Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

büyük eğitim eylemi yeni hak arama stratejisine kapı araladı*

 

Başkanlık divanında görevli sayın meslektaşlarım,

Sayın katılımcılar,

Sempozyumunuza, Yunanistan’da ortaöğretim kurumlarında çalışan 100.000 öğretmenin mesleki dayanışma ve mücadele azmiyle dolu selamını getiriyorum. Ayrıca, geçtiğimiz öğretim yılı içinde ücretsiz kamusal eğitim için mücadele amacıyla aylarca sokaklara dökülen, on binlerce Yunanlı üniversite öğrencisi, öğretim üyesi ve her kademeden öğretmen adına da sempozyumunuzu selamlıyorum. Ülkemiz eğitimcilerinin ve emekçilerinin düşlediği bir kamusal eğitim için bu mücadeleler bu yıl da sürmektedir.

Eğitim alanındaki kapsamlı eylemler, bir önceki eğitim öğretim yılının başında başladı ve uzun bir süreye yayılması, greve katılan eğitimcilerin dinamizmi ve mücadeleci ruhu ve geniş sosyal kabul ve destek görmesiyle dikkat çekti.

Bizim işkolumuzun iki temel isteği vardı ve bunlar taleplerimizin ana eksenini oluşturup birbiriyle bağlantılıydılar. Bunlardan ilki, gittikçe daha da kötüye giden çalışma hayatındaki işveren-çalışan ilişkilerinin bütününe koşut olarak, eğitimcilerin mali durumuna yönelikti. Diğeri ise, kamusal eğitimin hiçbir ayrım ve hiçbir dışlama söz konusu olmadan eşit bir şekilde ve üst düzeyde tüm çocuklara ve bütün gençlere verilecek şekilde bir bütün olarak iyileştirilmesi ihtiyacına odaklanmaktaydı. İkinci talebimiz, Yunan Anayasasının 16. maddesinin değiştirilmemesi yönündeki istemimizle birleşti. Sözkonusu anayasa hükmüne göre, yüksek öğretim devlet için bir yükümlülük olup, tüm öğrencilere –harç ödemeksizin– ücretsiz olarak sadece devlet üniversiteleri eliyle sağlanmalıdır.

Ülkemiz anayasasının 16. maddesi, yüksek öğrenimin münhasır kamusal karakterini ve genel olarak –hukuksal düzeyde– tüm kademelerde parasız eğitimi devletin bir yükümlülüğü olarak güvence altına almaktadır. Hükümetin yapılmasını desteklediği ve hâlâ ısrarını sürdürdüğü değişiklikle, özel üniversiteler kurulması olanağıyla sermayeye yeni kâr elde etme alanları tahsis edilmektedir. “Kâr amacı gütmeyen” “özel üniversitelerin” kurulmasını destekleyen sözcülerin kitleleri yanlış yönlendiren terminolojisine rağmen, yüksek oranda öğrenim harçları getirileceği ve bu şekilde, bu eğitimdeki sınıfsal engellerin aşırı derece artacağı çok net ve kesindir; çünkü bu üniversitelerde sadece ekonomik durumu buna izin verenler eğitim görebileceklerdir.

Ancak en önemli amaç ve yıkım, bizzat yüksek öğretimin kendisini, onun işlevini ve yönelimlerini hedeflemektedir. Piyasanın öncelikleri ve ihtiyaçları temel alınarak, Anayasa aracılığı ile bütüncül bir değerlendirme sisteminin benimsenmesine dönük bir çabanın verdiği itici güçle, devlet üniversitelerinin, doğrudan sermayenin çıkarlarına ve kârlılık amaçlarına boyun eğmesi ve ticari anlamda ele geçirilmesi için özel üniversiteler, katalizör görevi üsteleneceklerdir. Şu andaki anayasa değişikliğine de ilham veren temel neoliberal dogma, zaten, ‘bundan böyle soysal haklardan değil sadece piyasanın işleyişi içinde öne çıkan bireysel olanaklardan söz edilebilir’ anlayışı üzerine inşa edilmektedir.

Hükümet, başlangıçta, ana muhalefetin de onayıyla, Yunan Parlamentosu’nda, aralarında 16. maddenin de bulunduğu Anayasanın temel bazı maddelerinin değiştirilmesini oylama girişiminde bulundu. Yeni Demokrasi Hükümeti’nin ve (PASOK partisince yürütülen) ana muhalefetin hedefi özel üniversitelerin faaliyetine izin verilmesiydi ve bu şekilde, yüksek öğretimde sözde rekabet ortamının oluşturulması amaçlanmıştı. Hatırlatmakta yarar var, bu iki parti, bir önceki seçimlerde, Yunan halkının yüzde sekseninin oyunu almıştı. 16. maddenin değiştirilmesinin kabulü halinde, esasında üniversitelerin özel teşebbüse tabi olmasının yolu açılmaktaydı, diğer taraftan da, en varlıklı sosyal sınıfların çocuklarıyla işçi sınıfının çocukları arasında eğitim alanında var olan fırsat eşitsizliği daha da artmaktaydı. Özelleştirme sürecinin diğer eğitim kademelerine de, yani ilköğretim ve ortaöğretime de sıçrayacağı yönündeki tehlikeyi sezmekteydik. Güç dengesindeki olumsuzluklara ve kitle iletişim araçlarının, özellikle de televizyonun büyük ölçüde oynadığı olumsuz role rağmen, neoliberal eğitim politikarına karşı mücadeleye başladık ve sloganımız 16. maddenin değiştirilmemesiydi. Silahımız, eğitim çalışanlarının ve daha başından itibaren ülke genelindeki eğitimcilerin taleplerini ve mücadelesini haklı gören Yunan toplumunun geniş sosyal katmanlarının ortak tavrıydı.

Mücadelemiz, kapsamı ve dinamizmiyle, ülkemizde kısa süre önce yaşanan sosyopolitik gelişmelere renk kattı. Eğitim camiasının olağanüstü mücadelesi, boyun eğme ve sözde engellenmez olanla uzlaşmayı destekleyenler karşısında, ortaklaşa hareket etmenin ve hakkını aramanın gücünü ortaya koydu. Bu mücadele, çöküş ve kriz zihniyetinin birlikte dillendirdikleri tezler karşısında, kararlı, bir o kadar da ümit verici uzun soluklu mücadelelerin gereğini ön plana çıkarmıştır. Ana muhalefet, eğitim dünyasının tamamının yürüttüğü mücadelenin baskısı karşısında ve bu mücadeleye verilen halk desteği nedeniyle, süreç içinde tutum değiştirmek zorunda kaldı ve anayasa değişikliği konusunda hükümetle ortak hareket etmekten vazgeçti. Bu sayede, anayasa değişikliği için mecliste aranan çoğunluk ortadan kalktı ve hükümetle zenginler sınıfının, kamusal niteliği haiz yüksek öğretimi tartışmaya açma çabaları beklenmedik bir şekilde sona erdi. Doğal olarak, bu planlarından, kısa süre önce, Eylül 2007’de yapılan seçimlerden sonra da vazgeçmediler. Hükümet, özellikle üniversite diplomalarının tanınmasında, Avrupa’nın eğitim politikasını bahane ederek, aynı yöndeki tavrında ısrar etmektedir.

Bir başka talebimiz, ücretlere ilişkin olup (bugün yaklaşık olarak 1.050 euro olan) yeni atanan bir öğretmenin maaşının net 1400 Euro’ya yükseltilmesiyle ilgiliydi.

Bu talep, eğitim camiası çalışanlarının ihtiyaçları ve hakları doğrultusunda makul bir istemin net bir şekilde dile getirilmesinden ibaretti. Bu isteğimiz, her defasında işbaşındaki hükümetin sonu gelmez kemer sıkma yönündeki mali politikalarının kabul edilebilir sınırları içinde dilencilik addedilebilecek bir talep değildir. Bu mücadele, münhasır bir toplumsal hak olarak, gerçek anlamda ücretsiz bir kamusal eğitimin talep edilmesini birinci derecede bir mesele haline getirmiştir. Bu arada, bu mücadele, kamusal eğitime devlet tarafından sürekli olarak yetersiz düzeyde kaynak aktarma politikasını ve bunun zayıf sosyal sınıflar açısından yarattığı olumsuzlukları ve kamusal eğitimin genel anlamda özel sektör tarafından ele geçirilmesini çok açık bir şekilde teşhir etmiştir.

Kısa süre önce yaşanan bu büyük eylemin en önemli işlevi, eylem gücüyle temel düzeyde fikirler üretmesi ve bu eğitim öğretim yılında da çalışanların devam eden mücadeleleri için ve eğitim alanındaki hak arama girişimleri için yeni bir stratejiye kapı aralamak olmuştur. Bugünkü mevcut koşullarda, emekçilerin haklarına karşı hakim çevrelerin yürüttüğü topyekun saldırı ve çalışanların tarihsel kazanımlarını yok etme çabaları karşısında galip gelebilmek için, şekil ve içerik bakımından eşgüdüm içinde yapılacak mücadeleler tek seçenektir.

Geçen yıl yapılan eylemelerde eğitimin her üç kademesinden binlerce eğitimci, üniversite öğrencisi ve çalışan, ücretsiz kamusal eğitimi ve münhasır bir sosyal hak olan eğitim hakkını kökten tartışamaya açan, eğitimi ve çalışanları hedef alan halk karşıtı politikalara direnmek için ülkenin tüm büyük kentlerinde sokaklardaydılar. Bu on binlerce grevci ve gösterici, emeğin ve genel olarak toplumun aleyhine olacak şekilde, eğitimin özel sermayeye, işletmelere ve kârlılığın arttırılması ihtiyacı ve önceliklerine teslim edilmemesi yönündeki taleplerini haykırdılar. Şüphesiz ki, bu mücadeleden önemli kazanımlar elde edildi. Ana muhalefetin (PASOK) bir önceki mecliste anayasa değişikliği sürecinden çekilme kararı, hareketin, birleşerek mücadele etmek suretiyle zaferler elde etme olanaklarını ortaya koymuştur.

Sayın meslektaşlarım,

Ülkemizde emekçiler, sizinle ve Avrupa’daki ve tüm dünyadaki diğer emekçilerle beraber, çalışma hayatının düzenini bozan ve her alana özelleştirmeleri dayatan, sosyal devleti küçülten ve emekçilerin kazanımlarını ortadan kaldıran, mücadeleyi bastırıp ezen mekanizmaları kalıcı kılan ve ırkçılıkla yabancı düşmanlığını öne çıkaran politikalara karşı savaşmaktadır.

Bilinmektedir ki, eğitimdeki yeniden yapılanma girişimleri her zaman çalışma hayatında da benzer değişimlerle bağlantılıdır ve buna zemin hazırlamaktadır. Bu açıdan bakıldığında, bir gericilik olarak nitelendirilebilecek olan anayasa değişikliği, 103. maddeyi de ilgilendirmektedir. Burada ise, hedef, kamu sektöründe işe yeni girenlerde kadrolu çalışma statüsünün ortadan kaldırılmasıdır; böylece sözleşmeli statüsünde işe girme genelleşecek, yani güvenceden yoksun iş ilişkilerinin önü açılacaktır.

Ülkemiz hükümeti, geçen dönemde, eğitim karşıtı politikasının yaratmış olduğu siyasi açmazları aşmaya çalışırken, bir yıldan beri mücadele bayrağını indirmeyen, geri adım atmayan ve uzlaşmayan ve başını üniversite öğrencileriyle eğitimcilerin çektiği hareketi bastırmak için elinde kalan tek silah olan polis tarafından uygulanan şiddete hiç çekinmeden başvurdu.

Yunan hükümeti, kamusal eğitimin ticarileştirilmesi politikasını rahatça uygulamak için, eğitim alanındaki eylemleri bastırıp yok etmeyi temel hedef olarak belirlemiştir. Gerçekten de 8 Mart 2007 günü inanılmaz bir şiddet ve barbarca muameleye maruz kaldık. 40.000 kişiden oluşan ve üniversite öğrencilerinin, öğretmenlerin ve vatandaşların oluşturduğu göstericilerin gerçekleştirdiği yürüyüşe, emniyet güçleri hükümetin emriyle kimyasal silahların baraj ateşiyle, göstericileri acımasızca dövmek suretiyle, korku salan çok sayıda tutuklamayla müdahale etmiş ve onlarca genç, ben de dahil olmak üzere, ciddi olarak yaralanmış ve aşırı derecede bir şiddet uygulanmıştır. Muhtemelen o tarihte işbaşında olan hükümetin siyasi açıdan yaptığı değerlendirmeye göre, Yüksek Öğretimle ilgili Çerçeve Yasa’nın meclisten geçirilmesiyle bir emrivaki yaratılacak, eylem dalgasını bastırmayı amaçlayan polis şiddetinin arttırılması sonucunda da hareket kırılacak ve eylemciler geri adım atacaklardı. Ancak daha geniş bir toplumsal desteğe sahip olan üniversite öğrencilerinin isyanının kökleri, nedenleri ve politik niteliği, görünenin ötesinde bir derinliğe sahip olduğundan, hareketin gerilemesi, şiddet yanlısı hükümet için arzu edilen, ancak gerçekleşemeyecek bir hedef olarak kalacaktır.

Meclis’te kısa süre önce oylanan ve üniversiteleri ilgilendiren Çerçeve Yasa’yla, üniversitelerde menajerler görev alacak, hükümet kaynak aktarımında seçici olacak, ücretsiz dağıtılan ders kitaplarında kesintiye gidilecek ve üniversite dokunulmazlığına ve öğrencilerin sendikal anlamda örgütlenmesine sınırlamalar getirilecek olmasından dolayı, açıkça bir ticari işletme anlayışı desteklenmektedir.

Yasanın kabul edilmesinden sonra, üniversitelerin işleyişi ile ilgili öne çıkan en önemli konulardan biri de, öğretim üyesi ve yardımcılarının akademik yükseltilmeleriyle ilgili olarak uygulanacak prosedür ve özellikle seçici kurulların ve üç kişilik raportör komisyonunun oluşturulmasıdır. Yeni yasa uygulanırsa, üniversiteler için öğretim üyesi ve yardımcılarının seçimi ve yükseltilmeleri ile ilgili olarak şartların yerine getirip getirilmediğine yönelik değerlendirmeler fiiliyatta donduruluyor. Meclis Bilim Kurulu, ilgili kanun hükmünü anayasaya aykırı bulmuştur. Seçici Kurullar’ın oluşturulması ve iki kez toplanmak üzere aralarında anlaşmaya varmaları ve üyelerinin üçte birinin o üniversiteden bu üniversiteye gidişiyle ilgili öngörülen bürokrasi o kadar karmaşık, zaman kaybına yol açacak nitelikte ve yüksek maliyetli ki (ek ödenek de öngörülmemektedir), netice itibarıyla, öğretim elemanı yükseltilmesi ve seçimi imkansız hale gelmektedir. Bir Üniversite bünyesindeki fakültelerin bu çapta bir etkinliği sonuçlandırmaları mümkün değildir. Bu prosedür, Milli Eğitim Bakanlığı’nda akademik yükseltilmeleri tam anlamıyla merkezden yönlendirilen mekanizmaların oluşmasına ya da ulusal düzeyde bilim dallarında hegemonya oluşturacak grupların ortaya çıkmasına yol açabilir.

Bu nedenlerden dolayı, Üniversite Öğretim Elemanları Federasyonu (POSDEP), üniversiteler için çalışma şartları, yükselme, üniversite hocalarının rolü ve konumu  ile üniversitenin bizzat işleyişi ve karakteriyle ilgili olarak yakın gelecekte karanlık bir tablo oluşacağının altını çizmektedir.

Şunu da belirtmek gerekir ki, yeni çerçeve yasa ile, tüm üniversite hocalarından (altı ay içinde) ait oldukları alanlarla uyum halinde olmak üzere çalışma alanlarını yeniden belirlemeleri istenmektedir. Yani yeni yasa, “yeni tip üniversite kürsüsü”nü kurumsal anlamda oluşturmaya çalışmaktadır. Yasa, üniversiteleri ilgilendiren, onların bilimsel faaliyet konularının belirlenmesi, fakültelerin kurulması ve çalışması gibi akademik konulara Eğitim Bakanlığı’nın bunaltıcı düzeyde siyasi müdahaleciliğini kurumsal hale getirmektedir ve bu da, onların akademik özerkliğine amansız bir şekilde darbe vurmaktadır.

Sözü edilen nedenlerden dolayı, Üniversite Öğretim Elemanları Federasyonu (POSDEP) akademik organlara bir çağrıda bulunmaktadır ve yeni düzenlemeleri uygulamamalarını ve seçici kurulların şu ana kadar geçerli olan yasa çerçevesinde oluşturulmasına karar vermelerini ve bu sayede anayasanın güvencesi altında bulunan yüksek öğrenim kurumlarındaki fakülte ve bölümlerin özerkliğini korumalarını ve böylece üniversitelerin zaten çok düşük olan bütçelerini (seçici kurul üyelerinin oradan oraya hareket etmesinin doğuracağı) ek giderlerle daha fazla yük altına sokmamalarını istemektedir.

Ayrıca akademik organların, üniversitede ders verenlerin bilim alanlarını yeniden belirlemeye yönelmemesi de istenmektedir, çünkü (hâlâ yürürlükte olan Anayasanın 16. maddesine göre) bugüne kadar mutlak özerkliğini korumuş devlet üniversiteleri için doğrusu da budur.

Hükümetin, içine üniversite öğrencilerini de alan, geniş katılımlı eğitim hareketi ile çatışmasında, meselenin, üniversiteler için çıkarılmış olan ve hükümetin yanı sıra etkili çevrelerin politikaları için de önemli ve başlı başına bir değer taşıyan eğitim karşıtı Çerçeve Yasa’nın kaderinden ibaret olmadığını hepimiz biliyoruz. Buna ek olarak, yaşamsal öneme sahip olan, eğitim hakları, çalışma hayatı ile ilgili kazanımları ve demokratik hakları da bütünüyle ortadan kaldırmayı amaçlayan bir politikanın etkililiği ve kaderi de riske atılmaktaydı.

Bununla birlikte Eylül ayında yapılan seçimlerden sonra oluşan hükümet -aynı partinin, Yeni Demokrasi Partisi’nin hükümeti-, eğitim hareketinin devam eden baskısı karşısında, Çerçeve Yasa’nın doğrudan değil, ancak aşamalı bir şekilde uygulamaya konulacağını ve bu süreçte üniversite öğrencileri ve akademik personelle işbirliği yapacağını açıklamak zorunda kaldı. Tüm eğitim camiasının katılımıyla gerçekleşen mücadelenin oynadığı rolün etkisine dair bir örneği de, eski Milli Eğitim Bakanı’nın Eylül seçimlerinde milletvekili dahi seçilememiş olması oluşturmaktadır ve bunun sonucunda göreve bir başkası atanmıştır.

Dün Eğitim-Sen’in sempozyumuna katılmak üzere uçağa binmeden önce, Atina kent merkezinde tüm eğitimcilerin katılımıyla gerçekleştirilen bir başka mitingteydik. Tüm kademelerden yaklaşık 10.000 eğitimci ve her kademeden öğrenci, bir ağızdan, Avrupa Birliği’nin 36/2005 sayılı direktifinin ulusal hukuka adapte edilmesine karşı olduğumuzu dile getirdik.

Bu 36/2005 sayılı direktifin uygulanması, Yunanistan’da faaliyet gösteren üç yıllık “Serbest Eğitim Merkezleri” adını taşıyan kimi okullardan diploması olanlara, dört ya da beş yıllık Yunan üniversitelerinden diploması olanlarla eşdeğer mesleki hakların tanınması anlamına geliyor. Bunun uygulanması halinde, üniversite diplomalarının aşağı yönde yıkıcı etkileri olacak şekilde denkliğinden söz edilecek ve bu şekilde devlet üniversitelerinin sistemi yerle bir olacaktır; çünkü bu sayede, eğitim hizmetleri için serbest piyasa kuralları empoze edilecek ve esasında mezunların kolektif mesleki hakları ortadan kalkacaktır.

Hükümet Anayasayı ihlal ederek, ülkedeki devlet üniversitesi sistemini savunacağı yerde, özel üniversiteleri dayatmak amacıyla bu direktifi uygulayacağını beyan etmektedir.

Sayın meslektaşlarım,

Yunanlı eğitimciler, bu zorlu mücadelede yalnız olmadıklarının farkındalar. Özelleştirme politikaları ve eğitimin özel sektörün emellerine tabi kılınması çabaları karşısında, ücretsiz kamusal eğitimin savunulmasına dönük mücadeleler, uluslararası ölçekte Fransa’dan ve İtalya’dan, uzaklardaki Meksika ve Şili’ye kadar hızla yayılmakta ve tabi ki sizin ülkenizde de ortaya çıkmaktadır.

Ülkenizde devlet okullarındaki eğitimin niteliğinin yükseltilmesi ve kamusal karakterinin korunması yönünde verdiğiniz haklı mücadelede Yunanistan eğitim hareketinin bir bütün olarak sizinle dayanışma içinde olduğunu belirtmek istiyorum. Bu arada, sizin federasyonunuzun son dönemdeki mücadelemize verdiği destek ve gösterdiği dayanışmadan dolayı size teşekkür ederiz. Son yıllarda iki ülkenin federasyonlarının zor anlarda birbirimize destek olma fırsatı bulmuş olması ve çağdaş demokratik bir eğitim için ortak mücadelemizde silahımızın birlik ve dayanışma olduğunu teyit etmiş olmamız oldukça ümit verici bir gelişmedir.

Biz şu hususlarda ısrarcıyız:

Eğitimin ticarileştirilmesi politikası yenilgiye uğratılabilir.

Eğitim satılık değildir.

Eğitim kâr ve kazancın üzerindedir.

Her iki ülkenin eğitimcileri, içine tüm öğrencilerin, tüm eğitimcilerin ve tüm bilginin sığabileceği bir okul için mücadele ediyoruz. Türkiye ile Yunanistan’daki eğitimciler arasındaki dostluk ve işbirliğinin güçlenmesi dileğiyle.



* EĞİTİM SEN Demokratik Eğitim Sempozyumu’nda (3-4 Kasım 2007 Eğitim Sen Genel Merkezi) sunulan bildirinin tam metnidir. Dr. İbrahim Kelağa Ahmet (A.Ü. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi) tarafından çevrilmiştir.

** Yunanistan Orta Dereceli Okullarda Çalışan Öğretmenler Federasyonu (OLME) Başkanı