Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

2005'ten 2006'ya

2005; genel olarak kapitalizmin çelişmelerinin keskinleştiği ve çatışmaların artma eğilimi gösterdiği bir yıl oldu. Emperyalistler ve gericilerin birbirleriyle çelişki ve sürtüşmeleri arttığı ve yayıldığı gibi, halka yönelik saldırılarında da gözle görülür bir artış oldu ve gerek emperyalistlerle dünyanın ezilen halkları, gerekse kapitalist egemenlerle başta işçi sınıfı olmak üzere emekçiler arasındaki çatışma konu ve alanları büyüdü, çelişkiler derinleşmeye yöneldi. Emperyalistler ve işbirlikçi gericilikler, bir yandan kendi aralarında dalaşırlarken, diğer yandan dünyanın her köşesinde işçi sınıfı ve ezilen halklara saldırdılar. Bu saldırılar, neoliberal politikaların tavizsiz uygulanmasından; özelleştirmeler, ücret ve sosyal güvenlik gibi geri kalan hemen tüm alanlarda iktisadi ve sosyal içerikli olanlardan, (ulusal alanı da kapsamak üzere) siyasal ve sendikal örgütlenme, düşünceyi ifade, basın, toplanma ve gösteri yapma özgürlükleri, grev hakkı gibi hak ve özgürlükleri “terörizmle mücadele” adına hedefine koyan siyasi içerikli olanlara, doğrudan zora dayalı olarak, işgal vb. yöntemlerle sürdürülen askeri saldırılara, ve en az bu diğerleri kadar önemli olan kültürel-ideolojik saldırılara kadar uzanıyordu. Saldırılara niteliğini veren; emek ve halk düşmanlığının, sömürgen ve zorba genel karakterlerinin yanında ve ötesinde, pervasızlığı, emeği ve halkları, irade ve varlık koşullarıyla birlikte hiçe sayan neoliberal piyasa yüceltisiyle ortaçağcıl en gerici fikir ve konseptlerle beslenmesi, gerçeği tümüyle tersine çevirerek meşrulaştırma ve yasalaştırma tutumuyla sürdürülmesiydi. Irak’ta olduğu gibi, halkın iradesinin ve tüm demokratik haklarının çiğnenmesi, işkence ve kırımlar “demokrasinin yerleştirilmesi” olarak sunuluyor, işsizlik ve sefaletin yayılmasına karşın ekonominin iyileşmesi ve büyümesinden söz ediliyor, Fransa’da refarandumdan “AB Anayasasına Hayır” sonucu çıkması sağcılaşma belirtisi sayılıyordu! Öte yandan, kuşkusuz saldırılar, karşı koyuş ve direnişleri de koşulluyordu. Saldırıların olduğu yerde direnenlerin de olmasında kuşkusuz şaşacak şey yoktur.

EMPERYALİSTLER ARASINDAKİ ÇATIŞMA BÜYÜYOR

Afganistan ve Irak işgallerinin sürmekte olduğu 2005’te, özellikle Irak’a yönelik politikalarda anlaşamayan emperyalist devletler arasındaki çelişki ve çekişmeler azalmadı, tersine arttı.

Yüzeysel bakışla, Irak işgalinde karşı karşıya gelen İngiltere ve İtalya gibi bazıları dışında belli başlı Avrupalı emperyalistlerle ABD’nin örneğin İran ve Suriye politikalarında yakınlaştıkları ileri sürülebilir. Örneğin Fransa Suriye konusunda neredeyse ABD’den “daha şahin” bir tutum içindedir ve “Hariri suikastı” üzerinden Suriye’nin sıkıştırılması ve teslim alınmasında hemen tüm emperyalist ülkeler fikir birliği içinde gibidirler. Ve zaten “Suriye’nin soruşturulması”, Irak işgali sırası ve sonrasında neredeyse tümüyle işlevsizleşen ve varlığı tartışma konusu olmaya başlayan BM tarafından yürütülmektedir. 2005’te, yine gerek Bush ve gerekse C. Rice’ın Avrupa seyahatlerinde, ABD, Irak işgali sırasında aşağılamaya vararak gündeme getirdiği Avrupa’nın bölünmesi formülü olan “eski ve yeni Avrupa” ayrımını geri çekmiş gibi davranmış, kuşkusuz kendisini dayatmayı sürndrürerek, yeniden Avrupalılarla arasını düzeltmeye ve birleşmeye yönelik bir “yumuşama” politikasına geçmiştir. Avrupalı emperyalistler de, başta Fransa ve Almanya olmak üzere, ABD’nin, kendi altlarını oymasına elverişli ortam yaratan zorluklarının farkındadırlar. Fransa ve Hollanda’da AB Anayasası’nın reddi, İngiltere’nin tarım sübvansiyonları üzerinden AB bütçesi payını tartışma konusu yapması ve buralardan yeniden AB’nin işlevi, stratejik amacı ve bileşiminin tartışma konusu olması, bu zorluklardandır. Ve gerek Amerikalı yetkililerin Avrupa gerekse Alman bakanların ABD ziyaretlerinde, Avrupalılar, zorluklarının ve üstelik ABD karşısındaki genel –siyasal-stratejik ve askeri– güçsüzlüklerinin farkında olarak az-çok boynu eğik durmaktan kaçınamamışlardır. Evet, Avrupalı emperyalistler açısından, ABD karşısında “dal-kılıç” davranmalarını önleyen ve bükemedikleri/bükemeyecekleri bileği sıkmaya yöneltici zorluk ve zorunluluklar vardır; ama bunlar, gerçek olmakla birlikte ancak madalyonun bir yüzünü oluşturmaktadır.

Öte yandan, örneğin, en sonuncusu Ukrayna olmak üzere, Avrupa ülkeleri Irak’tan asker çekmeyi 2005’te sürdürdüler. Başta Almanya ve Fransa olmak üzere, Avrupalı emperyalistlerle ABD arasındaki tarım ve sanayi ürünleri üzerinden ticaret savaşları devam etti ve 2005’in sonuna doğru Hong Hong’ta toplanan DTÖ’nde tarım sübvansüyonları konusunda yine anlaşma sağlanamadı. İran’ın potrolünü Euro üzerinden pazarlama yönelimiyle Euro-Dolar savaşı ise kızışma belirtisi gösterdi.

Yine NATO toplantıları, özellikle yıl ortasında eski Alman Şansölyesi Shröder’in “eşit ortaklık”a vurgu yaptığı ve BM Güvenlik Konseyi Daimi üyeliği istediği konuşmasını yaptığı toplantı, ABD-AB uyumuna değil, ama ayrılık ve çekişmelerine sahne oldu.

Hariri Suikastı ve Suriye konusunda özellikle Fransa ve ABD yakınlaşma içinde görünmelerine karşın, Fransa’nın tutumu, geleneksel ilişkilere sahip olduğu Lübnan üzerinden gelişti ve yine Suriye ile olan geleneksel ilişkiler gözetilerek yürütülmektedir. İran politikası açısından ise, Ahmedinecad’ın İran karşıtlarını birleşmeye yöneltici toptancı tutumlarına rağmen, ABD ve Avrupalı emperyalistler farklılıklarını korumakta ve ABD, Avrupalı emperyalistlerle karşı karşıya gelmekten kaçınarak, İran’ın nükleer araştırmaları geliştirmesi karşısında, “tamam, sizin görüşmeler yoluyla ilerleme sağlanması politikanızın sonuç vermesini bekleyelim, sonucuna göre hareket edelim” tutumu almıştır. Farklılık sürmektedir ve ABD, İran’a karşı bir saldırının hazırlıklarını yapmaktadır. Özellikle 2005 sonlarına doğru, İran’a yönelik bir Amerikan ya da İsrail saldırısına dair haber sızdırmaları artmıştır.

Yine İran ile nükleer araştırma ve santral kurmada yakın ilişki içinde olan, ona uranyum işleme bilgisi, gerekli edavat veren ve işlenmiş uranyum sağlamayı üstlenen Rusya ile özellikle Almanya ilişkilerini ciddi boyutlarda geliştirmektedir. 2005 içinde Rusya ile Almanya arasındaki üst düzeyli karşılıklı ziyaretlerin neredeyse çetelesi tutulamaz olmuştur. İkisi arasındaki iktisadi ilişkiler gelişirken, Rusya’dan Avrupa’ya boru hattı projeleri somutlanmış ve özellikle patronu hapse atılan, ABD ile sıkı ilişkilere sahip enerji şirketi YUKOS’a el konulmasında Alman Deutche Bank “danışman şirket” olarak rol üstlenmiştir.

İşlevine yönelik olarak, AB içinde, ABD tarafından teşvik edilen “ortak dış, güvenlik ve savunma politikası da olan AB mi” yoksa “yalnızca ortak Pazar mı” tartışması, Avrupalı emperyalistleri güçsüzleştirerek sürmektedir; ama bir yandan da bir “Avrupa Ordusu” için bugünkü koşullarda yapılacakların düğmesine basılmış ve her üye ülkenin seçkin birliklerinden belirli sayılarda güçler bugünden “uluslararası operasyonlar” için ayrılmış bulunmaktadır. Almanya, gizlilik içinde nükleer denizaltı üretimine yönelmiş durumdadır ve bu açıdan Çin ile ilişki geliştirmiştir.

Üstelik Avrupalı emperyalistler, siyasal stratejik ilişkilerinde ABD’ye bağımlılığa temel bir yönden son verecek haberleşme, iletişim ve yön bulma/engelleme işlevli son derece iddialı Galileo Projesi’ni, ilk uydusunu fırlatarak, Rusya aracılığıyla, onun uzay teknolojisi ve olanaklarını kullanarak başlattılar. Bu, bu alanda ABD tekeline son vermek anlamına geldiği gibi, ABD’ninkinden en az iki kat güçlü yeni sistemiyle, ABD karşısında üstünlük de demek olacak. Avrupalı emperyalistler, bu sistemle, ABD’nin rakiplerinin iletişimi ve yön bulma sistemlerini işlevsizleştirmesinin, isterlerse, önünü alabilecekleri gibi, onlara olanak sağlama durumunda da olabilecekler. Her şeyden önceyse, kendi iletişimlerini bağımsızlaştırıyorlar. Bir başka önemli olan şey, bu projede, Çin’in de ortaklığı olmasıdır. Öte yandan, bu yeni yatırımın, silahlanma harcamalarını artıracağı kesindir ve ABD, herhalde yeni uydularla kendi sistemini takviye ederek üstünlüğünü yenilemekten kaçınmayacak, bu da, karşılıklı yeni hamleleri koşullayacaktır.

Değinilenlerin ötesinde, hem Rusya ve hem de Çin’in, 2005’i, toparlanma ve atılım yılı olarak değerlendirmeye çalıştıkları söylenmelidir ki, onlarla birlikte Hindistan’ın da adı anılmalıdır. Bu üç ülke, eski anlaşmazlık konularını bir yana bırakarak ya da geri iterek, stratejik bir yakınlaşmaya yönelmişlerdir. Şanghay İşbirliği Örgütü, 2005 içinde sağlamlaşma yönünde gelişmiştir. Ortak askeri tatbikatlar (Rusya-Çin ve Rusya-Hindistan) yanında Rusya-Çin enerji nakil hatları projeleri kararlaştırılmış, Çin bir büyük Amerikan şirketini satın almaya talip olurken, dış borçlarını en kısa sürede kapatmayı kararlaştıran Rusya, yabancı şirketlerin enerji ve maden ihalelerine girmelerini yasaklamıştı. Her ne kadar “stratejik işbirliği” olarak tanımlanan ilişkinin, ŞİÖ ve başlatılan ortak askeri tatbikatların hedefinin ABD olmadığı açıklansa da, öncelikli hedefin o olduğu herhalde açıktır. Afganistan ve Irak’ı işgale gireşen ABD tarafından da asıl olarak hedefe konulmuş olmanın farkında olarak bu ülkeler de 2005 içinde askeri doktrinlerini yenileyerek, “önleyici savaş”a dayandırmışlar, iktisadi hedeflerinin yanında ciddi bir silahlanmaya yönelmişler, ABD tehditi karşısında pozisyonlarını sağlamlaştırmaya çalışmaktadırlar. Bu, “kadife”, “turuncu” vb. “devrimler”in ardından, Rusya’nın, “düşürülen” ve Afganistan işgaliyle başlayan güç gösterisiyle ABD dayatmalarını kabule geriletilen “çevre” ülkelerde kurulan üslerle kuşatılmasına ve aynı üslerle Afganistan’da tutulan “hakim tepe”nin, aynı zamanda Çin’i de sıkıştırmasına karşı, ŞİÖ’nün aldığı Amerikan üslerinin kapatılması kararı, bu kararın en azından Özbekistan’da hemen uygulamaya konması ile de doğrulanmaktadır.

Öte yandan İran da ŞİÖ’ne gözlemci üyedir ve Rusya ile birlikte Çin de, İran’la, başlıca enerji ihtiyacını karşılamaya yönelik olarak, ama bununla sınırlı olmayan özel ilişkiler geliştirmektedir.

Dolayısıyla, 2005’in; büyük emperyalist devletler ve ilişkileri bakımından, aralarında, başlıca, enerji ve geçiş yollarıyla siyasal-stratejik üstünlükler sağlama ve kuşkusuz dünyanın paylaşımındaki paylarını artırma ekseninde sorunların biriktiği ve karşılıklı saflaşma eğilimlerinin büyüyerek ciddileşmekte olduğu bir yıl olduğu söylenmelidir.

İŞBİRLİKÇİLERİN BİRLİĞİNİN ZEDELENDİĞİ BİR YIL

2002 Kasımında T. Erdoğan ve AKP’si, genel seçimleri, arkasından gelen CHP’ye fark yaparak kazanırken, hemen tüm işbirlikçi gericilik, onun ardında toplanmış sağlam bir birlik görüntüsü vermekteydi. Hele seçimler sonrası ve yerel seçimlere gidilirken, AKP arkasında toplanmış neredeyse “su sızmaz” bir birlikten söz etmek doğru olacaktır. İşbirlikçi tekeller, “her şey sermaye için” tutumundaki bu partinin tamamen arkasındaydı. TÜSİAD’tan yönetimi DYP ve MHP tandanslı bir ağırlığa sahip olmasına karşın TOBB’a, TİSK’e tüm büyük sermaye kuruluşlarını etrafında toplayan AKP, tekelci medya tarafından da hararetle desteklenmekteydi. Seçimlerden bir kısmı silenerek bir kısmı da barajın altında kalarak çıkan düzen partilerinin pek esamisi okunmaz ve sesi çıkmaz olmuştu; “ana muhalefet” CHP de, işlevsiz bir görüntü vermekte ve “türban” türü sorunlarla muhalefet yapmaya çalışmaktaydı. İddialı AB’ci politika izleyen AKP, buradan, ekonominin geleceğini AB’de ve onunla iyi ilişkilerde gören büyük sermaye ve kuruluşlarıyla sözcüleri tarafından liberalleşip “değiştiği” görüşüyle benimsenip desteklendiği gibi, Cumhuriyet tarihinin gördüğü en Amerikancı politika ve tutumlara sahip bir parti olarak da, işbirlikçiliğinin gereği olarak, siyasal geleceğini “bükemediği bileği öpmek”te bulan aynı sınıf ve temsilcileri tarafından baştacı edilmekteydi. Bu yönelimleri ve uygulamalarıyla, IMF gibi emperyalist kurumların yanı sıra, ABD ve Avrupalı emperyalistler de, kendilerine, tutamayacak olsa bile istenen ve aklına gelen her konuda sözler veren Erdoğan ve AKP şahsında işbirliği özlemini değerlendirip dayanacakları bir seçenek buldukları, hatta, kendisini bir seçenek olarak bizzat kıvama getirdiklerini bilerek, AKP “atına oynama” tercihini geliştirmişlerdi. AKP, onların güçlü ve eşsiz desteği ve kollamalarından birinci derecede güç almaktaydı.

Kuşkusuz Genelkurmay yönetiminde ordu Türkiye’de daima belirleyici bir iktidar gücü olmuş, zaman zaman geriletilse bile, gücü yine ellerinde toplamayı başararak bugünlere kadar gelmişti. AKP hükümet olduğunda, 28 Şubat’ın hatıraları taze olmakla kalmıyordu, o dönemde hapis yatan ve milletvekili olma hakkına bile sahip olmayan Erdoğan parlamento ve Bakanlar Kurulu dışında kalmıştı. Ancak arkasında topladığı iç ve dış destekle, Erdoğan’ın, başbakanlık yolu açılmakla kalmadı, ama Erdoğan ve partisi, özellikle –askerlerin siyasi gücünün kırılması ve örneğin MGK ile birlikte, askerlerin MGK’daki ağırlıklarının azaltılması gibi isteklerde bulunan– AB ve “Kopenhag Kriterleri”nden aldığı güçle, askerlerin gücünü geriletmeyi az-çok başaran bir iktidar odağı haline geldi. Zaman zaman ordudan ve özellikle CHP’den “türban” vb. üzerinden “balans” içerikli salvolara maruz kalsa ve kuşkusuz “ayağını yorganına göre uzatma”ya özen gösterse de, dayanak ve destekleriyle Erdoğan giderek öne çıktı. Büyük sermayenin başını çektiği sermayenin AKP etrafında toplanma eğilimi gelişti.

AKP bundan ve bunun sonuçlarından olduğu kadar koşullayıcı nedenlerinden de olan oy oranının çok üstündeki –E. Mumcu’nun istifasına kadar referandumsuz Anayasa değişikliğinin yeter sayısı 367’yi bulan– parlamento “koltukları”ndan güç alarak, asaleten, ama çoğu da vekaleten yaptığı atamalarla, devlet denetimindeki A.Ş’lerle birlikte devlet bürokrasisinin önemli bir çoğunluğunu yenileyerek kadrolaşmada ciddi adımlar attı, askeri kanadı bir yana, bürokrasiyi ileri düzeyde siyasallaştırdı ve işaretle hareket eder hale getirdi. AKP kadrolaşması yargıyı da kapsadı ve siyasallık düzeyini ilerletti, Van Rektörü’nün tutuklanması örneğinde olduğu gibi, emirle hareket ettirme olanağına kavuştu ya da Amerikan Büyükelçisi Edelmann’ın doğrudan müdahale ettiği, emirle çözülemeyen Bergama ve siyanürlü altın konulu mahkeme kararlarını açıkça uygulamadı. Gücünü, devlet ve devlet işlerinin yürütülmesinin ideolojik biçimlenişine müdahalede kullanan AKP, dini ve dinselliği dünyevileştirerek yalnızca politik yaşamın değil ama, sosyal ve kültürel yaşamla, eğitimin başlıca dayanağı haline getirmede önemli mesafe aldı. Dinsel kıyafet, gelenekler, düşünme ve yaşam tarzının meşrulaştırılıp benimsenir ya da karşı çıkılamaz kılınmasında az gelişme sağlanmadı. Türban yasağı hemen sadece Çankaya kamusalına sıkıştırıldı, uygulamaya sokulan “içki yasağı”, tartışılır olsa bile, Antalya gibi turizm bölgeleri bir yana ciddi tepkilere yol açmadı, gıda ürünlerine TSE damgasının yanında “İslami onay” tartışılır bile olmadı. Tartışma ve hesaplaşma, eğitim alanında ’82 Anayasası ile yetkilendirilmiş YÖK’ün “YEK”leştirilerek hükümete bağlanmasının zorlanmasında çıktı. Henüz geleneksel iktidar odaklarıyla hükümet arasındaki YÖK üzerinden kapışma henüz karara bağlanmış olmaktan uzaktır ve Van Rektörü’nün tutuklanması örneği “belden aşağı” vurmalar, bunların az-çok karşılıklı yıpranmaya neden olması, ama şimdilik geri çekilme ve püskürtmelerle sertleşerek sürmektedir. Yine de müfredat programları dinselleştirildi, İmam Hatipler’e özel uygulama, birkaç yasa denemesinin ardından yönetmeliğe bağlandı. Ali Kırca’ya açıklamalarıyla öyle görünmektedir ki, 3 Kasım öncesinde “itilip-kakılmış” T. Erdoğan, 2005 Aralığının son günlerinde, kendisini cumhurbaşkanı olarak görecek kadar güçlü hissetmektedir.

1 Mart tezkeresinin reddi özellikle ABD-Türkiye ilişkilerinde ciddi bir gerginlik ve aşağılamalara varan suçlamaların kaynağı oldu. Ağırlıklı olarak orduyu hedef alan Amerikan hakaretlerinin, hatta Erdoğan’ı güçlendirdiği bile söylenebilir; ama tezkere ve ardından gelenler, aşağılamalar ve özellikle Kuzey Irak’taki “çuval hadisesi”, izlenen politikalar kadar, Türkiye’de egemenler arasındaki ilişkilerin de yeniden düzenlenmesi açısından basılmış bir “düğme” işlevi de gördü.

AKP, 2004 sonu ve 2005 içinde AB’den müzakere tarihi alarak, egemenlerin güvenini tazelese bile, ABD’den gelenlerle birlikte, AB kaynaklı dayatma ve aşağılamalar, onun da itibarını zedeledi. AB’den beklentilerin düşüş trendine girmesine paralel “Kızıl Elma”cılık ekseninde AB karşıtlığının yükselişe geçmesi ve güçsüzleşmiş bir dizi düzen partisinin yeniden seslerinin yükselmeye başlaması, AKP etrafında oluşmuş bütünlüğün bozulmaya yüz tuttuğunu gösteren işaretlerden biri oldu. GOP eksenli Amerikan dayatmaları üzerinden eski “kırmızı çizgiler”inden arındırılmak zorunda kalınan dış politika ile birlikte, iç politikayı da kapsayarak egemenlerin ilişkilerinin de yenilenmesinden kaçınılamadı ve bu, sancılara yolaçtı.

Kürt sorununa yaklaşım ve izlenen politika, bu soruna doğrudan müdahil ve hatta taraf olan ABD ve geliştirdiği tutumlar dikkate alınmazlık edilerek sürdürülemez olunca, asıl olarak ABD’ye çağrılarla, ona havale edildi. Yine de bu sorun, “teröre karşı mücadele” ve askeri çözüm konusu edildikçe, silahları elinde tutan Genelkurmay ve ordunun öne çıkmasını –ve MHP’nin gelişmesini– koşulladığı için, AKP’nin “yumuşak karnı”nı oluşturan bir “iktidar paylaşımı” zemini olarak rol oynadı ve 2005, bu sorun üzerinden egemenler arasında bir dalaşmanın da yaşandığı yıl oldu. “Derinlerden” işareti verilen ve MHP’nin de harekete geçmesiyle organize edilen linç girişimleriyle Kürt sorunu üzerinden yaratılan –ve neredeyse iç savaş kışkırtılıyor havası verilen– gerginlik, Kürtleri hedef almasının yanında ve ötesinde, iktidar hesaplaşmasının bir dayanağı olarak askeri yöntemler ve çözüme olan ihtiyaca gönderme yapmak ve iktidar dizginlerini askerlerin elinde toplamak amaçlıydı. Yılın son MGK toplantısında, “Kürt sorunu vardır” ya da “kimlik” türü tartışmalar gereksiz ilan edilerek, askerlerin bu yönde attıkları adımlar benimsendi. Erdoğan, Kürt sorunu üzerinden ayağının altındaki toprağın kaymakta/kaydırılmakta olduğunu görerek, “Aydınlar Bildirgesi”ni vesile etti, imzacılardan bir heyetle görüştü ve ardından Diyarbakır’a gitti. Ankara’da başka Diyarbakır’da başka konuşsa bile –bunda ilk gelen tepkilerin de etkisi olmuştu, ama işi özü, AKP’nin soruna ilgisinin iktidar dizginlerini elden kaçırmamaya yönelik bir manevra yapmakla sınırlı oluşuydu– “Kürt sorunu var” içerikli açıklamalar yaptı. Bu, Genelkurmay’dan gelen, hükümete “Anayasal görevlerini” hatırlatma içerikli oldukça sert bir açıklamayla yanıtlandı. Zaten birkaç ay önce yine Genelkurmay, Başkanı’nın birifingvari basın toplantısında, ülkenin kapsanmadık sorunu bırakmayan hükümet programı niteliğindeki toplu deklerasyonuyla “ben buradayım” demişti. Yine yenilenen “Milli Güvenlik Siyaset Belgesi”nde “irtica” hala öncelikli tehditler arasında sayılmaktadır ve “irticaya karşı mücadele” gündemden düşmemiştir.

Gerek “teröre karşı mücadele”nin tırmandırılması, gerek AB yolunun “dikenli” olduğunun AB kaynaklı dayatmalar ve “imtiyazlı ortaklık” tutumunun gelişmesiyle anlaşılmaya ve üyelikten umutsuzluk eğilimlerinin gelişmeye başlaması, gerekse ABD dayatmaları, AKP’nin atüaklarından hoşnutsuz olan ve ayağının sürtmesini bekleyen generallerin ağırlık artışına ve yeni bir yükselişe geçmelerine zemin oluşturdu.

IMF ile üç yıllık yeni bir stand-by anlaşması yapmaktan kaçınılamaması, büyük sermayenin “bir dediği iki edilmese” de, düşük enflasyon ve ekonomik büyüme edebiyatının ardında yüksek oranlı cari ve dış ticaret açıklarının yanında kaynağı kontrol edilemeyen “sıcak para”nın yatıyor olmasının “üst sınıflar” ve kurumlarıyla temsilcileri arasında yarattığı tedirginlikle tartışmalara neden olması; Kıbrıs’tan Ermeni sorununa, GOP ve Ortadoğu’ya tümünü kapsayan dış politika, kaçınılmazlıkla ülke-içi ve Irak’taki Kürt sorunu, emperyalistlerle ilişkilerin neden olduğu zorluklarla bir arada, siyasal alana da yansımak üzere, egemen sınıflar arasındaki tartışma, çatışma ve bölünme eğilimini güçlendirdi. 2005 sonunda, 3 Kasım sürecinde Erdoğan ve AKP etrafındaki birlik eğilimi, görmezden gelinemeyecek ölçüde yerini çatışma ve bölünme eğilimine bırakmaktadır.

Kuşkusuz henüz AKP’nin ardındaki bütün destekler çekilmiş değildir ve belirleyici bir güç kaybı ve dağılma görülmemektedir. Ancak hem MHP hem de DYP’nin güç toplamakta oluşları bir yana, E. Mumcu’nun bakanlık ve AKP’den istifasıyla başlayan kopmalar, ANAP’ın Meclis’te üçüncü parti olarak yer almasına vardı. Rakam şimdilik önemli görülmese bile, başlangıçtaki AKP’ye iltihakların “gemiyi terk” eğilimine dönüştüğünü göstermekteydi. Anketlerin AKP’nin oy kaybına işaret etmesi bir başka veri durumundadır. Ve şimdiden AKP’nin yeniden tek başına hükümet kuracak çoğunluğu sağlayıp sağlayamayacağı tartışılmaya başlanmıştır. Bu tür tartışmalar “elmaya girmiş kurt” gibidir, ilerler ve deler geçer.

Üstelik AKP, seçim kazanmayı hedefleyen firma gibi kurulmuş bir partidir ve parti içi koalisyon görüntüsündedir. “Devletin has adamları”, milliyetçi ve MHP eğilimliler, liberaller, dinci ağırlığına sahip olanlar vb. türü bir dizi gruptan bileşmiş AKP, bu haliyle, sert rüzgarlara dayanıklı değildir. Güçlü bir rüzgarın AKP’yi birbirine düşürmesi ve dağılmaya götürmesi olmayacak şey değildir. Emperyalistlerle işbirlikçi tekelci sermaye desteğinin şu veya bu nedenle arkasından çekilmesi durumunda, ileri derecede yolsuzluklara, iç ve dış ihale pazarlıklarına vb. batmış komisyoncu firma görünümündeki AKP’nin, üstelik “tepelerden” alacağı darbelerle, M. Yılmaz ANAP’ına benzetilmesinde herhalde pek zorlukla karşılaşılmayacaktır. Bugünden kimi gruplar ve milletvekilleri pervasız ve dangıl-dungul Unakıtan’a, kimileri başkalarına ve kimileri de bizzat Erdoğan’a eleştiriler yöneltmekte, Meclis Başkanı Arınç başka, A. Şener başka bir telden çalmakta, Ofer vb. ile geceyarısı pazarlıkları yalnızca parti içi ve dışı siyasal çevrelerden değil, ama Koç gibi sermaye gruplarından da tepki almaktadır.

Nitekim Aralık ayı içinde TÜSİAD, onur konuğu olarak davet ettiği Cumhurbaşkanı ile uyum içinde, AKP’ye ciddi eleştiriler yöneltmiş, Erdoğan’ın aynı sertlikteki yanıtıyla ortam gerilmiş ve zar-zor ve şimdilik bir “ateşkes” sağlanabilmiştir.

Öte yandan dağınıklık görüntüsü yalnızca AKP’ye özgü değildir. “Bir baltaya sap” olamayacağını kanıtlamak üzere, –MHP ile gericilik ve milliyetçilik yarışına giren– CHP, 2005 boyunca çalkalanıp durmuş, bir yılda iki kurultay yapmış, bunlardan hasar görerek çıkmıştır. Şimdi Meclis’te CHP’den ayrılanlarla, bir de SHP vardır. Bir ucundan egemenler arasındaki tartışma ve çatışmalara bağlanmış DİSK’in başını çektiği “yeni bir sol parti” ya da iddia edildiği gibi “solun iktidar performansı” tartışması, M. Sarıgül, G. Çapan ve C. Doğan gibi CHP eskilerinin AB’ci liberal sol partileşme çabalarına zemin sağlama hedefli gelişmektedir.

Kürt karşıtlığının da başını çekme görüntüsündeki gerici muhafazakar AB karşıtları, 2005 içinde toparlanma ve güçlenme eğilimi içine girmiştir. “Kızıl elmacılık” güç toplamıştır. AB beklentilerindeki düşüş ve Kürt sorununda çözümsüzlükten güç alan “şahinlik”le karakterize bu akım ya da eğilim, generallerle az-çok paralel tutumlar geliştirmektedir.

Öte yandan tartışma ve farklılıklar, siyasal partiler, generaller ve TÜSİAD gibi kurumları kapsamına almakla sınırlı değildir. Dünyadaki eğilime ve örneğin CIA’nın öne çıkmasına paralel olarak MİT de daha ileri işlevler üstlenmektedir. Bir kolaylık da sağlamak üzere, “aşiret reisi” durumundalarken Barzani ve Talabani ile MİT aracılığıyla yürütülen görüşmeler, ikisi de “devlet başkanı” sıfatı aldıktan sonra da aynı biçimde sürdürülmüştür. Üstelik MİT müsteşarı İmralı’da Öcalan’la da bir görüşme yapmış, ancak “diyalog” ve MİT’ten önerildiği türden “Öcalan’ın kullanılması”na dayalı çözüm yönteminin önü kesilerek, bilinen linçci ve imhaya yönelik “çözüm” tutumu uygulamaya konmuştur.

Sonuç olarak söylenmelidir ki, 2005, 2006’ya, erken seçim ve cumhurbaşkanlığı seçimi tartışmalarını da kızıştıracak ve iki seçim tartışmaları içinde kendileri de kızışacak, emperyalist müdahaleler ve dış ve iç sorunlar üzerinden geliştirilecek tutumların derinleşmeye zorladığı iktisadi, sosyal, siyasal boyutları olan egemenler arasındaki çelişkiler, sürtüşme ve çatışmalarla, gelişme halinde birbirine düşme ve bölünüp saflaşma eğilimlerini devretmektedir.

EMPERYALİSTLERİN SALDIRGANLIĞI ARTIYOR

Rakip kapitalist tekelleri ve emperyalist büyük devletleri birbirlerine düşürmekte ve çatışmaya yöneltmekte olan enerji başta olmak üzere kaynaklar ve pazarlarıyla dünyanın paylaşılması kavgası ve altında yatan kar hırsı (ve kar oranlarının azalması eğilimine güce dayanan ve sonunda zora yolaçmazlık edemeyecek tekelci müdahale ihtiyacı), başlıca emperyalist ülkeleri saldırganlaştırmakta ve dünyanın çeşitli bölgelerine, askeri sefer ve işgalleri de kapsayan müdahalelerini koşullamaktadır. ABD’nin başını çektiği Afganistan ve Irak işgalleri sürmektedir. Bir dizi Doğu Avrupa ve Ortaasya ülkelerinde “Sorosçu” CIA ya da ABD darbeleri gerçekleştirilmiştir. Eski Sovyet Bloku ülkeleri ve SSCB’nin dağılmasıyla bağımsızlık ilan eden ülkelerin Avrupa’daki bir bölümü önceden bir bölümü 2005 içinde NATO’ya alınarak bu saldırgan emperyalist örgüt genişletilmiş ve üstelik NATO, “görev bölgesi” de genişletilerek Ortadoğu vb. de kapsama alanı içine alınmıştır. Bu ülkelerin Asya’daki önemli bir bölümünde ise, Afganistan işgalinin yarattığı koşullardan yararlanılarak, Amerikan askeri üsleri kurulmuştur.

BOP olarak tartışılmaya başlanan ve 2005 içinde Genişletilmiş Ortadoğu Projesi (GOP) adıyla, Atlantik Afrika’dan, Akdeniz ve Ortadoğu’yu kapsayarak Çin’e kadar tüm Ortaasya’yı kucaklayan ve daha çok İslam ülkelerinden oluşan bölge, “Medeniyetler Çatışması” tezini eksen alırcasına ve İslamı kendi dünya egemenliği stratejisine bağlamak üzere, ABD tarafından hedefe konulmuştur. Hıristiyan-Yahudi medeniyetini yücelten ve ona bağlanmış bir “ılımlı İslam” öngören strateji düzeyindeki yaklaşım, ABD’nin bugünkü hedef ve hareket alanını oluşturan dünyanın önemli bir bölümüne dayatılmıştır.

2005, geçen yıl sonunda yeniden seçilen Bush’un ikinci dönemine resmen başladığı yıl olarak, Amerikan saldırganlığının yeni bir hız kazandığı yıl oldu. İkinci dönemine başlarken yaptığı ve hemen tüm gözlemciler tarafından “son 50 yılın en saldırgan konuşması” olarak nitelenen konuşmasında Bush, yeni bir saldırganlık atılımının startını verdi. Konuşmanın iki temel özelliğinden biri, dayanağını “Amerikan yaşam tarzı”nın yüceltilmesinde bulan Bushçuluğun harekete geçirdiği başlıca Evangelist mezhep/tarikata dayanan Hıristiyan Ortaçağının karanlık güçlerine, ideolojik/kültürel, örgütsel vb. değerleriyle dinci gericiliğine yapılan vurgu oldu. Fanatik bir tarikatçı olarak ABD Başkanı, İncil’den yaptığı çok sayıda alıntıyla süslediği konuşmasını, ikinci temel özelliği olarak, başlıca siyasal mesajını oluşturan “ABD’nin demokrasiyi dünyaya yaymaya devam edeceğini ve tiranlıkları bitireceğini” ilan etme üzerine kurmuştu. Irak ve Afganistan işgallerini “çok daha büyük bir görevin parçaları” olarak niteleyen Bush, bir yandan Amerikan emperyalizminin dünya egemenliği hedefiyle perspektifine ve bunun pratiğe uygulanmasına vurgu yaptı, diğer yandan ise İncil’e başvurarak bunu vazgeçilmez ve geri dönülmez “dinsel bir görev” olarak tanımladı, saldırganlıkta engel tanımayacağını ortaya koydu. İncil’de İsa’nın ağzından, kendisine biçtiği misyon olarak ifade edilen “esirleri özgürleştirmek” ifadesini özellikle kullanarak, Bush, böylelikle kendisini “İsa yerine” koyduğu da göstermiş oldu. Konuşmayla “teröre karşı mücadele”in yerini, artık “tiranlıklara karşı mücadele” ve “özgürleştiricilik”le “kurtarıcılık” misyonları alıyordu. Böylelikle “demokrasi götürme” misyonu pekiştirilmiş de oluyordu.

Irkçılık, milliyetçilik ve Ortaçağ gericiliğinin yardıma çağrılması, bu zincirlerinden boşanmış saldırganın bir ihtiyacı olduğu kadar, onun niteliğini de veriyordu. Yalnızca Amerikan halkının değil ama dünya halklarının da Ortaçağ karanlığıyla beslenmiş çığrından çıkmış gericilikle beslenmesi ve emperyalist dayatmaları içselleştirip benimser hale getirilmesi amaçlanmıştı. Tüm rasyonalizm ve Aydınlanma geleneği, bu amaçla ayaklar altına alınmaya ve yerine bütün biçimleriyle irrasyonalizmle idealist metafizik şarlatanlıklar ve koyu bir dincilikle beslenmiş gericilik geçiriliyor, örneğin Amerikan eyaletlerinden bir kısmında Darwin ve evrim teorisi yasaklanıyordu. Bush, bütün kadrolarını koyu dinci meczuplar arasından seçiyor, Türkiye’de emperyalist müdahaleci saldırgan tutumuyla öne çıkan Edelmann’ın Savunma Bakanlığı’nda yükseltilmesi örneğinde olduğu gibi, “neocon” saldırgan ekip güçlendiriliyordu. C. Rice, dışişlerine, dinci neocon Gonzales Adalet bakanlığına atanıyor, Bush’un hukuk danışmanlığıyla fedaral yargıçlığa yine ortaçağ kalıntısı evangelist şahsiyetler getiriliyordu. Askeri saldırganlıkla beslenen ve onu besleyen bu gericilik, ABD içi ve dışındaki faaliyetleri bakımından istihbari yıkıcılık örgütlerinin tek merkezden koordinesine ve Savunma Bakanlığı’na bağlanarak bütünüyle denetim dışı kılınmasına geçilerek, yıkıcı örgütlerin ve provokosyanları da kapsayan faaliyetlerinin önünün bütünüyle açılmasıyla da pekiştirilme yoluna gidildi. Bu, işkence ve hapishanelerini dünya ölçeğinde yaygınlaştıran CIA’nın işkence uçaklarının yıl sonuna doğru dünya gündemine, özellikle Avrupa’da “bomba” gibi düşmesiyle de doğrulandı ve gizlenemez oldu.

Ve ortaçağın yardıma çağrılmasını da içeren ırkçılık ve milliyetçilikle karakterize gericiliğin yükselişi yalnızca ABD’ye özgü değildi. Avrupa ülkelerinde neofaşist partiler güç kazanır ve Hıristiyan partiler ve yaklaşımlarının ağırlıkıları artarken örneğin Almanya’da sosyal demokratlar tutunamamıştı. Bir yandan Almanya, İngiltere ve Fransa gibi belli başlı Avrupa ülkelerinde milliyetçilik yükselirken, öte yandan AB de, yeni tür bir milliyetçiliğe, “Avrupa milliyetçiliği”ne temel oluşturur bir yönelim içine girdi. Fransa ve Hollanda’da AB Anayasası reddedilirken, Türkiye’nin AB üyeliği tartışılırken, AB bütçesinin belirlenmesinde ipler gerilirken tanık olunan milliyetçi ırkçı yönelişin ağırlık kazanmakta oluşu, yine Paris banliyö olaylarında, Fransa’nın Afrika saldırganlığıyla Suriye atağında, göçmenlerin dışlanması ve yabancı düşmanlığının artışında, “terör yasaları”nın birbiri peşi sıra Avrupa ülkelerinde gündeme gelmesinde, Londra metrosunun bombalanmasının ardından Brezilya kökenli bir kişinin şüphe üzerine düpedüz öldürülmesinde vb. vb.. kendini ortaya koydu.

Bush’un ikinci dönemine başlama konuşmasıyla, aynı zamanda, hedef belirleyici eski “haydut devletler” nitelemesinin yerine de devrilecek “tiranlıklar”a ilişkin niteleme almaktaydı. Ardından önce C. Rice ve sonra yine Bush hedefe konan bu tiranlıkları, eski bildik “haydut devletler”in yanına Beyaz Rusya’yı da katarak ilan ettiler. Suriye ve İran, kuşkusuz öncelikli hedeflerdi.

Irak’ı iki seçimle (biri Anayasa oylaması) “demokratikleştirme”ye girişen ve bu yönde mesafe aldığını ileri süren, gerçekte ise henüz direnişin üstesinden gelmek bir yana az-çok önünü bile alamayan ve askerini çekip işgale son vermeyi şimdilik tartışmaya bile başlayamayan ABD, Irak’ta düze çıkmayı beklemeden, Suriye ve İran’a yönelik şantaj, yalnızlaştırma ve tehdit politikasını, bombalama ve işgal türünden askeri seçenekleri de dillendirerek yürürlüğe koydu.

Hariri suikastıyla –CIA ya da CIA bağlantılı MOSSAD operasyonu olması muhtemeldir– Suriye’ye yönelik saldırganlığı pratiğe uygulayan ve bu açıdan belli başlı Avrupalı emperyalistlerle de işbirliğini sağlayan ABD’nin ilk hedefi olarak, Suriye görünmektedir. BM soruşturmasıyla sıkıştırılmaya ve rejimi dağıtılarak çökertilmeye çalışılan Suriye içten ele geçirilme çabasındadır. Aralığın sonunda eski başkan yardımcısı A. Haddam’ın Esadı ağır biçimde suçlayarak muhalifliğini ilan etmesi herhalde bu kapsamda görülmelidir. Yıl içinde, Suriye ile Türkiye arasındaki üst düzey (cumhurbaşkanı ve başbakan düzeyinde) temaslar, ABD ile Türkiye arasında sorun yaratmış ve Suriye’nin entegrasyonuna aracılık etme ve prim sağlama tutumunu sürdürme peşindeki Türkiye, sonunda Suriye’nin kuşatılmasına katılmaya “ikna edilmiş” ve Amerikan ağzıyla konuşma ve tutum alma çizgisine geriletilmiştir.

Suriye geriletilir ve olası bir “çözülme” açısından yumuşatılırken, tehditler ve güç politikasının diğer hedefi İran ise “çetin ceviz” durumundadır ve özellikle Ahmedinecad’la birlikte sertliğe sertlikle yanıt verdiği gibi, Suriye ile dayanışmaya da yönelmiş, hatta iki ülke arasında savunma amaçlı stratejik işbirliği anlaşması da gerçekleştirilmiştir. Uzun menzilli füze üretip nükleer kapasitesini geliştirmeye, Rusya ve Çin’den silah satın alarak ordusunu güçlendirmeye yönelen İran, Suriye’nin tersine “esneme” ve gerileme belirtisi göstermemektedir. (Bu nedenle, ABD, içlerinde Çin ve Rus devlet şirketleri de bulunan bir dizi şirketi “kara liste”ye almış ve yaptırım uygulamaya başlamıştır.) Ancak nükeer kapasitesini artırma çabası üzerinden olduğu kadar “tiranlık” olması nedeniyle de suçlanmakta, tehdit edilmekte ve baskı altına alınmaktadır. İran’a yönelik yıl boyunca süren tehditlerin, yıl sonuna doğru ABD ve daha da çok İsrail’in İran nükleer tesislerine yönelik hava bombardımanına ilişkin söylentinin yaygınlaştırılmasıyla artmasının yanında, İran, Arap petrol bölgesi Kuzistan’da karışıklık ve Azeri bölgesinde yeraltı gruplarının organizasyonu ile de baskılanmaktadır. Hatta yıl ortalarında Amerikan özel kuvvetlerinin İran’a sızarak operasyon düzenlemeleri şayiası bile çıkarılmıştır.

İsrail Siyonizminin tırmandırdığı saldırıların ve Yaser Arafat’ın ölümünün ardından, Filistin’e dayatılan Amerikan barışının Şarmel-Şeyh’te, Ürdün kralı ve Mübarek’in de katılımında imza altına alınması, Ortadoğu’ya yönelik stratejik Amerikan planlarında yer alan Filistin’in bir direniş odağı olarak bölgeyi etkilemesine son verilmesi yönünde atılan, nihai olmasa bile, önemli bir adım oldu.

Türkiye, İran ve Irak’a yönelik emperyalist plan ve uygulamaların dışında değildir, istese bile kalamamaktadır. Kuzey Irak’ta Kürt devleti üzerinden sıkıştırılan Türkiye, bunu kabule (çünkü ABD, Irak’ın bütünü açısından zorlansa bile, başlıca K. Irak’ta yerleşmeye ve buradaki dayanaklarını sağlamlaştırmaya çalışmakta, bu, Türkiye ile ilişkileri kadar, Türkiye Kürtleri dahil Kürt sorununa yaklaşımını belirlemektedir) ve PKK karşılığı İran’a yönelik bir emperyalist girişimde rol almaya zorlanmaktadır. Yıl sonuna doğru Türkiye’ye birbiri ardına doluşan FBI, CIA ve NATO yetkililerinin başlıca bu içerikte görüşmeler yaptıkları ve dayatmalarda bulundukları herhalde kesindir. Yıl içinde İncirlik’in kullanma amaçlarının genişletilmesi ve bir dizi başka havaalanı ve limanın Amerikan kullanımına açılmasının gündeme gelmesi, ABD’nin bir ileri adımı olarak, Türkiye’yi sarmalayan bağımlılık zincirlerini sıkılaştırmıştır.

Emperyalistlerin saldırganlığının yalnızca askeri boyutlu olmadığı ortadadır. Özelleştirmeler aracılığıyla şirketleriyle dünya halklarının kanını emmeye hız verdikleri gibi, IMF ve DTÖ gibi emperyalist örgütler aracılığıyla bütün ülkelere ve halklarına dayatmalarını geliştirmektedirler. Enerji başta olmak üzere kaynaklara ve pazarlara yönelik ele geçirme ve bağımlılaştırma politika ve uygulamaları yıl boyunca hayata geçirilmiş, bu bir yandan direnme eğilimlerine yol açarken, bir yandan da çok sayıda ülke ve bu arada Türkiye üzerindeki bağımlılık zincirleri perçinlenmiştir. AB, NAFTA, Amerikalar Serbest Ticaret Anlaşması gibi birliklerle, emperyalist bağımlılık ilişkileri ve sınırsız yağma serbestisinin yerleştirilmesine çalışılmaktadır.

Ortaçağ gericiliğiyle de birleşmiş emperyalist kapitalist gericilik, dünya işçileri kadar kendi ülkelerinin işçilerini de, işçi hareketlerini de baştan engellemeye, dağıtıp geriletmeye yönelerek, hedefine koymuştur. Son örneği New York ulaşım işçilerinin grevinin yasaklanması olan grev yasakları, Fransa-Marsilya’da uygulandığı şekilde grevcilere yönelik askeri operasyonlar düzenleme, sendikaları işlevsizleştirme vb. yöntemleri yürürlüktedir ve bunlar “demokrasi” sınırlarının nereye kadar uzandığını gösterir içeriktedir. Tamamen güdükleştirilmekte olan gerici burjuva demokrasisinde işçi sınıfının haklarına ve çıkarlarını savunmalarına, sınıf mücadelesi yolunda yürümelerine yer yoktur!

GERİCİLİK TIRMANIŞTA

2005, Türkiye’de, kapitalist gericiliğin işçi ve emekçilerle Kürtlere karşı saldırganlığını tırmandırdığı bir yıl oldu.

Özgürlük Dünyası’nın 2005 sayılarında geniş olarak işlenen ekonomik ve sosyal alanlardaki emeğe yönelik gerici saldırılar özetlenecek olursa tablo şudur:

Bütün büyüme ve iyileşme iddialarına karşın, işçi ve emekçiler, halk sözü edilen büyümeden hiçbir biçimde yararlanamamış, tersine ekonominin bütün yükü sırtlarına bindirilmiştir. Emekçilerin gerçek ücretleri ve dolayısıyla alım gücü artmamış, düşmüş, yoksullaşma büyümüştür. Zorunlu tüketim maddelerine, ekmeğe, gıdaya, tekele, ulaşıma vb. zamlar ise eksik olmamıştır.

Gelir ve kurumlar vergilerinde indirime gidilerek emek aleyhine sermayeye kaynak aktarımı gerçekleştirilmiştir. İndirimle oluşan açığın bütçede kapıtılmasının vergilendirme açısından tek geçerli yolu, emeği hedefine koyan ve kapitalistlerle emekçileri tüketiciler olarak eşitleyen dolaylı vergilerin artırılması olacaktır.

Geçen yıl kabul edilen iş yasalarıyla sözleşmeli ve esnek çalışma, taşeron işçilik vb. yöntemlerle birlikte yerleşik hal almış, esnekliğin toplu sözleşmelere girmesi zorlanmış, bazıları yerlerde başarılmıştır. Bu, çalışma koşullarını olağanüstü kötüleştirdiği ve sömürü oranını büyüttüğü ve geçim koşullarını zorlaştırdığı gibi, birkaç işçinin işini bir işçinin yapmasının dayatılmasıyla, işsizliğin büyümesine ve başlıca iktisadi ve sosyal sorunlar arasında öne çıkmasına götürmüştür. İşsizlik rakamları, tüm aldatıcı hesaplamalara rağmen, rekor düzeye çıkmıştır.

Sosyal güvenlik sisteminin tasfiyesi gündeme alınmıştır. 9000 işgünü pirim ödenmesi ve 67 yaşında emekliliğe, emekli aylıklarında indirimle birlikte tedrici geçişe dair yasa hazırlığı tamamlanmıştır.

Kıdem tazminatlarının kaldırılması ve bölgesel asgari ücret belirlenmesi gündeme dayatılmıştır.

Genel Sağlık Sigortası adı altında sağlık sigortasının koruma kapsamını daraltma ve masraflı tedavileri özelleştirme projesi gündeme alınmış, bireysel sağlık sigortasının yerleşmesinin önü açılmış, bunun temel bir adımı olarak, sosyal güvenlik sisteminin tasfiyesi kapsamında, tüm SSK vb. hastanelerinin Sağlık Bakanlığı’na devri gerçekleştirilmiştir.

Devlet okulları aleyhine özel eğitim kurumlarına sağlanan teşviklerle eğitimin özelleştirilmesinin önü bütünüyle açılmış, okullarda sözleşmeli öğretmenlik yerleştirilmiştir.

Personel reformu olarak lanse edilen yasal değişiklik hazırlıkları tamamlanmıştır ve bununla, 657 tarihe karışacağı gibi, memur sayısının azaltılmasının yanında performansa göre ücret ve sözleşmeli çalışmanın yerleştirilmesi öngörülmektedir.

Sendikalar yasası ile grev ve toplu sözleşme yasalarında öngörülen değişiklikle sendikal alanın yeniden düzenlenmesi gündeme alınmıştır. Bu değişikliklerle, sendikaların, grev ve toplu sözleşme hakkının işlevsizleştirilmesinin yasaya bağlanması amaçlanmaktadır.

2005’te sıra büyük ve stratejik devlet işletmelerinin özelleştirilmesine sıra gelmiş ve bu kapsamda, TÜPRAŞ, SEKA, Seydişehir Alimünyum, Erdemir ve İsdemir özelleştirilmiş, PETKİM, TEKEL, Telekom’un özelleştirilmesi hazırlıklıkları tamamlanmıştır.

Limanların özelleştirilmesi tamamlanmaktadır. Yasal değişiklikler ve gece yarısı pazarlıklarıyla Kuşadası limanı ve Galataport MOSSAD’ın “kasası” konumundaki Ofer’e, İstanbul’un göbeğindeki alanlar Dubai Şeyhi’ne peşkeş çekilmiştir. Özelleştirmeler ve yolsuzluğa batmış ihalelerle, ekonominin dışa bağımlılığı ciddi boyutlara ulaşmıştır.

Bağımlılığı pekiştiren iç ve dış borçlanmaya dayalı iktisadi ve mali politikalar sürdürülmüş, iç ve dış borçlanmada rekor rakamlara ulaşılmış, işsizliği tırmandıran yatırımların ve kamu harcamalarının “sıfırlanması”na dayalı faiz dışı fazla hedefleri korunmuştur. Rant ekonomisi, faizden beslenme, borsa ve döviz spekülasyonu üzerinden yabancı ve yerlivurgunculuk devam etmektedir. Ekonomi, vurgun ve siyasi nedenlerle dışa kaçma riski olan “sıcak para” üzerinden dönmekte; işsizliğin tırmanması, yoksullukta artış ve alım gücünün düşmesi, ama faizlerin hala yüksek seyretmesi yanında “kur çıpası”yla aşırı değerlenen TL’nin neden olduğu dış ticaret açığı ve borç ve faiz ödemesi kıskacında büyüyen cari açık türü etkenlerle birlikte, bu, bir iktisadi mali kriz ihtimalini koşullamaktadır.

İşçi ve emekçilerin, halkın sıkıştırıldığı bu cendere içinde, yönelmekte olduğu ve büyümesi muhtemel hoşnutsuzluk ve tepkilerinin önünü almak ve geliştiğinde bastırılmaları amacıyla alınan tedbirlerin başında ise, “gizli Anayasa” olarak tanımlanan “Milli Güvenlik Siyaset Belgesi”nin yenilenmesi gelmektedir. Belgede sıralanan tehditlere, ciddi grevlerin oluşturabileceği tehditin yanında, iç göçle de birlikte “varoşlar”daki yığılmanın oluşturabileceği “sosyal patlama” tehditi de eklenmiş ve bu ihtimallere yönelik önlemlere vurgu yapılmıştır. Bugünden grevci işçilerle, mücadeleci memurlar başta olmak üzere, işçi ve emekçilerin, izinli mitingler bir yana bırakılırsa, güvenlik güçleri tarafından yasaklanmayan ve saldırıya uğramayan hemen hiçbir eylemlerinin olmaması, bu vurgu kapsamında anlaşılmalıdır. “Terörle mücadele”nin ihtiyaçları ileri sürülüp İngiltere’de çıkarılan yasa örnek gösterilerek generaller tarafından gündeme getirilen yeni TMY isteğinin 2005 içinde karşılanmamış olması, AB ilişkilerindeki bir dizi sıkıntı ile ilişkilidir ve herhalde 2006’ya sarkmıştır.

Sözümona Avrupai demokratikleşme paketleri kapsamında “reformlar”dan olan ve 1 Haziran’da yürürlüğe giren yeni TCK, eskisini aratır durumdadır. CMK ile birlikte anti-demokratik maddeler toplamından ibaret bu yasa, yıl sonunda “düşünce suçu”na ilişkin 301 ve 305. maddeleri dolayısıyla tartışılmaya başlanmıştır; ancak emekçileri hak ve kurtuluş mücadelelerinde kımıldayamaz kılmayı amaçlayarak, bütünüyle düşünceye, ifade edilmesine, basın ve toplanma özgürlüğüyle örgütlenme özgürlüğüne yönelik sınırlamalar ve yasaklarla doldurulmuştur.

Gericiliğin tırmanışı kuşkusuz yalnızca yasal düzenlenmelerle sınırlı kalmamış, emek mücadelelerinin fiilen saldırıya konusu sayılması yanında, demokratikleşmenin temel bir konusu olan Kürt sorununda inkarcılık, yasakçılık ve dağlarda kulak-burun kesiciliğinin yanında köyler ve şehirlerde faili meçhullerle Şemdinli’de suç üstü yakalanan kontrgerillanın Şemdinli’yle sınırlı olmayan provokatif bombalamaları ve aynı kaynaklı bayrak provokasyonları ve linç girişimlerine kadar uzanmıştır. 12 yaşında “terörist” sayılarak babasıyla birlikte küçük Uğur’un öldürülmesiyle girilen 2005, Kürt sorunu bakımından şoven milliyetçi saldırganlığın tırmandığı ve çatışmaların yaygınlaştığı bir yıl olmuştur. Newroz’da Mersin’de bayrak provokasyonu ile başlayan Kürtlere yönelik saldırılar, yaz boyu tatil beldelerinde ve ardından Bozoyük’teki linç girişimiyle tırmanmış ve en son Şemdinli suçüstüne gelip dayanmıştır.

“Gizli Anayasa”da “aşırı sağ”ın tehdit sayılmaktan vazgeçilmesiyle devletin doruklarından beslendiği açık olan linç girişimleriyle yükselen saldırganlığın resmi-sivil işbirliğine dayalı Kontgerilla operasyonu olduğu, Şemdinli faillerinden ve bu faillerin “iyi çocuk” sayılmalarından bellidir.

Kürt sorunu kapsamında, Erdoğan’ın, yıl ortalarında tek taraflı bir silah bırakma çağrısı niteliğindeki “Aydınlar Bildirgesi” üzerinden yaptığı açıklamalar, önce Diyarbakır ve suçüstünün ardından Şemdinli’ye gitmesi, gericilik içindeki hesaplaşmaya ve Kürtler içinde bir “Kürt AKP’si” oluşturmaya yönelik manevradan öteye geçmemiştir. H. Cemal ve T. Akyol tarafından da işlenen “iyi Kürtler-kötü Kürtler” ayrımı üzerinden, yine sorunu “terör sorunu”na indirgeyerek ve Barzanici “iyi” Kürtler ve aşiretlerle ilişkilenerek, ABD politikalarıyla uyum içinde “Kürt sorunu”ndan söz etmekle, AKP ve Erdoğan, muhtemelen ABD ile dayanışma halinde uygulanmasına geçilecek, Kandil’in kuşatılması ve belki imhasını da içerecek ve “teröre karşı mücadele” olarak geliştirilecek Kürtlere yönelik “yeni” politik yönelimleri, gericilik cenahından, diğer gerici mihrakları önceleyerek savunmaya başlamıştır ki, ulusal mücadelenin bedeller ödeyerek dayattığı TV hakkı ve “kimlik” vb. konulu bir dizi kabul durumunda kalınanlar bir yana, demokratik içeriğe sahip değildir.

2005, gericiliğin halka yönelik saldırıları bakımından da, 2006’ya, her yönüyle tırmandırılma durumunda bir gericilik devretmektedir.

HAK MÜCADELELERİ VE KARŞI KOYUŞLAR

2005’in emperyalist ve gerici saldırganlığın yükselmesi yanında, bu saldırganlık tarafından da teşvik edilen hak mücadelelerine sahne olduğu ve altan alta kurtuluş mücadelelerini de mayalandırdığı belirtilmelidir. Henüz yeni bir devrim dalgasından söz edilemeyecek olduğu ortadadır. Ancak, dünya ölçeğinde işçi ve emekçilerin bir hareketlenme içine girdikleri de söylenebilir. Üstelik bu hareketlilik, belirli durumlarda, işçi sınıfı önderliğinde olmasa bile, politik ileri atılışlar düzeyindedir.

Amerikan işgali karşısında hem Afganistan ve hem de Irak’ta direniş sürmektedir, bastırılamadığı gibi, geriletilmekten de uzaktır. Provokatif El Kaide örgütünün verdiği zararların ötesinde hatta direniş ülke ölçeğinde merkezilenme yönünde gelişmekte ve mezhep bölünmelerinin üstesinden gelme işaretleri vermektedir.

Amerikan emperyalizminin olanca şantaj, tehdit ve baskılarına karşın İran gerilememektedir.

Latin Amerika’daki anti-emperyalist hareketlilik ileri düzeye varmıştır. Chavez’in Venezüellası’nın Küba’nın yanına katılmasıyla genişleyen anti-emperyalist Latin cephesi, Brezilya ve Arjantin’in “titrek” de olsa desteği (bu, son olarak, Amerikan dayatması olan birlik ve tecrit planlarıyla, Amerikalar Serbest Ticaret Anlaşması’nın onaylanmayışında görülmüştür), son olarak E. Morales’in Bolivya’daki gaz özelleştirmesine karşı patlak veren ayaklanmanın ardından elde ettiği seçim başarısıyla genişlemiştir. Kolambiya’da gerillanın önü alınamaktadır ve yardımcısının yerine geçmesiyle şimdilik yatışma sağlansa da, Ekvator’da ayaklanan halk sabık başkan Guiterez’i devirmiştir. L. Amerika’da anti-emperyalist hareket, bir dalga oluşturarak, yükselmekte, işçi ve emekçiler sosyalizme ilişkin talep ve özlemlerini yüksek sesle ve yaygın olarak dile getirmeye yönelmişlerdir.

Avrupa hareketsiz değildir. 2005 içinde, az sayıda olmayan grevlerin yanında, Fransa, İtalya, Yunanistan ve İspanya’da milyonları kapsayan genel grevler gerçekleşti. Almanya’da, emekçilere yönelik Hartz saldırılarının ardından, yeni kurulan Sol Parti, seçimlerde ciddi bir başarı gösterdi ve 50’nin üzerinde milletvekiliyle parlamentoya girdi. Fransa ve Hollanda’da AB Anayasası’nın reddedilmesi, başlıca neoliberal politikalara karşı tepkinin bir ifadesi oldu. Paris banliyölerindeki “isyan”, göçmenlerin tecrit edilmiş tepki patlaması olarak şekillense de, yoksulların içinde bulunduğu patlamaya hazır duruma, ama aynı zamanda, ırkçı milliyetçiliğin etkisine ve sosyalist politik çalışmanın gerekliliğine dikkat çekti.

2005’te Irak işgalinin ardından anti-emperyalist mücadele belirli bir durgunluk içine girerken, Türkiye’de, şurada burada, neredeyse hak ve ücret talepli grev ve direnişlerin görülmediği gün olmadı, ancak, bunlar tecrit edilmiş yerel mücadeleler olarak kaldılar ve işçi hareketinin genel bir yükselişe geçmesini koşullayamadılar. Asıl işçi direnişleri ise, özelleştirme dayatmaları karşısında ve hemen daima son anda ve başka bir çare kalmadığında, fabrika işgalleri, polisin saldırısına karşı koyup püskürtme gibi ileri biçimler de alarak yaşandı.

Önce SEKA, Bitlis TEKEL’den başlayarak Adana, Malatya ve İstanbul TEKEL’in direnişe geçmesini de tetikleyerek ve işyerlerinin Belediye’ye devrine kararına karşı direnişe geçerek AKP üyelik kartlarını yırtan ve bayramı işyerinde geçiren Et Balık Kurumu Kayseri Kombinası işçilerinin mücadelesiyle de birleşerek ileri atıldı. Direniş, tütün üreticileriyle de birleşerek gelişme eğilimi gösterdi; ancak özelleştirme kapsamındaki, sonradan sıra kendilerine gelecek olan diğer büyük işletmelerin işçileri ve mücadeleleriyle birleşmeyi başaramayınca, Türk-İş ve Selüloz-İş yönetimi tarafından arkadan hançerlenerek bitirildi.

Hemen ardından Seydişehir ve Erdemir işçileri özelleştirmeye karşı harekete geçtiler ve ileri eylemlere giriştiler, ama onlar da aynı nedenle yenildiler. Şimdi sırada Telekom var.

Türkiye’de henüz aşılamayan zaaf, bünyeseldir; sendikal bürokrasinin zehirleyici etkisinin de rolünü oynamasıyla, az-çok genel ve siyasal niteliğe sahip talepler etrafında birleşemeyen ve birleşik bir işçi mücadelesi olarak genişleyerek gelişmeyi başaramayan yerel mücadeleler ilerleyememektedir. Siyasallaşma ve birleşik hareketin ortaya çıkışı, dört bir yandan kapitalistler ve gericilerin saldırısı altındaki geniş işçi yığınlarının hak ve kurtuluş umutlarının ifadesi olarak, 2005’ten 2006’ya kalarak devrolmuştur.

Öte yandan, tahammül sınırlarını zorlayan çalışma ve yaşam koşullarıyla, Organize Sanayi Bölgeleri ve havzalarda bir araya toplanmış milyonlarca işçi, hem hoşnutsuzluk hem de arayış içerisindedir.

Özel koşullarıyla Latin Amerika bir yana bırakılırsa, dünya ölçeğinde ve Türkiye’de koşullar ve sermayeyle gericiliğin saldırıları işçilerin öfke ve arayışlarına yol açmakla birlikte, örgütlü ve ileri işçilerin politik düzeylerinin geriliğiyle “sosyal diyalog” peşindeki sendikal bürokrasinin egemenliğini kıramamış oluşları ve ana gövdeyi oluşturan geniş işçi yığınlarının örgütsüzlüğü ve dağınıklığı, işçi hareketinin yeni bir kabarışının önündeki engeller durumundadır. Bu engellerin kırılacağına kuşkusuz güvenilebilir, ancak bu, çalışma ve daha çok çalışmaya ihtiyaç göstermektedir. Yazının girişinde ele alanın emperyalist ve gericiler arasında derinleşmekte olan çelişme ve çatışmaların, toplumu, emekçilerin katiyen yararına olmayan –ama gericiliğin şu ya da bu kesimine yedeklenecekleri– bir kör dövüşüne götürmemesi, ama anlamlı ve uluslararası burjuvazi ve gericiliğin halka yönelttiği saldırıları püskürtme, hak elde etme ve kurtuluş mücadelesini kolaylaştırıcı ve ilerlemesine olanak sağlayıcı olabilmesinin ön koşulu, bu olanakları değerlendirecek, bağımsız işçi hareketinin –demokratik, ulusal muhalefeti de etrafında toplayacak– varlığı ve gelişmesidir. Bu, yerel hareketlerin birleştirilmesinin ve birleşik emek hareketinin yaratılmasının başarılması amacıyla çalışmanın ve bu çalışmada ileri işçilere düşen tayin edici rolün önemini artırmaktadır.

Emekçi memur hareketi açısından benzer şöyler söylenebilir. 2005’te gerek dünyada gerekse bu alanın henüz tümüyle bürokrasinin eline geçmediği Türkiye’de memurlar, özellikle eğitimciler ve sağlıkçıların işçilerden geri kalır yönleri olmamış, hem dünya hemde Türkiye’de önemli memur eylemleri görülmüştür. Hatta Türkiye’de birleşik emek hareketinin yaratılmasında oynayabileceği rol bakımından KESK olarak örgütlü memurların olanaklarının genişliğine vurgu yapılmalıdır.

Demokratik içerikli ulusal hareket olarak Kürt hareketi, kuşkusuz güçlükler içindedir. Ancak 2005, Akyıl direnişinin gösterdiği gibi, Kürt işçi sınıfının kapitalizme karşı mücadelesinin gelişme olanaklarını ortaya çıkardığı kadar, Kürt halkının demokratik içerikli ciddi hak ve kimlik mücadelelerine de sahne olmuştur ki, bunlardan Şemdinli’de suçüstünü gerçekleştiren halkın duyarlılık, mücedeleci birikim ve tutumuna değinmek bile yeterlidir.

Emek ve Kürt hareketinin birleşmesi ihtiyacının karşılanmasının 2005’ten 2006’ya aktarılan başlıca görevler arasında olduğu açıktır. Hem toplumsal hem de siyasal düzeyde bu birlik yaşamsal önemdedir ve gerçekleşmesinin anahtarı, Türkiye işçi sınıfının Kürt sorununu, kendisinin ve ülkenin temel sorunlarından sayması ve böyle kavramasındadır.

 

2006, sosyalist çalışma ve işçi hareketiyle demokrasi mücadelesinin yükseleceği bir yıl olsun!