Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

"Kürt Konferansı" Üzerine Notlar

11-12 Mart tarihlerinde Bilgi Üniversitesi’nde “Türkiye’nin Kürt Meselesi” anabaşlığıyla düzenlenen Konferans, konuşmacı ve “tebliğ sunucu” katılımcılarının sayısal çokluğuna[1] ve Konferans’ın ara alt başlıkları olarak belirlenen ‘panel konuları’na[2] bakılarak, ‘hayli verimli tartışmalara sahne olan’ ve ‘yararlı sonuçlar çıkarılan’ bir konferans olarak yansıtıldı. İki günlük Konferans’ın panel konularının kapsam ve içeriğiyle aralarında çeşitli üniversitelerde görevli profesörler ve diğer çeşitli mesleklerden kalabalık katılımcılarının olması, bu yöndeki yaygın beklentiye belli bir haklılık da kazandırıyordu.

 

* * *

“Türkiye’nin Kürt Meselesi” konulu Konferans; düzenleniş ve temsil sorunları, dar bir zamana sıkıştırılmış olması, Kürtlerin temsilindeki eksiklikler vb. bakımlardan elbette sorunluydu. “Helsinki Yurttaşlar Derneği ve Empati Grubu” gibi Soros bağlantılı vakıf ve derneklerin girişimiyle gerçekleştirilmiş olması da ihtiyatlı bir yaklaşımı gerekli kılıyordu. Ama yine de, “Kürt Meselesi” anabaşlıklı bir konferansın “bir Türk Üniversitesi”nde gerçekleştirilmiş olması, Kürt sorunu merkezli gelişme ve tartışmaların “suç işleme” kavramıyla birlikte ele alındığı ya da doğrudan suç sayıldığı bir sosyal-siyasal ortamda, bir ‘olumluluk göstergesi’ sayılabilirdi.

Biz ise burada, biçim ve temsil sorunlarını bir yana bırakarak, kendimizi, bu Konferans’ta ya da sonrasında bazı Kürt ve Türk yazar-gazeteci ve politikacıları tarafından, sorunun çözümü iddiasıyla dile getirilmiş görüşlerin ‘çarpıcı olanları’ndan bir bölümünü ele almakla; bu görüşleri, işaret ettikleri eğilim ve anlayışlar yönünden irdelemek ve bu Konferans’ı gündeme getiren ihtiyaç ya da zorunluluklara değinmekle sınırlayacağız. Çünkü, Konferans platformunda ve sonrasında dile getirilen çeşitli görüşler, bazı Kürt aydınlarıyla politik çevrelerinin soruna yaklaşımlarını ortaya koydukları gibi, Türk burjuvazisinin çeşitli kesimleri arasında süren soruna ilişkin tartışmaları da bir biçimde yansıtan Türk burjuva liberal aydınlarıyla yazar-gazeteci kesimlerinin “çözüm” önerilerini de içermektedir. Devlet ve hükümetin doğrudan temsilcilerinin katılmadıkları bu ‘platform’da, bazı Türk burjuva yazar-gazeteci ve aydınlarının, gerek iki günlük Konferans süreci içinde, gerekse sonrasında sermaye basınında ortaya koydukları görüşlerle “soruna artık daha farklı bakma zamanının geldiği” yönündeki açıklamaları; bunlar, hem bir tür “arabuluculuk girişimi”ni, hem de Türk burjuva egemen çevreleri içindeki tartışmaları bir biçimde ve bir ölçüde ifade ettikleri ve yansıttıkları için, Konferans’ı doğuran ihtiyaç veya arayış bakımından bir veri olarak alınabilirler.

* * *

Yazılıp söylenenlerin bir bölümüne daha yakından bakalım: Konferans’ı izleyen günlerde, Milliyet yazarı H. Cemal, Türkiye’nin Kürt politikasını, “arabasının sinyal lambası takılan Temel”in “fırdöndü” fıkrasına benzeterek, “Türkiye’nin de sinyali takıldı Kürt sorunu konusunda. Seksen küsur yıl boyunca hep aynı şeyleri yapıp farklı bir sonuç almaya çalıştı. Ama olmadı. Kürt sorunu çözülmedi” diye yazıyor ve şöyle devam ediyordu:

Kürt sözcüğünü duyunca hâlâ tüyleri diken diken olanlara, ya da kelle koltukta yıllar yılı PKK’ya karşı dağlarda meşru ve haklı mücadele vermiş olanlara bugün gidin sorun bakalım: ‘Kazandık!’ diyebiliyorlar mı? Diyebildiklerini sanmıyorum.

Çünkü, aklı başında olanlar Güneydoğu’da olan biteni görüyorlar. Apo İmralı’da ama, aynı zamanda Kürtlerin gönlünde önemli yeri var. PKK yeraltında ama, aynı zamanda yer üstünde. Kürtleri siyaseten en çok PKK’nın yönlendirdiği herkesce malum bir sır... Belediyeler kimin elinde? DTP’ nin diyoruz. Ama bu partiyi PKK’dan ne kadar ayrı olarak düşünebiliriz?.. Kürt kadınları artık Güneydoğu’da çok aktif. Kadın dernekleriyle birlikte sanat evleri, kültür festivalleri gitgide yaygınlaşıyor. Kürt dili ve kültürünün gelişmesi için Güneydoğu, hem kendi içinde pencereler açıyor, hem Türkiye’nin batısına, Avrupa’ya açılıyor her geçen gün.

Belki daha önemlisi ve daha ilginci Güneydoğu’nun Kuzey Irak’a dönük ilgisi. Kuzey Irak’taki ‘İlan edilmemiş Kürt devleti’ olgusu yakından izleniyor Türkiye Kürtleri arasında. Kuzey Irak’la yakın ilişkiler örülmeye çalışılıyor. Hatta ‘Artık bizim de bir devletimiz var!’ duygusunun tomurcuklandığı dikkati çekiyor. Ne yapacaksınız? Bütün bu gelişmelerden sonra hâlâ Temel gibi, ‘Sinyalim takıldı!’ diyebilir misiniz?

Ankara’nın da artık “bir setin yıkıldığının farkında” olduğunu belirten H. Cemal, “set”in yeniden inşa edilmek istenmesinin, “Türkiye’de demokrasiyi, hukuku, insan haklarını hiçe sayma..” olacağını ve daha fazla kan ve gözyaşına yol açacağını söylüyor ve devleti yönetenlere, “şiddet ve silahı bırakma”yı ve “Avrupa Birliği şemsiyesi altında demokratik hukuk devleti ve refah çıtasını yükseltme”yi öneriyordu. H. Cemal’in Kürtlere de diyecekleri vardı: Kürtler de “ezberlerini bozmak zorunda”ydılar. Onların da, “PKK’nın öncelikle silahlara veda demesi ve şiddetten vazgeçmesi için bastırmaları gerekiyor”du vs.

M. Ali Birand ise, “Kürt sorununda dönüm noktasındayız” başlıklı yazısında, Genelkurmay 2. Başkanı Işık Koşaner’in Murat Yetkin ile yaptığı konuşmaya işaret ediyor ve “Koşaner paşa”nın, “PKK terörünün artık öncelikli sırada bulunmadığını, buna karşılık, Kürt sorununun siyasallaşma aşamasına girdiğini, Kürt milliyetçiliği ve ayrılıkçı hareketinin giderek yaygınlaştığı”na dikkat çektiğini belirterek, “Medya”nın “hala PKK terörü ile oynaşıyor” olmasını eleştiriyordu. Birand’a göre, “Üç terörist öldü’ haberini yayınlama”yla, “gazilerimizin acıklı hikayelerini TV’lere taşıma”yla yetinilemezdi. Birand, yaklaşan büyük bir tehlikeye işaret eder gibi, “bir gün öyle bir gelişmeyle karşı karşıya kalacağız ki, hayret edeceğiz. ‘Bu da nereden çıktı’ diyeceğiz. Ardından da komplo teorileri kuracağız. Suçu başkalarına atacağız” diyordu.

Sermaye ve devlet çevrelerini, “uyanma” ya ve “olaya artık farklı bakma” ya çağıran Birand, şöyle devam ediyordu:

Kürt hareketi bir süredir, yıllardan beri Amerika ve Avrupa’dan kaynaklanan telkinlere kulak verir oldu. Onlara sürekli şekilde ‘Terörü bırakın ve isteklerinizi siyasi alana taşıyın. Bunu yaptığınız taktirde bizden destek bulabilirsiniz. Aksi halde, terörist bir hareket olarak kalırsınız’ denirdi. Kürtler sonunda bu tavsiyeye uymuş gibi bir tutum takındılar ve İrlanda’daki İRA örneğini benimsediler.Yani bir siyasi parti, bir de silahlı kola ayrıldılar. Eskiden ortada sadece PKK görünürdü. Şimdi durum değişti. Demokratik Toplum Partisi (DTP) Kürt hareketinin siyasi kolunu, PKK’da silahlı kolunu temsil eder oldular.
PKK hala ortada, hala faal, ancak artık eskisi gibi değil. Zaten eski gücü de yok. Varlığını hissettirecek kadar eylemle yetiniyor. Sırf, hala ayakta olduğunu ve gerektiğinde vurabileceğini göstermenin ötesine geçmiyor veya geçemiyor.

Olay giderek siyasallaşıyor. Terör yerine siyasallaşarak, toplum muhalefetiyle -seçilmiş belediye başkanlarıyla- isteklerini seslendiren Kürtler hem daha etkili oluyorlar, hem de dış destekleri artıyor.

Biz ne yapıyoruz? PKK ile silahlı mücadeleye takıldık, kaldık. Teröristle mücadele daha kolay olduğu için, işin siyasi yanını görmezden geliyoruz. Oysa, Devletin korktuğu başına geliyor. Siyasallaşan Kürt hareketi Ankara’yı ve toplumumuzu zorluyor. Siyasallaşmak demek, Devletin ve Siyasi partilerin tabularını yıkmaları, ekonomik ve siyasi pastayı bölge halkıyla paylaşmaları, siyasi partilerin bölgeyle kucaklaşmaları, alışkın oldukları eski yaklaşımlardan vazgeçmeleri, vizyon sahibi olup yeni politikalar geliştirmeleri, gereken ödünleri vermeleri ve uzlaşıcı davranmaları anlamına geliyor.

Birand, Kürt politikacılarının “artık eskisi gibi çekinmedikleri”ni; “söyledikleri bir sözü veya açıklamayı, basın veya savcılar üzerlerine gidince, sonradan kıvırtıp yalanlar gibi” yapmadıklarını; “medya veya siyasetçilerin baskılarına da” pek aldırmadıklarını ve “cesur davrandıkları”nı belirterek; bunun nedenlerini de kendince şöyle açıklıyordu:

- Zira arkalarında milyonluk bir oy birikimi ve sokakta gösteri yapan grupları var. İstedikleri anda yüz binlerce kişiyi hareketlendirebiliyorlar. Üstelik, bölgeye de hakimler. ‘Kepenkleri açın ve artık gösterileri bitirin’ dediler mi, insanlar dinliyor. İstenildiği kadar asker polis veya zırhlı araç çıkarın, para etmiyor. Belediye Başkanlarının bir sözü yetiyor...

- Bir diğer nedeni de, terörden uzaklaştıkça, Avrupa Birliği başta olmak üzere, Amerika ve diğer Batı ülkelerinden destek bulabileceklerini artık görmeye başlamaları.

- Nihayet, Irak’ın istilası, istila öncesinde ve sonrasında Irak Kürtlerinin Türk askerinin girişini engelleyebilmeleri ve Kuzey Irak’ın bağımsızlığa yakınlaşması, Kürt Milliyetçi hareketinin daha da cesaretini ve vizyonunu pekiştiriyor.

Birand ve H. Cemal, soruna Türkiye egemenlerinin çıkarlarını esas alarak yaklaşıyorlardı, ama Kürt sorunu bağlantılı “tehlike”leri de, denebilir ki, ‘somut olarak’ ortaya koyuyorlardı.

‘Kürt Konferansı’nı, MHP ve Perinçek’in İP’i gibi bazı Türk şoven çevreleri, “bölücülüğün aleni yapıldığı platform” olarak değerlendirirlerken, “Kürt hareketi içindeki farklı sesleri açığa çıkardığı” için olumlu bulanlar da vardı. T. Akyol ve E. Babahan Konferansı daha çok bu yönüyle “irdelendiriyorlardı”! Ancak onlar da, “devletin bir yaklaşım farklılığı içinde olması gerektiğini, bunun zorunlu hale geldiğini” söylemekten kaçınamıyorlardı.

T. Akyol, İ. Beşikçi ile “tarih” ve “sömürgecilik” anlayışı tartışmasını öne çıkarırken; S. Bucak gibi bazı Kürt aydınlarının PKK’ya, “sivil ve demokratik çözümün önünü tıkamamak için derhal silahı bırakma” çağrısı yaptığını; A. Türk’ün ise, silah bırakmaya “sıcak bakmadığını” ve “şiddeti kesin bir dille kınamadığını” ileri sürerek, tartışmayı köşesinde sürdüren Sabah grubu yazarlarından Ergun Babahan, devlet ve hükümetin “bölgedeki sıkıntıların giderilmesi için yeni adımlar atması” ihtiyacına işaret ediyor; “Kürtçe’nin öğretilmesindeki sıkıntılar kadar, Kürtçe televizyon yayını konusundaki engeller”in sürdüğünü, “Koruculuk sisteminin bölgede ve bölge halkı üstünde yol açtığı hasarlar”ın “bütün ağırlığıyla” devam ettiğini belirtiyor ve Türkiye egemenlerine, “şiddet üretmeyen demokratik bir ortam” sağlayarak, “kendini bölgenin çalkantıları dışında” tutma(!) çağrısı yapıyordu. Hikmet Çetinkaya gibi cumhuriyetçi-Kemalist yazarlara göre de, Kürtlerin, “Kürtlüklerini öne sürerek” hak talebinde bulunmaları “milliyetçilik” olacaktı ve “bu milliyetçilik” “öteki(Türk) milliyetçiliği körükleyeceği için” yapılmamalıydı; yani Kürtler, Türk milliyetçiliğini körüklemekten geri durmak için ulusal baskı ve inkar politikasına boyun eğmeliydiler! Yazar-profesör Mehmet Altan ise, sorunu ve çözümünü, sorunun ulusal niteliğini göz ardı ederek, ekonomik-sosyal gelişme kapsamında ele alıyordu.

Soruna “daha insancıl yaklaşan”lar da elbette vardı: Milliyet yazarı Derya Sazak, “Medya”dan, “yargıdan gelen baskıyı da karşılayarak Şemdinli dosyasını kapatmaması”nı; Şemdinli’yi bir “milat” olarak değerlendirmesini; “gerilimleri düşüren barışçıl ortamları teşvik etme”ye çalışmasını; artık “90’lara dönülmemesi”ni ve annelerin “çocuklarının cep telefonundan ölüm mesajları almamaları”nı isterken; eski milletvekilli Ercan Karakaş da, “Kürt sorunu bir ‘demokrasi sorunu’dur. Özgürlükler ve demokrasi derinleşirse bu sorun da çözülür. Şiddet bu çağda sorun çözme aracı olamaz. Kürt sorununun çözümü için öncelikle ‘Kürt kimliği’ kabul edilmeli. Bu kimlik yasal ve anayasal güvence altına alınmalıdır. Koruculuk sistemi kaldırılmalı, bölgede barış kalıcı olacaksa, geçmişte silahlı olan insanların toplumsal demokratik hayata katılımlarının sağlanması gerekiyor. Genel af konusunda cesur kararlara ihtiyaç var” diyordu.

* * *

Konferans’ta, “Kürt tarafı”nı dolaysız temsil edenlerle “Kürtlerden yana olanlar”ın yaptıkları konuşmalar ya da sundukları “tebliğ”lerin ana noktasını ise, “bir bölünmeyi de engellemek” üzere, devletin ve hükümetin baskıya son vermesi oluşturuyordu. “Kürt tarafı” olarak ifade edebileceğimiz kesimden yapılan konuşmalar ve sunulan yazılı metinlere baktığımızda, bu konuşmacıların önemli bir bölümünün, çoğunlukla, “Irak Krizi ve sonuçları”nı değerlendirir ve Türkiye’nin Kürt politikasını eleştirirlerken, Türkiye egemen sınıflarına, Kürtlerin haklarını tanıyarak “bölgenin güçlü ve etkin ülkesi olma olanağını yakalaması ve kullanması” önerisi getirdiklerini; bunu “anlamak istemeyen” Türk yetkililerini ise eleştirdiklerini görüyoruz. H. Yıldız ve S. Bucak tarafından öne çıkarılan görüşler bu bakımdan dikkat çekicidir. Örneğin Konferans’ta en uzun konuşmalardan birini yapan H. Yıldız (siyaset felsefesi uzmanı), Ortadoğu’da yaşananları sadece “BOP” çerçevesinde değerlendirmenin eksikliklerine işaret ederken, Türkiye’nin “bölgede etkin devletlerden biri olarak farklı roller oynama şansına sahip” olduğunu ileri sürüyor, Türkiye’yi “dış politikasında dünyamızda baş gösteren köklü değişimlerin yansıması” olmamakla ve Türk burjuvazisini “öngörüsüzlük”le suçluyor; “döneme özgü izlenecek politikalar”ın, figüran olmakla aktör olmak arasındaki farkı ortaya koyacağını iddia ediyordu. Bu görüşlerin, C. Ülsever, İlter Türkmen, E. Özkök, H. Cemal, T. Akyol vb. türü Türk şoveni yazarların ABD’nin çıkarlarıyla uyuşan bölge politikaları izlenmesi isteklerinden farkı, Kürtlerin ulusal hakları ya da bu hakların tanınması üzerinden getiriliyor olmalarıdır. Yıldız, “AB ile olan yol arkadaşlığı”nın “küreselleşme konseptiyle birlikte” ve “birbirlerine yakınlığından ötürü, çok daha verimli sonuçlar doğurmakta” olduğunu; “Oysa bütün bu değişimlere karşın Türkiye’nin Ortadoğu bağlamındaki kırmızı çizgileri”nin “80–85 yıl önceki çizgilerle aynı” kalması nedeniyle, “çağın gerçekleriyle çatışmalı olduğunu” belirtmekte ve bu “çatışma” politikalarını, “Paris Şartı ve Kopenhag Kriterleri”nin “azınlık haklarıyla ilgili maddeleri” kapsamında eleştirmekteydi.

Yıldız’ın ortaya koyduğu yaklaşımın Kürtler içinde ne kadar etkili bir görüş olduğu üzerine spekülasyonları bir yana bırakırsak, o, Türkiye’nin işbirlikçi egemen sınıflarını bölgede “atak ve etkin politikalar izleme”ye davet edenler içinde, bu görüşü -bu platformda- hayli detaylı biçimde dile getirenlerden biri olarak dikkat çekiyordu. ABD’nin bölge politikalarından Türkiye egemenleri yararına sonuçlar çıkarma anlamına da gelen önerisini içeren uzunca konuşmasında, Yıldız şöyle diyordu:

Irak’ta mezhep farklılığıyla bölünmüş bir tablo çizilse de, yarın Arap milliyetçiliğinin kırılma noktası olan mezhep farklılığının yumuşatılarak milliyetçi eğilimlerin güçlenmesi halinde bile, sorunlar iç içe geçmiş olarak gelip kapımıza dayanacaktır. Böylesi bir durumda Türkiye’nin en hassas sınırları olarak Güney karşımıza çıkmaktadır. Sadece bu ülkelerde baş gösterecek radikal akımların yaratacağı sorunlar açısından değil, geleceğin en önemli çatışma nedeni olabilecek olan su kaynaklarının kullanımı bu sınırları daha da hassas hale getirmektedir. Dolayısıyla Türkiye bu bölgede kendisine ve Batı değerlerine yakın yaklaşımları dikkatle izlemek zorunda kalacaktır.

Yıldız, “Ortadoğu’da laik ve demokratik bir toplum olarak göze çarpan en önemli yapı”nın sadece Güney Kürdistan’da görüldüğünü; radikal İslami akımların “Güney Kürtleri arasında yer edinme” çabalarında başarılı olamadıklarını belirtiyor ve bunun “Türkiye tarafından iyi değerlendirilmesi”ni istiyor. “Güney Kürtleri’nin Batı’yla olan olumlu diyalogları da göz önüne alındığında”, “Güney Kürdistan’da kurulacak bir Kürt devleti, Türkiye’nin çıkarlarına aykırı mıdır?” sorusunun sorulması zamanının gelip geçtiğini yineleyen Yıldız, Kurtuluş savaşı günlerinin Kürt sorununun çözümü için “en uygun durum” olduğunu; ancak, “devlet kaygısı, cumhuriyetin kurum ve kurallarının yerleştirilmesi kaygısı, askeri denetim kaygısı...” vb. nedenlerle sorunun çözülmeden bugüne geldiğini belirtmekte ve Türk devlet yöneticilerini “sağduyulu olma”ya ve “gerçekleri görmeye” çağırmakta; “bugün yine çözüm için Türkiye’nin önünde durmakta” olan “tarihsel an”ın değerlendirilmesini istemekte; Türkiye’nin “açık inisiyatif almak zorunda bile kalmadan, hiçbir komşu riski de almadan, sadece suskunluğunu belirterek Güney Kürtlerine devletleşme yolunu açması”yla sahip olacağı olanakları ‘sayıp dökmekte’dir.

Yıldız’a göre; “AB’nin demokratik değerlerini ve kazanımlarını Ortadoğu’da paylaşabileceği tek güç, yine Batı’yla diyaloğu gelişen, laik, demokratik ve çoğulcu bir toplum olma yolunda ilerleyen Güney Kürtleri”dir. Ve Türkiye “kendi Kürtleriyle ağır aksak bir yola girmişken, dışında kalan Kürt hareketiyle ilgili tarihsel şüphelerini” devam ettirmemeli; “kendi Kürtleriyle olan ilişkisini, AB ile olan yolculuğu, küreselleşme ve Ortadoğu’daki yeni değişimler ışığında ele alma” yeteneği göstermeli, “kuşkulardan arınıp” doğru olanı yapmalı, Güney’de kurulacak bağımsız Kürt devletinin “kendi Kürtleri için bir örnek olacağı” endişesinden kurtularak, bazen “yüzyıllarca elde edilemeyecek ‘tarihsel fırsat’ı değerlendirmesini bilmelidir”!

“Kürt meselesinin evrimi ve tarihi arka plan” oturum/panelinde, Kürt sorunu ve çözümünü AB “standartları” ve “reformları” kapsamında ele alan Kürt aydınlarından biri de, “Uluslararası Kürt İnsan Hakları Merkezi Kurucusu ve Eski Başkanı” Sertaç Bucak’tı.

Konuşmasına, M. Kemal’in 17 Ocak 1923’te yaptığı bir konuşmasına atıfla ve onun, “.... Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi, hem Kürtlerin hem de Türklerin yetki sahibi vekillerinden oluşmuştur. Ve bu iki unsur, bütün çıkarlarını ve kaderlerini birleştirmişlerdir. Yani onlar bilirler ki, bu ortak bir şeydir” sözlerini aktararak başlayan Bucak, 1924 Anayasası’yla bundan geri adım atıldığını; o zamandan itibaren uygulamaya geçirilen ve Kürtlerin varlığını inkara dayanan “güvenlik hassasiyeti üzerine kurulu devlet politikası”nın, “Kürt kökenli milyonlarca Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı ile devlet arasında bir güven bunalımına yol açtığını” ve “kurtuluş savaşı dönemindeki sözlerin” unutulduğunu belirterek, “güven bunalımının aşılması için AB ve kurumları ile yapılan üyelik müzakereleri süreci,  bu bağlamda Kopenhag Kriterlerinin eksiksiz uygulanması, Katılım ortaklığı belgelerinde dile getirilen koşulların yerine getirilmesinin sorunun tarihsel açıdan demokratik ve sivil çözümü için bir fırsat” ve “anahtar” olduğunu belirtiyordu. Ona göre, “Federal bir örgütlenme” ve “Topluluğa üye olan çok uluslu ülkelerin birliğinin çimentosu” olan AB, “Türkiye’nin birliğinin çimentosu”ydu ve bu nedenle de, “Türkiye; güvenle bu sorunu AB standartları içinde çözmeyi göze almalıdır”... vb.

Bucak, sorunun çözümü için ve bugünkü koşullarda Kürtler için de bazı zorunlulukların gelip dayandığına dikkat çekerek, bu zorunlulukların başına “şiddetten vaz geçilmesi”ni koyuyordu. “Kürt sorunun geldiği aşamada çözüme kavuşması için Kürtlerin de değişen koşullara uygun politika yapmasının gerekliliğine inanıyorum” diyen ve “Silahlı mücadele dönemi bitmiştir. Sorunun çözümü şiddeti kesin bir dil ile reddetmekten ve buna uygun bir politikadan geçiyor. Kaldı ki, içinde bulunduğumuz koşullarda silahlı mücadelede diretmek çıkmaz bir sokaktır. ‘Demokratik Cumhuriyet’, ‘anadilde ders hakkı’, ‘üniter devlette yaşam’ gibi istemler için silahlı mücadelenin mantığı, haklı gerekçesi yoktur. Bunda diretmek, bu ülkede sivil ve demokratik ortak yaşamın karşıtları olan ve değişime her türlü yolu deneyerek karşı çıkan statükocu güçlerin politikası ile örtüşmektedir” diye devam eden Bucak, “Türkiye’nin üye olmak için çaba harcadığı AB ve üye ülkeleri, Türkiye’nin üyesi olduğu Avrupa kökenli tüm hükümetler arası kurumlar, Türkiye’nin NATO’daki müttefikleri Kürt sorunun çözümünü açık bir dil ile ifade ediyor” görüşünü dile getirerek, devletin, sorunu “Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde çözümü” için adım atmasını istiyordu.

Rouen Üniversitesi Dil ve İletişim Bölümü’nden Doç. Dr. Salih Akın ise, “... Kürtçenin Türkiye’nin ikinci resmi dili olarak kabul edilmesi, Anayasa’nın 42’nci maddesinin değiştirilerek Kürtçe’nin anadil olarak öğretilmesine olanak tanınması, Kürtçe eğitim öğretiminin, Türkçe gibi kamu eğitim sistemi tarafından yapılması, Kürtçe eğitiminin tüm giderlerinin devlet bütçesinden karşılanması, ilkokuldan üniversiteye kadar, iki dilli bir eğitim öğretim sisteminin inşa edilmesi, Kürt dilinde öğretmen yetiştirilmesi, ders kitaplarının hazırlanması, devlet dairelerinde Kürtçe bilenlere kadro açılması” vb. biçimindeki önerilerini sıralıyordu.

Yıldız ve Bucak’ın görüşlerini dikkate almamız ve uzunca aktarmamızın nedeni, bu tür görüşlerin Kürt politik çevreleri içinde hayli yaygın olmasıdır. Türkiye egemenleri için “en az zararlı Kürt politikası” kapsamında dile getirilen bu görüşlerin, en genel, “en kaba” biçimiyle dahi, Kürtlerin yararına olmaları için, Türkiye egemenlerinin, Kürtleri eşit ulus olarak tanınmaları ve ulusal haklarını kullanmalarının önündeki engelleri kaldırmaları gerekirdi. S. Bucak, H. Yıldız ve onlarla hemen hemen aynı “argümanlar”ı kullanan diğer bazı Kürt aydınlarının, burjuva sınıfların mülkiyetçi konumundan hareketle, Türkiye gericiliğine getirdikleri öneriler, tekelci burjuvazi ve emperyalistlerin oluşturdukları somut tehdidi dikkate almama gibi ciddi bir risk de taşımaktadırlar.

H. Yıldız, S. Bucak gibi Kürt temsilciler tarafından açıklanan bu görüşler, elbette tümüyle yeni sayılamazlar. Daha önce de, çeşitli vesilelerle, değişik zamanlarda ve Kürt politik örgütlerinin bazı yöneticileri tarafından dile getirilmiş/açıklanmışlardı. Bu görüşleri, –bu denli açıklıkla ortaya konmalarının ‘bir yenilik’ olabileceğini bir yana bırakırsak– içerikleri ve “çözüm”e ilişkin vurguları bakımından birkaç başlık altında özetleyebiliriz: Kürt konuşmacılar, birinci olarak, “Kürt kimliğinin resmi kabulünü ve gereklerinin yasal ve anayasal düzeyde garanti altına alınmasını” bir çözüm için gerekli gördüklerini bir kez daha açıkladılar. “Kürtlerin temsilcileri” olarak görüş açıklayanların hemen hepsi, ikinci olarak, şiddetle bir yere varılamayacağının açığa çıktığını” belirterek, “PKK’nın silah bırakmasını istediklerini”, ancak bunun için ve bunu da sağlamak üzere, devlet ve hükümetin “şiddeti terk ederek barışçıl bir politika izlemesini, genel af çıkarmasını, köye geri dönüş için gerekli koşulları oluşturmasını,...” vb. istediler. Üçüncü olarak, aynı kesimden konuşmacılar, çözüm için AB ile uyum politikalarının uygun bir zemin yarattığını belirterek, bu zemin üzerinde yürünerek sonuç alınabileceği yönündeki beklentilerini bir kez daha dile getirdiler. Dördüncü olarak, yine bu konuşmacılarla “tebliğ sunanlar”, ABD’nin Irak işgaliyle Ortadoğu’da ortaya çıkan “yeni durum”dan Kürtler yararına sonuçlar çıkarma anlayışına uygun olarak, ve Barzani-Talabani yönetimindeki Irak Kürtlerinin “Federe Kürt Devleti” oluşumunu dayanak göstererek, Türkiye Kürtleri’nin de “benzer bir yönelime girmemeleri için devletin sorumluluğunu bilmesi ve gerekli adımları atması gereği”ne vurgu yaptılar.[3] Yıldız ve Bucak gibilerinin sözcülüğünü yaptıkları bu görüşlerin handikapı ise, “ABD’nin bölge politikalarından Kürtler yararına sonuçlar çıkarma” ya da daha açık söylenirse, Kürtlerin çıkarlarının Amerikan politikalarında ifade edilebilir/temsil edilebilir bir yer bulacağı beklentisi yaratmaları; bu görüşlerin, Kürtlerin ulusal özgürlük mücadelesini, emperyalizmle (ulusal baskı ve ayrımcılığın günümüzdeki temel kaynağı) çatışmasız olabilir/yürütülebilir görmeleriydi. Yıldız ve Bucak gibi bazı Kürt aydınlarıyla bazı Kürt politikacıları, tekelci kapitalisitlerin, emperyalistlerin ulus sorununu yalnızca çıkarları yönünde istismar ettikleri gerçeğini göz ardı ediyorlardı. Bu politikacı, yazar ve aydınlar, emperyalistlerin “Doğu”da, ezen-ezilen ulus ilişkilerini kendi çıkarları yönünde kullanmaları politikasının 20. yüzyılın başından beri geçerli olageldiğini; ‘Büyük Britanya emperyalizmi’nin, nispeten daha gelişkin olan ulusun egemen sınıflarını mandasına alarak ya da işbirlikçi edinerek, öteki ulus ve azınlıkları da sömürge bağımlılığına almayı çıkarlarına uygun gördüğünü; bunu öteki emperyalistlerin de uyguladıklarını; ABD emperyalizminin bu politikayı bugün çok daha pervasız biçimde uyguladığını; Irak’ı örneğin, milliyet-mezhep çatışmalarına sürüklemekten kaçınmadığını çok da önemli bir tehlike ya da tehdit olarak görmüyor ya da görmek istemiyorlardı.

Emperyalist pratik oysa, Kürtlere ya da başka ezilen ulus ve halklara ilişkin politikanın, bu halkların hakları ve içinde tutuldukları durumca değil, ama emperyalist çıkar ve tekelci rekabetin gerekleri tarafından belirlendiğini gösteriyor. Durum, 1920’lerde böyleydi; bugün daha çok böyledir. Bu “nesnel gerçek”, özellikle iki açıdan önemlidir: önce, emperyalistlere, bu sorunu kullanma ve istismar ederek halkları birbiriyle boğazlaşmaya sürükleme –ki bunu bazı eski Sovyet ülkeleriyle Yugoslavya gibi ülkelerde gerçekleştirdiler– olanağı tanımamak; ve ikinci olarak, özellikle Irak Kürt bölgesindeki gelişmelerden hareketle, onun, Kürtlerin hamisi olabileceği ya da Kürt sorununu çözecek bir güç olduğu yönündeki beklentilere yer vermemek için.

* * *

Kürt sorununu ele alma ve “çözümü”ne ilişkin yaklaşım farklılıkları yönünden “Kürt Konferansı”na baktığımız ve “Konferans platformu” ve ardından sürdürülen tartışmaları dikkate aldığımızda, başlıca şu birkaç noktaya işaret edebiliriz:

1-) Türk egemen sınıflarıyla politik-askeri temsilcileri; politikacılar, yazarlar ve generaller, Kürt ulusal sorunundan söz edilmesinin, sorunun Kürtlerin ayrı bir ulus oluşturmaları ve fakat bunun kabul edilmek istenmemesinden kaynaklandığını gizlemeye; çözümünün bu kapsamda ele alınması ve gerçekleştirilmesi istemini “bölücülük” olarak görmeye ve göstermeye; ve bastırılmasına yönelik devlet ve hükümet politikasının haklılığını yüksek sesle ilan etmeye devam etmektedirler. Genelkurmay, generaller, Kürtlerin ulusal hak eşitliği talebini, onları “sözde vatandaş” olarak tanımlama gerekçesi sayarlarken, bazı savcılar “sözde Kürt halkı” ibareli iddianameler hazırlayacak kadar şirazeyi kaçırmışlardır. Sermayenin en liberalinden en şovenine hemen tüm temsilcileri, Kürtlerin “farklı bir ulus oldukları” gerçeğini red ve inkarda birleşiyor; Kürtleri, “tek ulus, tek devlet, tek bayrak” kapsamında, ve “Türk ulusunu oluşturan alt etnik kimliklerden biri” olarak görüyor ya da tanımlıyorlar. Onların, sorunu sözde en ileriden ele alanları, bu “alt etnik kimlik” için, –o da “kendine ait kültürel özellikleri” ve “farklı bir dil ile anlaşması” nedeniyle– ve sanki ulufe dağıtırmış gibi, sınırlı kültürel hak kullanımını uygun görerek; bu doğrultuda AKP hükümeti eliyle ve ‘Kopenhag Kriterleri’ çerçevesinde gerçekleştirilmiş kısmi iyileştirmeleri bir adım daha ileri götürme ötesine geçilemeyeceğini vazetmektedirler.

2-) Ancak, cumhuriyetin kuruluşundan bu yana (82-83 yıldır) izlenen baskı, zor ve asimilasyon politikası Türk egemen sınıflarını çok ciddi açmazlarla karşı karşıya getirmiş, bir değişim ya da değiştirme zorunluluğu ortaya çıkmıştır. İşbirlikçi büyük sermaye kesimleri başta olmak üzere, Türk burjuvazisinin, Kürt politikasında bazı değiştirmeleri yapma ihtiyacı duyması; Kürtlerin ulusal hak eşitliği için mücadeleyi sürdürmelerinin yanında, Irak işgali sonrasında Irak Kürtlerinin bir federe devlet biçiminde örgütlenmeleri, bu devlet kurumlaşmasının bölgenin tüm Kürtleri içinde aynı ya da benzer eğilimi teşvik etmesi ve Amerikan emperyalizmi başta olmak üzere Batılı emperyalistlerin bu sorunu –ve elbette Filistin sorununu da– istismar ederek, bölgedeki işbirlikçilerini daha fazla itaate ve uşaklığa zorlaması için baskı unsuru olarak değerlendirmesi gibi etkenler nedeniyledir.

Bu ve daha birçok öteki etken ve bunların oluşturduğu baskı nedeniyledir ki, Genelkurmayın birinci ve ikinci başkanları “değişim ihtiyacı”ndan söz etmişler; MİT bir “Kürt raporu” hazırlamış; yöneticileri Barzani ve A. Öcalan’la görüşmüşler; devletin bu temel kurumlarının yöneticileriyle ilişkili politikacı ve yazarlar “artık eskisi gibi gidilemeyeceği” açıklamalarını yoğunlaştırmışlar; işbaşındaki hükümetin başbakanı “Kürt sorunu var ve demokrasi içinde çözeceğiz” deme gereksinimi duymuş; ve bir “Kürt Konferansı” da düzenlenebilmiştir.

Bu Konferans ve yapılan tartışmalar, son zamanlarda devletin Genelkurmay, MİT ve hükümet gibi önemli kurumlarının sözcü ve yöneticilerinin de aralarında yer aldıkları çeşitli kesimler adına yapılan açıklamalar, karşıdan ya da “arabulucu orta”dan da yapılmış olsalar da; bu, “geriye gidemez”, “geriye döndürülemez” gelişmenin farkında olunduğunu göstermektedir. M. A. Birand’ın makalesine konu olmuş Genelkurmay İkinci Başkanı’nın “Kürt siyasallaşmasının boyutları”na dikkat çekişini; MİT yöneticilerinin Barzani ile yaptıkları görüşmeyi, A. Gül’ün, “Irak Anayasasıyla öngörüleni biz de kabul etmek zorundayız” mealindeki açıklamasını, Orgeneral Özkök’ün “bölgedeki gelişme ve değişmeler”e işaret eden ve Türkiye’nin de bu gelişmeleri dikkate alması gerektiği yönündeki açıklamasını, Kürt sorununun “bir biçimde çözümü”ne ilişkin zorunlulukları buna kanıt sayabiliriz. Kuşkusuz, egemen sınıfların, soruna ilişkin olarak, üzerinde anlaştıkları “bir çözüm”den hâlâ söz edilemez. Aralarındaki gerginlik ve çekişmeleri daha derin çatlakların oluşumuna doğru tetikleyen bu sorunu, mümkün oldukça oyalayarak, Irak ve bölgedeki gelişmeleri izleyerek ve o gelişmelerden kendileri için yararlanabilir olanaklar çıkarmayı umarak; bunun için Amerikan emperyalizminin bölge politikalarına yedeklenme dahil, deyiş yerindeyse, “her ayağa yatarak”; bir sonuç almaya çalışıyorlar. Ancak yine de inkar ve baskı politikası, artık eski tarz götürülemeyecek noktaya gelmiştir ve yaşananlar bunun sancılı yansımalarıdır.

Bunu gerçi, geriye doğru –1900’lerin başlarına– “dönerek”(!); ve o dönemde, Doğu Avrupa ve Asya’da gelişmeye başlayan ulusal kurtuluş (ulusal burjuva devrimleri) “rüzgarı”nın Kürtler üzerindeki etkisiyle ortaya çıkan/çıkabilen çok sayıdaki Kürt örgütleri ve yayınlarını göz önüne getirerek; ve yine, yeni Türk devletinin kuruluş sürecinde M. Kemal başta olmak üzere burjuva Türk politikacılarının “Türklerin ve Kürtlerin temsili” üzerine söylediklerini –buna vaatlerini de diyebiliriz– dikkate alarak değerlendirdiğimizde, bir geriye gidiş; egemen sınıfın dayattığı bir toplumsal ve politik gerilik ve gericilik olarak görmek de mümkündür. Kürt gerçeğini görme ve “gereklerini yerine getirme” zorunluluğu, artık üniversitelerde bu tür toplantı ve konferansların yapılmasını da gündeme getirmektedir. Amaçları ne olursa olsun; gerçeği ne kadar bulandırmaya çalışırlarsa çalışsınlar, yaşananlar, gerçeğin (burada Kürt gerçeği) kendini dayatmasıyla, egemenler bakımından da Kürt sorununun şöyle ya da böyle kabulünün ve “çözüm arayışları”nın göstergesidir.

Bu inkâr politikası, başka sonuçlarının yanı sıra, devlet ve hükümet çevrelerinin, bugün artık daha kesin biçimde “çözüm dayatan” bu sorunu nasıl ele alacakları konusundaki “şaşkınlıkları”nın da etkenlerinden biridir. Ulus olarak varlıkları görmezden gelindiği içindir ki, Kürtlere, deyiş yerindeyse, yer ve statü aranmakta; Kürtler, bazen “birinci sınıf vatandaş”, bazen de Türk ulusunu oluşturan “alt etnik kimlik”lerden biri olarak tarif edilmeye çalışılmakta; ama her halükarda Türk ulusundan farklı bir ulus oldukları reddedilmeye devam edilmektedir. Aslında, tarihi süreç açısından bakıldığında, bugünkü egemen politika, 20. yüzyılın başındaki devlet “yaklaşımı”yla kıyaslandığında dahi, ilerleme değil, gerileme olduğu söylenebilir. Bu, bırakalım, o günün koşullarında M. Kemal’in yukarıda aktardığımız “çözüm” görüşündeki gibi “bir tür özerklik”ten ve Kürt bölgesinden seçilen milletvekillerini “Kürdistan mebusu” olarak anmaktan geri basmayı; Kürtlerin ve yaşadıkları toprakların kendi isimleriyle anılmasının reddi açısından da geçerli bir durumdur. Kürt ve Kürdistan sözcüklerinin kullanılması bir yana, Kürtçe isimlerin kullanılması bile, bugünün savcılarının ceza istemli soruşturma tutanaklarından eksik olmamaktadır. Ve haliyle çözüm istemi ve çözümsüzlükteki ısrarın yarattığı gerilim ve çatışma da daha sert ve keskin olmaya doğru evrilmektedir.[4]

İşbirlikçi gericilik, ‘Kürt açmazı’nı bir biçimde aşmanın yol arayışında olmasına karşın, bu görüş ya da politikayı bugün de, ve denebilir ki, daha ‘modern’ biçimler altında sürdürmektedir. Türk devlet ve hükümet yöneticileri, general Karabekir’in, general Çakmak’ın, general Alpdoğan’ın politik-askeri vasiyetleri ve verasetlerine sadık kalmışlar; Kürtleri “hükümete ısındırmak için”, özellikle üst sınıflardan (feodal, burjuva-feodal) etkili şeyh ve aşiret reisleriyle ilişkiye geçip “ruhlarını kazanmak” için çalışmalarının yanı sıra, bu kesimlerden aileler de dahil olmak üzere, Kürt kitlelerine karşı, “pek şedit surette tecziye” (belirgin ve şiddetli cezalandırma) politikasını sürdürmekten geri durmamışlardır. İşte bu politika nedeniyledir ki, bugün Kürt özgürlük mücadelesi, işbirlikçi gericilik ve temsilcilerini açmaza düşürecek bir toplumsal-politik sorun olarak gündemde kalmaya devam etmektedir. Köylerin “teröre karşı mücadele” adı altında yakılıp-yıkılması ve yüz binleri bulan Kürt kitlelerinin topraklarından göçe zorlanmaları, pekala bu politika kapsamında değerlendirilebilir.[5]

 

* * *

“Kürt Konferansı”, böylesi bir konferansın düzenlenebilmesi ve tartışmaya katılan “taraflar”ın sorunu ele alışlarıyla, sorunun, red ya da kabul şeklinde, ama toplumsal gündeme mutlaka bir biçimde “oturduğu”nu bir kez daha gösterdi. Kürtlerin ulusal varlıklarıyla ulusal haklarının inkarı politikasının bir “çözüm” olarak gösterilmesi için, işbirlikçi egemen sınıfın olanakları esas olarak tükenmiştir. Baskı ve inkar politikası devam etse de, artık eskisi gibi götürülemeyecek/sürdürülemeyecektir. “Kürt Konferansı”, başka şeylerin yanı sıra, bu “olanaksızlık”ın, bizzat sistem savunucuları tarafından dile getirilişine de sahne olmuştur. Yeniden özetlersek; Konferans’ta, a-) İnkar ve baskı politikasını “aynen sürdürme”; b-) Kültürel haklar alanında iyileştirmelerin sınırlarını genişletme; c-) Kürtlere de “hamilik yapacak büyük devlet politikası izleme” ve buradan, bölgede Batılı büyük güçlere ve politikalarına “alternatif oluşturma” görüş ve eğilimleri ortaya çıkmış ya da yeniden dile getirilmiştir.

Konferans platformunda ve sonrasında, ister Kürtler adına ve ‘ulusal hak eşitliğini sağlayacağı’ düşünülerek getirilen öneriler, isterse Kürtlerin ulusal varlıklarının reddi temelinde de olsa, kültürel vb. alanlarda yapılacak reformlarla çözüm sağlanabileceği iddialarıyla ortaya konan Türk burjuva liberal aydın tutumu olsun, inkar ve baskı politikasını sürdürmekle, Türkiye egemenlerinin elde edecekleri “istikrarlı” bir sonucun, artık esas olarak olanaklı olmadığı sonucunda birleşmiştir. Sorunun –az sayıdaki bazı konuşmacılar tarafından da olsa– tarihsel bağlantılar ve gelişme süreci kapsamında irdelenmesi; İngiliz ve Amerikan emperyalistleri başta olmak üzere, emperyalist devletlerin bölge ve Kürt politikalarının bazı yönleriyle sergilenmesi; 1920’lerin Türk burjuvazisini temsilen cumhuriyetin kurucu kadrolarının Lozan Konferansı’nda, “azınlıklar sorunu” ve “ Musul sorunu” gibi konular tartışıldığında “Türk ve Kürtleri temsilen” pazarlıklara oturmalarına karşın, devlet, kuruluşunu sağlamlaştırdıkça, şoven-gerici bir inkarcılığı öne çıkararak, Kürt “tenkil ve tehciri” politikasını benimsedikleri vb. konular, dönemin belgelerine; o dönem yöneticilerinin konuşma ve raporlarına dayanılarak bir kez daha gündeme getirilmiştir. Türkiye gericiliğinin “Irak Kürt Federe Devleti’ni de korumaya alarak” bölgenin etkili ve yönlendirici gücü olması yönünde dile getirilen ve Kürt sorununun çözümünü bu tutum ve politikada gören anlayışlar ise, Amerikan emperyalizmi ve büyük emperyalist güçlerin hegemonya için ve pazar ve hammadde kavgası yürüttükleri alanların en önemlilerinden birinde, emperyalizme bağımlı Türkiye’nin “bu rolü oynayabileceği”ni düşünmek gibi, saçmalamanın ifadesi olmaları bir yana; ezilenlerin kaderini işbirlikçi büyük burjuvazinin eline teslim ederek, ulusal baskının “değişik biçim” ya da biçimlerde sürmesine ‘olur vermek’ gibi ciddi bir tehdidi de içermektedirler; ve bu görüşlerle mücadele, ulusal hak eşitliği temelinde özgürce yaşayabilmek için de bir zorunluluktur.

 


[1] 11-12 Mart tarihlerinde Bilgi Üniversitesi'nde gerçekleştirilen Konferans’a, Prof. Dr. Mete Tunçay, Ruşen Arslan, İsmail Beşikçi, Sertaç Bucak, Ayşe Hür, Kürşat Bumin, Nilüfer Akbal, Fransa Rouen Üniversitesi'nden Doç. Dr. Salih Akın, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, Koç Üniversitesi'nden Prof. Dr. Fuat Keyman, Prof. Dr. Ahmet İnsel, Gazi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Mümtaz’er Türköne, Muhsin Kızılkaya, Mehmet Uzun, Prof. Dr. Naz Çavuşoğlu, Zeri İnanç, Etyen Mahcupyan, Prof. Dr. Baskın Oran, Doç. Dr. Mithat Sancar, Selahattin Kaya, Prof. Dr. Mehmet Altan, Mehmet Ali Birand, Hasan Cemal, Şerafettin Elçi, Doç. Dr. Nihat Ali Özcan, Sezgin Tanrıkulu, Mesut Yeğen, Oral Çalışlar, Celal Başlangıç, Yavuz Baydar, Nevzat Bingöl, Ahmet Hakan, Mustafa Karaalioğlu ve Derya Sazak gibi çok sayıda araştırmacı, politikacı, gazeteci ve üniversitelerde kürsüsü bulunan kişilerin katılacağı açıklanmıştır.

 

[2] Konferans’ın panel konuları olarak “Kürt Meselesinin Evrimi ve Tarihi Arka Plan”; “Kimlik Hakları,
Sosyal ve Kültürel Boyut”; “Azınlık Kavramı”; “Kürt Meselesi ve Devlet Politikaları”; “Kürt Meselesi ve Medya” olarak belirlenmiştir.

[3] Konferansın ikinci gününde “Kimlik Hakları, Sosyal ve Kültürel Boyut” başlıklı panelde konuşan Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir, “Kürt Sorunu”nun “akademik bir ortamda akademisyenler tarafından tartışmaya açılmasının ileri bir adım olduğunu” ve Kürtlerden söz etmenin sorun olmaktan çıkarılması gerektiğini belirterek, sorunun ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel boyutlu bir sorun olarak ele alınması ve “bu sorunun aşımı konusunda bütün bu ayrıntıları içeren sivil bir projenin, bir yol haritasının oluşturulması”na olan ihtiyaca vurgu yaparak, izlenen politikanın “iki halkın birbirinden uzaklaşma sürecine girmesi”ne yol açtığını, bunun engellenmesi gerektiğini belirtti.

 

[4] Türk devlet ve hükümet sözcüleriyle gerici-şoven yazar ve sözüm ona tarihçiler, “Cumhuriyet döneminde 29 Kürt isyanı olduğu”nu, Kürtlere yönelik inkar ve imha politikasının örtüsü olmak üzere ve Kürt halkını “durup dururken karışıklık çıkarıp isyan eden, silahtan başka bir çözümden anlamayan bir halk olarak göstermek” amacıyla yineleyip duruyorlar. Bu propaganda, Kürtlerin, üzerlerindeki baskıya karşı mücadelesini karalama ve devletin “tedip ve tenkil” (had bildirme-tepeleme ve cezalandırma) politikasını haklı çıkarma amacıyla bugün de kimi gerici politikacı ve yazarla, lafa, “ömrümü bölücü terörle mücadeleye verdim” diye başlayan emekli generaller tarafından sürdürülmektedir.

 

([5]) Bugün açmaza düşmesine karşın, ısrarla sürdürülmek istenen inkar-baskı ve ayrımcı politikanın, Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluşu sürecinden başlayarak şekillenen ve giderek belirginlik kazanan Türk şovenisti ve Kürt’ü ulus olarak kabul etmemeyi içeren politika olduğu biliniyor. Bu politikanın özünü, Başbakan İnönü, 27 Nisan 1925’te, Türk Ocağı Kongresi’ndeki konuşmasında, “Biz açıkça milliyetçiyiz ve milliyetçilik bizi birleştiren yegâne unsurdur. Türk çoğunluğunun yanında diğer unsurların hiçbir etkisi yoktur. Her ne pahasına olursa olsun, ülkemizde yaşayanları Türkleştirecek, Türklere ve Türkçülüğe karşı çıkanları yok edeceğiz…” şeklinde dile getirmişti. Yeni Türk devletini kuran asker-politikacı kadroların izleyecekleri Kürt politikasının hatları, Türk burjuvazisinin konumu güçlendikçe belirginlik kazandı. Kürtler için “tedip ve tenkil” dönemi başlamıştı. Konferans’taki bazı konuşmacılar, Kürt özgürlük mücadelesine karşı izlenen devlet ve hükümet politikalarını, Cumhuriyet’in ilk dönemlerinden başlayarak sürdürülen politikayla bağlantıları içinde eleştirilere tabi tuttular. Ruşen Arslan, 1920’li yıllardaki devlet ve ordu yöneticilerinin yürürlüğe koydukları ve örneğin 3. Ordu Müfettişi General Kazım Karabekir tarafından, “taltif ve tehditten aynı derecede müteessir olan bir millet” olarak tarif edilen Kürtler’e karşı, “tehdit”in “taltiften ziyade müessir ve faydalı” görüldüğü görüşüne dikkat çekti.