Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Etnik değil, ulusal kimlik

Kürt sorunu üzerine tartışmalar son dönemde “kimlik” merkezli olarak sürdürülüyor. Bu tartışma; Başbakan Erdoğan’ın, Kürtlüğün ve diğer etnik grupların “alt kimlik” olarak kabul edilmesi, birleştirici “üst kimliğin” ise Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı olması gerektiğini ilan etmesinden sonra iyice yoğunlaştı. Bu konuda, Baykal ve diğer parlamento içi gerici muhalefet çevrelerine –onlar Türklüğü üst kimlik olarak görüyor– göre, Başbakan Erdoğan, daha ileride olduğu gibi bir izlenim veriyor.

Kürt sorununun çözümünde, “Kürtlük alt kimliğinin” tanınması ve üst kimlik olarak Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığının kabul edilmesi gerçekten olumlu bir rol oynayabilir mi? Yoksa sorun daha farklı düzeyde ele alınıp, daha köklü bir çözüme mi kavuşturulmalı? Bu sorunu yakından irdelemek gerekiyor.

Burada hemen belirtmek gerekir ki, ulusal sorunda “alt kimlik, üst kimlik” tartışması, sorunu çarpıtmaya bir gerekçe oluşturmak üzere gündeme getirilmiştir. Ezen-ezilen ulusların ilişkileri söz konusu olduğunda, sorun; ulusal sorun, ezilen ulus ve milliyetler sorunu olarak ele alınmak zorundadır. Biz, sorunun anlaşılması için, bugün yaygın olarak kullanılan kimlik vb. tanımları sınırlı olarak da olsa kullanacağız. “Alt kimlik” tanımını gündeme getirenlerin büyük kesimi, bugünkü yaygın kullanım biçimiyle, farklı kökenlere mensup etnik, dini vb. grupların varlığından hareketle, ve sözde bu “grupların hakları”nın “üst kimlik içinde zaten ifade edilmiş olduğu” iddiasıyla bu “tanım”a sığınırlarken, Erdoğan gibileri ise, “alt kimliktekilerin haklarının tanınması yönünde daha ileri bir adım atma” iddiasıyla ortaya çıkmışlardır. Kürtlerin ayrı bir ulus olarak varlığını inkar etmek üzere, Kürtler de ,“bir alt kimlik” statüsünde, Çerkezler, Lazlar, Abazalar vb. “öteki alt kimlikler”le “aynı kategori”ye sokulmak istenmektedir.

“Üst kimlik” ise, bu çevreler tarafından, genellikle bütün bu “etnik kimliklerin içinde eridiği ulus kimliği” olarak tarif edilmektedir. Alt ve üst kimlik tanımının, burada askeri bir hiyerarşiyi belirler gibi kullanılamıyacağı açıktır. Daha farklı bir ifade ile, ulusal kimliklerin birbirine bir üstünlüğü bulunmamaktadır. Burada dikkat çeken nokta, “üst kimlik”in tarifinde, sözümona “alt kimlikler”in belirli bir gönüllülüğü ve kabulünün olup-olmamasından bağımsız olarak bunun dayatılmasıdır. Bu durum, kolayca anlaşılacağı gibi, ulusal sorunun halen varlığını koruduğunun bir işaretidir. Özellikle kapitalizmin geç gelişmesinden dolayı uluslaşma sürecine sonradan girmiş toplumlarda, farklı uluslar tek bir devlet çatısı altında yaşamakta, devlete egemen olan ulusun ulusal baskısına maruz kalmaktadırlar. Bu durumda “alt ve üst kimlik” tanımlaması epeyce çetrefil bir sorun olmaktadır.

Soruna bu temelden bakılınca, Kürt sorununu nereye koyabiliriz? Kürtler, Türkiye’de etnik bir “alt kimliğe” sahip yurttaşlar topluluğu mudur, yoksa bir ezilen ulus sorunuyla mı karşı karşıyayız? Ülkenin yaşadığı ve içinde bulunduğu gerçekler, Kürtlerin ayrı bir ulus olarak var olduklarını, ayrı bir uluslaşma süreci yaşadıklarını açıkça ortaya koymaktadır. Bugün Türkiye’de, tek bir devlet içerisinde, biri egemen ve ezen, diğeri ise ezilen iki farklı ulus gerçeği ile karşı karşıya bulunulmaktadır. Öncelikle kabul edilmesi gereken gerçek de budur. Bu soruna, bu gerçeği kabul etmeden getirilecek “çözümler” de gerçekçi olmayacak, sorunun, bir biçimde çeşitli düzeylerde kendisini üreterek devam etmesine yol açacaktır.

Şimdi şu soruya yanıt arayabiliriz: Kürtlüğün etnik “alt kimlik” olarak kabul edilmesi, Kürt sorununun çözümünde kesin bir sona mı işaret etmektedir? Bununla birlikte, Kürtlerin varlığının etnik olarak kabul edilmesiyle, ayrı bir ulus olarak varlığının kabul edilmesi arasında ne tür bir farklılık bulunmaktadır?

Kürtlerin etnik düzeyde bir “alt kimliğinin” kabul edilmesi; öncelikle bir takım kültürel hakların tanınması –örneğin dilin daha rahatça kullanılması–, bunların bireysel olarak kullanılabileceğinin kabul edilmesi vb. anlamına gelmektedir. Ancak bu tür haklar, yasal güvence altına alınsa da, doğrudan kamusal alanda sahip olunan eşit, genel haklar değillerdir ve siyasal içerikten yoksundurlar. Örneğin Kürtler dillerini daha rahat kullanabilirler; ama, bu dil, ülkenin tanınmış resmi dillerinden birisi değildir ve dolayısıyla eğitim ve öğrenimde, mahkemelerde kullanılamaz, bir Kürt vatandaş meramını Kürtçe bir dilekçe ile anlatamaz vb. Kısacası, Kürtler için etnik bir topluluk olarak kabul edilmeyi ifade eden “alt kimlik”, temel ve eşit hakların üzerinin örtülmesi, ulus gerçeğinin inkar edilmesi anlamına gelmektedir. Başbakan’ın ağzından bugün bir ilerleme gibi görünen –Başbakan’ın savunusunun eğreti ve sallantılı, her zaman geriye çark etmeye hazır olduğunun belirtilmesi gerekir– bu yaklaşım, mevcut statüko ve politikanın biraz tamiratla sağlamlaştırılması anlamına gelmektedir.

ULUS GERÇEĞİ

Bugün “alt kimlik-üst kimlik” tartışmaları ile görmezden gelinen ve açıktan veya üstü örtülü olarak inkar edilen gerçek, Kürtlerin ayrı bir ulus olarak varoldukları gerçeğidir. Dolayısıyla haklar meselesi gündeme geldiğinde, tartışılması gereken; “alt kimlik”, etnik tanınma değil, onların bir ulus olarak varlıklarınının tanınması, tüm ulusal haklarının teslim edilmesi ile bu sorunun kesin çözümünün bu yolla sağlanabileceğinin kabul edilmesidir. Bugün Kürtlerin ayrı bir ulus olarak varoldukları inkar edilemez bir gerçektir. Kürt halkı, Türkiye’de on yıllardan beri yığınlar halinde taleplerini dile getirmekte, demokrasi içinde eşit ve özgür yaşam istemektedir. Ayrıca vurgulamak gerekir ki, Irak’daki Kürdistan gerçeği, bu sorunun daha fazla görmezden gelinmesine kesin bir nokta koymuştur.

Bu gerçek inkar edilemeyecek bir biçimde ülkenin politik yaşamının tam ortasına düştüğü içindir ki, bugün kimlik tartışmaları yapılmakta, ülkeyi yöneten gerici sınıflar tarafından, bu sorun, mevcut “tek bayrak, tek devlet, tek millet” çerçevesi içerisinde bir “çözüme” kavuşturulmak istenmektedir. Ancak bu, başlanılan noktaya geriye dönmek anlamına gelmektedir. Zaten bugünkü hukuki ve fiili durum böyle değil midir? O halde ne tartışılmaktadır? Bu sorunun yanıtı, yukarıda işaret edildiği gibi, sorunun, “etnik alt kimlik” çerçevesinde görülmesindedir. Böyle görüldüğü için de, çözüm olarak, bu “teklik” öne sürülebilmektedir.

Oysa bugün, etnik topluluk boyutlarını aşmış, uluslaşmış bir Kürt halkı gerçeği ile karşı karşıyayız. Dolayısıyla önerilen, getirilen çözüm de, bu gerçeğe uygun olmak durumundadır. Aksi durum, çözümsüzlük ve sorunun sürgit devam etmesi anlamını taşımaktadır. Bu ise, bir ulusun varlığının inkarı, ezilmeye devam etmesi, dolayısıyla, ülke içi yaşamın istikrarsızlaşması ve demokrasisizlik demektir. Bu, aynı zamanda, büyük emperyalist devletlerin ülkeye çeşitli düzeylerdeki müdahalesine de kapıyı aralamaktadır. Mevcut durum, onlara, bir egemenlik ve yönetim yöntemi olarak, halkları düşmanlaştırma ve biribirine kırdırmada sürekli olarak oynayabilecekleri ve kurcalayacakları bir kozu elde tutma imkanı vermektedir. Bu koz, onlara, bizzat ülkeyi yöneten işbirlikçi egemen sınıflar tarafından sunulmaktadır. Altında yatan neden ise, bölünme korkusudur. Bu korku ile yaşamak tercih edilmekte, buna karşın, emperyalist şantaj ve boyun eğdirmelere kapı ardına kadar açık tutulmaktadır.

Burada, “üst kimlik” olarak Türklüğün kabul edilmesini isteyenlerin tezlerine de kısaca bir göz atmak gerekiyor. Bilindiği üzere, son zamanlarda, bu görüşün en ileri sözcülerinden birisi, CHP lideri Deniz Baykal’dır. Ama o, elbette bu gerici tezin tek savunucusu değildir. Diğer gerici partiler, paşalar ve bütün bunların basındaki sözcüleri, tek bir koro oluşturmaktadırlar. Onlara göre, Türklük, sadece Cumhuriyet dönemi boyunca değil, geçmiş Türk devletleri –Selçuklular, Osmanlılar vb.– süresince de kurulan her devletin asli kimliği olmuştur. Bu nedenle de, “özsel ve kadimdir.” Bu gerici görüş, tarihsel gerçekleri bütünüyle çarpıtmaktadır. Ulus gerçeği, tarihe kapitalizmin gelişimiyle birlikte girmiştir. Modern ulusların doğuşu süreci, kapitalizmin şafağında, 17. yüzyılın ortalarından itibaren başlamıştır.

Örneğin Osmanlıların, 19. yüzyılın ortalarından önce, ulus gerçeğinden haberleri bile yoktur. Onlar, ulusal gerçeklikle, sadece yönettikleri ulusların isyanı –Yunanlılar, diğer Balkan ulusları vb.– sürecinde tanışmışlardır. Türklük ise, Osmanlı’nın aşağıladığı bir etnik topluluktur. Türk milliyetçiliği de, ancak, Osmanlı’nın dağılma dönemi ile birlikte gelişmeye başlamıştır. Kurtuluş Savaşı ile birlikte devleti kuran ve elinde tutan ulusal topluluk, –Kürtlerin emperyalizme karşı Türklerle birlikte ulusal mücadeleye katılmasıyla– Türkler olmuştur. Bu tarihsel gerçeklik, Türklüğün “özsel ve kadim” olduğu iddialarını bütünüyle boşa çıkarmaktadır. Bugün Türkler ayrı bir ulustur ve Kürtlerin de uluslaşma süreci, neredeyse Türklerin uluslaşma sürecine denk düşmektedir. Yani ülke sınırları içerisinde, yan yana gelişen iki ayrı ulus gerçeği ile karşı karşıyayız. Kürt sorununda akılda tutulması gereken ilk ve temel gerçek budur. Çözüm de, ancak bu gerçeğin sağduyuyla kabul edilmesi üzerinden olabilir.

Türklüğün “özsel ve kadim” olduğunu iddia edenlerin asıl üzerini örtmek istedikleri gerçek, özellikle Cumhuriyet tarihi boyunca, tüm ülke tarihinin, politik ve sosyal yaşamın Türklük temeli üzerinde yükselmiş olmasıdır. Onlar bu durumunun değişmesinden büyük bir korku duymaktadırlar. Eğer duvardan bir tuğla sökülürse, tüm duvarın çökecek olmasından duyulan korkudur bu. Bu, aynı zamanda, benzer durumdaki her türlü burjuva milliyetçiliğinin tipik korkusudur.

ÇÖZÜM NEREDE?

Bugün “Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı”ndan ya da aynı anlama gelmek üzere “anayasal vatandaşlık”tan sıkça söz edilmektedir. Ne var ki, ülkeyi yöneten işbirlikçi egemen sınıfların en azından bir kesimi bu öneriyi ortaya atarken, yeni ve demokratik bir anayasa, bu anayasada Kürtlerin ulusal varlığının kabul edilmesini kasdetmemektedirler. Onların kastı, küçük iyileştirmelerle mevcut durumun kabul edilmesi ve güvenceye alınarak, sağlamlaştırılmasıdır. Ancak bu, sorunun, gerici, gerçekçi olmayan ve demokratizmi dışlayan bir “çözüm” biçimidir.

Kürtler ayrı bir ulustur ve ulus olmaktan kaynaklanan tüm haklarının tanınmasını içeren bir çözüm biçimi, tek gerçekçi çözüm biçimi olabilir. Bu hakların başında da, ulusal kendi kaderini tayin hakkı gelmektedir. Bu hakkın özü, ayrı devlet kurma hakkının tanınmasıdır. Bu hak tanındıktan sonra, ayrılıp ayrılmayacağına sadece ulusun kendisi karar verebilir. Üstelik bu karar, bugünkü koşullar devam ettiği sürece, merkezi parlamentolarda verilemez; dahası, ezen ulus konumunda olan ulusun bu konuda karar verme hakkı bulunmamaktadır. O, sadece ezilen ulusun birlikte yaşamaya karar vermesi durumunda, bu birlikteliğin çerçevesini ezilen ulusla birlikte belirleme hakkına sahiptir, daha fazlasına değil. Demek ki, sorunun temelinde, öncelikle Kürtlerin ayrı bir ulus olarak varlıklarını kabul etme ve bu ulusun temel ve vazgeçilmez haklarının bulunduğunu ilan etme bulunmaktadır.

Ancak bu temel gerçek kabul edildikten sonra, sıra, birlikte yaşamanın çerçevesini belirlemeye gelebilir. Bölgesel özerklik mi, yerel özerklik mi, “Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı” mı, “anayasal vatandaşlık” mı – ancak bu çerçeve de tartışılabilir. Açıkçası, ulusal kendi kaderini tayin hakkının kabulüne bağlı olarak, Türklerin ve Kürtlerin gönüllü birlikteliğine dayanan yeni bir nikah kıyılacak; bu nikahta, öncelikle geçmişte mağdur olmuş ve ezilmiş olan, yeniden ezme girişimlerine karşı ayrılma hakkını elinde bulunduracaktır. Bir benzetme yapacak olursak, kadın, dayakçı kocaya sürgit katlanmak zorunda değildir. Ama bugünkü medeni yasadan da bilinmektedir ki, evlilikte ve kıyılan nikahta ayrılma hakkının olması, her evliliğin ayrılıkla bitmesi ve üstelik bunun arzulanır olması anlamına gelmemektedir.

Birlikte yaşamanın temel koşullarının eşit ve demokratik bir biçimde birlikte kararlaştırılması gerekir. Bunun anlamı ise, ülkenin sosyal, politik ve kültürel yaşantısında tam hak eşitliğinin bulunmasıdır. Yani bir ulusa ve dile üstünlük ve ayrıcalık tanınmayacak, eğer söz konusu olan iki ulussa, bu iki ulusa da eşit haklar tanınacaktır. Biraz daha açılacak olursa, bunun anlamı şudur: Devlet ve ülke yönetiminde eşit haklara sahip olunacak, diller, eğitim ve öğrenim dili olarak, eşitlik içinde olacak, kamusal yaşamda her iki dil yasal bir engelle karşılaşmadan özgürce kullanılabilecek, uluslar kültürel yaşamlarını hiçbir engelle karşılaşmadan geliştirebilecektir. Bütün bunlar yeni yapılacak bir anayasada güvence altına alınacak, vatandaşlar bu anayasa ile belirlenmiş hukuki, siyasal çerçevede “anayasal” ya da “ülke vatandaşı” olacaklardır. Bu koşullarda, örneğin “Türkiyelilik”, “Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı” gibi kavramlarda uzlaşılmışsa, elbette bunların kullanılmasında bir sorun olmayacaktır. Ancak o zaman, bu kavramların içeriğinin değişmiş olacağı ve bunların demokratikleşerek zenginleşeceği gerçeğini gözden kaçırmamak gerekmektedir. Vurgulamak gerekir ki, ulusal sorunun, eğer kapitalist-gerici iktidar devrilmemişse, kapitalizm koşullarında olabilecek en demokratik çözüm biçimi, tutarlı bir demokrasi içerisinde çözümdür.

SONUÇ

“Üst ve alt kimlik” sorununa, iki ulusun varlığını kabul etmeden yapılacak her yaklaşım gerici olacaktır. Bu tür yaklaşımların, Kürt sorununun demokratik ve halkçı bir çözüme kavuşturulmasını engellemeyi amaçladığı açıktır. Ve bu tür çözümsüzlük “çözümleri”, artık erimiş ve yama tutmaz hale gelmiş pantolona yeni bir yama yapmaya benzer. Ancak tarihsel tecrübeler kesin bir biçimde kanıtlamaktadır ki, ulusal sorunlar, üzeri örtülemeyecek sorunlardandır. İngiltere’nin İrlanda sorunu neredeyse iki yüzyıl devam etti. İspanya’da ise, Bask sorunu halen devam ediyor vb. Bu ülkelerin, gelişmişlik düzeyi bakımından –birleşme merkezi olma şansları daha yüksektir– Türkiye’den daha ileri olduklarını, aklı başında hiç kimse inkar etmeyecektir. Buna rağmen onlarda da ulusal sorun devam edegeldi.

Ne kadar üstü örtülmeye çalışılırsa çalışılsın, şu ya da bu süre içinde, Kürtler tüm ulusal haklarını alacaklardır. Sorun, bu sürecin sancısız tamamlanması, birlikte yaşama olanakları geniş olan iki halkın arasına kanlı düşmanlıklar sokmadan, bu sorunun demokratik ve halkçı bir çözüme kavuşturulmasıdır. Orta ve Yakın Doğu’da emperyalist müdahalelerin derinleşmesi ve yaygınlaşmasına karşı, Türk ve Kürt halklarının birlikte yapacağı çok şey bulunmaktadır. Kürt sorununun halkçı ve demokratik çözümü böyle bir yolun kapısını da ardına kadar açacaktır.