Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

piyasacı kuşatmaya karşı intifada!

 

Eğitim Sen’in 2-3 Kasım’da düzenlediği Demokratik Üniversite Sempozyumu’nda, üniversiteye ilişkin birçok sorun kapsamlı olarak masaya yatırıldı. Sempozyumda sorunları tartışmanın ötesine de geçilerek, “ne yapmalı” sorusuna da yanıt arandı. En çok öne çıkan konu ise, üniversite ve akademiyi topyekün saran piyasacı kuşatma oldu. Sempozyum, bu kuşatmanın bir fotoğrafının çekilmesinin yanı sıra bu kuşatmaya karşı yürütülecek mücadelenin genel çerçevesinin belirlenmesi noktasında da oldukça verimli geçti.

Uluslararası katılımın da sağlandığı sempozyumda, Yunanistan Orta Dereceli Okullarda Çalışan Öğretmenler Federasyonunu (OLME) Başkanı Grigoris Kalomiris’in sunduğu, Yunanistan’daki neo-liberal saldırı ve buna karşı başarıyla sürdürülen mücadeleyi anlatan heyecan verici ve öğretici bildirinin tam metnine, Özgürlük Dünyası’nın bu sayısında yer veriyoruz.

Kalomiris’in bildirisi ve sempozyumdaki tartışmalardan hareketle, “piyasacı kuşatma ve kuşatmaya karşı nasıl bir mücadele” sorusuna ilişkin bir çerçeve üzerine ise şunlar söylenebilir:

 

ÜNİVERSİTELER VE NEO-LİBERAL DÖNÜŞÜM

Sempozyumda da vurgulandığı üzere, üniversiteleri saran piyasacı kuşatma, Türkiye’nin yanı sıra dünyanın dört bir yanında süregiden neo-liberal dönüşümün bir parçasıdır ve buna karşı yürütülecek mücadele de, ancak toplumsal mücadelelerinin bir parçası olduğu ölçüde başarıya ulaşma şansına sahiptir. Üniversitelere sıkışan, üniversite bileşenlerinin ötesine seslenemeyen bir mücadelenin, bu topyekün saldırı karşısında başarısız olması kaçınılmazdır. Genelde eğitimin, özelde ise üniversite eğitiminin çeşitli biçimlerde ticarileştirilmesi, piyasalaştırılması, özelleştirilmesi, açıktır ki, tüm kamu hizmetlerinde yaşanan bir süreçtir.

Ancak bu sürecin özgünlüğü, üç yönlü işlemesidir.

 

ÜNİVERSİTE EĞİTİMİNİN ÖZELLEŞTİRİLMESİ

Birincisi, diğer kamu hizmetlerinde olduğu gibi, eğitimin, piyasa kurallarına tümüyle tabi kılınıp, sermaye birikiminin bir alanı haline getirilmesi, üniversitelere, öğrencilere, bilimsel faaliyetlere ayrılan bütçenin kısılarak üniversitelerin kendi bütçelerini yaratmaya zorlanmaları, harç paraları, üniversitede sunulan neredeyse her türlü hizmetin paralı hale getirilmesi, kamu hizmeti nosyonunun yok edilmesi ve ücretlendirilmesi veya özel üniversiteler ve devlet üniversitelerindeki paralı bölüm ve programlar yoluyla doğrudan özelleştirmedir. Bunun doğal sonuçları, amiyane ifadesiyle, “paran kadar eğitim” ilkesinin hakim olması, ilkokuldan üniversiteye, emekçi çocuklarının eğitim ve özellikle de üniversite eğitimi hakkından yoksun kalmasıdır. Bir başka deyişle, bu süreç, kamusal bir hizmetin içinin boşaltılması, bu kamusal hizmetten yararlanacak geniş yığınlardan kopartılması, uzaklaştırılmasıdır. Bununla birlikte, diğer kamusal hizmet sunucuları gibi üniversite çalışanlarının da iş güvencesinin yok edilmesi, ücretlerinin baskılanması, çalışma koşullarının kötüleşmesi ve işgücü açığının büyümesi de bu kapsamda ele alınabilir.

 

BİLİMSEL ÜRETİMİN PİYASALAŞTIRILMASI

İkinci olarak, üniversitelerin “eğitim sunma” görevinin yanı sıra “kamu yararına bilimsel üretimde bulunma” görevi de piyasa lehine aşındırılmaktadır. Bilimsel üretim, piyasa ölçütlerine göre yeniden şekillendirilmekte, toplum yararı ilkesi yerine kârlılık ve piyasada uygulanabilirlik esas alınmaktadır. Yani bilimsel üretim, doğasıyla çelişir biçimde metalaştırılmakta ve piyasanın tahakkümüne tabi kılınmaktadır. Sanayi-üniversite işbirliği adı altında yürütülen çalışmalar, projeler, TEKNOKENTLER, bilimsel üretimin piyasa terazisine vurulması (ör. akreditasyon, standardizasyon, performans değerlendirilmesi vb.), üniversite müfredatının yeniden yapılandırılması (ör. iktisat eğitiminde neo-klasik iktisadın hakimiyeti), üniversite eğitiminin piyasaya nitelikli ara eleman yetiştirecek biçimde düzenlenmesi, üniversitelerin meslek yüksekokullarına dönüştürülmesi, bu bağlamda değerlendirilebilir.

 

İDEOLOJİK HEGEMONYANIN KURULMASI

Üçüncü olarak, eğitimin diğer kademelerinde olduğu gibi, üniversite eğitimi de, kapitalist sistemin yeniden üretiminin ideolojik altyapısını daha da güçlendirecek biçimde yeniden yapılandırılmaktadır. Üniversiteyi üniversite yapan eleştirel, sorgulayan aklın yerini itaat ve hakim olanı içselleştirme almaktadır. Birinci ve ikinci mecrayla da birleşecek biçimde, resmi ideoloji ile bezenmiş neo-liberal ideolojinin tahakkümünün üniversitelere de yaygınlaştırılması, akademik özerkliğin tırpanlanması, üniversite öğrencileri ve akademisyenlerin zihinsel düzlemde de piyasa çarkına itilmesi, ufuklarının sınırlandırılması ve neo-liberal insan kalıbı içine sokulmaya çalışılmaları, bireyciliğin ve rekabetin öne çıkarılması, özellikle sosyal bilimlerde Marksizmin ve eleştirel analizin dışlanması, üniversite yaşamının ve üniversite mekanının piyasacı biçimde yeniden düzenlenmesi, örgütlülük ve muhalefetin çeşitli biçimlerde bastırılmaya çalışılması, bu kapsamda düşünülebilir.

 

NASIL BİR MÜCADELE?

Yukarıda genel hatlarıyla ele almaya çalıştığımız piyasacı kuşatmaya karşı yürütülecek mücadelenin çok yönlü olması da kaçınılmazdır. Bu kuşatmanın kurulmasında kendi aralarında çatışır gibi görünseler de, YÖK’ten askerlere, AKP hükümetinden sermaye örgütlerine, egemen güçlerin birleştikleri açıktır. O halde, tüm bu güçlerden bağımsız bir noktadan hareket edilmesi zorunludur. Öğrencisinden asistanına, akademisyeninden idari çalışanına ve işçisine kadar, tüm üniversite bileşenlerinin birlikte hareket etmesi ve üniversitelerdeki piyasacı dönüşümden olumsuz etkilenen tüm toplumsal kesimlerle buluşması, en genel ifadesiyle “özerk, demokratik, ücretsiz üniversite” talebi ve mücadelesinin emekçi sınıflara yaygınlaştırılması ve toplumsal mücadele içinde konuşlandırılması, bu mücadelenin ihtiyaç duyduğu araçların yaratılması ve mevcut araçların devreye sokulması, yeni bir birleşik mücadele hattının örülmesi kaçınılmazdır.

Yukarıda genel hatlarıyla özetlemeye çalıştığımız kuşatma bir bütündür ve ancak üniversitelerin kendi içindeki özgünlükleri, gündemleri ve taleplerini göz ardı etmeyen, hatta bunlardan da beslenen ve bunları birleştiren, kuşatmayı tüm boyutlarıyla deşifre eden ve buna karşı çok boyutlu, ama mutlaka bütünlük içinde yürütülecek bir mücadele ile aşılabilir. Yunanistan örneği, böylesi bir mücadelenin ipuçlarını taşımaktadır.

Böylesi bir mücadelenin olanakları ve zemini vardır. İhtiyacımız, sadece yeni bir enerji ve atılımdır. Sözün özü; piyasacı kuşatmaya karşı intifada!