Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Güncel gelişmeler ve bölge politikaları ekseninde Kürt Sorunu

Piyon şu sıralarda satranç tahtasının yedinci karesinde bekliyor. Tek bir hamlede sekizinci kareye gidecek, vezir olacak. Ama kımıldayamıyor. Karşısında kale var. Kale de piyonu yutamıyor. Piyonun arkası sağlam” (Turan Yavuz, ABD’nin Kürt Kartı, Milliyet Yayınları)

Gazeteci Turan Yavuz, “ABD’nin Kürt kartı” adlı kitabında, Körfez Savaşı olarak bilinen, ABD’nin Irak’a 1991’de gerçekleştirdiği müdahaleden sonraki durumu bu sözlerle özetliyordu. Oyun tahtasında Kürtleri piyon yerine koyarak, aslında Kürt halkını “dış güçlerin maşası” olarak gören hastalıklı ruh halinin kendisine de sirayet etmiş olduğunu göstermiş olsa da, Yavuz’un bu değerlendirmesi, o günkü koşulları, “yeni hamle yapılmasını neredeyse olanaksızlaştıran bir denge durumu” olarak tarif etmesi bakımından önem taşıyor.

ABD’nin 2003’te Irak’a yaptığı ikinci saldırı ve işgal, taşların yerinden oynatılması yönünde atılmış büyük bir adım oldu. ABD müdahalesi ve Saddam’ın devrilmesi, hem Kürtlerin kendi geleceklerini belirlemede yeni koşullara ulaşmalarına, hem de Irak’ın geleceği üzerine söz söylemelerine yeni olanaklar yarattı. Türkiye emekçi halkı, Kürdü ve Türkü ile, ABD saldırganlığına ve işgale karşı mücadele etti, tepki gösterdi. Bu mücadelenin yarattığı etkiyle, ABD’nin Türkiye topraklarından Kuzey Cephesi açmasını amaçlayan 1 Mart tezkeresi reddedildi. Bu gelişme, Türkiye’yi savaş batağına sürüklemek isteyen ABD ve onun işbirlikçilerine karşı önemli bir kazanım oldu. Tezkerenin reddi, başka şeylerle birlikte, aynı zamanda, Kürt sorunu karşısında seksen küsur yıldır inkarcı şoven bir tutumda ısrar eden ülke gericiliğinin, sınırın öbür tarafında yaşayan Kürtlerin kazandığı statüyü kaygıyla ama eli kolu bağlı olarak seyrettiği, seyretmek zorunda kaldığı bir süreci de beraberinde getirmişti.

Bu dönemde, ülke egemenlerinin Kürt sorununa dair gerici pozisyon ve politikalarını koruma hesapları ve buna bağlı olarak, “kırmızı çizgiler” vurgusu eşliğinde zaman zaman yapılan “Kuzey Irak’a operasyon”, “Kerkük’e sefer” açıklamaları, ABD tarafından Süleymaniye kentinde Türk özel kuvvetlerinin derdest edilerek başlarına çuval geçirilmesiyle yanıtlandı. Bu küçük düşürücü saldırıdan ülke egemenlerinin çıkardığı sonuç ve önerdikleri çözüm, “ABD ile ilişkilerin tamir edilmesi” adına, genellikle çok afişe edilmeyen askeri merkezin “derin” diplomasisiyle birlikte, AKP hükümeti tarafından, başta İncirlik Üssü olmak üzere, ABD’ye yeni tavizlerin verilmesi, ABD’nin bölge politikasına hizmet edecek yeni adımların atılması oldu. Başbakan Erdoğan, Dışişleri Bakanı Gül ve AKP hükümetinin İKÖ’de, Suriye ve İran temaslarında ABD’nin “mesaj taşıyıcısı” olarak oynadıkları rol, ABD ve Bush tarafından olumlu karşılanmış ve Türkiye’nin Büyük/Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’nin pilot ülkesi olması konusunda yeni bir görüşme trafiği başlamıştır. ABD’nin bölge politikaları ve dolayısıyla bölgenin geleceğiyle ilgili olarak yapılan görüşmelerde Türkiye egemenlerinin yegane önceliği, operasyonel bir soruna indirgedikleri Kürt sorunu konusunda ABD’den Kandil’e operasyon yapılmasını talep etmek olmuştur.

GÜNCEL GELİŞMELER NEYE İŞARET EDİYOR?

CIA uçaklarının, ABD’nin Avrupa’nın bazı ülkelerinde kurduğu işkence merkezlerine ve hapishanelere dünyanın birçok ülkesinden “mahkum” taşıdığının açığa çıkmasından sonra, Avrupa gezisine çıkan ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, CIA’nın, sadece ABD’de değil, Avrupa’da da terör saldırılarını engellediğini söyleyerek, uluslararası hukuk normlarını hiçe sayan bu emperyalist haydutluğu savunmuştur. Romanya ile askeri üs anlaşması yapan Rice, Türkiye’ye de iniş yaptıkları belirlenen CIA uçakları ile ilgili olarak, gezi dönüşünde, AKP hükümetinin sadakatinden kuşkusu olmadığından olsa gerek, Başbakan Erdoğan ile havaalanında bir görüşme yapmakla yetinmiştir.

Rice’nin ardından, FBI Başkanı Mueller, CIA başkanı Gross, bir yığın ajanla birlikte Türkiye’ye gelerek, başbakan dahil, çeşitli düzeylerde yetkililerle görüşmeler yaptı. Gazeteci Murat Yetkin, Türk-Amerikan ilişkilerinin yeniden biçimlendirildiği ve dolayısıyla CIA ve FBI başkanlarının görüşmelerine zemin olan süreci şöyle özetliyor: “Rice’in gelişi ardından, 1 Mart 2003’te TBMM’nin Amerikan ordularının Irak’ı işgal harekatına katılmayı reddiyle sarsıntı geçiren Türk-ABD ilişkilerini tamire, daha doğrusu yeni bir raya oturtmaya yönelik ilk hamle, Başbakan Erdoğan’ın Mayıs başındaki İsrail gezisi oldu. Onu Erdoğan’ın Haziran başındaki Washington gezisi izledi. Erdoğan’ın Beyaz Saray’da ABD Başkanı George Bush ile buluşmasından çıkan en önemli mesaj, Türkiye’nin ilk teklife göre biraz daha ehilleşmiş haliyle Büyük Ortadoğu Projesi’ne destek vermeyi kabul etmesiydi. Bu destek, doğal olarak ABD’nin El-Kaide ile mücadelesine daha çok katkıyı da içeriyordu. Bush da Türkiye’ye AB ve PKK ile mücadele konularında yardıma devam sözü verdi.” (Murat Yetkin, Radikal, 13.12.2005) Eylül ayı sonunda Pentagon’da yapılan ve Bush’un da katıldığı bir toplantının sonunda, CIA başkanı Gross’un “Dünya çapında yeni ve aktif bir çizgiye geçileceğini” ilan etmesi, Yetkin’in işaret ettiği gelişmelerle birlikte değerlendirildiğinde, neden ardı sıra Türkiye’ye ziyaretler yapıldığı ve ilan edilen “yeni ve aktif mücadele çizgisi”nde Türkiye’ye nasıl bir rol biçildiği daha kolay anlaşılmaktadır. ABD’li yetkililerin Türkiye ziyaretiyle eş zamanlı olarak, Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükanıt’ın Amerika’ya yaptığı ziyaret ve İsrail Genelkurmay Başkanı Halutz’un Türkiye’ye gelişi, bölgede Türkiye-ABD-İsrail işbirliğinin yeni süreçteki dayanaklarının oluşturulmakta olduğunu ortaya koymaktadır. Buna, Türk yetkililerin Güney Kürtlerine karşı bir politika değişikliğinin işaretlerinin ortaya çıkması ve bu kapsamda MİT ile Kürdistan Bölgesel Hükümeti Başkanı Mesut Barzani arasında yapılan görüşme eklendiğinde, tablo daha da netleşmektedir.

Bu gelişmelerle aynı süreçte, İran istihbarat kaynakları ve Katar’da yayınlanan El Vatan gazetesi; ABD, İsrail, Türkiye ve Kürt liderler arasında Irak Kürdistanı’nda gizli toplantılar düzenlendiği, bu toplantılarda Irak ve bölgenin geleceği konusunda pazarlıklar yapıldığı ve ABD’nin, Türkiye’den, başta İncirlik üssünün kullanımı olmak üzere, önemli tavizler kazandığı iddiasını gündeme getirdi. Yine Rice’nin Avrupa gezisi ve Türkiye’deki görüşme trafiğinden sonra, Alman Haber Ajansı DDP’nin, Alman istihbaratı kaynaklı olduğu söylenen iddiası gündeme geldi. Bu iddiaya göre, ABD, 2006 yılında İran’ın askeri ve nükleer üslerine bir hava harekatı yapmayı planlamakta ve ABD’nin, işbirliği karşılığında, Türkiye’ye de eş zamanlı olarak İran’da bulunan PKK kamplarına operasyon yapma olanağı sağlayacağı belirtilmektedir. Bu iddiaların doğruluğu/gerçekliği tartışılabilir, ama bunlar, Türkiye-ABD ilişkilerinin seyri ve Türkiye’ye biçilen rol hakkında fikir vermesi bakımından kayda değerdir.

Gelişmeler, ABD’nin Irak’a müdahalesinin ardından oluşan yeni zeminde, bütün tarafların kendi güç ve ilişkilerini yeniden mevzilendirmeye çalıştığı ve bu temelde yeni hamlelere giriştiği/girişmekte olduğu bir sürece işaret etmektedir. Yazımızın başında aktardığımız, Turan Yavuz tarafından tarif edilen denge durumu, bugün artık değişmiş ve oyunun bütün tarafları, kendi pozisyonlarını güçlendirecek hamlelerin hesabını yapmaya başlamıştır. Üstelik politika, Yavuz’un satranç oyunu kadar katı kuralları olan bir oyun değildir. Dün birbirlerine karşı mevzilenen ya da ayrı düşmüş, ayrı düşmek zorunda kalmış güçler, bugün başka bir güce karşı aynı safta yer alabilmektedir.

‘KIRMIZI ÇİZGİ’NİN ‘GÜNEY’DEKİ YÜZÜ

1 Mart Tezkeresi’nin reddi, Türkiye’nin, ABD’nin Irak operasyonunda kendisine biçtiği rolü oynayamaz hale gelmesine, ve zaten, ’91’den beri Irak’ın kuzeyinde fiili bir oluşum halinde olan Kürtlerin, ABD için öneminin artmasına yol açmıştı. Güney Kürtleri, Irak’ın işgal edilmesi ve Saddam’ın devrilmesinden sonra, ABD’nin hem Irak politikasına müdahale ve onu yeniden şekillendirme planlarının en önemli dayanağı oldu; hem de, ABD tarafından, Suriye ve İran gibi öncelikli müdahale alanları olarak belirlenen ülkelerde bulunan Kürtler için bir ‘model’ olarak gösterildi. Bu nedenle, ABD, Güney Kürtleri’nin geleceklerini belirlemeleri yönünde attıkları her adımı destekledi ve bu desteği, kendini, bölgenin mazlum halkları için bir kurtarıcı gibi sunmak amacıyla kullandı.

Geleceğini ABD emperyalizmiyle işbirliğinde arayan Türkiye egemenlerinin bu gelişmeleri görmezden gelmesi mümkün değildi. Dolayısıyla, ABD’nin bölge politikalarına uyum, Güney’deki Kürt oluşumunun reddine dayanan kırmızı çizgilerde bir değişimi zorunlu kılıyordu. Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök, 29 Ekim’de Çankaya Köşkü’nde verilen davette, konuyla ilgili sorulara verdiği yanıtta bu değişimi şöyle izah ediyordu: “Barzani bir aşiret lideriydi. Biz öyle görüyorduk. Ama durum değişti. Bu değişikliği kabul etmemiz gerekiyor. Talabani’yi de öyle görüyorduk. Şimdi Irak Cumhurbaşkanı. Yarın Irak Cumhurbaşkanı olarak Türkiye’yi ziyaret etmek isteyecek. O gün nasıl davranacağız? Irak’ı tanıyorsak, bu değişen koşullara göre hareket edeceğiz...

Aslında Özkök’ün açıklamalarından birkaç gün önce, bu politika değişikliği ile ilgili ilk somut adım atılmıştı. MİT Müsteşarı Emre Taner, 20 Ekim’de, beraberindeki heyet ile birlikte, Güney Kürdistan’ın Selehaddin kentinde, Kürdistan Bölgesel Hükümeti Başkanı Mesut Barzani ile bir görüşme yapmıştı. Görüşmenin MİT aracılığıyla yapılması gayri resmi pazarlıkların yapılmasına olanak sağlasa da, bu adım, Güney’deki Kürt oluşumunun ve Barzani’nin başkanlığının tanınması yönünde atılmış önemli bir adım olarak değerlendirilmelidir. Görüşmelerde, Barzani, Kürt oluşumunun resmi düzeyde tanınması ve bu temelde karşılıklı işbirliğinin geliştirilmesini talep ederken; Türk tarafının tek talebi, “Kuzey Irak’taki Kürt otoritesinin Türkiye ile işbirliği içinde PKK’yı yok etmek üzere harekete geçmesi ve Barzani’nin PKK karşıtı işbirliğini PKK tümüyle silah bırakıp yok oluncaya kadar götüreceklerini ilan etmesi” oldu. Bu talebe, en azından şimdilik, peşinen angaje bir izlenim vermemiş olan Barzani, MİT Müsteşarı Emre Taner ile görüşmesinden dört gün sonra gittiği Amerika’da, Bush tarafından Kürdistan Bölgesel Hükümeti Başkanı olarak karşılandı. Genelkurmay Başkanı Özkök’ün yukarıda aktardığımız açıklaması ise, bu görüşmenin ardından yapılmıştı.

Kendi sınırları içinde yaşayan Kürtlerin demokratik istemlerinin reddi ve Kürt ulusal hareketinin imha edilmesi temelinde Güney Kürtlerinin iradesinin tanınması, Türkiye egemen sınıfları için büyük bir açmaz durumundadır. Türkiye gericiliği, Kürt sorununda çözümsüzlükte ısrar ettikçe, emperyalizmin bölge politikalarına daha da bağlı hale gelmektedir. Egemenlerin Kürt sorununu Kandil’e operasyon sorununa indirgemesi ve bu yönde ABD’den bir beklenti içine girmesi, ülkeyi, bölgede savaş batağına sokabilecek tehlikeli bir zemine sürüklemektedir.

KANDİL’E OPERASYON KÜRT SORUNUNU ÇÖZER Mİ?

Denilebilir ki, Kürt sorununda izlenen inkar ve imhayı esas alan gerici politikalar, son süreçte, ABD’nin, ülke egemenlerini kendi politikalarına uşaklık etmede istediği kıvama getirmesi bakımından belirleyici bir halka olmuştur. Yapılan görüşmelerde, ABD’li yetkililerin Türkiye’den her türlü isteminin, Türk yetkililer tarafından, “PKK’ye karşı mücadele ve Kandil’e operasyon” kaydıyla kabul görmesi ve sadece ABD ile değil, İsrail ve Güney Kürtleri ile yapılan görüşmelerde de Türkiye’nin yegane talebinin bu olması, aynı gerçekliğe işaret etmektedir.

Kürt sorunu karşısındaki gerici pozisyonları, ABD’nin hedefi konumunda bulunan Suriye ve İran rejimleri için de önemli bir açmaz durumundadır. Bir yandan, ABD, bu ülkelerde yaşayan Kürtlere Güney’deki oluşumu göstererek, onları cezbetmeye, kendi politikalarına yedeklemeye çalışmakta; öte yandan, bu ülke egemenleri, Kürtlerin istemlerine daha fazla baskı ile yanıt vererek, onları ABD politikalarına doğru itmekte, ABD’nin müdahale zeminini genişletmektedir.

ABD Başkanı Bush’un, Irak seçimlerinin, “kendi ayakları üzerinde durabilen, kendini savunabilen ve terörle savaşta müttefik olabilecek bir Irak yolunda büyük bir adım olduğunu ve bu seçimlerin bölgedeki diğer insanlara, örneğin İran ve Suriye’de yaşayanlara kuvvetli bir emsal sunacağını” söylemesi ve ABD’nin Irak Büyükelçisi Halilzad’ın, daha seçim sonuçları açıklanmadan, bütün kesimleri kapsayacak geniş tabanlı bir koalisyon istediklerini açıklaması, ABD’nin yeni bir adım atmaya hazırlandığı olasılığını güçlendirmektedir. Bu gelişmelerin de öncesinde, 12 Kasım’da, Bush, Birleşmiş Milletler zirvesi için ABD’de bulunan devlet ve hükümet başkanlarına verdiği resepsiyonda, Erdoğan’a, “Bugün Rice ile, Talabani’yle görüştük. ‘Türkiye PKK konusunda endişeli. Bu konuda bir şeyler yapmanız gerekiyor’ dedik” açıklamasını yapmıştı. Bush’un Türkiye’nin beklentilerine cevap vermek adına, Türkiye’yi sürece dahil etmeye yönelik açıklamasından sonra, politikalarını, ABD’nin ihtiyaçlarının öncelikleri üzerinden belirlediği bilinen NATO’nun Genel Sekreteri Schefer’in, Aralık sonunda Türkiye’de yaptığı görüşmelerde, PKK’nin NATO’nun terör örgütleri listesine alınması konusunda Ankara’nın beklentilerine olumlu cevap vermesi de, aynı kapsamda değerlendirilmelidir.

Kandil’e operasyon ya da Güney’de PKK varlığını dağıtacak bir müdahale Kürt sorununu çözer mi? Her şeyden önce, Kürt ulusunun, ulus-devlet oluşturma adına geliştirilen ırkçı ve şoven politikalar sonucu inkar edilmesinden, yok sayılmasından kaynaklı bir sorun olduğu biliniyor. Resmi kaynaklar, bugüne kadar, diğer bazı özelliklerinin yanı sıra ulusal karakterli 28 Kürt isyanının gerçekleştiğini belirtiyor ve bu kaynaklar, bugünkü Kürt ulusal hareketi etrafından gelişen mücadeleyi de, 29. Kürt isyanı olarak değerlendiriyor. Soruna bu noktadan bakıldığında bile, PKK’nin, Kürt sorununun nedeni değil, bir sonucu olduğu gerçeğine varılacaktır. Bu bakımdan, nedeni görmezden gelerek, sonucu ortadan kaldırmaya çalışmak, sorunu derinleştirmekten başka bir gelişme doğurmayacaktır. Sorunun çözümünü Kandil’e operasyonda aramak, çözümsüzlükte ısrar etmektir. Kandil’deki PKK varlığı dağıtılsa bile, 2005 Newroz kutlamalarını, ulusal harekete ve ulusal mücadeleye bağlılık yönünde bir irade beyanına dönüştüren yüz binlerce Kürt ne olacaktır? Ötesinde, son seçimlerde, Türkiye’nin dört bir yanında (Türk, Kürt ve diğer halklardan) Kürt sorununun barışçıl demokratik çözümü yönünde oy kullanan iki milyon seçmen bulunmaktadır. Bu gerçekler yok sayılarak, halkın talep ve beklentileri görmezden gelinerek, çözüme ulaşmanın mümkün olmadığı açıktır.

Bu noktada yeniden ABD’nin tutumuna dönmek gerekirse; ABD, Kandil’e askeri harekat ya da başka türlü bir müdahalenin sorunu çözmeyeceğinin farkındadır. Zaten ABD de, böylesi bir müdahaleyi, ancak Türkiye’yi kendi planlarına yedekleyebileceği, kendi müdahale olanaklarını geliştirebileceği oranda anlamlı ve gündeme alınabilir bulmaktadır. Dolayısıyla ABD, Kürt sorununun çözülmesini değil, bölgeye müdahalede kendi elinde bir ‘araç’ olarak kalmasını istemektedir. ABD’nin hesabı, ülke içinde egemenlik mücadelesi veren ve bir tarafını Mersin’de gerçekleştirilen bayrak provokasyonu üzerinden Kürtleri “sözde vatandaş” ilan eden, linççi-gerici-faşist güruhları “duyarlı vatandaşlar” olarak göstermeye çalışan ve Şemdinli’de suç üstünde yakalanan JİTEM’ci kontrgerilla mensuplarını sahiplenen ve gücünü bu ırkçı şoven politikalar ile bölgede uygulanan özel savaştan alan odakların; öbür tarafını ise, gücünü savaş politikalarından alan –ve kendisiyle iktidar oyunu oynayan– rakiplerine karşı, Kürt sorununu kullanmaya çalışan, işbirlikçi burjuva-feodal Kürt çevreleriyle birleşerek, onlar üzerinden, bölgedeki “Kürt ayağı”nı örgütlemeyi hedefleyen AKP ve ortak tutum içinde bulunduğu çevrelerin oluşturduğu cepheyi, kendi emperyalist emellerine hizmet etme konusunda aynı noktada birleştirmek, bu konuda varolan pürüzleri gidermektir. Birbiriyle ‘çekişme’ halinde olan bu iki taraftan birincisinde yer alanlar, güçlerini savaş politikalarından aldıkları, ve diğerleri ise, ulusal hareketin etkisini kırıp kendi gerici çözümünü etkin kılmak için, Kürt ulusal hareketine karşı tutum konusunda aynı noktada birleşebilmektedirler. Ve ABD, Kürt ulusal hareketine karşı geliştireceği tutum veya girişeceği bir müdahaleyle, birbirleriyle çatışma halinde olan bu gerici güçleri, birlikte, hem kendi arkasında saf tutmaya yöneltebileceğini, hem de kendi bataklığına çekebileceğini görmektedir.

“MİT-ÖCALAN GÖRÜŞMESİ” VE KİMLİK TARTIŞMALARI

PKK lideri Öcalan, 1999 Şubatı’nda bir CIA operasyonuyla Türkiye’ye getirildiğinde, Ecevit başbakandı. O zaman, CIA’nın bu operasyonu, devletin bir başarısı olarak gösterildi; Ecevit, bir kahraman haline getirildi. Ve yaratılan milliyetçi-şoven dalganın etkisinde gerçekleştirilen seçimlerden, Ecevit’in DSP’si, diğer partilere fark atarak, zaferle çıktı. Yine Bahçeli’nin başında bulunduğu Türkeş’in MHP’si de, tarihinin en yüksek oylarını aldı. Ancak, Ecevit, aktif siyaseti bıraktıktan sonra, Öcalan operasyonuyla ilgili sorulan bir soruya, “ABD Apo’yu bize neden verdi, onu hâlâ ben de bilmiyorum” diyerek, Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmesinin bir ABD operasyonu olduğunu itiraf etmiş oldu. Ecevit’in ardından, 2002-2004 yılları arasında hem Jandarma Genel Komutanı hem de Kara Kuvvetleri Komutanı olarak görev yapan emekli orgeneral Aytaç Yalman da, “Öcalan’ın yakalanması ile Talabani ve Barzani alternatifsiz kaldılar” açıklamasını yaparak, Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmesinin ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında gerçekleştirilmiş bir operasyon olduğunu dile getirmiş oldu.

ABD, Öcalan’ı, milliyetçi çizgileriyle Talabani ve Barzani’den farklı görmektedir. Yine Türkiye sınırları içinde yaşayan Kürtlerin özgünlüklerini de bilmektedir. Kürt ulusal hareketinin gelişim seyriyle, KDP ve YNK’nın gelişim koşullarının farkını da bilmektedir. Demokratik temellere sahip olan Kürt ulusal hareketinin ezilmesi ve ABD’nin güdümünde bir çizgiye çekilmesi çabasından vazgeçmemekle birlikte, hala başarılı olamamıştır. PKK’yi KDP ve YNK çizgisine çekmek üzere Osman Öcalan ve tayfası üzerinden gerçekleşen operasyon da başarılı olamamıştır. ABD, kendi çizgisinde yürüyen bir Kürt hareketi tasarlamakta ve alternatif haline gelecek “aykırı” bir hareketi engellemek istemektedir. Bu amaçlı olarak PKK üzerinde durmakta ve Kürt ulusal hareketine yönelik çeşitli operasyonlar gerçekleştirmektedir. Öcalan’ın Türkiye’ye teslim edilmesi de bu kapsamdadır. ABD, bölgede halkları düşmanlaştırma ve kendini bir ihtiyaç haline getirmeyi, varlığını kalıcılaştırmayı amaçlıyor. Öcalan’ın, Kürtlerin diğer bölge halklarıyla birlikte demokratik, barışçıl bir temelde yaşamasına vurgu yapması bile, tek başına, bu ABD perspektifi açısından rahatsızlık vericidir.

Ülkede ve bölgede Kürt sorunu eksenli çok yönlü görüşme ve pazarlıklar yapılırken, MİT’in yaz başında Öcalan ile gerçekleştirdiği görüşme, gecikmiş olarak basına yansıtıldı. Bu görüşme, yeni bir gelişme gibi gösterilip tartışıldı. MİT müsteşarı Emre Taner’in, müsteşar yardımcısıyken yaptığı görüşmede, Öcalan’ın, uzun bir süreden beri dile getirdiği görüşlerini tekrarladığı anlaşılmaktadır. Bu görüşmeyle ilgili yeni olan, Öcalan’ın söyledikleri değil, görüşme üzerine, MİT’in eski müsteşar yardımcılarından Cevat Öneş’in, Radikal gazetesinde yayınlanan makalesinde gündeme getirdiği görüşler oldu. Öneş, makalesinde, Kürt sorunun çözümü konusunda Öcalan’ın değerlendirmelerinden yararlanılması gerektiğini söylüyordu. Öneş’in değerlendirmesi, daha sonra, Ertuğrul Özkök ve Doğan Medya Gurubu’na ait diğer basın yayın kuruluşları ve buradaki köşe yazarları tarafından da gündeme getirildi.

MİT’in Öcalan ile görüşmesi, bugün için dar da olsa, egemenler cephesinde bir kesimin, “çözüm için Öcalan ile diyalog” görüşünü tartışması/tartıştırması bakımından önemli sayılabilir. Ama bu eğilimin belirleyici olmadığı, bugün ülke politikalarına yön veren güçlerin Kürt sorununa dair tutumlarında, sözkonusu görüşmeyi ya da Öcalan’ın söylemlerini dikkate almadıkları, bu görüşmeden sonraki birkaç aydaki uygulamalara bakıldığında, kolaylıkla anlaşılabilir. Bir yandan savaşın tırmandırılması, linç girişimlerinin yaygınlaştırılması ve kontrgerilla çetelerinin devreye sokulması, öte yandan sorunun operasyonel bir soruna indirgenerek, bu temelde ABD ve Talabani-Barzani ile görüşmeler yapılması, bunu göstermektedir.

Dönemin bir diğer tartışma konusunu, “Kürt sorunu” söylemini terk eden Başbakan Erdoğan’ın “alt kimlik-üst kimlik” ile ilgili yaptığı açıklamalar oluşturdu. Bu açıklamaların hemen ardından, başını CHP lideri Baykal’ın çektiği milliyetçi-şovenler, “Türklük” dışında hiçbir kimliğin kabul edilemez olduğunu söyleyip, başbakanın Öcalan’ın ağzıyla konuştuğunun da altını çizerek, koro halinde yaygaraya başladılar. Alt kimlik-üst kimlik söylemi, gerçekten de, bir dönemden beri Öcalan tarafından dile getiriliyordu. Öcalan, üst kimliğin “anayasal vatandaşlık” olması ve ulusal kimliklerin, alt kimlikler olarak eşitlenmesi görüşünü dile getiriyordu. Oysa Başbakan Erdoğan, “Etnik kimlikler alt kimliktir. Herkes kendi kimliği ile övünebilir” derken, anayasanın “Türklük” esasına dayalı hükümlerinin değiştirilmesi konusunda bir şey söylemiyor, Kürtlerin ulusal hak eşitliğini tanımıyordu. Yani herkes “Ben şuyum, buyum” diyebilecek, ama “Türk milleti üst kimliği tartışılamayacak ve devlet işleri de, bu ‘Türklük esasına göre işlemeye devam edecektir! Başbakan Erdoğan, Kürt sorunu konusundaki söylemlerinden sonra, kimlik tartışmalarında da somut bir adım atmak yerine, tartışmayı şekli ve lafzi bir tartışma olarak sürdürmeyi tercih ederek, kendisinden ve partisinden sorunun çözümü konusunda beklenti içinde olan çevreleri oyalamak hesabı içinde olabilir. Ama Başbakan’ın bu tutumu, sorunun çözümü ile arasındaki mesafenin her geçen gün daha fazla açılmasına neden olmakta; dolayısıyla emek ve demokrasi güçlerinin müdahale ve mücadele alan ve olanaklarını da genişletmektedir.

2006’YA DEVROLAN HESAPLAR

İşbirlikçi Türkiye burjuvazisi ve gerici güç odaklarının, emperyalizmin bölge politikalarına bağımlılığı arttıkça, başta Kürtler olmak üzere, her milliyetten işçi-emekçilere ve ezilen halk kesimlerine karşı saldırganlığı da artmaktadır. Genelkurmay’ın “OHAL’in kaldırılmasından sonra teröre karşı mücadelede zaafiyet yaşandığı” yönündeki açıklamasının ardından, sadece bölgeyi değil, bütün ülkeyi ağır baskı koşulları ve yasaklamalarla kuşatmayı amaçlayan ‘Terörle Mücadele Yasası’nın hazırlanması, linç ve provokasyonların yaygınlaştırılması ve Orhan Pamuk davasında yaşandığı gibi, bunun, yazar ve aydınlara uzanan açık bir saldırganlığa dönüşmesi, Evrensel gazetesinin gerekçesiz toplatılması, Gündem gazetesi bürosunun basılması, Şemdinli’nin ardından, Yüksekova, Hakkari ve Silopi’de yaşananlar, 1 Mart Tezkeresi’ne karşı mücadelede önemli bir rol oynayan Eğitim-Sen’e anadil davası üzerinden yara aldırılması ve ardından tüzüğünde yer alan “faşizm, emperyalizm, TİS ve grev” gibi kavramlar nedeniyle KESK’in hedef haline getirilmesi... Baskı, şiddet ve antidemokratik uygulamaların listesi uzatılabilir, ama sıraladığımız gelişmeler, Türkiye egemenlerinin, emperyalizmin bölge politikaları doğrultusunda adım atarken, ülke içinde de, bu politikaların uygulanması konusunda sorun teşkil edebilecek güçleri bertaraf etmeye çalıştığını göstermektedir. Türkiye gericiliği, kendi içindeki çıkar ve egemenlik mücadelesine karşın, halk güçlerine karşı birleşmekten geri durmamaktadır. Bunun son örneğini, seçim barajının düşürülmesi talebine karşı birleşen Başbakan Erdoğan ve CHP lideri Baykal’ın ortak tutumları ortaya koymuştur.

ABD emperyalizminin bölge politikaları ve Kürt sorunu ile ilgili yaşanan güncel gelişmeler, Kürt sorununun çözümü ve ülkenin demokratikleştirilmesi mücadelesi ile emperyalizme karşı bağımsızlık mücadelesinin her geçen gün daha fazla iç içe geçtiği bir süreci beraberinde getirmiştir. Sonuç olarak, emperyalizm ve işbirlikçi bölge gericiliklerinin içine girdiği yönelim bölge halklarının geleceğini tehdit etmektedir. Ama bu tehdidin kaynağı olan emperyalist saldırganlık, aynı zamanda, bölgenin ezilen, mazlum halklarının bu gerici politikalara karşı mücadele etme ve bir hesaplaşma içine girme olanaklarını da geliştirmektedir. 2006 yılının, bölgede böylesi bir hesaplaşma için gerekli emareleri fazlasıyla taşıdığını şimdiden söyleyebiliriz.