Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Sol, '12 Eylül'ü nasıl değerlendirdi?

12 Eylül’ün üzerinden 25 yıl geçti. 12 Eylül askeri faşist darbesi bugüne kadar “Türkiye solu” tarafından pek çok yönüyle değerlendirildi. Bu değerlendirmeler, değerlendirmeyi yapanların baktıkları yer dikkate alınarak kuşkusuz eleştirilebilir. Ancak bu değerlendirmelerin genelde ortak bir noktası bulunmaktadır. Bu ortak nokta, bu değerlendirmeler kimler tarafından yapılırsa yapılmış olursa olsun, 12 Eylül darbesinin ülkede durum ve uluslararası koşullar çerçevesinde değerlendirilmiş olmasıdır. Ama böyle olmadığını iddia edenler de var. Toplumsal Tarih Dergisi’nin Ekim 2004’te yayınlanan 142. sayısında, Roni Margulies imzalı bir 12 Eylül değerlendirmesi yer aldı. Yazının tam başlığı şöyle, üstte “12 Eylül’e farklı bir yaklaşım” ifadesi yer alıyor, altaki ana başlık ise, “Türkiye’de ve Dünya’da 1980”. Yazının içeriğine bir göz atıldığında, genel olarak doğru sayılabilecek tespitler yapılmakla birlikte, Türkiye Solu ve solun darbeyi değerlendirmesi ile ilgili yanlış ve subjektif tespitlerin yapıldığı görülüyor. Değerlendirmenin, asıl olarak TKP ve Kemalizmle bağlantılı sol merkeze alınarak yapıldığı görülüyor. Ama bütün sol aynılaştırılıyor. Yazar her ne kadar “12 Eylül’e farklı bir yaklaşım”da bulunuyorsa da, yazı, sadece 12 Eylül ve sol değerlendirmesi ile sınırlı değil. 60’a, 68’e uzanan değerlendirmelerde bulunuyor. Biz, bu yazıda, sadece 12 Eylül’le ilgili bölümleri inceleyeceğiz. Diğerleri belki farklı bir yazının konusu olacak. Şimdi konuya geçebiliriz.

Margulies “Türkiye’de toplumsal direniş kültürü ve toplumsal direniş dinamikleri 1980 öncesinde ve sonrasında gerçekten de farklıdır, ancak bu farkları ‘12 Eylül’ öncesi ve sonrası olarak değil, ‘1980’ öncesi ve sonrası olarak değil,; ‘Türkiye’de 1980’ öncesi ve sonrası olarak değil, ‘dünyada 1980’ öncesi ve sonrası olarak düşünmek gerekir.” demektedir. Yazarın sola ilişkin temel tespiti şudur: “Ama Türk solu, ‘somut durumun somut analizi’ne, yani misak-ı milli sınırları içinde olup bitenlere düşkün olup bu sınırlar dışında olanları ‘soyut’ olarak düşündüğü ve dolayısıyla ilgilenmediği için, 12 Eylül’ü tümüyle ve münhasıran Türkiye’yle ilgili, dünyadan bağımsız bir gelişme olarak düşünegelmiştir.” Yazarın bu “iddialı” tespiti oldukça cüretkardır. Alıntının sonundan da açıkça anlaşılacağı gibi, “Türk solu” sadece darbe öncesi ve sonrasında böyle düşünmemiş, böyle düşünmeye devam etmiştir. Çünkü “düşünegelmiştir” saptamasının bundan başka bir anlama gelmesi olanaklı değildir.

Yazarın zaman zaman kullandığı ve toptancı bir etiketlemenin ürünü olan “Türkiye solu”, ya da “Türk solu” tanımlamalarını, bunların ne anlama geldiğini ileride ele alacağız. Ama önce yazarın, solu, 12 Eylül’ü dünyadan bağımsız bir gelişme olarak değerlendirmekle suçlamasına yol açan tespitlerine kısaca da olsa bakmak gerekiyor. Yazar, öz olarak, 12 Eylül darbesinin “küresel arkaplan”dan bağımsız olarak düşünülemeyeceğini ileri sürmektedir. Ona göre, 1980’e gelindiğinde dünya çapında hareket geri çekilmiş, karşı saldırı başlamıştır. Margulies bunu şöyle belirmektedir: “Sonuç olarak, 1980’lerin başlarına gelindiğinde, hareketin geriye çekilmiş olduğu artık her yerde bellidir. Margaret Thatcher 1979’da, Kenan Evren 1980’de, Ronald Reagan 1981’de ve Helmut Kohl 1982’de iktidara gelir. Muhafazakar partilerin art arda seçim kazanmalarından daha da önemlisi, egemen sınıfların krize karşı alacakları neoliberal önlemler paketini artık ayrıntıyla şekillendirmiş, ideolojik kılıfını artık hazırlamış olmasıdır”. Bu karşı saldırı, yazara göre, yaklaşık 20 yıl sürmüştür.

Bu yazıdan amacımız, kuşkusuz bir bütün olarak Türkiye solunu savunmak değil. Sol adına yola çıkanların her birinin farklı politikaları ve yaklaşımları var. İçlerinde Kemalizmden şövenizme kadar giden, kendisini sosyal demokrat sayan kesimler de bulunuyor. Bunu dikkate alarak, biz, sadece “toptancı yöneltilen” eleştirilerin bazılarını, solun devrimci, sosyalist, komünist kesimlerini ilgilendirdiği kadarıyla ele alacağız.

Yazar tarafından yukarıda yapılan eleştiriyi, iki noktadan kısaca ele alalım. İlk olarak; yazarın 90’lı yılların başından itibaren yaygın olarak kullanılan “küreselleşme”, küresel bakış ya da küresel arkaplan gibi terimlerle ifade ettiklerini, “Türkiye solcuları” “uluslararası durum tahlili” olarak 70’li yılların ortalarından itibaren sıklıkla kullandılar. Ancak bu “solcuların” hiçbirisi, emperyalist dünyanın şefleri ile Evren’i eşit ilişkiler içerisine yerleştirme garipliği göstermedi. Türkiye’nin emperyalizme, özellikle de ABD emperyalizmine bağımlılığının altı her zaman özenle çizildi, emperyalist ekonomilerin hafif hapşırması durumunda Türkiye ekonomisinin zatürre olacağına hep vurgu yapıldı. Türkiye hep emperyalizmle ilişkisi içerisinde değerlendirildi.

Dönemin ABD Başkanı’na, ABD’li yetkililer Türkiye’de askeri darbenin haberini verirken, “bizim çocuklar yaptı” demişlerdi. “Türkiye solu”nun en geri kesimleri dahi ABD ile Türkiye arasındaki bu bağımlılık ilişkisini çok iyi biliyorlardı ve politikalarını ve mücadelelerini –doğru ya da yanlış– Türkiye’nin emperyalizme bağımlılığını temel alarak geliştiriyorlardı. Bunlar dikkate alındığında, “Türkiye solu”nu ülkeyi dünyadan ilişkisizmiş gibi görmekle suçlamak, en azından sorunu çarpıtmak olmaktadır. Solun başka uluslararası bağlantılarına ise ileride değineceğiz.

İkinci olarak; bir ülkede, belirli bir anda politik durumun ne yöne doğru gelişeceğini belirleyen, ülke içindeki sınıf mücadelesi, bu mücadelenin aldığı, alacağı biçimdir. Uluslararası durum, emperyalist ülkelerin talepleri vb. ülke içindeki mücadele üzerinde etkili olur. Ancak ülke emperyalizme göbekten bağımlı da olsa, sırf bu nedenle, askeri faşist darbeler –uluslararası bir büyük bunalım, savaş vb. gibi iç politik durumu doğrudan belirleyen özel koşullar bir yana– gündeme gelmez. Eğer egemen sınıflar ve onların efendileri ülkeyi mevcut yönetim biçimi ile yönetebiliyorlarsa, bu yönetim biçimi, alt sınıfların –işçi sınıfı ve emekçi yığınlar– tehdidi altında değilse, doğrudan askeri darbelere başvurmalarına gerek yoktur. Böyle bir darbenin ulusal ve uluslararası çapta ciddi sorunlar yaratacağı açıktır. Türkiye’de 12 Eylül öncesinde harekette bir daralma olsa da, yazarı iddia ettiği gibi bir “geri çekilme” söz konusu değildir. Hareketin yeniden yükseleceğine, hem de bu kez sınıf temelleri daha da güçlenerek yükseleceğine ilişkin güçlü belirtiler bulunmaktadır. Örneğin 24 Ocak Kararları’nın uygulanmasına dönük adımlar, işçi ve emekçi hareketini yeniden mücadeleye itecek başlıca etkenlerden biri durumundadır.

Egemen sınıflar ve efendileri devrim ve karşı-devrim arasındaki bu ilişkiyi görmüşler ve darbelerini kendileri için en müsait zamanda indirmişlerdir. Kısacası, ülke içi gelişmelerden, sınıf mücadelesinin gelişme seyrinden bağımsız bir “dış koşullar” tahlili totolojiye götürür. Dış koşulların ülke içinde belirli bir politik yönetim biçiminin egemen olmasını sağlaması, iç gelişmelerin de buna uygun olması ile olanaklı olabilir. Yoksa yazarın iddia ettiği gibi, “egemen sınıfların krize karşı neoliberal önlemler paketini artık ayrıntılarıyla şekillendirmiş (yazara göre, tarih, 80’lerin başıdır), ideolojik kılıfı artık hazırlamış olmaları”, Türkiye’de askeri faşist darbenin açıklaması değildir. Emperyalist şefler, “biz programımızı hazırladık, şu ülkede askeri darbe yapalım” mantığı ile hareket etmiyorlar. Yönetimin hangi biçimi alacağında iç koşullar belirleyici oluyor ve bağımlı ve geri ülkeler, emperyalist ülkelerin, krizin yükünü, ya gerici yönetim biçimleri ya da askeri darbeler ve açık diktatörlüklerle yıktıkları ülkeler haline geliyorlar. Bağımlı ülkelerde yönetimin hangi biçimi alacağını ise, devrim ve karşı-devrim arasındaki mücadele belirliyor. Sadece uluslararası sermayenin 80’de içinde bulunduğu durum veri alınarak, tek tek ülkelerdeki yönetim biçimleri tahlil edilemez, eğer edilirse, yazar gibi ciddi yanılgılara düşmek kaçınılmaz olur.

12 Eylül askeri faşist darbesinden önce, ülkenin yaşadığı ve onu bu darbeye götüren bir süreç bulunuyor. 12 Eylül darbesi birdenbire ve aniden ortaya çıkmadı. Öncesinde, 1978’de Maraş katliamının ardından ilan edilen bir sıkıyönetim ve daha sonra 24 Ocak Kararları var. Farklı ideolojik akımlara dayanan ve farklı politik tutumlara sahip olan Türkiye solunun elbette bu olaylar karşısında aynı değerlendirmeyi yapması beklenemezdi. Ancak solun büyük çoğunluğunun, iç gelişmelerin uluslararası bağlantılarını gördüğü de bir gerçektir. Örneğin o dönemde çıkan Parti Bayrağı dergisi, sıkıyönetimi, “sıkıyönetimin ilan edilmesine neden olan esas şeyin emperyalist kapitalizmin krizi ile birlikte... halkın yükselen devrimci hareketi...” (Sayı 16 Faşizmin genel Saldırısı ve Sıkıyönetim başlıklı yazı) ile bağlantılı olarak değerlendiriyordu. Yani uluslararası durumun ne yöne gittiği konusunda herhangi bir tereddüt bulunmuyor, ülkede halk hareketinin yükselişine dikkat çekiliyordu. Burada, bağlantılar ve ilişki, doğru bir biçimde yerli yerine konmaktadır. Solun sınıf uzlaşmacılığını temsil eden TKP, TİKP gibi kesimleri ise, elbette durumu farklı değerlendiriyorlar, bu yanlarıyla işçi ve halk hareketinin gelişmesine darbe vuruyorlardı.

Yazarın bir diğer tespiti olan, yazının girişinde alıntıladığımız “Dünyada 80 öncesi ve sonrası” değerlendirmesi doğru mudur? Yazar, “Türkiye’de toplumsal direniş kültürü ve toplumsal direniş dinamikleri 1980 öncesinde ve sonrasında gerçekten de farklıdır” derken, doğru bir noktaya değinir gibi –ancak ileride kısaca değinileceği gibi, “sosyal forumcu” bir çizgidedir– gözükmektedir. Biz kısaca, Türkiye’de 80’lerin sonlarından itibaren gelişen hareketin, 12 Eylül öncesine göre çok daha fazla işçi sınıfına ve emekçi tabanına dayandığını belirtelim. Ama dünya açısından 80’in bir dönüm noktası olduğunu işaret etmek için ortada çok güçlü veriler bulunmuyor. 70’li yılların sonu ve 80’li yılların başı emperyalist sistemin krizinin derinleştiği yıllardır. Batı ülkelerinde muhafazakar hükümetlerin işbaşına gelmiş oldukları doğrudur. Bu hükümetlerin saldırılarının, daha önceki hükümetlere göre artmış olduğu da doğrudur. İngiltere ve bir ölçüde ABD, bu saldırıların ilk tırmandığı ülkelerdir. Ama bu dönemi “dönüm noktası” olarak değerlendirmek doğru olmayacaktır. Sonraki saldırılar dikkate alındığında, bu dönem, ancak –eğer bir ad verilecekse– hazırlık dönemi olarak nitelenebilir. Emperyalist cephenin, “sosyal devleti”, “sosyal hakları” vb. kaldırmak için, “sosyalizmin yıkıldığı” demagojisini de arkasına alarak, saldırıyı hemen hemen tüm ülkelerde genel bir saldırı dalgasına dönüştürdüğü yıllar, 90’lı yılların başıdır ve bu süreç devam etmektedir. 90’lı yılların ortaları, özellikle Batı ülkelerinde, sermayenin bu saldırısını püskürtmek için –Almanya, Fransa vb.– ciddi işçi hareketlerinin görüldüğü yıllardır ve işçi sınıfı, tek tek ülkelerde, sermayenin saldırısını gösteri, genel grev ve direnişlerle püskürtmeye çalışmıştır. Özellikle İngiltere’nin, bu saldırı dönemine –80’li yıllardaki atağı dikkate alındığında– daha hazırlıklı girdiği söylenebilir. Daha açık ifade edecek olursak, ABD ve İngiltere, bu döneme bir adım önde girdiler. Bugün de Batı ülkelerinde ciddi işçi eylemleri görülmektedir. Yazar da, bunları, genel hatları ile, eksik de olsa tespit etmekte, ancak mücadele perspektifi olarak Seattle’ı öne sürmektedir. Bu hareketin “küresel düşünüp, yerel davrandığı” saptaması ise, işçi ve emekçi hareketinin gelişim seyri dikkate alındığında, havada kalmaktadır.

Bütün bunlara rağmen, genel dünya tarihi gözönüne alındığında, genel olarak birleşilebilecek dönem tespitleri yapmak, o kadar kolay değildir. Örneğin yazar, sermayenin “80’de başlayan küresel saldırısı”nı 2000’de bitirmektedir. Ona göre, hareketin uluslararası planda 68’de başlayan yükselişi 80’de geri çekilme ile noktalanmış, sermayenin karşı saldırısı bu noktada başlamıştır. Oysa bu saldırı, 80’li yıllar boyunca sürmüş olmasına rağmen –ki bunun en uç örneği İngiltere, kısmen ABD’dir; sermayenin saldırmadığı dönem elbette ki yok, burada saldırının şiddetine ve yaygınlığına dikkat çekmek için bu ayrım yapılıyor–, “sosyalizmin yıkıldığı” demagojisinin ardından şiddetlenmiştir ve 90’lı yılların başından itibaren, kapsamı genişlemiş bir biçimde halen sürmektedir ve tek tek ülkelerde işçi sınıfı ve emekçi yığınlar zaman zaman yükselen mücadelelere girmektedirler.

Yazarın ayrıca sermayenin ve egemen sınıfların saldırısına karşı “kendine özgü” bir “direniş” tahlili var ki, konuyu dağıtmadan bunun üzerine birkaç şey söylemek gerekli olacak. Margulies, “Direniş, kimilerinin sandığı gibi baskının, yoksulluğun, açlığın en yoğun olduğu, bıçağın kemiğe dayandığı yerde ve zamanda patlak vermez. Bıçak kemiğe dayanmışsa, ezilenler yenilmiş, moralsizleşmiş, örgütsüzleşmiş ve boğaz derdine düşmüş demektir.” tespiti yapmaktadır. Bu bütünüyle idealistçedir, gerçeğe ve sınıf mücadelelerinin yasalarına aykırıdır. Yazar en yoksullar, açlar direnişe önderlik edemez dese, bu anlaşılabilir. Ama iddia bütünüyle farklıdır. Sınıf mücadeleleri açısından “baskının, yoksulluğun, açlığın en yoğun olduğu dönem” bunalımın en yoğun görüldüğü dönem değil midir? Bütün bu koşullar ve kitlelerin örgütleri varsa, direniş bu koşullarda patlar. Bıçağın kemiğe dayanması, niye yenilme, moralsizleşme, örgütsüzleşme anlamına gelsin? Tarihsel deneyimlerin de gösterdiği gibi, “bıçağın kemiğe dayanması”, genellikle, “artık yeter, kaybedecek bir şeyimiz kalmadı, ayağa kalkıyoruz” anlamına gelir. Ama hayır, yazara göre bu anlama gelmiyor. İşçi sınıfı ve onun etrafında toplanmış kitlelerin örgütleri varsa, bu örgüt, kazanımların ve kayıpların tecrübesini kitleler ile birlikte yaşamışsa, kitlelerin “moralsizleşmeleri” için bir neden yoktur. Ekmek ve barış isteyenler, bunalımın en derin yerinde, güçlü bir örgüte sahip –Bolşevik Partisi– oldukları koşullarda devrim yapıp, iktidarı almışlardı. Yazar herşeyi birbirine karıştırıyor ve bıçağın kemiğe dayanması ile herşeyi bitiriyor. Oysa işçi sınıfı ve emekçi yığınlar için ise, büyük atılımların başladığı yer burasıdır. Bıçak kemiğe dayandığında, örgütlü –eğer örgütleri onlara ihanet etmemişse– kitlelerin teslim olduğu, moralsizlik içinde dağıldığı görülmemiştir. Mücadeleye atılırlar, ya yenerler, ya yenilirler.

SOLUN DURUMU

“Sol” kavramı, genel olarak, toptancı bir şekilde sıkça kullanılıyor. Böyle kullanıldığı içindir ki, zaman zaman kolaycı suçlamaların, toptan mahkum etmelerin anahtar kavramı oluyor. Yukarıda da işaret etmeye çalıştığımız gibi, “Türkiye solu” ya da “Türk solu” kavramının içine, Kemalizmi savunduklarını söyleyenlerden, CHP’ye, oradan “demokratik” ya da “devrimci” sola kadar çok geniş bir yelpaze giriyor. Komünistler de sol içerisinde değerlendiriliyor ve haklarında buna göre bir yargıya varılabiliyor. Açıkçası, aspirinin her derde deva olduğu gibi, sol kavramı da, kendisine sol diyen her kesimi ve kişiyi kapsıyor, kusurlar, günahlar söz konusu edildiğinde, hepsine aynı suçlayıcı yafta yapıştırılıyor, ortak fatura çıkarılıyor. Böylece, “sola” yöneltilmiş her eleştiri, kendisine haklılık kazandıracak bir “sol” buluyor!. Bütün bunları dikkate aldığımızda, kimlerin sol olup olmadığı tartışmasının fazla bir anlamı kalmıyor. Ama bizim burada konu edindiğimiz sol, kendisini en azından “devrimci”, “sosyalist”, “komünist” olarak tanımlayan soldur.

Buradan solun durumuna geçebiliriz. Türkiye solu, kendisini dünyadan, dünyadaki gelişmelerden soyutlamış mıydı? Yazar bu konuda haklı mı? Solun bu durumda olduğunu söylemek, gerçekleri bütünüyle çarpıtmak olmaktadır. “Türkiye solu”nun dış dünya ile ilişkisi ise, yazarın görmediği ya da görmek istemediği kadar sıkı ve yakındı. Sol içerisinde çeşitli akımlar bulunuyordu. Dünyadaki “sol” bölünmüşlüğe bağlı olarak, bunlar da, kendi konumlarını belirliyorlardı. Başlıca üç akım –SBKP, ÇKP, AEP (AEP proletarya sosyalizmini temsil ediyordu)– ve Latin Amerika deneyimlerinden etkilenen orta yolcu akımlar, akla ilk gelenlerdir. Avrupa komünizmi vb. gibi akımları da dikkate aldığımızda, sol içerisinde “zengin” bir uluslararası ilişkiler ağı ortaya çıkmaktadır.

Bu olguların açıkça gösterdiği gibi, sol, haddinden fazla uluslararası idi ve uluslararası gelişmeleri yakından takip etmekteydi. Ama çeşitli ülkelerde uluslararası sermayenin işçi ve emekçilerin haklarına yönelik saldırıları varsa, elbette ki, bunların püskürtülmesi için, her ülkenin işçi ve emekçileri kendi ülkesinde bir mücadele yürütecek; bu mücadelenin hedefi de, ülkeyi yöneten egemen sınıflar olacaktır. Eğer bu ülke, Türkiye gibi bağımlı bir ülke ise, hedef, emperyalizmle birlikte egemen sınıfları hedefe koyacak tarzda genişleyecektir. Açıkçası, ayaklar, öncelikle mücadele yürütülen topraklara sıkıca basacaktır. Yazarın bugünkü “küresel mücadele”ye hayranlığı gösteriyor ki, o, ülke topraklarına sıkıca basan bir mücadele hattının zorunluluğunu anlamaktan uzaktır. Dahası, işçi ve emekçi temelini bulandırmakta, “genel bir karşı koyuş” çizgisinde bu mücadelenin hedefini muğlaklaştırmaktadır.

Ancak yazarın savunduğu bu çizgiyi bugün savunan solcular bulunmaktadır ve yazarın bu konuda “endişe etmesine” gerek yoktur. “Küresel saldırıya karşı küresel mücadele” savunulmakta, bu da, yılda bir, falan ülkede yapılan “görkemli bir gösteri”ye indirgenmektedir. Emperyalizmin saldırısı elbette geneldir. Genel olması, onun bunalımının derinleşmesinden kaynaklanmaktadır. Bu saldırıya, tek tek ülkelerin işçi ve emekçileri, ayaklarını kendi topraklarına sıkıca basarak vereceklerdir. Örnek olsun; tek tek ülkelerde, üç, beş milyon emekçinin yapacağı genel grev, grev ve gösteriler, “uluslararası mücadele” adına yapılan üç-beş yüz bin kişilik gösterilerden, hedefi vurması bakımından daha etkili ve sonuç alıcıdır. Üstelik, protestoculuğun ötesine geçecek, yaptırım gücüne sahip olacak grev, gösteri ve direnişlerin belirli somut ülkelerde belirli somut fabrika ve işyerlerinde gerçekleşmesi tek geçerli yoldur. Burada sorun, karşı saldırının nasıl püskürtüleceğine ilişkin mücadele perspektifinin yitirilmemesidir. İşçi ve emekçi hareketinin, uluslararası ilişki ve dayanışma, hatta zaman zaman eş zamanlı bir mücadele sorunu elbette vardır. Ama bu sorun, ancak tek tek ülkelerde hareketin gelişmesi ile çözülebilir ve gelişen hareket, zaten dayanışma ve birleşme yollarını arayacaktır, aramaktadır.

13 EYLÜL MÜ, DUVARIN YIKILMASI MI?

Yazar, Türkiye solunun bugün gelişen “küresel hareketi” göremediği için –görememesinin nedeni 12 Eylül değerlendirmesinde olduğu gibi, solun ülke içine bakmasıdır!–, Türkiye solunun hâlâ 13 Eylül’de yaşadığını ileri sürmektedir. Bugün Türkiye’de böyle bir sol var mı, varsa da biz bilmiyoruz. Ancak bildiğimiz ve yazarın büyük ahkam kesmeler arasında göremediği bazı temel gerçekler var ve “sol”un bugünkü durumunu açıklamak için, bu gerçeklere de bakmak gerekir.

Türkiye’de ulusal sorun diye bir sorunun olduğunu, “sol”la ilgilenen her kişinin –her ne kadar yazar bundan hiç söz etmiyorsa da!– herhalde bilmesi gerekir. 80’li yılların ortalarından itibaren, bu sorun, ülkenin politik yaşamına olanca ağırlığı ile gelmeye başladı. Özellikle 90’dan sonrası, özellikle Çiller’in başbakanlığında kurulan DYP-SHP Hükümeti dönemi, Kürt halkına ve tüm ülke halkına yönelik saldırıların ağırlaşarak sürdüğü bir dönemdir. Başka bir ifade ile “bin operasyon” dönemidir. Bu dönem, Kürt halkı ile birlikte, işçi ve emekçi kitleler ve sol üzerindeki baskı ve terörün yeniden yoğunlaştığı bir dönemdir. Solun işçi ve emekçi halk arasında mevzilenmeyen kesimleri, bu dönemde, yeniden yıkımdan yıkıma sürüklenmiştir. Kısacası sorun, “solun 12 Eylül’den çıkamaması” gibi basit bir tespitle geçiştirilemeyecek ölçüde kapsamlıdır. Ülkenin içinde bulunduğu politik koşullar halen etkili olmaktadır, olması da kaçınılmazdır. Solun “ülkeyi bırak, dünyaya bak” deme lüksü bulunmamaktadır.

Bütün bunlara rağmen, “sol” toparlanamaz mı idi? Sol, bütün bu iç ve dış etkenlere, ancak işçi sınıfı ve emekçi halk arasında mevzilenerek, kendisini emekçi hareketinin içinde yeniden inşa ederek, halktan kopuk üst tabaka devrimciliğini terkederek karşı koyabilirdi. Uluslararası koşulların değişmekte oluşu da, görebildiği ve değerlendirebildiği takdirde, sola bu imkanı tanıyordu. Ancak solun bazı kesimlerinin zaten kendi durumlarından hoşnutsuzlukları yoktur ve onlar, kendilerini “anlamayan halktan” yakınarak, hatta bazen ona küfürler yağdırarak, bazen dalkavukluk ederek yollarına devam etmeye çalışmakta, kimisi maceracılığını, kimisi “kızıl elmacılığını” derinleştirerek ilerlemek istemektedir.

Vurgulamak gerekir ki; 12 Eylül sonrasında ve hareketin yeniden yükseldiği koşullarda, Türkiye’de halk başka, bu tür “sol” başka yerdedir. Türkiye’de 12 Eylül askeri faşist darbesini ardından, işçi ve emekçi hareketinin tekrar canlanmaya başlaması 80’li yılların ortalarından sonradır ve bunun zirvesi, ’89 Bahar Eylemleri’dir. Başta İstanbul olmak üzere, ülkenin pek çok kentinde işçi ve emekçi yığınlar yaygın ve kitlesel gösterilere girişmişler, hareket Zonguldaklı madencilerin Ankara yürüyüşünün ardından kısmen durulmuştur. Açıkçası, ülkenin üzerindeki 12 Eylül “ölü toprağı”nı, “solcular” değil, işçi ve emekçi hareketi süpürmüştür. Kamu emekçilerinin sendikalaşma hareketi de buradan güç almış, bugünkü kamu sendikaları böyle ortaya çıkmıştır. Eğer “sol”un işçi ve emekçi mücadelesi, bu mücadelenin geliştirilmesi diye bir kaygısı varsa, bakacağı ve bağlanacağı yer de burası idi. Vurgulamak gerekirse, Türkiye, 12 Eylül’den işçi hareketi ile çıkmıştır. Ülke içi koşullar böyledir.

Ama uluslararası duruma baktığımızda farklı bir gelişme görürüz. Seksenlerin sonu ve doksanlı yıllar, “sosyalizmin yıkılışı” olarak lanse edilen yıllardır. Sermaye uluslararası saldırısını güçlendirmiş, burjuva liberalizmi doruğuna çıkmıştır. Dünyadaki rüzgarlar, sermaye ve burjuvaziden yana esmektedir. Ama deyim yerinde ise, Türkiye işçi sınıfı akıntıya karşı kürek çekmiş, “uluslararası durumun tersine” gitmiş –ezbere küresel durum tahliller yapmanın sakıncaları!–, kendi tarihinin en ileri mücadelelerini ortaya koymuştur. Solu yıkılan duvarın altında kalmaktan kurtaracak, onun yeniden ayakları üzerine basmasını sağlayacak, bağlanması gereken hareket de aslında buydu. Türkiye işçi sınıfı, “sol”a, gelişimi kavramanın ve ilerlemenin anahtarını sunmuştu. Ancak solun büyük çoğunluğu, işçi ve emekçi halkın hareketine bağlanmaktan uzak bir durumdaydı ve bu durum, bugün de değişmediği gibi, ileride değişeceğine ilişkin güçlü belirtiler de yoktur. Ama bu harekete bağlanan “sol”, buradan bir işçi kitle partisi çıkardı ve yoluna devam ediyor. Bütün bunlar doğrudan konumuz değil. Ama vurgulamakta yarar var, yazarın 13 Eylül’ü gördüğü yerde, aslında bir duvar vardır ve “Türk solu” dünyanın hemen her ülkesinde görüldüğü gibi, duvarın altında kalmıştır. Bu da, Türkiye’ye özgü bir durum değildir.

Bugün dünyanın pek çok ülkesinde, kendisine “sosyalist”, “komünist” etiketi yapıştıran pek çok parti ve akım, halen duvarın yıkıldığı koşulları varsaymakta, işçi ve emekçi hareketinin canlanmasını, burjuva liberalizminin etkisini yitirmekte olduğunu, genel olarak koşulların değişmekte olduğunu görmemektedir. Oysa koşullar değişmekte, dibe vuran işçi ve emekçi hareketi –90’lı yılların ortasında Almanya ve Fransa’da ciddi işçi eylemleri olmuş, hareket tekrar durulmuştu– yeniden güç toplamakta, karşı saldırıya hazırlanmaktadır. Genel olarak ifade etmek gerekirse; gerek işçi sınıfı, gerekse de diğer emekçi kesimler, “burjuva liberal” demagojilerin etkisinden sıyrılmakta, dikkatlerini kendi güçlerini yeniden keşfetmeye doğru yönlendirmektedirler. Türkiye’de ve dünyanın diğer ülkelerinde “solun” görmesi ve bağlanması gereken yer de burasıdır. Bugün emperyalist demagoji ve burjuva liberal “alternatifler” iflas etmiştir. İşçi ve emekçi kitleler kendilerine farklı bir çıkış yolu aramaktadırlar.

Bitirirken, vurgulamak gerekir ki, eğer hareket hakkında genel bir yargıya varılacaksa, bu yargı, “sol”un durumundan değil, işçi ve emekçi hareketinin durumundan çıkarılmak zorundadır. Türkiye işçi ve emekçileri, 12 Eylül’ün etkilerini asıl olarak 80’lerin sonu ve 90’ların başında atmıştır. Ama uluslararası sermayenin istek ve talepleri doğrultusunda ülke içinde saldırı dalgaları peşpeşe gelmektedir. İşçi sınıfı ve emekçi hareketi de, bazen yükselerek, bazen geriliyerek, bazen de durgunluğa düşerek mücadelesine devam etmektedir. “Sol” için ise şu söylenebilir ki, “sol”un, ancak işçi ve emekçi halka bağlı kesimleri, işçi ve halk mücadelesinin gelişmesinde olumlu bir rol üstlenebilir. Yazar bu sorunu “solun kendisini toparlaması” olarak koymaktadır. Böyle olunca, toparlanamamasının nedeni, ister yazarın koyduğu gibi, “daha 13 Eylül’ü yaşamak” olarak, isterse “sosyalizmin yıkılışı” olarak konsun, sorunun özüne dokunulmuş olmamaktadır. Solun geniş kesimlerinin sorunu, işçi hareketine bağlanmamak, halka tepeden bakan üst tabaka devrimciliğini sürdürmek, hareketin gelişme özelliklerini ve dinamiklerini anlamamaktır. Bunu anlayanlar, hareketle birleşecek ve tarihsel devrimci rollerini oynayacaklardır. Kendi platformunda kalmakta ısrar edenler içinse, bir çözüm yoktur. Her zaman olduğu gibi hareket onları süpürecektir.