Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

kuzey ırak, türkiye ve ukkth

 

“Kuzey Irak Sorunu” diye bilenen sorun bir süredir politika gündeminin en ön sıralarını meşgul ediyor ve ülkede şovenizmin en önemli malzemesini oluşturuyor. Bu sorun PKK’nın Kandil Dağı’nda varlığı nedeniyle öne çıkıyor gibi gözüküyor. Ama aslında tartışılan, sadece PKK değil, kaderleri üzerine tartışma yapılan Kuzey Irak Kürtlerinin durumu ve genel olarak Türkiye’deki Kürt sorunudur aslında. Bu sorun bir süredir Ortadoğu’nun diğer temel sorunlarına daha fazla bağlanma eğilimi göstermeye başladı. Kuzey Irak Kürtlerinin kaderinin tartışıldığı her tartışma bir biçimde Irak’ın bölünmesi, buna bağlı olarak Türkiye’nin bölünmesi ve İran sorunu ile birlikte anılmaya başlandı. Bu niteliği ile de uluslararası bir sorun olma özelliği kazandı.

Bilindiği gibi, Türkiye’nin de yer aldığı Ortadoğu bölgesi, özellikle zengin petrol ve doğalgaz kaynakları ve coğrafi olarak uluslararası geçiş yollarının üzerinde olması nedeniyle, emperyalistler arası egemenlik ve paylaşım mücadelesinin neredeyse tam merkezinde yer alıyor. Bölgenin karmaşık etnik ve dinsel yapısı, tarihsel olarak büyük düşmanlıkların ve çatışmaların yaşandığı bir bölge olma özelliği göstermesi, bölgedeki Arap ülkelerinin sınırlarının emperyalist güçlerce yapay olarak çizilmesi, bu bölgedeki sorunları daha da karmaşıklaştırıyor ve çözümünü güçleştiriyor.

İsrail işgali ile başlayan, bunun üzerinde yükselen Filistin-İsrail sorunundan kaynaklanan Arap-İsrail sorunu ve İran’ın Şah’ın devrilmesinin sonra sahip olduğu anti-Amerikan yönetimi nedeniyle İran sorunu olarak anılmaya başlanan diğer temel sorun, bugün Ortadoğu’nun en önde gelen sorunları olarak görülmekte ve bu sorunlar ve bu sorunlara bağlanmış diğer sorunlar uluslararası siyaseti büyük ölçüde koşullandırmaktadır. Örneğin ABD emperyalizminin Ortadoğu’da attığı her adımın sadece bölge ülkelerini değil, egemenlik ve paylaşım mücadelesine katılan diğer emperyalist güçleri de –Almanya, Fransa, Rusya vb.– ilgilendirmesi kaçınılmazdır.

Bu temel sorunlar varlığını sürdürürken, bir başka sorun daha ortaya çıkmış, bu sorun özellikle Türkiye gericiliğinin Ortadoğu sorunlarının içine çekilmesinde kaldıraç görevi görmeye başlamıştır. Bu sorun, Kürt sorunudur. Irak’ın ABD emperyalizmi ve stratejik müttefiki İngiliz emperyalizmi tarafından işgal edilmesi, Irak’ın kuzeyinde yaşayan Kürtlerin durumunda köklü bir değişikliğe yol açtı. Geçmişte büyük acılar çekmiş bu halk, ortaya çıkan olanaktan yararlanmanın yolunu tuttu. Kuzey Irak’ta istikrarlı bir yönetim kuruldu ve Kürtler kendi kaderlerini tayin etme konusunda elverişli bir pozisyona yerleşti.

Ancak Kuzey Irak Kürtlerinin bağımsız bir devlet kurma olasılığının, kendi ulusal bütünlüklerine zarar vereceğini, kendi Kürt nüfuslarını aynı yönde kışkırtacağını varsayan, başta Türkiye olmak üzere, bölgenin diğer ülkeleri Suriye ve İran, Irak Kürtlerine karşı zımni bir anlaşmaya varma çabası içindedirler. Ama bölgedeki içiçe girmiş pek çok sorun gibi, bu bölge ülkelerinin de hem kendi aralarında, hem de uluslararası emperyalist sistemle ilişkilerinde çıkarları zıtlaşan sorunlara sahip oldukları bilinmektedir. Bölge ülkeleri, Kürt sorunu ve Kürt halkının yaşadığı bölgelerin her birinin ayrı ayrı demirden bir cendere içinde tutulması konusunda zımni bir anlaşma içerisinde olmalarına karşın, alttan alta bu sorunun hangi bölge ülkesi üzerine yıkılacağının hesaplarını da yapmakta, faturayı kendileri ödemek istememektedirler. Bu da, anlaşma kadar, anlaşmazlığın ve rekabetin de konusudur.

Türkiye işbirlikçi egemen sınıfları, kendi içlerinde demokrasi ve eşitlik temelinde çözmeye yanaşmadıkları Kürt sorunu nedeniyle, özellikle bölgede etkinliği artmış olan ABD emperyalizmi tarafından sıkıştırılmakta ve Türkiye, Ortadoğu’da, ABD’nin stratejik çıkarlarına daha fazla bağlanmaya zorlanmaktadır. Burada, işbirlikçi egemen sınıfların bölgesel ve yerel çıkarları ile ABD emperyalizminin bölge politikaları bazı noktalarda çakışmakta, bazı noktalarda ise ayrışmaktadır. Ama tüm bu belirsizlikler içerisinde belirli ve kesin olan bir şey vardır ki, o da, Türkiye egemen sınıflarının ABD’ye bağımlılığı, onunla “stratejik işbirliği” arayışı içerisinde olmalarıdır. İşbirlikçi egemen sınıfların, ABD’nin BOP’a (Büyük ya da Genişletilmiş Ortadoğu Projesi) –artık ilan edilen biçimiyle uygulanamayacağı, ortaya atanlarca da kabul edilen bir “projedir”– balıklama atlamalarının nedeni de budur. İşbirlikçi egemen sınıflar bununla da yetinmemekte, bu işbirliğini tamamlamak ve geliştirmek üzere İsrail ve İngiltere ile de ayrı ayrı “stratejik işbirliği” anlaşmaları yapmaktadırlar.

Burada, hem Kuzey Irak Kürtlerinin kendi kaderlerini tayin –Türkiye Kürdistan’ına ilişkin olarak sorun yayınlarımızda yeterince işlenmektedir ve işlenmeye de devam edilecektir– haklarını, hem de yukarıda bahsedilen bölge sorunlarını ele almaya, öne çıkan ana unsurların altını çizmeye çalışacağız. Yazı boyunca, sadece bu sorunla bağlantılı olduğu durumlarda Türkiye’deki Kürt sorunundan söz edilecektir.

Burada şu noktaya da açıklık getirmek gerekmektedir. Hatırlanacağı gibi, bir süre önce ABD emperyalizmi, Büyük Ortadoğu Projesi adı altında, bölgeyi yeniden kendi stratejik çıkarları temelinde şekillendirme projesini açıklamıştı. Bu projede, bölgeye “demokrasi ve barış getirme, ılımlı İslam” söylemlerine özel bir ağırlık verilmişti. Ancak bu demagoji, ABD emperyalizminin gerçek yüzünün çabuk ortaya çıkması nedeniyle –Yeni Dünya Düzeni örneğinde olduğu gibi– inandırıcı olmaktan çıktı. Şu gelişmeler ortadadır: Afganistan neredeyse şeriatla yönetilir hale geldi ve Afgan direnişi işgalcilere zor anlar yaşatıyor. Irak’ta da din ve mezheplerin öne çıktığı benzer gelişmeler yaşanıyor, “demokrasi getirme” sorununun tam bir demagoji olduğu çabuk anlaşıldı, “ılımlı İslam” söylemi, “şeriat ve İslami terörizm” nedeniyle terkedildi vb. Bütün bu nedenlerden dolayı, ABD emperyalizminin sözcü ve ideologları şimdilerde bu projeden söz etmiyorlar. Ama bu durum, gelişmelerden de anlaşılacağı gibi, ABD’nin bölgedeki emperyalist amaçlarından en küçük bir biçimde geri çekildiği anlamına gelmiyor. ABD emperyalizmi, herhangi bir “proje” ile kendisini bağlamadan, çıkarlarını her koşulda temel alan ve gerçekleştirmeyi hedefleyen klasik emperyalist stratejisini sürdürüyor. Bu nedenle, bu yazıda BOP-GOP gibi adlandırılan projelere ayrıca değinilmeyecek, buna özel bir anlam yüklenmeyecek, ABD emperyalizminin çıplak emperyalist çıkarları temelinde sorun ele alınacaktır.

 

UKKTH VE KUZEY IRAK

Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, en genel biçimde ifade edilecek olursa, bir ulusun kendi geleceğini kendisinin belirlemesi hakkıdır. Bu hakkın özünü devlet kurma hakkı oluşturmaktadır. Devlet kurma hakkını içermeyen bir UKKTH’den söz etmek ise, bütünüyle bu hakkın ayaklar altına alınması, özünde reddedilmesi anlamına gelmektedir. Eğer bir ulus, uluslaşma sürecine –kapitalizmin gelişmesi süreci, aynı zamanda uluslaşma sürecidir– geç başlamış ve bu veya başka bir nedenle ezilen ulus konumuna düşmüşse, bu ulus açısından, UKKTH, kayıtsız şartsız ayrılma ve kendi devletini kurma hakkına sahip olması anlamına gelmektedir. Ulusun bu hakkı nasıl kullanacağı tamamen somut koşulların irdelenmesi ile olanaklıdır ve bir ulus, bu hakkı ayrılıp ayrı devlet kurma yönünde kullanabileceği gibi, birlikte yaşamanın çeşitli biçimlerini tercih ederek de kullanabilir. Ancak şu kesindir ki, bu hakkın kullanılması kadar nasıl kullanılıp kullanılmayacağı da yalnızca ilgili ulusa aittir, asla başkasına değil. Sosyalizm ve proletarya enternasyonalizmi açısından bakıldığında ise, Marksizmin, genel olarak işçi sınıfının tarihsel amaçlarını gerçekleştirme olanağını daha fazla sunduğu için, içerisinde demokrasi ve eşitliğin sağlandığı tek ve büyük devletten yana olduğunu söyleyebiliriz. Ama tarihsel olarak bu birliğin farklı biçimlerde kurulduğu –örneğin farklı cumhuriyetler, özerk bölgeler vb.– da görülmüştür.

Bugün ulusal kendi kaderini tayin hakkı üzerine “sosyalist” çevrelerde görüş birliği var gibi gözükmektedir. Ancak pek çok “sosyalist” örgüt ve çevre, sorun ayrı devlet kurma hakkının tanınması noktasına geldiğinde bin dereden su getirerek, bu hakkı inkar edebilmenin yol ve yöntemini arayıp bulmaktadır. Örneğin Kuzey Irak Kürtlerinin işbirlikçi liderler tarafından yönetilmesi, Irak Kürtlerinin kendi kaderini tayin hakkından mahrum edilmesinin gerekçesi yapılabilmektedir. Burada, hem Irak’ın ayrı bir ülke olduğu gerçeği görülmemekte, hem de genel olarak bir ulus ve halkın kendi kaderini tayin hakkına sahip olduğu inkar edilerek, –üstelik savaş ve işgal tehditleri ile birlikte– yok sayılarak UKKTH ayaklar altına alınmış olmaktadır.

Sorunun göz ardı edilen diğer bir önemli boyutunu ise, sosyalistlerin ezilen ulus ve başka uluslar aleyhine kendi egemen sınıflarının, kendi devletlerinin çıkarları için ilhakçı ve gerici amaçlarla şiddet kullanmasını ilkesel olarak mahkum etmesi ve bu tür saldırılara karşı çıkması oluşturmaktadır. Bugün kendisine “sosyalist”, “işçi” vb. etiketleri yapıştıran bazı parti ve çevreler, Kuzey Irak Kürtleri söz konusu olduğunda, sosyalist olmanın bu en temel gerçeğini birden bire unutmakta, örneğin sınır-ötesi “harekat yanlısı” bir tutum takınarak, sosyal şoven bir konuma rahatlıkla oturabilmektedirler. Onlar, Barzani ve Talabani’nin ABD işbirlikçisi olmasını temel veri kabul etmektedirler. Ama öyle de olsa, Irak Kürtlerinin kendi kaderlerini tayin hakkı vardır, saygı görmelidir ve Türkiye egemen sınıflarının sınırları geçerek Irak Kürt halkına saldırması, en başta Türkiye’li sosyalistlerin direnci ile karşılaşmak zorundadır. Bir “sosyalist”, ulusal sorun söz konusu olduğunda, başka bir ulusa karşı şiddet kullanılmasına kayıtsız şartsız karşı çıkmak zorundadır.

Şu gerçekler inkar edilemez bir biçimde ortadadır: Irak bugün ABD işgali altında olsa da, ayrı bir devlettir ve Irak halkının hem işgale karşı direnme, hem de kendi kaderini tayin etme hakkı –Irak Kürtleri dahil– bulunmaktadır. İşgalci güç ABD ve stratejik müttefiki İngiltere, Irak halkını mezhep çatışmalarına sürükleyerek, bu ülkeyi parçalamayı amaçlamaktadırlar. Gerek Saddam döneminde, gerekse de daha önceki dönemlerde Irak Kürtleri ağır kayıplar ve katliamlar pahasına özgür olma mücadelesi yürütmüşlerdir. Irak’ın işgal edilmesine Irak Kürtleri neden olmadığı gibi, açıktır ki, mezhep çatışmalarının sorumluları da onlar değildir. Irak Kürtleri, Irak’ın işgali ile birlikte ortaya çıkan durumdan yararlanmak, özgürlüklerini sağlam temellere dayandırmak istemektedirler. Örneğin Kürt lider Talabani Irak Cumhurbaşkanı olmuş, yeni Irak Anayasası Kürtlere geniş haklar tanımıştır. Irak Kürtleri bu durumun devam etmesini istemektedirler. Ancak Irak’ın işgalci güçlerce parçalanması durumunda, Irak Kürtlerinin de kendi kaderlerini tayin etmek üzere harekete geçmeleri onların hakkıdır. Üstelik bugün, Irak Kürtleri, pratik olarak böyle bir hareketlenme içerisinde değillerdir. Ama kendi varlıklarını bölge ülkelerinin saldırılarına karşı güvence altına almaya özel bir önem vermektedirler.

Ancak Irak Kürtlerinin daha fazla özgür olmasından, hele hele ayrı devlet kurmaya yönelme olasılığından en fazla rahatsızlık duyanların başında, işbirlikçi Türkiye egemen sınıfları gelmektedir. İşbirlikçi egemen sınıflar, istisnasız olarak, Irak Kürtlerinin bağımsızlığa yönelmesinin, baskı ve terörle sindirmeye çalıştıkları Türkiye Kürtleri için “kötü örnek” olacağını ileri sürmekte, bunu son derece tehlikeli bulmakta, gerekirse Irak Kürtlerini “zorla Irak bütünlüğü içinde tutacaklarını” dile getirmektedirler. Egemen sınıflar içerisinde bir kanat ise, Amerikancı, Özalcı politikaların gündeme getirilmesini, Irak Kürtlerine “ağabeylik” yapılarak, onların Türkiye ile bütünleşmesini teşvik edecek, özünde ilhakçı olan –açıkça işgal yoluyla “ağabeylik”i savunanlarda vardır– bir anlayışı savunmaktadır. Yani işbirlikçi egemen sınıflar, Irak Kürtlerinin kendi kaderlerini tayin haklarının karşısına en büyük ve kararlı düşman olarak çıkmaktadırlar.

Bir süre önce, gazeteci Fikret Bila, etkin görevlerde bulunmuş emekli “paşalar”la bir dizi röportaj yapmış, bunların bir kısmı Milliyet gazetesinde yer almış, daha sonra da röportajların tamamı kitap olarak yayınlanmıştı. Bila ile konu üzerine yapılan bir röportaj Milliyet’te daha sonra yer aldı. Bila’nın Kuzey Irak ile ilgili olarak emekli “paşalar”ın halet-i ruhiyesini yansıtan –aslında bu, egemen sınıfların bu konuya ilişkin genel tutumlarını yansıtmaktadır– aşağıdaki şu gözlemi önemlidir: Bila ile röportajı yapan Sevimay soruyor, “Kuzey Irak’la ilgili ne düşünüyorlar?” ve Bila yanıtlıyor, “Komutanların çoğunda bölünme kaygısı var. Bu da Kuzey Irak’la ilgili bir sorun. Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti kurulamayacağı inancındalar. Burada, Sevimay yeniden soruyor: “Ya kurulursa?”
Bila, bu soruyuysa şöyle yanıtlıyor: ”O zaman bunu bir beka meselesi olarak değerlendiriyorlar. Yani savaşmayı göze alabilirler. Çünkü tehdit algılamasını sıralarken ‘birinci PKK’ demiyorlar. Birinci, bağımsız Kürt devleti. İkinci Kerkük’ün statüsü. Üçüncü, bunların bir unsuru olarak PKK.” Sevimay burada yeniden soruyor: “Neden Kürt devleti birinci sırada?” Bila’nın bu soruya yanıtı şöyle: “Irak’ın toprak bütünlüğünün bozulması Türkiye’nin de toprak bütünlüğünü bozar diye. Çünkü iki coğrafya arasında demografik geçirgenlik söz konusu. ‘Asıl risk budur’ diyorlar.” (18 Kasım Milliyet)

Demek ki, kısa bir süre öncesine kadar ülkeyi yönetenler açısından –aralarında Evren ve eski genelkurmay başkanları da var–, Irak Kürt sorunu bu kadar açık ve net! Her ne pahasına olursa olsun, Irak Kürtlerinin bağımsızlığına karşı çıkılacaktır. Irak Kürdistanı’nın bağımsızlığı demek, Türkiye’nin bölünmesinin başlangıcı demektir! Ama bunun dışındaki statüler çeşitli biçimlerde kabul edilebilir vb... (“Ağabeylik”ten baskı altında tutmaya kadar uzanan alternatifler dizisi!)

Şimdi yanıtı aranması gereken soru şudur: İşbirlikçi egemen sınıflar Irak Kürtlerinin bağımsızlığını engellemek için ne gibi çarelere baş vurmaktadırlar ve baş vurdukları çözümler onları nerelere sürüklemektedir? Bu sorunun yanıtlanması, aynı zamanda işbirlikçi egemen sınıfların bölgede emperyalizmin yedeğinde oynayayacakları rolü de açığa çıkaracak özelliklere sahiptir.

 

ÇÖZÜM İŞBİRLİKÇİLİĞİ DERİNLEŞTİRMEDE ARANIYOR

Başbakan Erdoğan, bir süre önce, Kuzey Irak’a bir harekatın çok ateşli tartışıldığı bir dönemde ABD’yi ziyaret etti. Bu ziyaretin ardından tansiyon yavaş yavaş düşmeye başladı ve son günlerde Irak’ın kuzeyine “teröristleri hedef alan” sınırlı bir harekatın yapılabileceğini, Kuzey Irak Kürt yönetimi ve merkezi Irak yönetimi de artık kabul ediyor. Ardından, Irak Dışişleri Bakanı Zebari, Kandil Dağı’nın insansız bölge olduğunu ilan ediverdi. Bu, açıkça, “atış serbest” anlamına geliyor. Bu arada ABD’li generaller Türkiye’ye geliyor ve Genelkurmay’da görüşmelerde bulunuyorlar. Neler oldu da sorun bu hale geldi, işbirlikçi egemen sınıfların bazı konularda önü açıldı? Bu, yanıtlanması gereken bir sorudur. Bu sorunun yanıtı açısından, Başbakan Erdoğan’ın kısa bir süre önce ABD ve İngiltere ile yaptığı görüşmeler kilit önemdedir.

Erdoğan’ın ABD Başkanı Bush ile yaptığı görüşmenin ayrıntıları bilinmemekle birlikte, Ortadoğu ve İran sorunundaki bazı önemli konularda ABD politikalarına destek olunacağının belirtileri yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. Şimdi merak edilen şu: İşbirlikçi egemen sınıflar ABD emperyalizmine hangi lanetli amaçlarında hizmet edecekler ve karşılığında ne alacaklar? Bu sorunun yanıtı, bugün Ortadoğu’da ABD açısından en büyük sorun nedir ve ABD emperyalizminin gırtlağına sarılmak istediği ülke hangisidir sorusunun yanıtında gizlidir. Bu ülke, kuşku yok ki İran’dır ve sorun da İran sorunudur. ABD, işbirlikçi Türkiye egemen sınıflarını İran politikası için kendi yedeğine almak istemekte, bunun için işbirliğinden şantaja kadar pek çok yöntemi kullanmaktadır. ABD’nin, İran’a yönelik emperyalist emellerini gerçekleştirmek için, işbirlikçi egemen sınıfların yardımına ihtiyacı vardır ve ABD, bunun için, sadece kendi girişimleriyle yetinmemekte, stratejik müttefikleri İsrail ve İngiltere’yi de harekete geçirmektedir.

Bu durumun en son örneği, İngiltere ile yapılan anlaşmadır. Erdoğan’ın son İngiltere ziyaretinde, İngiltere ile birden bire “stratejik işbirliği anlaşması” imzalandığı açıklandı ve İngiltere ile diplomatik ilişkiler sıklaştı. Yapılan “stratejik işbirliği” anlaşmasının açıklanan maddelerine bakıldığında ise şunlar yer alıyor: İngiltere, Türkiye’nin AB’ye katılım sürecini destekleyecek, Kıbrıs Türklerine uygulanan izolasyonların sona erdirilmesine yardım edecek, savunma alanındaki ilişkiler derinleştirilecek, PKK’nın özellikle AB coğrafyasındaki terör tehdidine karşı işbirliği geliştirilecek, Irak’ın toprak bütünlüğü ve siyasi birliğinin korunması konusunda ortak diyalog yapılacak, Ortadoğu’da uzlaşma teşvik edilecek, İran konusundaki BM Güvenlik Konseyi süreci desteklenecek, Türkiye’de bir İngiliz üniversitesi kurulacak vb.. (bu maddeler, ziyaretin ardından günlük gazetelerde yer alan haberlerden derlenmiştir).

Bu maddelerin her biri, İngiliz emperyalizminin, ABD’nin destekçisi olarak, Türkiye’nin sorunları üzerinde söz sahibi olmasını öngören maddelerdir. Ancak bu maddelerden özellikle bazıları dikkat çekicidir ki, bunlar arasında, İran’a yönelik olarak BM Güvenlik Konseyi sürecinin desteklenmesine ilişkin madde ve Ortadoğu’da “uzlaşmanın teşvik edileceğine” ilişkin olanlar da vardır. Bu maddeler, diplomatik dilde nasıl ifade edilirse edilsin, işbirlikçi egemen sınıfların Ortadoğu’da ABD ve İngiliz emperyalizmi ile –Anglo-Sakson emperyalizmi “derin” bir uşaklık ilişkisine girdiğinin açık kanıtlarıdır.

Bu arada hükümetin “çok yönlü politika” demagojileri eşliğinde, İran’la da özellikle enerji alanında anlaşmalar yapılmakta, bu ülke de “hoş tutulmaya” çalışmaktadır. Egemen sınıflar, İran’la bu tür ilişkilere girerken, kolayca anlaşılabilecek gerici amaçlar gütmektedirler. Bu gerici amaçların bir yanında, kendilerini daha uygun bir fiyata emperyalist efendilerine pazarlamak, onlar açısından bölgede vazgeçilmez bir “müttefik” olma pozisyonu kazanmak vardır. Anlaşmaların İran yönüne gelince; işbirlikçi egemen sınıflar bu anlaşmalar karşılığında bir yükümlülük altına girmemekte, İran’a karşı yapılacak bir saldırıda uğursuz roller oynamaları durumunda, “İran’ın dünya ile ters düştüğü” bahanesini rahatlıkla ileri sürme, bu durumda yapabilecekleri hiç bir şeyin olmadığını söyleme kıvraklığını edinmektedirler.

İngilte ile yapılan anlaşma şu açıdan da önem taşımaktadır ki, İngiltere 1. Dünya Savaşı sonunda Osmanlı İmparatorluğu’nu yenilgiye uğratan, elindeki toprakları işgal eden ve bugünkü Türkiye-Irak sınırını çizen ülkedir. Osmanlı’nın eski Musul Eyaleti’nin statüsü konusu önce sürüncemede kalmış, daha sonra, 1926’da yapılan anlaşma ile sınırlar bugünkü biçimini almıştır. Ve, işbirlikçi egemen sınıflara, Musul konusunda, 1926 anlaşmasının bazı belirsizlikleri kullanılarak –eski Musul eyaleti Kerkük’ü de içine almaktadır–, mavi boncuk atılmaktadır. Eğer işbirlikçi Türkiye egemen sınıfları “Musul sorunu”nu bu fırsattan yararlanarak “çözme” hevesine kapılırsa, ülkeyi ve halkı beladan belaya sürükleyecek bir gerici planın içine balıklama dalmış olacaklardır.

Musul konusunda 12 Eylül askeri darbesinin lideri Kenan Evren’in gazeteci Bila’ya söyledikleri, işbirlikçi egemen sınıfların bazı kesimlerinin niyetlerinin anlaşılması bakımından önem taşımaktadır.

Bila’nın Kenan Evren’le yaptığı röportajda şöyle bir bölüm –uzun olsa da aktarmakta yarar var yer alıyor:

1991 Birinci Körfez Savaşı sırasında rahmetli Turgut Özal'ın Kuzey Irak'a girmek istediği, dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Necip Torumtay'ın karşı çıkarak istifa ettiği biliniyor. Özal, bu konuda size danışmış mıydı? Gerçekten Kuzey Irak'a girme konusunda kararlı mıydı?

- Evet. Musul'a girecekti. Niyeti öyleydi. Ben o tarihte Cumhurbaşkanlığından ayrılmıştım. Marmaris'e yerleşmiştim. Cumhurbaşkanı Özal'dı. Onun da Marmaris'te yazlık yeri vardı (Okluk koyundaki Cumhurbaşkanlığı tesisleri). Özal da oralardaymış, bayram vesilesiyle. Marmaris'te bana geldi, yanındaki erkanla birlikte. Evde konuştuk. Dedi ki: 'Bu ABD'nin Irak harekâtı sırasında biz de kuzeyden girelim, bu Musul meselesini halledelim, ne dersiniz?'

Benim anladığım kadarıyla, ABD Başkanı baba Bush'la konuşmuş. Musul işi takılmış aklına. Öyle anlıyorum. Baba Bush'la anlaşmış. Çünkü kendi başına böyle bir karar veremez.

O zaman kendisine dedim ki: 'Sakın ola böyle bir şey yapma. Böyle bir harekâta girişme. Çok zor bir harekâttır ve oraya girdikten sonra burnunu çamurdan kurtaramazsın. Orası bir gayya kuyusudur. Gireriz ama o bataktan kurtulamayız. Bütün Arap âlemini de karşımıza alırız.'

Beni sessizce dinledi. Bir şey demedi. Israr da etmedi. Benden sonra Genelkurmay Başkanı Torumtay'la konuşmuş bu işi. Sonradan öğreniyorum ben. O da karşı çıkmış. O zamanki Başbakan Yıldırım Akbulut'la konuşmuş, o da karşı çıkmış. Fakat yine de Özal bu işe kararlı görünüyor, Musul'a girecek.

Fakat, Genelkurmay Başkanı, 'olmaz' deyip istifa edince, o iş öyle kaldı, harekât yapılmadı. Ama, Özal'ın niyeti oydu. Özal'ın niyetini anlıyorum, ama zaten Kerkük, Musul petrollerini bize bırakmamışlar ki! İngiltere var. Bize petrolden belli bir yüzde karşılığı para önerilmiş, sonra toptan bir paraya razı olunmuş falan, ortada dayanılacak bir hak da kalmamış yani böyle bir harekat için.

Biz asıl hatayı o zaman yapmışız. Artık bitmiş. Bir hak iddia etmemiz mümkün değil. O nedenle bir harekât yapılmadı o zaman. İyi de oldu yapılmadığı... Yapılsaydı, belki bugün ABD'nin düştüğü duruma biz düşerdik. Girerdik, çıkamazdık. Benim kanaatim bu.” (Milliyet)

Evren’in Özal’ın niyetine ilişkin söyledikleri bunlardır. Bugünkü politik gerçekler ve uluslararası durum, bu tür işlerin hayal olduğunu ortaya koymuştur. Ancak egemen sınıf sözcülerinin Kuzey Irak’a yapılacak harekat üzerine yaptıkları tartışmalarda İngiltere ile yapılan 1926 Ankara Anlaşması’na atıf yapmaları bütünüyle fantezi değildir. Çünkü bu anlaşma, taraflara sınırın 75 km içerisine kadar girerek operasyon yapma hakkı –anlaşma bunu şakilere ve eşkiyaya karşı olarak tanımlamaktadır– tanımaktadır. O tarihlerde sınırın bu tarafında Türkiye varsa, diğer tarafında İngiltere vardır!

Açıkçası sorun fantezi ve hayallerden soyutlandığında, bugün ortaya çıkan tablo şudur: ABD ve müttefikleri ile Irak yönetimi ve Kürt bölgesel yönetimi PKK’ya karşı sınırlı bir harekat yapılması konusunda anlaşmışlar, PKK’yı bölgede Türkiye’ye karşı eylem yapmama konusunda baskı altına almayı amaçlamışlardır. İşbirlikçi egemen sınıfların Kuzey Irak’ın bağımsızlığa yönelmeyeceği yönünde bazı garantiler almış olmaları, hatta onların konumlarını garanti edecek pozisyona razı olmayı kabul ettikleri de –bunun bazı belirtileri bulunmaktadır, bu yazı hazırlanırken bu konuda bazı gelişmelerin olduğu bilinmektedir– varsayılmalıdır. Bu, şu açıdan gericidir ki; bu gerici anlaşmalar, Türkiye Kürtlerinin en temel haklarının inkarı üzerinden sağlanmaktadır.

İşbirlikçi egemen sınıfların “bu aldıklarına” karşılık olarak, özellikle İran konusunda bazı yükümlülükler altına girmiş oldukları ihtimali de oldukça büyüktür. Bu durum, Türkiye halkını Ortadoğu bataklığının içine boylu boyunca atmak anlamına gelmektedir ve bu yanıyla büyük bir tehlikeyi içermektedir. İşbirlikçi Türkiye egemen sınıfları bugüne kadar Ortadoğu’da ABD yanlısı bir rol oynamakta ve ona destek sunmaktaysa da, şimdi bütün bunlara ek olarak, ABD emperyalizmi ve stratejik müttefiklerinin yedeğinde, geçmişte olmadığı biçimde Ortadoğu sorunları içerisine doğrudan askeri biçimleri de içerecek tarzda girme hevesi göstermektedirler.

Bu, son derece tehlikeli bir gelişmedir ve Ortadoğu’da komşu halklara karşı kanlı, canice, uğursuz planlara dahil olmak anlamına gelmektedir. Ancak işbirlikçi egemen sınıflar şunu bilmek zorundalar ki; işbirliğine girdikleri güçler, “bize Sevr’i dayatmak istiyorlar” dedikleri –Sevr’in dayatıcı muhatabı İngiltere’dir– güçlerdir. Bölgede genel bir altüst oluş gündeme gelirse, halklar ağır bedeller ödeyecekler, Türkiye’nin bu süreçten nasıl çıkacağı da belli olmayacaktır. Ortada ava gidenin avlanacağı bir durum vardır. Bu nedenle, Türkiye işçi sınıfına ve halklarına, bölgenin diğer halklarına önemli görevler düşmektedir. Kuşkusuz bu görevlerin başında emperyalizme karşı dayanışma ve mücadele ile bölgeye yapılan dış müdahalelerin püskürtülmesi gelmektedir. Eğer Ortadoğu halkları emperyalizme karşı zafer kazanır, bu güçlerin ayağını bölgeden kesmeyi başarabilirlerse, kendi aralarında tam hak eşitliğine ve kardeşliğe dayanan politik çözümler bulmayı da başaracaklardır ya da böyle bir başarıyı ancak bu çözümü bulup uygulayarak kazanabilirler.