Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

washington buluşması ve kürt sorununda gelişmeler

 

Kasım ayı içinde, özellikle de son bir hafta on gün içinde “sınır-ötesi operasyonu” da kapsamak üzere Türkiye’nin Kuzey Irak ve Kürt sorununa yaklaşımına ilişkin çerçevede belirgin bir farklılaşma yaşanıyor. Üstelik yaşanan farklılaşma, yalnızca Türkiye’nin yaklaşımıyla sınırlı da değil. Neredeyse kartların yeniden dağıtıldığı ve “oyun”a yeniden başlandığına dair belirtiler ortaya çıkmış durumda.

Henüz 15-20 gün öncesine kadar “sınır-ötesi operasyon” yaptık yapıyoruz, Kuzey Irak’a girdik giriyoruz havasında olan Türkiye egemenlerinin artık tutumlarında bir değişme görünüyor. Şüphesiz egemenler bir sınır-ötesi operasyondan tamamen vazgeçmiş değiller. Ancak koparılan gürültü oldukça yatışmış durumda.

Oysa son günlere sığan bir dizi gelişme öncesine kadar kan ve barut kokusundan geçilmiyordu. Özellikle Barzani (ve Talabani) üzerine örneğin Ertuğrul Özkök ne yazılar döşenmekteydi. Ve yalnız değildi. Hiçbir Türkiye egemen sınıf temsilci ve sözcüsü Barzani ve Talabani ile görüşme ve yakınlaşmayı ağzına dahi almıyor; onların ne aşiret reisliğini ne düşmanlığını bırakıyordu. Talabani’nin “kedi bile vermeyiz” (ki, Türk yetkililerin Kuzey Iraklı Kürt yetkililerinin bazılarının kendisine teslim edilmesi talebine karşı söylenmişti) demeci çekiştiriliyor, Barzani’nin Türkiye’nin Kürtlerin Irak’taki devletleşmesine yönelik sınır ihlallerinin sert biçimde yanıtlanacağı doğrultusundaki açıklamaları üzerinden gerginlik tırmandırılıyor ve Barzani “PKK destekçisi” olarak nitelendirilerek hedef alınıyordu.

Sadece K. Irak yetkilileri, Barzani ve Irak Cumhurbaşkanı Talabani hedef alınmakla kalınmıyordu, yoğun bir Amerikan karşıtlığının önü açılmış durumdaydı. Yalnızca “sivil” sol ve sağ milliyetçi ırkçı şoven mihraklar değil, on yılların Amerikan yandaşı askeri yetkililer de Amerikan eleştirmenliğine soyunmuş durumdaydılar. Örneğin Kara Kuvvetleri Komutanı, Amerika’nın Irak stratejisini bütünüyle engelleyemeyeceklerini, ama maliyetini ciddi biçimde yükseltebileceklerini ileri sürüyor, görünüşte ABD’ye gözdağı veriyordu.

Hükümete sınır-ötesi operasyon yetkisi veren tezkere çıkarılmıştı ve bu yetki havaya yumruk yapılarak kaldırılan ellerde sallanarak, Barzani’nin kendisine çeki düzen vermesi, ABD’nin de Irak politikalarını gözden geçirmesi yüksek sesle dile getiriliyordu. Sınıra birkaç yüz bini bulan yığınak yapılmıştı ve zaman zaman askerlerin Irak’a girip çıktığı haberleri çıkıyordu. Üstelik Irak sınırları dahilinde de yerleşik Türk askeri birlikleri vardı ve teyakkuzdaydılar; Irak kontrol noktalarında kimseyi dinlemeden davrandıkları haberleri geliyordu. Uçakların da katıldığı bombardımanların yapıldığı söylentileri de gazete sayfalarına taşınmaktaydı.

Dışa ve dış güçlere yönelik bu “girişimler”, içeride bir yandan operasyonlara hız verilmesi bir yandan da asker cenazeleri, törenler, Kürtlere yönelik saldırılar, DTP’ye yönelik “operasyonlar” üzerinden yükseltilen ve tırmandırıldıkça tırmandırılan şoven milliyetçi ırkçı propaganda ve saldırganlıktan besleniyordu.

Görünüşte hedef PKK idi. “Teröre verilen şehitler” üzerinden tüm Türkiye’nin seferber edilip ayağa kaldırılması için elden gelen yapılıyor, ama PKK’nın Türkiye Kürtlerin örgütü ve neredeyse yüz yıldır çözülmeyip kangrenleşmiş Kürt sorununun bu çözümsüzlüğünün ürünü olduğu bir yana bırakılıp “dış bağlantıları” ve K. Irak’taki “karargahı”nın önemi ve bunların tasfiyesi üzerinde yoğunlaşılıyordu. Yöneltilen sorular yanıtsızdı: “Siz kendi ülkenizde üstesinden gelemiyorsunuz, biz ne yapabiliriz?”, “Biz Kandil’i kontrol edemiyoruz, ama siz de Gabar’ı, Cudi’yi kontrol edebiliyor musunuz?”

Hedef ya da “tehdit algılaması”nın PKK olduğu ileri sürülmekteydi; ancak en azından PKK’nin tek hedef olmadığı görülüyordu. Fikret Bila’nın emekli generallerle yaptığı söyleşi ve bu konuda yayınladığı kitap ve söyleşi dizisi üzerinden sonrası kendisiyle yapılan söyleşide, generallerle yaptığı görüşmelerden “tehdit algılaması” ile ilgili olarak ne söyleyebileceği sorusuna verdiği yanıt ilginçti: Bila, generallerin “tehdit algılamaları”nda PKK’nin ancak üçüncü sırada geldiği izlenimini edinmişti. Kuzey Irak’ta bir Kürt devletinin kurulması olasılığı ve bunun “olumsuz örnek” olarak “içerideki” Kürtleri hareketlendirmesi, birinci “tehdit” olarak algılanmaktaydı. Bu, ülkenin bölünmesini ilgilendiren bir tehditti. İkinci “tehdit algılaması” ise, Kerkük’e, Kerkük’ün bu olası Kürt devletinin bir parçası olması olasılığına ilişkindi (bu yıl içinde Kerkük’te, Kerkük’ün statüsüne ilişkin bir referandum’un yapılacak olması ve sonucunun Kerkük’ün bir Kürt ili olması bekleniyor, en azından referandumun ertelenmesi için uğraşılıyor ve baskı yapılıyordu.) PKK ise, tehdit sıralamasında ancak üçüncü sıradaydı. Barzani ve K. Irak Kürt oluşumuyla ilişkilerin gerilmesi, Talabani’nin Irak cumhurbaşkanı olarak görmezden gelinmesi ve resmi muhatap olarak alınmasından kaçınılması, PKK ve K. Irak’taki varlığı nedeniyle okların Barzani ve Kürt devletleşmesine yöneltilmesi, bu algıları doğrular nitelikteydi ve kuşkusuz hem ABD ve hem de Irak Kürtleri tarafından da “Türk tehdidi” algılamasına yol açmaktaydı.

Irak Kürtleri, bu nedenle, bir sınır-ötesi Irak operasyonunu doğrudan ya da PKK üzerinden dolaylı olarak kendilerine yönelik bir saldırı olarak anlıyor ve sert biçimde karşı çıkarak savaş nedeni sayacaklarını açıklıyorlardı.

Aynı algılama ABD açısından da geçerliydi ve Irak’taki hemen tek dayanağı K. Irak’taki Kürt bölgesi olan ABD, bir sınır-ötesi Türk harekatına bir türlü “olur” vermiyor ve karşı açıklamalar yapıyordu.

Görüntü, Ortadoğu’da Amerika’nın başlıca müttefik olarak Türkiye’yi değil, ama Irak Kürtlerini seçmiş olduğu yolundaydı. Tarihsel arka planı yok değildi, bu görüntünün. ABD’nin Irak işgaline Türkiye üzerinden geçiş vermeyi öngören 1 Mart tezkeresinin reddinden sonra Türk-Amerikan ilişkileri (çuval hadisesine bile yol açarak) gerilmiş ve 2. Dünya Savaşı’nın ardından gelişmiş olan “Komünizme karşı cephe birliği” içerikli “iyi ilişkiler”in (ve ardından bu “iyi ilişkiler”in müttefiklik ilişkisinin de ötesine geçerek “stratejik ortaklık” düzeyine yükselmesinin) yerinde yeller esmeye başlamıştı. Türkiye ABD ile tarihindeki en olumsuz ilişki dönemine girmiş ve bir yandan “ne oluyoruz” diye kendi kendine sorar ve ABD ile “yakın müttefikliği” Kürtler lehine kaybettiğine ilişkin hayıflanırken, diğer yandan da ABD’nin Irak işgali çerçevesinde gelişen ittifak tercihindeki bu farklılaşmanın Türkiye’yi bölünme tehlikesiyle yüz yüze bırakmakta oluşu nedeniyle de en azından son yarım yüzyıl içinde en zor ve sıkışık durumda olduğunu düşünmeye başlamıştı. Bu durumun bir sonucu, görünüşte PKK, aslında ise Kürt “tehdidi” üzerinden Türkiye’de görülmedik boyutlarda bir Amerikan karşıtlığının yükselmesi ve bu yükselişin önünün özellikle statükocu şoven milliyetçi gericilik tarafından da açılması olmuştu. Bir diğer sonuç ise, yakın geçmişte iyi ilişkiler içinde olunan, kırmızı pasaportlar sağlanmış ve hatta PKK’ye karşı birlikte savaşılmış Barzani ve Talabani gibi önderleriyle artık “rakip” sayılan Irak Kürtlerine yönelik sertleşme ve tehditlerdi.

Türkiye gerçekten zor bir durumdaydı. Zaten Kürtlerin “azınlık hakları”nın savunuculuğunu yapmakta olan ve PKK’yi bir dizi yoldan desteklediğine inanılan (bu doğrultuda sık sık resmi açıklama ve suçlamaların konusu edilen) Avrupa ülkelerinin yanına bir de ABD eklenmişti. Üstelik ABD, Irak’ta hakim olduğu gibi, Barzani ve Talabani’nin de desteği olan asıl güçtü. PKK üzerinden Irak Kürtleri düşman ilan edilmekte ve “K. Irak’a sefer” hazırlığıyla üstlerinde baskı oluşturulmaktaydı; ama ABD’nin karşı çıktığı durumda bir askeri harekat imkanı bulunamayacağı da bilinmekteydi. Türkiye, NATO içinde ABD’nin müttefiki olduğu gibi, ordusu tamamen NATO ve Amerikan standartlarıyla organize edilmiş, yöneticileri Amerikan eğitiminden geçmiş, silah ve donanım bakımından da ABD ve NATO’dan kopabilme yeteneğine sahip olmayan bir nitelik taşımaktaydı. Gerçi, “Türkiye’nin, ABD’nin Irak’taki maliyetlerini yükseltme yeteneği”nden söz edilmekteydi; ama bu nasıl olacaktı? Türkiye emperyalistler arasında taraf mı değiştirecekti? Kimin tarafına geçecekti? Yasemin Çongar, örneğin, Türk ordusunda Rus yanlısı eğilimlerin gelişmekte olduğunu “bildirmekteydi”; ancak henüz Rusya’nın kendisinin ABD karşısında kendisini açıktan ortaya koymaktan kaçınmakta olduğu koşullarda bu olası mıydı? Üstelik en başta ordusu ABD ve NATO’ya bunca yakın bağlarla bağlı olan Türkiye, bu taraf değiştirmeyi aklından bile geçirme şansına sahip miydi? Bu ve benzeri soruların yanıtları olumsuzdu. Ve Türkiye’ye kalan, yalnızca, hem Irak Kürtleri hem de ABD’ye yönelik olarak, haklı olduğunu düşündüğü PKK ve “Türkiye’ye yönelik terörü”nu konu alan bir baskı oluşturmak, Irak Kürtlerini açıktan, ABD’yi ise yarım ağızla ve “bizi anlayın, Irak’a yönelik izlediğiniz çizgiyi değiştirin, Ortadoğu’da bizsiz yapamazsınız” içeriğiyle müttefiklik bakımından kendi imkanlarına vurgu yapan tehditlerde bulunmak kalmaktaydı. Bu “yarım tehdid”in, ABD’yi “ağlama duvarı” sayan, “haydi ne olur!”, “bak beni Kürtlere tercih edersen şunları şunları kazanacaksın” türü bir “yaltaklanma” içeriğine sahip olduğundan kuşku duyulamaz. İçeriği, halkta yükselen Amerikan karşıtlığını ileri sürerek, “bu durumda, benden isteyeceklerini (Ortadoğu ve özellikle İran’a yönelik olarak) yerine getiremem” olan bir yaltaklanma. Bu “yarım tehdit” ya da yaltaklanma pekiştirilmek için, İran’la önce doğal gaz ve sonra da elektrik sektöründe işbirliği anlaşmaları imzalanması ve PKK’yi (ve tabii ki K. Irak’ı) hedef alan bir ortak tutum geliştirilmesi, İran’la birlikte K. Irak’ın bombalanması yönünde adımlar atılmasına girişilir.

Böylelikle 5 Kasım Bush-Erdoğan Washington buluşmasına gelinir.

 

WASHİNGTON ZİRVESİ VE DEĞİŞMELER

5 Kasım öncesi Türkiye zincirinden boşanmış şoven milliyetçilikle karakterize haldedir. Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinden başlayarak iç çatışması tırmanmış gericilik “PKK terörizmi” ve “ezilmesi” üzerinden ve asıl olarak “Kürtlerin başı üzerinden” birleşmiş bir görüntü vermektedir. O günlere kadar dönemden döneme yalpalayan, ama Kürt sorununda az-çok “ılımlı” bir görüntü içinde olan (örneğin bu görüntüsüyle seçimlerde Kürtlerin epey bir oyunu derlemiş bulunan) AKP, statükocu şoven milliyetçi egemen odağa yakınlaşmış ve onlarla birleşmiş gibidir. O da, “tahammül sınırının aşıldığı”nı, “kimseden izin almak zorunda olmadığımızı” yüksek sesle dile getirmekte ve şoven milliyetçi asker-“sivil” gerici odağın gerisinde kalmamaktadır. Ancak özellikle AKP’nin, ama her iki gerici odağın da beklentisi, 5 Kasım buluşmasında Amerikalı emperyalist şefle el sıkışılıp anlaşılması ve eski şaşalı Türk-Amerikan ilişkileri dönemine geri dönülmesidir. Nitekim Bahçeli ve Baykal 5 Kasım’ı beklemenin gereksizliği üzerinde ısrar ederlerken (bu, biraz da “muhaliflik”in gereğidir, “sırtlarında yumurta küfesi yok”tur), ABD’den izinsiz bir operasyonun yol açacaklarını örneğin “çuval” deneyiyle bilen ve ABD ile geçmişten gelen en sıkı ve ciddi bağlara sahip askeri bürokrasi ve Türkiye’nin gördüğü en Amerikancı parti olan AKP 5 Kasım’ın ve varılabilecek bir anlaşmanın beklenmesi üzerinde anlaşmışlardır.

Ve Erdoğan, ABD’den, fazla somut bir kazanım elde edememiş olsa bile, henüz içeriği açıklanmayan bir anlaşma ile döner.

Bush “PKK, ABD’nin ve Türkiye’nin ortak düşmanı” açıklamasını yapmıştır. Ve bir anlaşma konusunun da “real-time entelligence”-“anında (sıcak) istihbarat” alış-verişi olduğu ilan edilmiştir. Gericilik, muradına ermiş görünmektedir. ABD’nin vereceği istihbaratla K. Irak’taki PKK “karargahları” vurulabilecektir. Kuşkusuz bunun anlamı, Türkiye’nin ABD’nin çerçevesini çizeceği ve çıkarlarına uygun göreceği türden askeri harekat yapabileceğidir. Ama yetmiştir.

O güne kadar olağanüstü gerilmiş olan ve karşılıklı açıklamalara bakılırsa birbirleriyle savaşmaktan kaçınamayacak durumdaki Barzani ve Talabani önderliğindeki Irak Kürtleriyle Türkiye arasındaki ilişkiler, sanki “sihirli bir değnek” değmişcesine farklılaşmaya başlar. ABD’nin Barzani ve Talabani’yi ikna ettiği kuşkusuzdur. Ancak kuşkusuz olan bir başka şey de, bu ikna sürecinin bir karşılığı olması gerektiğidir. Türkiye, ilişkisinin kopuk olduğu Barzani ve Talabani ile doğrudan değil, ama ABD aracılığıyla anlaşmış ya da anlaştırılmış ve iki taraf da, karşılıklı olarak, birbirlerinin “hakları”nı tanımaya ikna olmuş olmalıdır. Artık Iraklı Kürt liderler Türkiye’ye karşı “sivri dille” konuşmamaktadırlar ve Iraklı Kürtlere zarar vermeyecek türden bir PKK karşıtı operasyona ses çıkarmayacaklarını ve tarafsız kalacaklarını belirtmektedirler. Hatta eskiden Türkiye sınırı boyunca yığınak yapar ve kontrol noktaları kurarlarken, artık Kandil vb. etrafında kontrol noktaları kurmakta ve PÇDK türü örgütlerin kentlerdeki bürolarını kapatmaktadırlar. Iraklı Kürt liderlerin bu tutum değişikliği ve aldıkları önlemler Türkiye medyası tarafından durmaksızın övülerek haberleştirilmeye başlanır.

Ne olmuştur? Açıktır ki, Türkiye Irak’taki Kürt devletleşmesini, hem de birincil tehdit olarak algılamaktan vazgeçmiştir. Böyle bir devletleşmenin hem hedeflenmediği (bugünkü federatif statükonun benimsendiği, hatta belki de Türkiye’nin “ağabeyliği”nin kabul edilebileceği) ve hem de Türkiye için tehlike teşkil etmeyeceği konusunda Amerikan güvencesi alınmış olmalıdır. Ve zaten –şimdilik bağımsızlık ilanı bir yana– bu devletleşmenin kötü örnek olacağı iç Kürtlerin “tedip ve tenkili” konusunda da Türkiye’nin elinin az-çok serbest bırakılması yeterince ikna edici olmuş olmalıdır.

Bir başka gelişme de, ikinci tehdit algılamasını oluşturan Kerkük ve onu da kapsayan Musul eyaleti ile ilgilidir. Bu gelişmeyi, bu yönde herhangi bir açıklama yapılmayan Washington görüşmesinden değil, ama Erdoğan’ın ABD’nin hemen ardından uğradığı İngiltere ile görüşmesinden sonra yapılan açıklamalardan anlarız. Türkiye İngiltere ile de “stratejik ortaklık” anlaşması yapmıştır ve İngiltere, bu çerçevede, hem de 1926 Ankara anlaşmasına atıfta bulunarak, Türkiye’nin Kerkük-Musul’a ilişkin haklarını onaylamıştır. Bu anlaşmanın, Türkiye ile İngiltere arasında Irak-Türkiye sınırının belirlenmesi de dahil, Türkiye’ye Kerkük petrollerinden yüzdelik hak tanıdığı ve aynı zamanda her iki ülkeye de 75 km.’ye kadar sınır-ötesi operasyon yapma imkanı verdiği bilinmektedir. İngiltere, ayrıca Kıbrıs’ta ve AB macerasında Türkiye’yi destekleyecektir.

Türkiye’ye göz kırpan, ABD’nin ardından yalnızca İngiltere olmamıştır. Özellikle Amerikan emperyalizminin tutum değişikliği, Türkiye’nin Kürt sorunu karşısında ondan az-çok farklı ve demokratik görünümlü bir tutum sürdürmeye ve buradan Kürtleri yedeklemeye çalışan Avrupa ülkeleri ve AB’nin de, bütünüyle boşa düşmemek için, tutumunu farklılaştırmasına neden olmuştur. Avrupa ülkeleri ve AB sözcüleri, birbirinin peşi sıra, “PKK terörizmi”ni kınamaya ağırlık verirlerken, DTP üzerindeki baskılarını da yoğunlaştırmaya ve ondan “PKK ile arasına mesafe koyması” ve “teröre karşı tutum alması”nı talep etmeye yönelmişlerdir. Bu tutumu en son ve açık biçimde dile getiren Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Joost Lagendijk olmuş ve Türkiye ziyaretinde, Ahmet Türk’le buluşmasında, yine “DTP’den PKK’nin stratejisini ve eylemlerini desteklemediklerini açıklamasını beklediklerini” belirttikten sonra şöyle konuşmuştur: “10 yıl önce daha az bilgi sahibiydik ve saçmalıyorduk. Ama son yıllarda Madrid’de, Londra’da meydana gelen olaylar terörle ilgili algımızı değiştirdi.” (Milliyet)

Tüm bu gelişmeler içinde tayin edici olanın Bush-Erdoğan buluşması ve burada kararlaştırılanlar ya da dayatılanlar olduğunu düşünmekte sakınca yoktur.

Bu görüşmenin, en başta Türkiye’nin “tehdit algılaması”nı, hiç değilse sıralamasını değiştiren bir etkisi olduğu ve Türkiye’nin Barzani ve –bugünkü haliyle Irak bütünlüğü içindeki– Irak Kürt devletleşmesini hedef almamaya ikna edildiğinden kuşku duyulamaz. Türkiye, nasıl algılar ve ne düşünürse düşünsün, Irak Kürt devletleşmesini hedef alamayacağına, ABD’nin amaç ve yaklaşımlarının buna imkan tanımayacağına ve tanımadığına razı edilmiş ve olur vermiştir. Karşılık olarak koparılanların, PKK’ye karşı anında istihbarat akışı ile birlikte Barzani ve Irak Kürt oluşumundan düşmanlık gelmeyeceği (ve PKK destekleyiciliği yapmayacağı) ve hatta bu oluşumun Türkiye’nin “himayesi” ya da “ağabeyliği”ne ihtiyaç duyacağının altının çizilmesinin yanı sıra Türkiye’nin Kerkük hassasiyetinin anlaşıldığı ve dikkate alınacağı “sözü” olduğu herhalde ortadadır.

Bu “yarım karşılıklar”ın da bir nedeni olmalıdır. Türkiye’nin “ABD’ye rağmen ve ABD ne derse desin” sınır-ötesi operasyon yapma “tehdidi”ne ABD’nin “pabuç bırakmış” olması herhalde düşünülemez. Ancak Türkiye’de yükselmiş olan Amerikan karşıtlığını da gelecek hesaplarına uygun bulmayan ve özellikle İran’a yönelik olarak planlarında Türkiye’ye de herhalde bir yer ve misyon biçmiş olmasına hayret etmemek gereken ABD, Irak Kürtleriyle bugünkü ittifakı lehine Türkiye’den ve müttefikliğinden bütünüyle vazgeçmeyi ve onu tamamen gözden çıkarmayı kuşkusuz ki tercih etmeyecektir, etmemiştir. Dünya egemenliği peşinde koşan büyük emperyalistler devletlerin her zaman birkaç “ata birden oynaması”nda şaşacak şey yoktur. Yine şaşılması gerekmeyen bir başka şey, egemenlik peşindeki Amerikan emperyalizminin, “bölüp yönetme” bakımından işine geldiğinde ulusal (ve dinsel) çatışmaları kışkırtıp düşmanlıkları körüklerken, çıkarı gerektirdiğinde çatışma halindeki ulusal (ve dinsel) güçleri yakınlaşmaya ve kendi kontrolünde işbirliğine yönetmesidir. Her iki durumda da, büyük emperyalist devletlerin ulusal (ve dinsel) çelişme ve çatışmalar üzerinde oynadığı ve bunlardan kendi plan ve hesapları doğrultusunda –üstelik genellikle iç içe geçirilmiş durumlar olarak kullanarak– yararlandığı kesindir.

Öte yandan, 5 Kasım buluşmasında, Türkiye’nin, PKK’yi imha gerekçesiyle, Irak içlerine yayılacak operasyonlar yapmayacağı da karara bağlanmış olmalıdır. Yine, bu durumda, “PKK’nın K. Irak’tan temizlenmesi” hedefinin de, Amerikan amaç ve politikalarına uygun olarak zamana yayılması üzerinde fikir birliği sağlanmış gözükmektedir. Bunun iki nedeni olmalıdır: 1) İran sorununun Amerikan emperyalizminin Ortadoğu’ya ve Kürt sorununa yaklaşımını ciddi biçimde etkilemesi, hatta belirlemesi, 2) bununla bağlantılı olarak, Amerikan emperyalizminin, Irak’taki dayanakları ve hareket alanını zedeleyip daraltıcı her gelişmeye karşı çıkmasının yanında İran’a karşı seferber edebileceği tüm güçleri seferber etme yönelimi (ABD, İran’a yönelebilecek potansiyel güçler içinde İran’da da faaliyet göstermekte olan PKK’yi de hesaba katıyor olmalıdır).

Sadece İngilizlerle görüşmede (İran’a yönelik yaptırımların desteklenmesi olarak) adı anılan, ama Washington görüşmesinde üzerine hiç açıklama yapılmayan konu ise, İran ve İran’a yönelik konuşulanlardır. Türkiye’nin İran’la elektrik konulu anlaşmayı Washington görüşmesi sonrası imzaladığı dikkate alındığında, İran ve İran’a karşı izlenecek politikaların koordinasyonu konusunun, herhalde, zamana, zaman içinde yakınlaştırılmaya bırakıldığını düşünebiliriz. Ama yine söylenmelidir ki, Türkiye’nin bugünkü İran politikası, ABD’ye çok fazla da “batmamakta” ve belki nüansta farklılık taşıyan böyle bir açılımın da ABD kuşatması  lehine yarar sağlayabileceği öngörülmüş olabilir.

 

İÇ POLİTİKA ALANI

5 Kasım görüşmesinin dolaysız bir sonucu Amerikan karşıtı söylemlerin bıçakla kesilir gibi kesilmiş olmasıdır. İşbirlikçi gericilik hiç istemediği gibi, yükünü de kaldıramayacağı bir söylemden ve olası gereklerinden kurtulmuş olmakla sevinçle dolmuştur. Bu sonuç, AKP açısından zaten olanca çabayla elde edilmeye çalışılmış ve AKP hemen hiçbir şekilde Amerikan karşıtlığına pirim vermemiş, ancak üzerinde yaratılan baskıyla, örneğin sınır-ötesi operasyonla ilgili olarak “Türkiye hiçbir yerden izin almaz” “her şeye rağmen operasyon” türü açıklamalara, denebilirse, zorla ve istemeye istemeye sürüklenmiştir. Şoven milliyetçilikte gemi azıya almış görünen CHP ve Baykal, görüşmenin hemen ertesinde, zaten diline yakışmayan Amerikan karşı söylemleri bir yana bırakmış ve herkesi hayrete düşürecek “yeni” bir Kürt açılımını (Kürt öğrencileri bursla Türkiye’de okutmak, GAP’ı geliştirmek vb..) ortaya atmıştır. MHP de Amerikan karşıtı söylemlerine son vermiştir. Askerler ise hemen Amerikalı meslektaşlarıyla birbirinin peşi sıra görüşmeler yapmış, Amerikalı yüksek rütbeli subayları ağırlamışlardır.

5 Kasım sonrası dönemin iç politikasında işbirlikçi egemenlerin üç belirgin yöneliminden söz etmek mümkündür.

Birincisi, bir önceki dönemin “Türkün Türkten başka dostu yoktur” içerikli şoven milliyetçi yaklaşımının yerini yayılmacı emperyal Osmanlıcılık yönelimi zeminine oturtulmuş bir milliyetçiliğin öne çıkarılmasıdır. Enver Paşa ve Alman emperyalizminin peşinde Ortadoğu ve Ortaasya’ya yönelik yayılma hesaplarını hatırlatan Kerkük’te hak iddialarını da kapsayan, Irak Kürtlerine “ağabeyliği” ve İran’a karşı bölge gücü olarak ortaya çıkmayı hesaplayan işbirlikçi Osmanlıcı ve anti-Amerikan söylemlere yer bırakmayan açık işbirlikçi bir milliyetçilik önümüzdeki dönemin milliyetçilik türü olacak görünmektedir.

İkincisinin belirtileri ise, önceki dönemde izlenmeye başlanan tutumla ortaya çıkan ülke içinde Kürtlere ve özellikle DTP’ye yönelik politikanın devamı olarak zaten bir süredir gündemdedir. ABD, Avrupa ülkeleri ve Irak ve Irak Kürtleri başta olmak üzere Ortadoğu ülkelerinden alınan destek ya da hayırhah tutumdan da güç alarak, bir yandan “terör karşıtlığı” ve PKK’nin yalıtılmasında mesafe alınırken, bir yandan da içeride Kürtler ve DTP üzerinde yoğunlaştırılan baskıya yönelik seslerin kısılması, hatta DTP’ye yönelik baskıya onay alınması sağlanmıştır. Artık Anayasa Mahkemesi’ne DTP’nin kapatılması davası açılması dahil, DTP ve DTP’lilere yönelik her tür baskının zinciri boşanmıştır. Çok sayıda dava, tek tek DTP’lilere yönelik linç girişimleri, esir askerleri almaya giden DTP’lilerin bile dava konusu edilmeleri... ile DTP köşeye sıkıştırılmaktadır. Ve AKP, incelikli politikayı ihmal etmeyip DTP’nin kapatılmasına “karşı çıkarak” Kürtler nezdinde görüntüyü de kurtarmaya, ama DTP’nin hem etkisizleştirilmesi, hem de yükü kendisine kalmayarak kapatılmasına imkan tanıyarak “tek Kürt Partisi” olmaya oynamaktadır. Öte yandan DTP köşeye sıkıştırılmaya çalışılırken, aynı zamanda içeride PKK’yi hedef alan operasyonlar hız kesmeden sürdürülmektedir.

Üçüncü yöneliminse sıkıntıları ortadadır, ama bugünden AKP’nin, Erdoğan’ın ağzından, “amaç silah bıraktırma” biçiminde açıkladığı tutumda şekillenmektedir. Bu yönelimin sadece AKP tutum ve politikası olmakla kalmadığı, örneğin, bir “af ihtimali”ne karşı çıksa da Baykal’ın yeni açılımıyla da desteklendiği ve eleştirel bir açıklama gelmeyen askeri bürokrasi tarafından da onaylandığı, ama asıl ABD patentli olduğu belirtilmelidir. Söylentiler, PKK eylemlerinin engellenmesini ve belki PKK’nin (ya da bir bölümünün) İran’a karşı harekete geçmesinin de öngörüldüğü bir hareketsizleşme, önce uzun süreli bir ateşkes ve giderek bir silah bırakmanın planlandığına ilişkindir. Hatta PKK liderlerinin başka ülkelere iltica etmelerinin de sözü edilmekte ve geri kalan PKK’liler için bu amaçla bir affın gündeme getirilmesi düşünüldüğü ileri sürülmektedir. Yakında görecek olmamız bir yana, “terör sadece askeri tedbirle önlenemez” açıklamalarında dile gelen bu yönelimin, özellikle Amerikan emperyalizminin “çözümü” olarak giderek öne çıkacağı tahmin edilebilir. Ancak, bu yönelimin, diğer iki yönelimle birlikte, yani işbirlikçi bir yayılmacılık ve içeride Kürtlere (ve DTP’ye) yönelik baskının tırmandırılması ile birlikte uygulamaya geçirildiği ve geçirileceği kuşkusuzdur. Ve bu yönelim, “GAP vb. aracılığıyla bölgenin kalkındırılması” vb. türü Kürt muhalefetinin ön alıcı olacağı düşünülen önlemlerle birlikte tasarlanmaktadır.

 

AKP: DEVLET PARTİSİ OLMAYA DOĞRU

5 Kasım üzerinden yaşananlar –PKK’nin kuşatılıp yalıtılmasında atılan adımlar, ABD ile ilişkilerin “tamir edilmesi”, DTP’nin sıkıştırılıp belirli ölçüde geriletilmesi vb.–, son seçimlerde AKP’nin hatırı sayılır Kürt oylarını toplaması ve artık Yüksekova’da bile “terör karşıtı mitingler” yapılır olmasıyla birlikte düşünüldüğünde, AKP ve Erdoğan’ın başarısı olarak ortaya çıkmakta ve Erdoğan’ın yıldızını, askerler de içinde, yakın geçmişte çekiştiği siyasal güçler karşısında parlatmaktadır. Muarızlarının AKP ve Erdoğan’ı asıl olarak Kürt sorunu üzerinden şovenizme yaslanarak sıkıştırmaya çalıştığı hatırlandığında, Erdoğan’ın, bu muarızları, kendi silahlarıyla vurma üstünlüğünü elde etmeye başladığı söylenebilir. Ve zaten partisi ve o, “Kürt sorununu çözecek tek parti olduklarını”, seçim başarısına da dayanarak epey bir süredir ileri sürmektedirler ve ilan etmişlerdir: “Diyarbakır’ı da alacağız!”

Amerikan menşeli de olsa, hayata geçirilmeye başlandığı ya da başlanacağı belli olan planla Kürt sorununda PKK’nin silah bırakmasını da kapsayacak şöyle ya da böyle bir “çözüm”le, hiçbir siyasal rakibinin uzunca bir süre AKP ve Erdoğan’ın “eline su dökemeyecek” kılınmaları bir yana, bu zeminde, AKP’nin, kendisini tüm devlet kurum ve kuruluşlarına da kabul ettirecek ve askerler de dahil tüm gericiliği –en azından belirli bir süre– etrafında birleştirecek “devlet partisi” katına yükselebileceğini öngörmek herhalde kehanet sayılmamalıdır. “Kürt sorununu çözen parti” olarak, eğer Amerikan menşeli plan işlerse, AKP, böyle bir noktaya gelebilir.

 

DERSLER

- İlk söylenebilecek olan, emperyalistlere, hele söz konusu olan dünya egemenliği peşinde koşan bir büyük emperyalist devletse, kesinlikle güvenilemeyeceği ve onun üzerinden hiçbir hesap yapılamayacağıdır. Emperyalistlerle flört bir yana bir takım beklentiler içinde olmak bile kesinlikle tutulmaması gereken bir yoldur. Her durumda bir “satış”la karşılaşmak kaçınılmazdır; emperyalistler kendi çıkarlarından başkasını düşünmezler, düşünmeyeceklerdir. Öncesi bir yana, Molla Mustafa ve Körfez Savaşı sonrası ortada bırakılarak Halepçe vb. şahsında yaşadıklarıyla, hele Kürtler, emperyalizm karşısında beklenticiliğin yıkıcılığını defalarca sınamışlardır. Bunun, artık bir defa daha bir sınavdan geçirilmeye kesinlikle ihtiyacı olmamalıdır.

- PKK’nin “ortak düşman” ilan edildiği ve Barzani de ikna edilerek K. Irak’ta üzerindeki baskının yoğunlaştırılması kararının uygulanmasına geçildiği 5 Kasım buluşması ardından, yıllar önce Barzani güçlerinin Türkiye tarafından desteklendiği Kürt-Kürt savaşının ardından iki taraflı olarak kaçınılmakta olan K. Irak’ta “Kürdün Kürtle karşı karşıya gelmesi” ya da getirilmesi ihtimali büyümüştür. Bunun sıkıntılarını her halde en çok Kürtler ve Kürt hareketi çekecektir. Bu sıkıntıların bugünden ortaya çıktığı bellidir. Ve bu durumun, en başta emperyalistlerin oyununu bozmayı gerektirdiği herhalde açık olmalıdır.

- Afganistan’ın ardından girdiği Irak’ta işgalini sürdüren ve İran’a saldırı planları yapan Amerikan emperyalizmi, kuşkusuz genel olarak emperyalizm, Ortadoğu halklarını birbirine karşı kışkırtıp düşmanlaştıran asıl güç olduğu gibi, boyunduruk altında da tutan asıl güçtür. Bölge halkları, başta Amerikan emperyalizmi olmak üzere tüm emperyalist güçler bölgeden ellerini çekmeden, kendilerine rahat imkanı kadar barışçıl bir gelecek de olmadığını bilmek durumundadırlar. Barışçıl bir Ortadoğu, her şeyden önce, emperyalistlerin bölgeden el çekmesiyle olanaklıdır. Bu nedenle, Ortadoğu halklarının emperyalizme (ve işbirlikçilerine) karşı birliği ve mücadelesi ve emperyalistlerin oyunlarına gelmek bir yana, onların bölgeden defedilmeleri için ellerinden geleni yapmaları, halkların kardeşçe, özgür ve bağımsız gelecekleri için olmazsa olmaz koşuldur.

- Dolaysız olarak K. Irak Kürtlerine ve devletleşmelerine yönelik şoven milliyetçi tutumun, Amerikan emperyalistleriyle anlaşmanın ardından geriye itilmesinin ırkçılık ve şoven milliyetçi tutumların sonu olarak değerlendirilmesi doğru olmadığı gibi tehlikelidir de. Şoven milliyetçiliğin, özellikle içeride, ama dışarıda da hem Kürt ulusal hareketine karşı yürürlülükte kaldığı ve hem de Osmanlıcı yayılmacılıktan beslenerek, Türkiye’yi, Ortadoğu’ya yönelik ciddi tehlikelere gebe kıldığı akıldan çıkarılmamalıdır. Özellikle İran’a yönelik olarak tırmanması beklenecek Amerikan saldırganlığının yedeğinde, bu tutumun ülkeyi bir yandan savaşa, diğer yandan da bölünmeye götürebileceği bilinmeli ve eleştirisine bir an bile ara verilmemelidir. Gerek Kürt sorununun çözümü ve gerekse Türkiye’nin bölgedeki esenliği ve geleceği bakımından, şoven milliyetçiliğin üstesinden gelinmesi ve başta Kürtler olmak üzere, halkların kardeşliğine, eşitlik ve özgürlüğe dayalı politikaların yaşam bulması için elden gelen tüm çabanın gösterilmesi hayati önemdedir. Ve böyle bir yaklaşım ve politikanın, ancak emeğe ve emek hareketine dayanarak, ancak sosyalizmi temel edinen ve emperyalizme sonuna kadar karşı duran sınıf partisinin güç ve etkisinin yükselmesine ihtiyaç duyduğu unutulmamalı ve sınıf hareketi ve partisine düşen görevlerin en ileri noktadan omuzlanmasına girişilmelidir.