“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

ABD, Afrika ve AFRICOM

ABD, geçen yılın Ocak ayında açıkladığı yeni savunma stratejisinin merkezine Asya-Pasifik’i koydu. 2011 yılında, dönemin Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, dış politika dergisi Foreign Policy’nin Kasım ‘11 sayısı için kaleme aldığı “Amerika’nın Pasifik Yüzyılı” adlı makalesinde de dış politikada strateji güncellemesinin ip uçlarını vermişti.

Yeni savunma doktrininde Asya’ya verilen önemi ABD Genelkurmay Başkanı Martin Dempsey, bir basın toplantısı sırasında şu sözlerle ifade etmişti: “Eğilimlerin tümü, yani demografik, jeopolitik, ekonomik ve askeri eğilimler, Pasifik’e meylediyor. Bu yüzden gelecekteki stratejik meselelerimiz büyük ölçüde Pasifik bölgesinden kaynaklanacak.”

ABD’nin yeni savunma stratejisini izah eden 8 sayfalık rapor, Bush döneminde ‘uluslararası terörizm’e karşı Güney Asya ve Ortadoğu merkezli bir strateji izlendiği tespitiyle başlıyor. Irak ve Afganistan’da ‘karşı ayaklanma’ ve istikrar operasyonlarının yürütüldüğü belirtilirken, artık büyük ve uzun süreli istikrar operasyonlarına teşebbüs edilmeyeceği ileri sürülüyor.

Stratejinin merkezinde Asya-Pasifik’in olmasındaki etkenlerden birisi “bölgedeki büyük yatırım olanakları” iken, diğeri, açık ki, Çin başta olmak üzere, ABD’nin hesaplarının dışında politika geliştirebilen güçlerin varlığı. Raporda; Çin Halk Cumhuriyeti’nin ABD ekonomisini ve güvenliğini etkileme potansiyeli bulunduğu kaydediliyor.

ABD’nin Asya Pasifik merkezli yeni stratejisi, Ortadoğu ve dünyanın diğer bölgelerinden vazgeçtiği anlamına gelmiyor. İran temel tehditlerden birisi... “Terörle mücadele” konsepti ve enerji güvenliği açısından Ortadoğu’daki gelişmeler de elbette ABD için vazgeçilmez önemde...

Peki, Afrika, ABD’nin Asya-Pasifik stratejisi ve kaynayan kazan Ortadoğu bağlamında nerede duruyor?

Üç başlıktan bahsedilebilir:

Birincisi; ABD’nin yeni güvenlik stratejisinin merkezine koyduğu Asya-Pasifik’in temel gücü Çin... Ve Çin, Asya’daki faaliyetlerinin yanı sıra Afrika, özellikle Sahra Altı Afrika ülkeleriyle hızlı bir biçimde ekonomik ve askeri ilişkilerini geliştiriyor. ABD’nin, Afrika’daki Çin ‘yayılmacılığı’na karşı eli kolu bağlı oturması beklenemez.

İkincisi; ABD’nin ithalata bağımlı petrol talebinin bugün için yüzde 16’sı Afrika’dan karşılanıyor. 2015’te bu oranın yüzde 25’e çıkarılması hedefleniyor. Ayrıca Afrika’nın yeni yatırımlar için müthiş kârlı ve gelecek vaat eden bir ‘ışık’ olduğu tespitleri, hem ABD Hükümeti hem de hükümetin çizgisindeki yayın organlarında yapılıyor.

Üçüncüsü; Afrika’da yatırım ve enerji güvenliğini tehdit eden (dönem dönem anti-Amerikancı olabilen) el-Kaide ve diğer radikal İslamcı güçlerle mücadele...



***

Dolayısıyla emperyalist çelişki ve mücadeleler bağlamında Afrika, dünyanın en stratejik merkezlerinden birisi olmaya aday… 15. yüzyıldan itibaren sömürgeciliğin, köleliğin ve zengin madenlerin coğrafyası, bolluk içinde kıtlığın kara kıtası Afrika; emperyalist güçlerin gündemlerinde yine ön sıralarda yer alıyor.

Dünya petrol rezervlerinin yüzde 10’unu, hidro enerji kaynaklarını, altın, elmas, kobalt, uranyum gibi değerli ve stratejik madenleri topraklarında barındıran Afrika; 2008 kapitalist krizi ve dünya siyasetinde emperyalist kamplaşmanın netleşmesiyle önemini giderek arttırıyor.

Çin’in Afrika’daki yoğun faaliyetleri, özellikle Sahra Altı Afrika ülkeleriyle kurduğu güçlü ticari bağlar, elde ettiği ekonomik imtiyazlar ve yatırımlar; ABD ve Fransa başta olmak üzere Batılı emperyalist güçlerin önüne Afrika konusunu daha da ciddi bir biçimde getiriyor. Kıtlık, açlık, iç savaş gündemleriyle emperyalist belgeliklerde “ikinci-üçüncü derecede” önemli bölge olan Afrika, çoktandır “birincil önemde” kabul ediliyor.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra emperyalist kapitalist dünyanın liderliğini ele alan ABD, Afrika’da sömürgeci bağları olan diğer emperyalist güçlere göre dezavantajlı bir konumdaydı. 1950’li yıllarda başlayıp 70’lere kadar devam eden ulusal kurtuluş savaşları da ABD’nin bölgedeki etkinliğini oldukça zorlaştırıyordu. Bağımsızlığını elde eden ülkelerde emperyalizme karşı öfke; ‘beyaz adam’a güvensizlik, Afrika’nın birliği ve bağımsızlığı ruhu ve inancı, emperyalizmin bölgedeki hesaplarını elbette bozuyordu. Ancak yine de galibiyetin tadını çıkararak, II. Savaş sonrasında bir yayılma ve hegemonya histerisine giren Amerikan emperyalizmi, hatta yerlerini almak üzere eski egemenlik alanlarından sürmeye giriştiği İngiltere, Fransa, Belçika gibi eski sömürgeci güçleri etkisizleştirmek üzere sömürgeciliğe karşı mücadeleleri bile destekler görüntü içinde –iktisadi, mali bağımlılığı öngörüp görünüşte siyasal bağımsızlığa göz yuman– “yeni sömürgecilik”i geliştirmeye yöneldi.

1980’lerden itibaren başlayan neoliberal yapısal dönüşüm dayatması ve Afrika’nın ‘küresel’ dünya ekonomisiyle birleşmesi projesi; kara kıtada yeniden ve hatta eski sömürgeci ilişkilerin de işin içine katıldığı emperyalist sömürü ve talanın önem kazanıp yükselişinin önünü açtı. İkinci önemde addedilen Afrika, en azından 2000’li yıllardan itibaren stratejik mücadelelerin başlıca alanlarından birisi oldu.

Sudan’ın bölünmesi ve ABD yanlısı Güney Sudan Cumhuriyeti’nin kurulması, Somali’deki ‘insani dram’ ve emperyalist müdahale, radikal İslamcı güçlere karşı ‘mücadele yarışı’ çelişen çıkarların konusu olarak gündeme geldi... Son olarak Fransa’nın ABD’nin de desteğiyle Mali’yi işgal etmesi, gözlerin yine Afrika’ya çevrilmesine neden oldu.

Afrika, 2008 Krizi’nden sonra yeni yatırım merkezleri arayan tekeller için ucuz işgücü ve ölçüsüz yağma olanaklarının sınırsız bulunduğu bir bölge olurken, yeni keşfedilen petrol ve doğal gaz rezervleriyle de dikkat çekiyor.

Amerika Birleşik Devletleri, 1999 yılından başlayarak günümüze değin Afrika’daki faaliyetlerini ciddi bir biçimde yoğunlaştırdı. ABD için 1990’larda “ikincil önemde”ki bu kıta, 2000’li yıllardan itibaren “birincil öneme” haiz bir bölge haline geldi. Amerikan şirketlerinin bölgede artan yatırımları ve uzun vadeli hesapları, bu birincil önemi daha da perçinliyor. Başta Çin olmak üzere, Fransa ve bölgenin diğer geleneksel sömürgecilerinin birbirini eze eze girdikleri rekabet, ABD’nin de bölgeye daha ciddi ve hızlı müdahalesini zorunlu kılıyor.

Afrika belki, Ortadoğu kadar emperyalist çelişkilerin henüz düğümlendiği bir bölge değil. Ancak bölgedeki yatırımlar ve askeri hareketlilik, kuzeyinde dünyanın gündemine oturan halk hareketleri, işgaller, güneyde yine halk hareketleriyle birlikte açlık ve yoksulluk, iç savaş ve dinsel çatışmalar; bölgenin önümüzdeki yıllarda stratejik hesapların göbeğinde olacağını, hatta şimdiden olduğunu gösteriyor.

AFRİKA VE ENERJİ KAYNAKLARI

Afrika’da 2 bin yıldır demir, bakır ve altın gibi madenler çıkarılıp işlenmektedir. Batı Afrika altınları, Afrikalı tüccarlar tarafından Sahra çölü boyun­ca taşınıp Avrupa ve Asya ülkelerine satılıyor, hatta kıyı bölgelerine taşınanlar Hindistan’a ihraç ediliyordu.

15. yüzyılda Portekizliler ve İspanyolların girişiyle birlikte, kara kıta, işgalcilere karşı direnen yerlilerin kanına boyandı. Sömürgeciler altın, elmas ve diğer madenlerin üretimini daha da geliştirirken, birçok yeni maden yatağı bulundu. Sömürgeci güçler, Afrika’dan köle kadar yeraltı zenginliklerini de yüzyıllarca çekip çıkardılar. 17. yüzyıldan itibaren İngiltere, Fransa, İtalya ve Hollanda, Afrika’nın özellikle kıyı bölgelerinde koloniler kurdular.

Dolayısıyla Afrika yeraltı zenginlikleri açısından hep önemli bir bölge oldu. Dünyadaki maden kaynaklarının yüzde 20’si bu kıtada. Stratejik olan ve nadir bulunan kıymetli madenler açısından, Afrika, dünyanın en zengin bölgelerinden biri. Yer kürenin hidroelektrik potansiyelinin yüzde 40’ına sahip olan Afrika, yeraltı su kaynakları bakımından da çok zengin bir bölge.

Dünyadaki elmasın yüzde 30’u ve koltanın yüzde 80’i Kongo’da. Koltan madeninden niyopyum ve tental üretiliyor. Bunlar cep telefonu, play station, bilgisayar ekranı gibi ileri teknoloji içeren ürünlerde kullanılıyor.

Kıtanın en gelişmiş madencilik bölgeleri Güney Afrika Cumhuriyeti, Zimbabve, Zambia ve Zaire’nin Katanga yöresidir. Bu bölgelerden çıkarılan çeşitli madenler arasında en önemlileri altın, elmas, bakır, platin, vanadyum, kobalt, uranyum, asbest ve kromdur.



***

Gelelim enerji kaynaklarına… Bütün spekülasyonlara rağmen petrol ve doğal gaz dünyanın en stratejik enerji kaynakları olmaya devam ediyor.

Son yıllarda petrol ve doğal gaz rezervleri bakımından Afrika’nın önemi artıyor. BP verilerine göre; dünya kanıtlanmış petrol rezervlerinin yüzde 9.6’sı Afrika kıtasındadır. Bu oran; Ortadoğu’nun yüzde 56.6’lık oranına göre önemsiz gibi gözükebilir, ama 2025 yılına kadar Afrika’nın petrol rezervlerinin yüzde 91 oranında artması bekleniyor. Bu petrol potansiyelinin emperyalist güçlerin dikkatini çekmemesi ise mümkün değil...

Afrika, petrol üretimi açısından, son 20 yılda giderek önemli bir havza haline geldi. Dünya petrol rezervlerinin dağılımında 1989 yılında Afrika kıtası yüzde 5.9’luk bir paya sahipken, bu oran, 1999’da yüzde 7.8’e, 2009 ise yüzde 9.6’ya yükseldi. Böylece Afrika’nın dünya petrol rezervleri içindeki yüzdelik payı, 20 yıl içinde yüzde 62 oranında artış gösterdi.

ABD’nin Afrika petrollerine ilişkin politikaları, 17 Mayıs 2001 tarihli Ulusal Enerji Politikasına (National Energy Policy) dayanmaktadır. Belge, ABD Başkanı Bush’un Başkan Yardımcısı Dick Cheney başkanlığında toplanan Ulusal Enerji Politikası Geliştirme Grubu’nun (National Energy Policy Development Group) hazırladığı bir rapordur. Raporda, ABD’nin artan petrol talebi karşısında Afrika’nın özel bir önem kazandığı ifade edilmektedir. Batı Afrika’daki petrol ve doğal gaz kaynaklarına dikkat çekilmekte, bu bölgede ABD’li şirketlerin yatırımlarının arttırılması gerektiğini belirtilmektedir.

Rapor, ABD’nin petrol ve enerji politikası açısından önemli bir belge oldu. Çeşitli bakanlıklar, Afrika’daki faaliyet ve çalışmalarını, ayrıca bütçelerini önemli ölçüde artırdı. Örneğin Libya gibi önemli bir petrol üreticisi ülke ile ‘eski’ problemler bir kenara bırakılmış, ‘yakın’ ilişkiler geliştirilmiştir. Dönemin Libya Lideri Kaddafi’nin 2003’te Lockerbie bombalamasında yaşamını yitirenlerin ailelerine tazminat ödemeyi kabul etmesi, 2004’te nükleer silahların yayılmasını sınırlama konulu anlaşmayı imzalaması ile Libya’nın ABD’ye yönelik adımları fazlasıyla karşılık buldu. ABD’de petrol şirketlerinin Libya’ya yatırım yapmasını engelleyen yasak kaldırıldı. Kuzey ve Güney Sudan’daki iç savaşın 2005 yılında durulmasıyla, bu bölgede de Amerikan şirketleri önemli yatırımlara girişti.

2005 yılında ABD’li şirketler, Afrika’da hammadde ve enerji sanayiine yaklaşık 15 milyar dolarlık bir yatırım gerçekleştirdi. Gine Körfezi’ndeki Amerikan yatırımı 2006 yılında 11 milyarı aşarken, bu rakam giderek büyüyor. Cezayir’in en büyük petrol üreticisi Amerikan Anadarko şirketidir. Mısır’da da büyük ABD yatırımları bulunmaktadır. Hess, Marathon ve ConocoPhillips Libya’da eski yatırımlarını güncellerken, Exxon Mobil, Occidental ve Chevron Libya’da yatırım yapma hazırlıkları içinde. Son 10 yıllık dönemde, Batı ve Orta Afrika’daki ABD petrol yatırımları 40 milyar doları aştı.

2004 yılında ABD petrol ithalatının yüzde 15’i Afrika’dan sağlanırken, 2006’da bu oran yüzde 22’ye yükseldi. ABD’nin kısa vadedeki hedefi ise, toplam petrol ithalatının dörtte birinin Afrika’dan karşılanmasıdır.

AFRİKA’DA BAĞIMSIZLIK – KISA BİR ÖZET

Emperyalist devletler arasında; Birinci Dünya Savaşı’nda fiili ve askeri güçle yapılan sömürge paylaşımının bir benzeri, 1885 yılında imzalanan Berlin Senedi ile yapılmıştır. Böylece Afrika’nın kıyılarında koloni ve sömürgeleri olan Batı devletleri ‘fiili işgal’ prensibini benimsedi. Buna göre; Afrika içlerine doğru ilerleyen ve buraları ilk işgal eden ülke, işgal ettiği bölgenin sahibi olacak ve diğer devletler tarafından tanınacaktı. ‘Fiili işgal’ prensibiyle Afrika’nın içlerine sömürgeci yayılma olağanüstü bir hız kazandı. O kadar ki; 1870’de Afrika’nın ancak onda biri sömürge iken, 1890’da ise, sömürge olmamış bölüm kıtanın ancak onda biri kadar kalmıştır. Afrika’nın çok büyük bir bölümü, İkinci Dünya Savaşı’na kadar, emperyalist devletlerin resmi sömürgesiydi.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Afrika’da halklar verdikleri ulusal kurtuluş mücadeleleriyle bağımsızlıklarını elde ettiler. 18-24 Nisan 1955 tarihleri arasında 29 Asya ve Afrika ülkesinin tertip ettiği Bandung Konferansı’nda, sömürgeler bağımsızlık isteklerini açıkça ilân ettiler. II. Dünya Sava­şı’ndan hemen sonra, özellikle Batı Afri­ka’da kongreler dönemi başlarken, 1958 yılından itibaren, kongreler yerini bağımsızlıkçı ulusal partilere bıraktı.

İngiltere-Fransa ortak egemenliği altındaki Sudan 1956 yılında bağımsızlığını kazandı. Savaştan yenik çıkan İtalyan sömürgeleri de bağımsızlıklarını elde etti. Altın Kıyısı, Gana adıyla Kwame Nkrumah’ın önderliğinde (1957) bağımsızlığını ilân etti.

İngiliz sömürgelerinden Nijerya 1960’ta, Sierra Leone 1961’de, Gambia da 1965’te bağımsızlığını kazandı. Batı ve Orta Afrika’da sömürgelerin bağımsızlıklarını kazanmalarından sonra; kıtanın güney ve doğu bölgelerindeki İngiliz sömürgelerinde takip edilen politika değişime uğramak zorunda kaldı. Orta Afrika’da beyazların hakimiyetini sürdürmek için kurulan Orta Afrika Federasyonu başarısızlığa uğradı. Uganda 1962’de, Kenya 1963’te ve Lalawi (Nyasaland) ile Zambiya (Kuzey Rodezya) 1964’te bağımsızlıklarına kavuştu. 1965’te de Güney Rodezya bağımsızlığını kazandı, ancak yönetim 1980 yılına kadar beyaz azınlığın elinde kaldı; 1980’de yönetim siyahlara geçti ve ülkenin adı Zimbabve olarak değiştirildi. 1966’da ise Botswana adını alan Bechuanaland ve Lesotho bağımsızlıklarını elde ettiler.

Sömürgelerini iki ayrı federasyon halinde örgütlemiş olan Fransa, bağımsızlık hareketlerinin gelişmesi üzerine, federasyon içinde nispi özerklik vermeyi denedi. Bu amaçla düzenlenen 1944 Brazavi (Brazza­ville) Konferansı; Fransa Birliği’ni (Uniön Française) oluşturmaya yönelikti. Ancak bu yapı içerisinde sınırlı özerklik verilmesi, sömürgeleri bağımsızlık ülküsünden vazgeçiremedi ve Fas ve Tunus bağımsızlıklarını kazandılar (1956). 1958’de Gine, Fransa Cumhurbaşkanı General De Gaulle’ün bazı alanlarda sömürgelere özerklik vererek kurduğu Fransız Ülkeler Topluluğu’na (La Communaule) girmeyi reddederek, bağımsızlığını ilân etti. Bu olayın arkasından, Fransa, iki yıl içinde Fransız Batı Afrikası ile Fransız Ekvatoral Afrikası’ndaki sömürgeleri olan Moritanya, Senegal, Yukarı Volta, Nijer, Kamerun, Çad, Gabon, Kongo, Orta Afrika Cumhuriyeti ve Madagaskar’ın bağımsızlığını tanımak zorunda kaldı. Bu tarihte, Fransa’nın elinde sömürge olarak yalnız Cezayir ile Fransız Somalisi kalmıştı ve bunlardan Cezayir, 1954’ten beri devam ettirdiği silahlı kurtuluş mücadelesini kazanarak 1962’de, Fransız Somalisi 1977 yılında Cibuti adıyla bağımsızlıklarını ilan etti.

Belçika’nın sömürgeleri Kongo (Zaire) 1960’da, Burundi ve Ruanda 1962’de bağımsızlıklarını kazandı. Sömürgelerinin bağımsızlığını en son tanıyan, Afrika’nın en eski sömürgeci devleti olan Portekiz’di. Angola ve Mozambik, Portekiz yönetimine karşı sürdürdükleri silahlı mücadele ile 1975’te bağımsızlık kazanırken; onların yanı sıra Sao Tome, Principe ve Gine Bissau da aynı tarihte bağımsızlıklarına kavuştular. İspanya’nın sömürgesi Rio Muni ile Fernando Fo ise, 1968’de Ekvator Ginesi adıyla bağımsız bir devlet oldu.

Bu bağımsızlık hareketleri iktidara geldikleri ülkelerde, sömürgeciliğe karşı antiemperyalist bir politika izlediler. Doğal kaynaklar üzerindeki emperyalist egemenliğe genel olarak son verildi. Pan-Afrika düşüncesiyle Afrika ülkeleri arasında sıkı bir birlik hatta birleşme önerilirken, sömürgeciliğin bütün bir mirasının reddedilmesi hedefleniyordu. Ancak İkinci Dünya Savaşı sonrasında sömürgeciliğin eski ve resmi biçimi, yerini, askeri işgalleri de kapsayan, ama ekonomik sömürü ağına dayanan yeni-sömürgeciliğe bıraktı.

Özellikle 1980’lerden sonra, Afrika ülkeleri büyük bir borç batağına saplandılar. Dünya Bankası ve IMF gibi emperyalist devletlerin güdümündeki kurumlar, bu ülkelerde neoliberal yapısal dönüşümler karşılığında kredi ve borç olanakları sağladılar. Ve 1980’lerde başlayan, 1990’lardan günümüze kadar devam eden bu yapısal dönüşüm, Afrika ülkelerindeki açlık, yoksulluk, yolsuzluk vb. problemleri bir kat daha arttırdı.

EMPERYALİST SÖMÜRÜ, EKONOMİK KRİZ VE AFRİKA

1960’lardan itibaren başka şeylerle birlikte sömürge valileri ve işgal orduları türünden kurumsal yapılarda ifadesini bulan açık sömürgeci bağları koparıp atan ve ulusal bağımsızlıklarını ilan eden Afrika halkları, sosyalizme olan özlemlerine rağmen, milliyetçi ve bağımsızlıkçı bir çizgiyi aşamadılar. Halkların ve hiç değilse belirli önderliklerinin emperyalizme, hatta kapitalizme öfkesi, bilimsel sosyalist bir programla birleşmedi… Sosyalizme ilerlemediler/ilerleyemediler… Buna rağmen devasa adımlar da attılar. Eğitimi yaygınlaştırdılar, sağlık sistemini geliştirdiler, halkın temel gereksinimlerini karşılamak üzere büyük kamusal tesisler kurdular. Emperyalist şirketlerin doğal kaynaklar üzerindeki egemenliğine belirli ülkelerde belirli ölçüde son verdiler. Dünyanın emperyalizm ve sosyal emperyalizm arasındaki bölünmüşlüğüne doğru bir cevap veremediler, ancak Afrika’nın ezilmişliğinin ve sömürgecilere öfkesinin pratik bir karşılığı olan Afrika Birliği Teşkilatı’nı (1963) kurdular. Tüm Afrika’yı ekonomik ve siyasal olarak birleştirmek istediler.

Ancak bağımsızlıkçı partilerin yönetimindeki Afrika ülkelerinde sömürgeci dönemden kalma gerilikler tam olarak aşılamadı. Sömürgeci ülkeler, egemenliklerini, kabile ve etnik kimliklerden birisine yönetimsel ayrıcalık sağlayarak kuruyorlardı. Dolayısıyla, bağımsızlık mücadelesine, dışlanan etnik kimlik ve kabilelerin katılımı daha yoğun oluyordu. Ulusal kurtuluş mücadeleleri sömürgecilere karşı tüm Afrikalıların birliğini hedeflese de, bağımsızlık sonrası devletlerde başka kabile ve etnik kimliklerin etkinliği daha yoğun oldu. Bu ayrıcalıklı durum, emperyalist güçlerin bitmek bilmez kışkırtma, siyasi, ekonomik ve askeri müdahaleleriyle birleşince, Afrika’da iç savaş ve katliamlar eksik olmadı.



***

Burjuvazinin sosyalizm ve işçi hareketinin baskısıyla kabul etmek durumunda kaldığı “sosyal devlet” uygulamalarından neoliberal programı dayatmaya geçişi, esas olarak 1973-74 kriziyledir. Ciddi bir neoliberal kırılmanın yaşandığı simgesel dönem ise, İngiltere’de Thecher’in,  ABD’de Reagean’ın iktidara geldiği 1979-80 yıllarıdır. Şili’de Pinochet darbesiyle büyük burjuvazi ve Friedmancı tedrisattan geçmiş tekelci neoliberallerin ekonomi yönetimini ellerini aldığı 1974 yılı yine simgesel tarihlerdendir.

1973-74 kapitalist krizi, ücretleri düşürmekten özelleştirmelere, çalışma yaşamında kazanılmış hakları ortadan kaldırmaktan sosyal hizmetlerin piyasalaştırılmasına kadar sermayenin kapsamlı bir saldırısına zemin hazırladı. Ancak bu programın doğrudan uygulanması, yukarıda simgesel denilen tarihlerde iktidar olan neoliberal hükümetlerle olmuştur. Program, işçi hareketi baskılanabildiği, hatta yenilebildiği ölçüde yaşama geçirilmiştir. 1984 İngiliz madenci grevinin yenilgisi, hem İngiltere hem de dünya için neoliberal dayatmalardaki cesareti arttırmıştır.

1980’lerde neredeyse bütün Afrika gırtlağına kadar borçluydu, üstüne üstük borca ‘muhtaç’tı. Bu ülkelere yardım etmeyi ‘görev bilen’ Dünya Bankası ve IMF’nin koşulu ise, neoliberal program çerçevesinde ekonominin tam bir dönüşümüydü. Tüm dünyada olduğu gibi, Afrika’nın da büyük bölümünde bu program uygulandı. Ve bu, Afrika için yeni bir sömürgeci yıkım oldu.

Afrika’da 1980’lerden itibaren tam gaz yaşama geçirilen neoliberal politikaların ve yapısal dönüşümlerin bilinen sonucu, yaygın bir yoksulluk, çalışma yaşamında vahşi kapitalizm koşullarının yeniden üretilmesi, tüm koruyucu sağlık ve sosyal güvenlik uygulamalarının gevşetilmesi, özelleştirmelerle kamu güvencesiyle iş güvencesinin ortadan kaldırılmasıyla sınırlı olmadı. Milyonlarca insanı somut bir biçimde açlıkla, açlıktan ölümlerle yüz yüze getirdi. Yüz binlerce insan toplama kamplarında bir tas çorbaya mahkum/muhtaç edildi. Dünya genelinde açlık tehlikesiyle karşı karşıya bulunan 900 milyon insanın 300 milyona yakını Afrika’da...

Gümrük duvarlarının kaldırılması ve kapıların yabancı yatırımlarına sonuna kadar açılması, sömürgeleştirme sürecinin yenilenmesinin başlangıcı ya da yeni sürecin hareket ettiricileri oldu. Yeni sömürgeci ilişkiler, neoliberal koşullarda yeniden yapılandırılmaktaydı. İç savaşlar ve istikrarsızlığa rağmen, zengin yeraltı ve yerüstü kaynaklarıyla, ucuzun da ucuzu işgücüyle emperyalist güçlerin gözü yine Afrika’daydı.

ABD ise, özellikle 2000’li yıllardan itibaren, petrol ve doğal gaz kaynaklarının ortaya çıkışı, özellikle Çin’in kıtadaki yoğun ekonomik ilişki ve faaliyetleri karşısında Afrika’daki faaliyet ve yatırımlarını yoğunlaştırma kararı aldı.

2008 kapitalist kriziyle birlikte ise, tekelci sermayenin sıkışmışlığı, yeni pazar, hammadde ve yatırım alanları arayışını daha da artırdı. Çin’in giderek yayılan egemenliği karşısında, Afrika, devasa zenginlikler içeren bir yatırım alanı olarak gündeme girdi.

Mısır ve Tunus’ta diktatörlere karşı ‘ulusal onur’, ekmek ve özgürlük talepleriyle ayaklanan halklar; diktatörleri devirmekle birlikte kendi iktidarlarını kuramadılar. Gericiliğin yeniden güç kazanmasıyla birlikte, emperyalizm ve tekelci sermaye, bu bölgelerde yatırımları ve sömürge ayrıcalıklarını daha da genişletme yarışına girdi.

Şimdi ise hedefte Sahra Altı Afrika denilen ve 53 Afrika ülkesinin 48’ini kapsayan bölge var. Burası, sermaye yatırımları açısından, bütün yağmaya rağmen nispeten bakir alanlar olarak tanımlanabilir. Afrika’daki sömürü potansiyelini değerlendiren bir sermayedarın açıklamaları bu açıdan çarpıcıdır:

“Sudan gibi petrol ve Nijerya gibi zengin doğal gaz rezervleri olan ülkelerle yine Sudan, Güney Afrika, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Orta Afrika, Gine gibi altın başta olmak üzere önemli yer altı madenlerine sahip veya Uganda, Tanzanya, Sudan, Etiyopya, Burkina Faso gibi tarımsal üretim veya hayvancılıkta yatırım imkanları sunan ülkeler mevcut.

“Yaklaşık 130 milyonluk Doğu Afrika Birliği pazarı ile 390 milyonluk Doğu ve Güney Afrika Ortak Pazarı’na (COMESA) erişim imkanı sağlayan Kenya, ABD’nin AGOA (Afrika Büyüme ve Fırsatlar Yasası) kapsamında tekstil ve dokuma ürünlerini ABD pazarına gümrüksüz ihraç edebiliyor. Ülkede özellikle elektrik enerjisi tedariki, trafo imalat ve bakımı, kömür fabrikası kurulumu, kömür arama ve işletmesi, biyo-yakıt üretimi, tarımsal gıda ve içecek işleme, hayvancılık, gübre üretimi gibi alanlarda yatırım imkanları mevcut. İşçilik ücretleri ortalama 200 ABD Doları civarında. Gerekli tesis, makina, ekipman ve teknoloji transferi yapılarak, tekstil ve hazır giyim üretimi yapılabilir. Ayrıca, ülkede küçük ve büyükbaş hayvan bolluğundan dolayı, uygun fiyata ham deri temin edilip, Kenya’da işlenerek nihai mamul haline getirilip, diğer ülkelere ihraç edilebilir.”

Ünlü ‘girişimci’ Mark Mobius, geçtiğimiz günlerde, yatırımlarının yeni adresi olarak kara kıtayı işaret etti. Avro Bölgesi kriziyle ABD ve Alman tahvillerinden çıkmaya başlayan paranın gelişen ülke hisselerine ve özellikle Afrika’ya akacağını savunan Mobius, Afrika’nın önemli bir potansiyel barındırdığını söyledi. Mobius, ABD ve Alman tahvil piyasası başta olmak üzere, son dönemde yaşanan faiz yükselişinin, gelişen piyasalara ve Afrika’ya yarayacağını savundu. Mobius, gelişen piyasalar arasında öne çıkanların her zaman olduğu gibi BRIC ülkeleri olduğunu, ancak Afrika’da da çok büyük potansiyel bulunduğunu ifade etti. Mobius, “Gerçek gelecek bence Afrika’da. Dünyanın son 10 yılda en hızlı büyüyen 10 ekonomisine bakarsanız, 6’sının Afrika ülkesi olduğunu görürsünüz. Bunun size bir şeyler anlatıyor olması lazım” dedi.

Ünlü spekülatör George Soros da, Afrika’nın, yatırım yapmak için cazip bir pazar olduğunu söyledi. Soros, Oslo’da bir konferansta yaptığı konuşmada, Afrika’nın yatırım yapmak için ilginç bir pazar olduğunu ifade etti. Soros’a göre, Afrika, karamsar ekonomik ortamda ‘parlak bir ışık’.

Dolayısıyla; emperyalizm açısından, ekonomik kriz koşullarında yeni sömürü alanları için gözüne kestirdiği alanların başında Asya-Pasifik bölgesi ve hemen ardından Ortadoğu’yla birlikte Afrika gelmektedir. 21. yüzyılı Amerikan’ın Pasifik Yüzyılı ilan eden ABD, gözünü Ortadoğu ve Afrika’ya uzanan zenginliklerden çevirmiş de değildir. Özellikle Sahra Altı Afrika, Çin’in de müdahalesiyle, ABD için stratejik bir yatırım ve egemenlik alanı haline gelmiştir.

ABD’NİN AFRİKA ‘GÜVENLİK’ POLİTİKASI

Afrika’daki istikrarsızlık, iç savaş ve kitlesel açlık, emperyalist sömürünün sonucu olduğu kadar, bu sömürüyü hem koşullayan hem de sınırlayan faktörler...

Fransa, İngiltere ve ABD başta olmak üzere emperyalist güçler, bölgeye müdahalenin olanaklarını arttırmak için iç savaş ve çatışmaları destekledi. Afrika’nın kültürel ve kabile temelli farklılıklarının bir toplumsal statü farkı haline gelmesini teşvik ederek, bu çatışmaların artmasına neden oldu. Sömürge yönetimleri bir gruba yönetimsel ayrıcalıklar vererek, kabile temelli çatışmalara zemin hazırladı. Politik ihtiyaçlarına göre, bazen belirli kabile ve etnik grup bazen de diğerinden yana tavır aldılar. Böylece birliği dağılan Afrikalıları ve bölgeyi yönetmek, doğal kaynaklara el koymak, çeşitli tavizler ve olanaklara sahip olmak çok daha kolay oldu.

Bu kabilesel, etnik ve dinsel farklılıklar ve (işsizliğe, yoksulluğa ve sömürgeci egemenliğe karşı tepki biriktiren yığınları bir ölçüde yedeklemeyi başaran) radikal İslamcı güçler bu çatışmaları körükleyen faktörlerden bazıları… Sömürgeci devletlerle işbirliği halindeki Afrika yönetimlerinin halkın gözündeki meşruiyetsizliği farklı koşullarda farklı hareketlerin gelişimine olanak sağlıyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasında bu çürümüşlük sosyalizme de sempati duyan ulusal kurtuluş hareketlerine zemin sağlarken, günümüzde, yine zamanında bir biçimde emperyalizm tarafından üretilmiş olan radikal İslamcı güçlerin gelişmesine uygun koşulları yarattı.

Sonuç ise, son 30 yılda bitmek bilmeyen iç savaşlar, etnik temizlikler, kitlesel kırımlar, katliamlar, açlık, kıtlık ve sefalet…

Böyle bir kaotik durumsa, hem petrol ve enerji koridorunun güvenliği açısından hem de bölgede kârlı yatırımlar yapmanın koşullarını arayan tekelci sermaye açısından genel olarak istenir bir durum değil. Tabii, bu; rüşvet, yolsuzluk ve iç savaşın getirdiği her türlü gayri ahlaki olanağın tekelci sermaye tarafından kullanılmayacağı anlamına gelmiyor. Bölge yönetimlerine verilen rüşvetlerle enerji kaynakları ya da petrol, doğal gaz arama ayrıcalıkları elde edildiği biliniyor.

Böyle olsa bile, buraya yapılan yatırımların güvenliği, sömürü oranlarının düzenli bir biçimde arttırılması ve korunması için asgari bir istikrarın sağlanması, en azından askeri açıdan kontrolün takibi emperyalist güçler açısından kaçınılmazdır.

Örneğin petrol hırsızlığı, tesislere saldırılar, çıkan isyanlar 2003 yılında Nijerya’da petrol üretimini günlük 800 bin varil civarında etkilemiştir. Dolayısıyla bölgenin ‘güvenliği’ emperyalist güçler için özel bir önem taşımaktadır.

Bu çerçevede, ABD için Afrika’daki askeri kontrol ve güvenlik politikası iki alt başlıkta değerlendirilebilir:

Birincisi; 11 Eylül olayları sonrasında ABD Başkanı Bush’un yönetiminde dünya genelinde uygulanan “terörle mücadele” konsepti… Buna göre; Ortadoğu’da ‘terörü destekleyen’ devletler kadar ‘zayıf’ devletler de terörün gelişmesi için uygun ortamlar sağlamaktadır. Terörü destekleyen devletlere karşı uluslararası platformda ‘savaş’ açılırken, ‘zayıf’ devletlerin askeri açıdan güçlendirilmesi için onlara askeri ve ekonomik yardım yapılacaktır.

İkincisi; enerji bölgelerinin, geçiş yollarının ve ekonomik sömürü alanlarının güvenliğinin sağlanması… Afrika’da bu iki konsept birbiriyle iç içe geçmiştir.

Bu çerçevede, ABD 2002 Ulusal Güvenlik Strateji Raporu, Afrika’ya yönelik daha stratejik bir yaklaşımın zorunlu olduğunu vurgulamıştır. 2006 Ulusal Güvenlik Strateji Raporu ise, Afrika’ya yüksek öncelik vermiştir. Böylece Afrika Boynuzu (Somali, Etiyopya, Eritre, Cibuti), Sahra Çölü çevresi ve Gine Körfezi’nde ABD askeri varlığı arttırılmıştır. Bu bölgeler, ABD’nin enerji yatırımı ve iletimi açısından stratejik bölgelerdir.

2004 yılında Amerikan Kongresi tarafından görevlendirilen Afrika uzmanlarının katıldığı bir istişare toplantısında, terörle mücadele ve enerji güvenliği için 5 ana adım belirlenmiştir: Petrol ve global ticaret, kıyı güvenliği, silahlı çatışmalar, terörizm ve HIV/AIDS.

Petrol ve global ticaret açısından, ABD, özellikle Sahra altı Afrika’daki ekonomik ilişkilerini arttırma yolunda özel bir çaba göstermektedir. 1990 yılından bu yana bu bölgede ticaret 3 kat arttı. 2000 yılında, Clinton yönetimi, “Afrika Büyüme ve Fırsat Kanunu”nu kabul etmiştir. ABD’nin Afrika’dan ithalatının temel bölümünü enerji kaynakları oluşturmaktadır. Nijerya, ABD’ye en çok petrol ihraç eden beşinci ülkedir. Ancak Nijerya’da petrol boru hatlarına yönelik saldırılar bu akışı olumsuz etkilemekte, bu da petrol fiyatlarında dalgalanmaya neden olmaktadır. Bu yüzden, ABD’nin Afrika’daki askeri varlığının en önemli misyonu bu kaynakların güvenliğini sağlamaktır.

Kıyı güvenliği ABD açısından ayrıca önemlidir. Çünkü, Afrika petrollerinin ABD’ye taşınması ulusal güvenliğin önde gelen konularındandır. Gine ve Aden Körfezi, Batı Hint Okyanusu kıyılarındaki kaçakçılık ve korsanlık faaliyetleri enerji iletimini tehdit etmektedir. Açık denizlerdeki petrol tesislerine yönelik sabotaj tehditleri de bulunmaktadır. Bush yönetimi, bu kapsamda, “Kıyı Güvenliği İçin Ulusal Strateji”yi yayınlamıştır. Bu strateji çerçevesinde, ABD donanması, Gine Körfezi’nden Angola’ya kadar askeri devriye görevi yapmaktadır.

“Terörle mücadele” adına ise ‘zayıf’ devletler askeri açıdan ‘desteklenmekte’, bu yönetimlerle yakın ilişkiler kurmak bölgeye askeri olarak yerleşmenin aracı olarak kullanılmaktadır. Ancak ABD’nin ve diğer emperyalist devletlerin ‘güvenlik’ gerekçeli müdahaleleri, bölgede istikrarı sağlamak bir yana güvensizlik ve istikrarsızlığı daha da artıran bir işlev görmüştür.

AFRICOM

ABD’nin Afrika’ya yönelik siyasal ve askeri müdahale planları, 2008 yılına kurulan AFRICOM’la yeni bir boyut kazanmıştır.

Dünya genelinde ABD savunma tesislerinin ve operasyonlarının koordinasyonu, entegrasyonu ve idaresi, beş birleşik komutanlık tarafından yapılıyordu. Eylül 2008 tarihinde AFRICOM, ABD’nin altıncı birleşik komutanlığı olarak bu yapıya katıldı.

AFRICOM kurulmadan önce, Afrika, üç farklı komutanlığın idaresi altındaydı: Çad ve Orta Afrika Cumhuriyeti başta olmak üzere bazı Afrika ülkeleri Avrupa Komutanlığı’na (European Command: EUCOM), 8 Doğu Afrika ülkesi Merkez Komutanlık’a (Central Command: CENTCOM) ve Komor Adaları ve Madagaskar gibi ülkelerse Pasifik Komutanlığına (Pacific Command: PACOM) bağlıydı. Her biri de bu kıtayı, özellikle de Sahra altı Afrika’yı “ikinci hatta üçüncü derecede önemli alan” olarak görüyordu. Ancak, Afrika’nın “ABD stratejik planlamasında artık ikincil bölgede değil odağın merkezinde yer almasıyla birlikte”,  “Tüm Afrika’da odak birliği” sağlamak amacıyla, kıtada mevcut bulunan ve faaliyetteki (Mısır hariç) tüm ABD askerî tesislerinin ve operasyonların idaresini ele almak üzere AFRICOM kurulmuştur.

Merkezi Almanya’nın Stuttgart kentinde bulunan AFRICOM’un bünyesinde 4 bin asker, hedefinde ise 54 Afrika ülkesinden 53’ü bulunuyor. Mısır, İsrail nedeniyle Ortadoğu’dan sorumlu CENTCOM’un ilgi alanında.

AFRICOM’a temel olarak altı görev verilmiştir:

1. Terörizm ile mücadele,

2. Doğal kaynakları güvence altına alınması,

3. Silahlı mücadeleleri ve insani krizleri kontrol altına alma,

4. AIDS’in yayılmasını yavaşlatma,

5. Uluslararası suçları azaltma,

6. Çin’in artan nüfuzuna karşılık verme.

ABD’nin Afrika Birleşik Komutanlığı (Africa United Command: AFRICOM) alanında önde gelen uzmanlardan Daniel Volman, Obama yönetiminin Afrika’ya yönelik dış politikasını şöyle özetliyor: “1990’larda Bill Clinton’ın başlattığı ve 2001-2009 yılları arasında Başkan George W. Bush tarafından muazzam ölçüde arttırılan ABD askerî etkinliğini Afrika kıtasında genişletmek.”

Dış politika uzmanları Afrika’da artan ABD askerî odağının üç temel nedenini şöyle tanımlıyor: Kilit önem taşıyan doğal kaynak alanlarını korumak, Çin’in artan etkisine karşılık vermek ve “terörle savaş” adını verdikleri süreci devam ettirmek için stratejik bir yer kazanmak.

AFRICOM yöneticileri, “diyalog ve insani yardım” söylemleriyle, Afrika ülkelerini karargâhlarına ev sahipliği yapmaları için ikna etmek üzere 2007 yılında diplomatik bir kampanya yürüttü. Ancak tüm bu çabalarına rağmen, ülke halkları bunu hoşnutsuzlukla karşıladılar ve Liberya hariç tüm hedef ülkeler, yeni komutanlığın sınırları dâhilinde açılmasını reddetti. AFRICOM kampanyası çerçevesindeki “imaj sorunu” üzerine bir devlet görevlisi “kamuoyu ABD ile işbirliğine kesinlikle karşı. ABD’ye hiçbir şekilde güvenmiyorlar” açıklamasını yaptı.

Afrika Komutanlığı henüz ayrı bir komutanlık değil ama Pentagon bünyesinde 2007 yılında kurulan bir birim iken, Amerikalı yetkililer, Afrika’da üs kurma ve kıtaya asker gönderme planları olmadığını söylemişlerdi.

Buna rağmen, geçen süre içinde Çad, Etiyopya ve Seyşeller’de insansız hava araçları üsleri, Kenya’da da özel kuvvetler üssü kuruldu. Önümüzdeki dönemde Nijer’de de yeni bir insansız hava araçları üssü kurulacak.

ABD, Afrika’da 35 ülkeye yaymayı planladığı askeri varlığını, kıtadaki El Kaide oluşumları ile mücadele ile gerekçelendiriyor. ABD’nin önemli komutanlarından General David M. Rodriguez, Senato’ya verdiği raporda, El Kaide ve benzer tehditleri gerekçe göstererek, ABD’nin kıtada varlığını 15 kat daha arttırması gerektiğini savunmuştu.

ABD’nin, Afrika ülkelerinden Kenya, Cibuti, Etiyopya, Uganda, Orta Afrika Cumhuriyeti ve Güney Sudan’da askeri üsleri, Cezayir, Nijer, Moritanya, Çad, Nijerya, Mali, Burkina Faso, Fildişi Sahili ve Senegal’de de askeri birlikleri bulunuyor. ABD’nin, merkezi Almanya’da bulunan Afrika Komutanlığı’na (AFRICOM) bağlı bu ülkelerdeki faaliyetlerinde 5 binin üzerinde asker bulundurduğu ifade ediliyor.

ABD’nin, bir süre önce de Mali’de bütün Batı ve Kuzey Afrika ülkelerini gözetleyecek bir insansız hava araçları üssü kuracağı açıklanırken, Burkina Faso veya Nijer’in Mali sınırına kurulması düşünülen üssün amacı, bölgedeki tehditlerin izlenmesi ve anında yok edilmesi olarak ifade ediliyor.

Cibuti, ABD’nin Afrika’da en fazla asker bulundurduğu ülke konumunda. 2002’de, Cibuti’deki terkedilmiş bir askeri kampta gizli bir üs kurduğu ortaya çıkan ABD’nin burada 3 bin 200 askerinin görev yaptığı biliniyor.

ABD’nin, Cibuti’deki askeri üsten, sık sık füze taşıyabilen insansız hava araçlarıyla Somali, Yemen ve Etiyopya’da El-Kaide ve bu örgütle ilişkili gruplara operasyonlar düzenlediği tahmin ediliyor.

Ayrıca ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Victoria Nuland’ın da açıkladığı gibi; ABD yönetimi, Mali’de görev yapan Afrika ülkeleri ve Fransız askerlerinin masraflarının karşılanması için mali destek de sunuyor.



***

Emperyalizmin ‘insani yardım’ kılığında Afrika’ya askeri olarak yerleştiği biliniyor. Örneğin 2010’daki Haiti depreminde ABD’nin insani yardımları büyük bir Amerikan askeri birliği eşliğinde gitmiştir. Keza Somali’de 1992’den beri süren ‘insani’ yardım, Somali’deki açlığın başta gelen sebebi olduğu gibi, açık bir işgaldir.

Özetle ABD’nin, emperyalizmin, onların ‘sivil’ toplum örgütlerinin ‘insani’ yardımları (ki toplanan yardımların ancak yüzde 25’inin bölgeye ulaştırıldığı, diğerlerinin ‘bürokratik’ masraflara harcandığı biliniyor) bölgeye yerleşmesinin ‘insani’ yöntemlerinden birisidir.

ABD, giderek etkisini artıran Çin ve diğer emperyalist güçlerin Afrika üzerindeki paylaşım savaşları daha da şiddetlenecek gibi gözüküyor. Mali’de olduğu gibi, ‘terörist’ güçlere karşı mücadele de daha fazla gündeme gelecektir. Emperyalizmin ‘insani’ yardımlarıysa zaten eksik olmuyor. Ama Asya-Pasifik ve Ortadoğu’daki çekişmelerin bir parçası olarak, Afrika’nın emperyalist güçler arasındaki kapışmaların ve emperyalizme karşı mücadelenin yeni düğüm noktalarından birisi olacağını söylemek abartı olmayacaktır.



***

AFRICOM OPERASYONLARI

AFRICOM’un Afrika’daki program ve operasyonlarına dair bazı örnekler şöyle sıralanabilir:

Silah transferi ve eğitimi: AFRICOM, çeşitli programlar aracılığıyla, askerî eğitim ve ‘güvenlik’ eğitimi sağlamaktadır. Bu programlar arasında “Afrika Muhtemel Durum Harekâtları Eğitim ve Yardım” (Africa Contingency Operations Training and Assistance: ACOTA) ve “Uluslararası Askerî Öğretim ve Eğitim” (International Military Education and Training: IMET) programı yer almaktadır. Silahlar ve askerî/güvenlik donanımları, hükümetlere, “Yabancı Askeri Satışlar” (Foreign Military Sales: FMS), “Yabancı Askerî Finansman” (Foreign Military Financing: FMF) ve diğer programlar aracılığıyla aktarılmaktadır. Tek başına FMF için Obama Hükümeti bütçesinden Sahraaltı Afrika ülkelerine kaynak olarak ayrılan bütçe 8,2 milyon dolardan 25,5 milyon dolara çıkarılmıştır.



Psikolojik harekâtlar: Psikolojik harekâtlar, AFRICOM’un, ABD’nin stratejik amaçları doğrultusunda kamuoyunu biçimlendirmek için propaganda aracı olarak “medya olanaklarını” kullanmayı hedefleyen “bilgi operasyonları” aracılığıyla yürütülmektedir.



Direkt muharebe harekâtları: AFRICOM, kıta üzerinde direkt muharebe harekâtları yürütmektedir. Şu anda AFRICOM Komutanlığı’nın emrinde olan “Afrika Boynuzu Birleşik Müşterek Görev Kuvveti” (Combined Joined Task Force Horn of Africa: CJTF HOA) Somali’de yürüttüğü operasyonlarda, El Kaide ile bağlantılı olduğu iddiasıyla çok sayıda kişiyi öldürmüştür. Örneğin, Ağustos 2009’da Obama yönetimi, bir ABD özel güçleri operasyonuna yetki vermiş ve El Kaide üyesi olduğu iddia edilen Ali Saleh Nabhan’a Somali’de suikast düzenlenmiştir.



Askerî kamu girişimleri: AFRICOM’un şu anda yürütmekte bulunduğu askerî kamu girişimlerinden biri de HIV/AIDS programıdır. Programın amacı, Afrika askerî ve güvenlik güçleri arasındaki HIV/AIDS enfeksiyon oranlarının artmasını engellemektir. Bir diğer askerî kamu girişimi de, MEDFLAG programıdır. Bu programda, ABD Afrika Ordusu ve ABD Afrika Hava Kuvvetleri, Swaziland Savunma Güçleri’nin “karşı atak yeteneklerinin ve sivil ilk müdahale ekiplerinin işbirliği becerilerinin tatbikatını gerçekleştirmek” için kitle imha senaryoları oluşturmaktadır.



Askerî istihbarat: AFRICOM “bilgi toplamak, analiz etmek ve sentezlemek” için program ve operasyonlar yürütmektedir. İstihbarat programlarından biri AFRICOM’un “İstihbarat Güvenlik İşbirliği ve Angajmanı”dır (Intelligence Security Cooperation and Engagement: ISCE). Bu programın amacı “işbirlikçi yönetimler ve bölgesel kuruluşlarda sürdürülebilir askerî güç oluşturmaktır.” İstihbarat harekâtları, diğer harekâtların önemli bir parçasıdır. (Bu durum, tek bir programda bile birçok taktik yürütüldüğünü gözler önüne sermektedir.) Örneğin, hava radarı ve istihbarat toplama da, Afrika Sahil ve Sınır Güvenlik Programı’na (African Coastal and Border Security Program: ACBS) dahil edilmiştir. Bu sayede, özellikle petrol bakımından zengin Gine Körfezi gibi stratejik deniz yollarının, sınır ve sahil devriye operasyonları geliştirilmektedir.



‘Barışı koruma’ harekâtları: AFRICOM, ‘barışı koruma harekâtları’ için yerel güçlere eğitim vermektedir. Örneğin, “Afrika Muhtemel Durum Harekâtları Eğitim ve Yardım Programı” (African Contingency Operations Training Assistance: ACOTA) dahilinde Afrika askerî ve güvenlik güçlerine, barışı koruma girişiminin önemli bir bölümünü oluşturan kolluk, kontrgerilla ve konvansiyonel askerî operasyonları geliştirmek için eğitim verilmektedir. Özel askerî güçler (PMC), ACOTA’nın ve Küresel Barış Operasyonları Girişimi gibi (Global Peace Operations Initiative: GPOI) diğer barışı koruma operasyonlarının temel yapılarından biridir.



Barış dönemi muhtemel durum harekâtları: Deniz güvenlik operasyonları, ABD’nin Afrika’daki barış dönemi muhtemel durum harekâtlarından biridir. Örneğin, ABD gemileri zengin petrol yatakları bulunan Gine Körfezi kıyılarında hızla artan sayılarda konuşlanmaktadır. Bu harekâtların amaçlarından biri Shell, ExxonMobil ve ABD’nin toplam petrol ithalatının yüzde 10’unu karşılayan Nijerya’daki Nijerya Deltası bölgesinde faaliyet gösteren diğer çokuluslu petrol şirketlerinin petrol rafinelerine yapılan hırsızlık ve sabotaj girişimlerini önlemektir.



Karşı ayaklanma: AFRICOM’un programları sayesinde, düşman hükümetlere karşı başlatılan ayaklanma hareketlerini hemen silahlandırabilmekte, eğitmekte ve finansmanını sağlayabilmektedir. El Kaide ya da diğer terörist gruplarla bir bağlantısı olduğuna karar verilen (ya da ABD çıkarlarıyla uyuşmayan) tüm hükümetler karşı ayaklanmaya maruz kalabilir.



Terörle mücadele: AFRICOM, 1983 yılında ilk “teröre karşı savaş” döneminde kurulan “Terörle Mücadeleye Yardım Programı” (Anti Terorism Assistance Program: ATA) çerçevesinde çeşitli program ve operasyonlar yürütmektedir. Program dahilinde şunlar yer almaktadır:

- Trans Sahra Kalıcı Özgürlük Harekâtı (Operation Enduring Freedom Trans Sahara: OEF TS): “Teröristleri  kalabileceği güvenli noktaları” kontrol altına almak, ele geçirmek üzere özel harekât güçleri tarafından yürütülen bir programdır.

- Kenya Terörle Mücadele Polis Birliği (Kenyan Antiterorism Police Unit: KAPU)

- Doğu Afrika Terörle Mücadele Girişimi (The East Africa Counter Terrorism Initiative: EACTI)



Küresel Mühimmat ve Eğitim Programı: Pentagon’un, yabancı askerî, kolluk ve diğer güvenlik güçlerinin, yönetim gözetiminde “terörle mücadele” edebilmesi için malzeme ve eğitim temin etmesine olanak sağlamaktadır.



Hızlı intikal ve hareket kabiliyeti: Komutanlığın öncelikli hedeflerinden biri, ABD birliklerinin hızlı bir şekilde bulundukları yerden Pentagon’un emrettiği herhangi bir bölgeye hızlı bir şekilde geçebilmelerini sağlamak için tüm ulaşım ağı altyapısını geliştirmektir. Aslında, Havadan İntikal Komutanlığı Mart 2009’da, özellikle Afrika gibi “kilit bölgelere” ABD askerinin “küresel erişimini” sağlamak amacıyla “küresel bir ulaşım ağı stratejisi” sunan bir belge yayınlamıştır. Belgede AFRICOM’un, Afrika’da “önemli hareket kapasitesi” oluşturma konusunda kilit rol oynayabileceği ve Güney Amerika’daki ABD üslerinin “Afrika’ya doğru hareket alanı” oluşturma konusunda yardım edebileceği, böylece kıtanın “Afrika’ya gidecek ikmaller için bir kalkış noktası” olarak tasarlanabileceği belirtilmektedir.

Daniel Volman’a göre bu temel erişim anlaşmaları, ABD’nin “yerel askerî üslere ve diğer tesislere erişimine imkân sağlayacaktır. Böylece ABD güçleri buraları geçiş üssü ya da çarpışma, gözetim ya da diğer askerî harekâtlar için ileri harekât üssü olarak kullanabilecektir.” Bu antlaşmalara ek olarak, askerî personel, Afrika’daki ABD elçiliklerine gönderilmekte ve “her bir ülkede küçük AFRICOM karargâhları oluşturulmaktadır.” Ayrıca, Cibuti’de bulunan Lemonnier Kampındaki CJTF HOA üssü, AFRICOM’un “Afrika’daki temel harekât alanı” olarak tanımlanmakta ve kıtadaki fiili bir karargâh olarak genişlemektedir. Bu gelişmeler ışığında, (Liberya hariç) tüm Afrika ülkelerinin ev sahipliği yapmayı reddetmesi üzerine yeni komutanlığın resmî karargâhını Almanya’nın, Stuttgart kentinde tutma kararının, Afrika topraklarına doğrudan askerî erişim imkânını elde etme yolunda bir engel teşkil ettiği söylenemez.