“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Bir gazetecinin kendi 'Berlin Duvarı'ile savaşı

Gazeteci Hasan Cemal’in, geçtiğimiz ay yayımlanan “Cumhuriyet Gazetesi’ndeki iç savaşın perde arkası - Cumhuriyet’i Çok Sevmiştim” başlıklı kitabı, herhalde geçtiğimiz ayın en çok tartışılan kitabıydı. Tartışmanın farklı biçimlerle bundan sonra da sürmesi muhtemel. Bunun birkaç nedenden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Öncelikle, kitap, mesleki bir tartışmayı ya da bir gazetecinin mesleki serüvenin bir dönemini, tamamen ideolojik ve politik bir tartışmanın içine oturtuyor.

Kitaba dair çeşitli medya organlarında yapılan tartışmalarda, Cumhuriyet gazetesine sahip olan ailenin, gazetenin yazarlarının, yöneticilerinin kişisel özelliklerine dair bolca ayrıntı bulunması da değerlendirme konusu yapıldı. Bunlar da, kuşkusuz kitap içinde epey bir yer tutuyor. Ancak, kitapta söz konusu edilen kişisel bilgilerin neredeyse tamamına yakını, Hasan Cemal’in eski yol arkadaşlarıyla giriştiği mesleki ve politik hesaplaşmanın bir unsuru olarak gündeme geliyor ya da öyle bir noktaya bağlanıyor. Ağırlıklı olarak İlhan Selçuk’a ve Hasan Cemal’in yazı işleri ekibinde yeralmış olan Kerem Çalışkan’ın tabiriyle, “Şeker abiler”i oluşturan, Ali Sirmen, Uğur Mumcu, Oktay Akbal vb.’lerine yöneltilen kişisel eleştiriler de, sonuçta “muhafazakarlıkla” hesaplaşma adına, ideolojik politik bir temele oturtuluyor. Çekişmeler, didişmeler hep böylesi bir çerçeve içinde seyrediyor.

Hatta bu didişme, aynı çerçevede, Hasan Cemal Cumhuriyet’ten ayrıldıktan yıllar sonra bile, onun için devam ediyor. Örneğin Hasan Cemal, 11 yılını yönetici konumda olmak üzere, 18 yılını geçirdiği Cumhuriyet’ten ayrıldıktan yıllar sonra, dışarıdan şu tahlili yapıyor: “İlhan Selçuk hiç değişmedi. 30 Aralık 2004’te, Cumhuriyet’teki ‘Pencere’ köşesinin başlığı şöyleydi: ‘Lenin haklı çıktı..’ İşte belki Cumhuriyet’teki kavga, İlhan Selçuk’un bu sözünde düğümleniyordu.” (s. 145) Selçuk’un bu yazısı, Hasan Cemal’in Cumhuriyet’ten ayrılışından 12 yıl sonra yayımlanmış bir yazı.

Türkiye’de, neo-liberal ekonomi politikalarını savunan sermaye politikacılarının birçoğu, özelleştirme konusunda biraz rezervli davranarak “devletçiliği” savunanları, “Eski sosyalist ülkelerin bile terk ettiği şeyleri savunuyorsunuz” diyerek eleştirmişti. Hatta piyasa ilişkilerinin Türkiye’de hiçbir engelle karşılaşmadan uygulanmasını isteyenlerin, “tek sosyalist ülke Türkiye kaldı” diyerek, eleştirilerini dillendirdikleri de biliniyor. Hasan Cemal’in, eski gazetesi Cumuriyet’e ve onun etkin kalemlerine ilişkin tepkisi de aynı mantığa dayanıyor özünde.

BERLİN DUVARININ ÇÖKÜŞÜ HASAN CEMAL İÇİN MİLAT

Peki, Hasan Cemal, İlhan Selçuk ve Cumhuriyet’in diğer bazı yazarlarıyla neden anlaşamamıştı? Kitabında, bu sorunun yanıtını şöyle veriyor Cemal:

Uğur Mumcu, DYP-ANAP Koalisyonu’na karşı çıkarken, TÜSİAD’ı eleştiriyor, ekonomik konularda her zamanki kafa karışıklığını, ‘IMF patentli ekonomilerin militarizasyonu modeli’ diye sergiledikten sonra, bu modelin iş ve sermaye çevreleri tarafından Türkiye’ye DYP-ANAP Koalisyonu’yla dikte edilmek istendiğini söylüyordu. Uğur’a göre bu koalisyon, ‘TÜSİAD hükümeti’nden başka bir şey değildi. İlhan Selçuk’a göreyse, bu hükümet modelini Babıali’de savunanlar önemli firmaların faksları haline dönüşüyorlardı.

Bana bu usluptan gına gelmişti. Ben de Osman Ulugay’dan farklı düşünüyordum. Fakat gerekçelerim bizim yazarlardan farklıydı. Ayrıca TÜSİAD’ı, iş dünyasını, ‘Türkiye’nin düşmanı’ olarak görmüyordum. Demokrasinin ayrılmaz parçası olan ‘sivil toplum’ kuruluşlarının ön saflarında gelen bir kuruluştu.

İşadamları ‘sınıf düşmanları’ değildi! Pazar ekonomisi değil, devletçilik ya da ‘komuta ekonomisi’ydi bir işe yaramayan. Berlin Duvarı’nın yıkılması, komünist partilerin ve Sovyetler Birliği’nin tarih olma yönündeki serüvenleri de bu ekonomilerin, totaliter rejimlerin iflasını kanıtlamıştı. ‘İç ve dış sermaye çevreleri’ gibi öcüler yaratmanın artık zaman tünelinde kalmış olan, kalması gereken bir anlayış olduğunu düşünüyordum uzun zamandır. Berlin Duvarı’nın çöküşüyle birlikte siyasette ‘sınıfsal’ bakış açılarının da çöktüğüne inanıyordum. İşte bu nedenle anlaşamıyordum başta İlhan Selçuk olmak üzere yazarlarımızla...” (s. 465)

Kitabın başka bir yerinde ise şöyle diyor: “İlhan Selçuk, Oktay Akbal, Uğur Mumcu ‘Pazar ekonomisi’ sözü kulaklarına çalınınca cin çarpmışa dönebilirlerdi...” (s. 117)

Aynı sınıfsal bakış açısı farklılaşması, Hasan Cemal’in, Cumhuriyet’in kurucu ekibiyle arasındaki diğer tüm –kopuşmayı koşullayan– konulara da yansıyor. Örneğin, “demokrasi” temel başlığı altında toplanabilecek konulardaki farklılaşma da, aynı “Soğuk Savaş” dönemi çatışmasının izlerini taşıyor, onun etkisinde biçimleniyor.

Bu farklılaşmayı en iyi anlatan bölümlerden birisi de, Karl Popper’e dair. Sözü burada yine Hasan Cemal’e bırakalım: “Şahin Alpay Cumhuriyet’in haftalık ‘Siyaset 84’ ekinin 10 Aralık sayısında iki tam sayfayı Karl Popper’e ayırmıştı. 20. yüzyılın en büyük siyaset ve bilim felsefecilerinden Popper’i ben de yeni öğreniyordum. Faşizm olsun, komünizm olsun totalitarizme karşı felsefi planda yüzyılın az sayıdaki en etkili demokrasi ve ‘açık toplum’ savaşçılarından biriydi.

Ama İlhan Selçuk’a göre ‘karşı devrimci’ydi. Bu nedenle kıyamet kopmuştu aramızda. Cumhuriyet’te ‘karşı devrimci sızıntılar’ vardı. Adını açıkça koymuyordu, ama bunların başında Şahin Alpay geliyordu. Ve ben, genel yayın müdürü olarak bu ‘sızıntılar’ konusunda görevimi layıkıyla yapmıyordum.” (s. 141)

KARL POPPER’IN “AÇIK TOPLUM”U ARAYI AÇIYOR

Aslında gerek Şahin Alpay, gerekse de Hasan Cemal, Karl Popper’i epey geç keşfetmişlerdi. Cumhuriyet’teki ideolojik ayrışmayı su yüzüne çıkartan görüşlerini, Popper, 1945 yılında basılan “Açık Toplum ve Düşmanları” başlıklı kitabında dile getirmişti. Kitabın, Türkçede ilk basımı 1967 yılına dayanıyor. Kitabın çevirmeni olan Mete Tunçay, Popper’i bu kitaptaki görüşleri nedeniyle “liberalliğin partizanlığı”nı yapan bir polemikçi olarak nitelendirmişti.

“Açık” ya da “liberal” toplum anlayışının önde gelen savunucularından biri olan Popper, 1945’de yayınlamış olduğu “Açık Toplum ve Düşmanları” adlı kitabında, Nazizm ile komünizmi, “totalitarizm” üst başlığı altında, birlikte hedefe koyar.

Popper’in bu görüşlerinin yaygınlık kazanmasında, Nazi Almanyası’na karşı ABD’nin “liberal dünya”nın hakim gücü haline geldiği sürecin sağladığı rüzgar etkili olmuştur.

Batı kapitalizmi içinde üstünlüğü ele geçirdikten sonra, kendisini “Hür Dünya”nın temsilcisi olarak ilan eden ABD, “açık toplum” bayrağını, sadece Nazizme değil, aynı zamanda demogojik bir biçimde sosyalist bloloğa karşı da yükseltmiş bir emperyalist güçtür.

Popper’in görüşlerinin Türkiye’de gündeme gelmesi de, böylesi bir konjenktürel rüzgarın desteği ile olmuş, Türkiye’nin kendi içsel çelişkileri de bunu beslemiştir. Cumhuriyet kurulduktan sonra da çok uzun bir süre tek parti yönetimi altında yaşamış olan Türkiye’de, “totaliterizm”in baskısından muzdarip olan kesimler için, Popper önemli bir isim olmuştur. İslami çevreler içindeki birçok yazarın Popper’i olumlu biçimde kaynak göstermesi de aynı nedenledir.

Türkiye’de, geçmişinde şu ya da bu renkte solcu bir geçmişi bulunanların, bu geçmişle yaşadıkları ayrışmalar sırasında, kendilerine, uluslararası planda düşünsel ve politik dayanaklar aramış oldukları biliniyor. İşte Popper, tam bu yönüyle, Hasan Cemal ve Şahin Alpay gibi isimler için, bir anlamda, geçmişleri ile bugünleri arasında bir köprü olmuştur. Bugün o köprünün bir ucunda Fethullan Gülen, diğer ucunda da, Popper’in “Açık Toplum” görüşünü kendisine klavuz edinen uluslararası spekülatör Soros bulunmaktadır. Soros tarafından finanse edilen ve onun desteklediği güçlerce Rusya’nın “arka bahçesi”nde gerçekleştirilen “turuncu devrim”lerin fikir babası da, aslında felsefi planda Karl Popper’dir. Bu açıdan, şu rahatlıkla söylenebilir ki, Soros, sağladığı finansmanla Popper’in düşüncelerini bugün yeniden canlandırmıştır.

Gazeteci Can Dündar, Soros ile yaptığı görüşmeyi aktarırken, şöyle demişti:

Popper’le tanışma: Savaştan sonra Ruslar gelmiş ve George, 14-16 yaşlarında komünizm tecrübesini yaşamış. Baba Soros, Naziler gibi, Rusların da özgürlük getirmeyeceğini erken görmüş. Demir Perde inmeden Londra’ya taşınmışlar. George, 17 yaşında Londra’da prestijli London School of Economics’e girmiş ve orada hayatını kökten değiştirecek filozofun öğrencisi olmuş: Karl Popper...

Popper, ‘Açık Toplum ve Düşmanları’ kitabında ‘Aklımızı kullanıp hem güvenliği hem özgürlüğü sağlamanın bir yolunu bulmalıyız’ diyordu. Bu felsefe, Soros’u derinden etkiledi: ‘Okulda onun kitaplarının ve Açık Toplum felsefesinin etkisi altına girdim. Bu felsefe başarıma büyük katkı yaptı. İşin komik yanı, bunlardan hem para kazanmakta hem o parayı harcamakta yararlandım”. (12 Mayıs 2005, Milliyet)

CUMHURİYET-HASAN CEMAL KAPIŞMASI,
DEVLETÇİLİKLE-ÖZELLEŞTİRMECİLİĞİN SAVAŞI

Aslında, Cumhuriyet’te, Hasan Cemal dönemi ile birlikte yaşanan çatışma ve değişim süreci, dünyanın ve o dünya içinde Türkiye’nin yaşadığı çatışma ve değişimin küçük bir profilini sunuyor.

Peki bu çatışmanın sınırı nerede başlıyor, nerede bitiyor? Cumhuriyet’in kurucu kadroları ile Hasan Cemal, Şahin Alpay, Cengiz Çandar, Osman Ulagay, Okan Gönensin gibi “reformcu” kadroları arasındaki çatışma, aslında “devletçilik ile özelleştirmecilik” arasındaki çatışmaydı, bunun ideolojik plandaki karşılığı ise, “statükoculukla” “açık toplumculuk” arasındaki çatışma gibiydi. Cumhuriyet gazetesinin İlhan Selçuk gibi kurucu kadrolarının, Kürt sorunundan Kıbrıs sorununa kadar, temel demokratikleşme konularındaki “devletçi” yaklaşımlarına karşı, Hasan Cemal ve arkadaşları “piyasa demokrasisi”ni savunuyorlardı. Piyasacılıkla “devletçilik” arasındaki çatışmada, günlük gelişmeleri algılama biçimi arasındaki farklılaşmalar, Cumhuriyet binasında, o gelişmelere dair değerlendirmelerin yapıldığı yazıişleri masasına da yansıdı; yazarlar katındaki tartışmalara da, Nadir Nadi’nin odasındaki tartışmalara da.

Bu çelişkilerin Hasan Cemal’in kitabına nasıl yansıdığına dair onlarca örnek verilebilir. Bunlardan bir tanesi şöyle: “Bir keresinde, hiç unutmuyorum, konumuz Polonya’ydı. General Jaruzelski, Mokova’nın desteğinde ‘askeri darbe’ yapmıştı ‘işçi sınıfına’ karşı. Dayanışma Sendikası’nın yükselen muhalefetinden kurtulmak için Polonya’da olağanüstü hal ilan etmiş, rejim muhaliflerini toplayıp hapse atmıştı. Dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de Mokova yanlılarının kafası karışıktı. Alaylı bir dille ‘Yahu bu Polonya’da işçi sınıfı iktidarda değil miydi’ diye sorduğumuzda, verecek çok fazla yanıtları olmazdı. Çünkü ‘işçi sınıfı’nın iktidarda olduğu bir ülkede bir sendika, Dayanışma da nereden çıkıyordu. Grevler, iş bırakmalar da ne oluyordu? Hele hele askerin darbe yapması, olağanüstü hal ilan etmesi de ne demekti?... Bizim eski tüfeklerin ezberleri bozulmuştu! Açıklayamıyorlardı olup biteni... Bir akşamüstü bu konuda İlhan Selçuk’u benim odamda fena sıkıştırmıştık. Yazılacak bir ‘Olayların ardındaki Gerçek’in çerçevesini birlikte çizmeye çalışmıştık. Okay Gönensin’i, Osman Ulagay’ı, Ümit Kıvanç’ı anımsıyorum. Neşeli bir muhabbetti. Sonunda İlhan abinin gülerek ‘Yeter artık bir sarmaya aldığınız. Neredeyse çarmıha gereceksiniz’ deyip gittiğini anımsıyorum.” (s.116-117)

Hasan Cemal ve daha sonra kendisiyle birlikte kopacak olan liberal ekibin derdi de, yukarıya alıntılanan bölümden de anlaşılacağı gibi, sosyalizm lehine bir sonuç çıkarmak değil, onun açıklarını aramak ve “duvarların yıkılmaya başladığı” gerçeğine “şeker abileri”ni ikna etmekti.

BİR NEO-CON’UN “MUHAFAZAKAR”LIKLA SAVAŞI

Ve bu çelişki, kitapta da ayrıntılarına yer verildiği gibi, Osman Ulagay’ın açık piyasa ekonomisi savunusu içeren yazılarının, İlhan Selçuk, Ali Sirmen gibi isimler tarafından, gazetenin varlığını tehdit eden, dengelerini bozan bir içerikte görülüp müdahale edilmesine kadar, değişik biçimlerde sürdü. Bu müdahale de, gazeteden, önce İlhan Selçuk ve ekibinin ayrılması, daha sonra da, yüz binin üzerindeki tirajın 40 binlere kadar düşmesinin ardından, Hasan Cemal’in artık yenildiğini kabul edip çekilerek, Cumhuriyet’teki hikayesini sonlardırmasına kadar sürdü.

Cumhuriyet’in temsil ettiği devletçi “demokrasi” ve liberal ve devletçi kırması bir ekonomi anlayışı ile Hasan Cemal’in çatışması bugün de devam ediyor. Kitabında birkaç kez “tımarhane” olarak andığı Cumhuriyet’te, bugün hâlâ, onu “deli eden şeyler” sürüyor. Aslında bakılırsa, Hasan Cemal’in yayın yönetmenliği döneminde, Cumhuriyet’in kurucu ekibiyle onun ekibi arasında yaşanan ve Hasan Cemal’in “sınıfsal” olarak nitelediği ayrışma, bugün aynı noktada da değil. Örneğin hakkında en çok şaibe olan işadamlarından biri, Gürbüz Çapan, bugün Cumhuriyet’te köşe yazıyor. Ama tüm bunlara rağmen, Cumhuriyet gazetesi, bugün de, Cumhuriyet rejiminin verili statükosunu en çok temsil eden günlük biri gazete olarak, bir ölçüde ayak bağı olarak görülüyor. En azından Hasan Cemal’in dünyasında bu böyle.

Hasan Cemal’in, İlhan Selçuk ve yakınındakileri “Kızıl Elmacı” olarak nitelendirip taraftar toplama arayışı da, ancak siyasete liberal rüzgârların etkisinden bakan kesimler nezdinde etkili olabilecek nitelikte. Çünkü İlhan Selçuk ve ekibinin içine düştükleri “Kızıl Elmacılık” kadar, Hasan Cemal’in de, “küresel jandarma”ların toplantısı olan Bilderberg’in 2004’te düzenlenmiş toplantısına katılmış olmak gibi bir “sicili” var. Yani Hasan Cemal, “küresel kızıl elmacı”ların rüzgarını arkasına alarak, “yerel kızıl elmacı”larla çatışmaya girmiş oluyor bu yönüyle. Dolayısıyla, bu açıdan da, iler tutar yanı bulunmuyor.

Hasan Cemal’in Cumhuriyet’çilerle savaşını bir neo-muhafazakarın, “muhafazakar”lıkla savaşı olarak değerlendirmek gerekir. Nasıl ki, Bush ve çetesinden oluşan Beyaz Saray’ın neo-con’ları Ortadoğu’daki “statükoyu” değiştirmek için büyük bir saldırı dalgası başlatmış ve bunu da “Ortadoğu’nun demokratikleştirilmesi” olarak sunuyorsa, Hasan Cemal’in Cumhuriyet gazetesi üzerinden girmiş olduğu polemik de, sonuçta aynı emperyalist ilişkilere bağlanıyor. Kitabında Uğur Mumcu ile kendisi arasındaki farkı tanımlamak için, o “Anti-Amerikancı idi, ben değildim” diyen Hasan Cemal, kendi liberal ekibiyle Cumhuriyet’in geleneksel kadroları arasındaki çatışmayı anlatırken, Turgut Özal’ın uyguladığı piyasa ekonomisi programına karşı yaklaşımdaki farklılığa da uzun uzun yer veriyor. Özal çizgisi ile Türkiye’nin sürüklendiği “değişim rüzgarı”, Hasan Cemal ve ekibi için adeta bir “devrim” niteliğinde. Bu programa yelken açmak Cumhuriyet’i Cumhuriyet olmaktan tamamen çıkraacağı için de, ister istemez onun ekibiyle geleneksel Cumhuriyet kadroları arasında sık sık çatışma gündeme geliyor.

Sonuç olarak, Hasan Cemal bu kitabında, kendi “Berlin duvarı” ile savaşıyor. Bir neo-con ruhuyla giriştiği ve demagojik bir söylemle “demokrasi” mücadelesi olarak yutturmaya çalıştığı bu hesaplaşmada, attığı her adımla, emperyalizmin neo-con çetesinin planlarını güçlendirmeye hizmet ediyor. Ancak tüm çabalarına karşın bu “hizmet”, onun açısından bir “hezimet”ten daha fazla bir sonuç da vermiyor.