, Telekom greviyle bir kere daha açığa çıkmıştır. Sınır-ötesi operasyon için çığlıkların atıldığı, şovenizmin ve ırkçılığın yükseltildiği bir dönemde, grevin demokratikleştirici, özgürleştirici etkisi, demokrasi ve özgürlükler cephesinde adeta bir nefes borusu olmuş; ülkenin her noktasında grev yerleri, birer demokrasi mevzisi görevi görmüştür. Bu durum demokrasi ve özgürlükler mücadelesinde en tutarlı sınıfın işçi sınıfı olduğunu bir kere daha göstermiştir.

Sonuç olarak; Telekom grevi, işçi hareketi ve sendikal hareketin mücadeleci temelde yenilenmesinin olanaklarını ve biçimlerini göstermesiyle, Türkiye işçi sınıfının mücadele tarihindeki olumlu yerini şimdiden almış bulunmaktadır. Bu birikim, işçi sınıfının ileri unsurları ve sınıf partisi tarafından, işçi ve emekçilere mal edilebildiği oranda, işçi hareketi ve sendikal hareketin mücadeleci temelde yenilenmesinin temel taşlarından biri olacaktır.