“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

"Derin Devlet" Tartışmasında Yaşanan Derin Yapılanma

Türkiye’de askerin siyasal ve toplumsal kurumlar üzerindeki tarihsel belirleyici rolün politik güçler açısından doğurduğu temel sonuçlardan birisi, yol alabilmek için askere yaslanmayı politika düzeyine yükseltmek ise, bir diğeri de, askerin ağırlığının ancak başka bir egemen güce dayanarak kırılabileceğine olan inançtır. Bu güç de, uzunca bir süredir TÜSİAD-AB ve onların programı olarak algılanmaktadır. Danıştay’a yapılan saldırıdan Eryaman’daki Atabeyler operasyonuna kadar uzanan gelişmeler, bu gerçeği bir kez daha açığa çıkardı.

“Kızıl elma”cı cenahın Danıştay’a saldırının arkasında “laik cumhuriyeti” hedef alan “hükümetin arka bahçesindeki güçler”i görmesi ve yüzbaşı rütbeli özel harp mensuplarının askeri mühimmat ile yakalandıkları Eryaman’daki Atabeyler operasyonunu da, Emniyet içindeki hükümet destekli Fethullahçı kadrolaşmanın TSK’ya karşı giriştiği bir operasyon olarak ele alması şaşırtıcı değil. “Kızıl elma”cı cenahın, Danıştay’a yapılan saldırıya, sıradan bir adli cinayeti araştırırken gereken delil toplama titizliği ile bile yaklaşmamasında da garipsenecek bir şey yok. Bu cenahın, operasyon hazırlığı içindeyken yakalanan Atabeyler grubunu bir çete oluşumu olarak değerlendirmemesi de aynı yaklaşımdan kaynaklanıyor. Bu cenah, TSK ile hükümet arasında yaşanabilecek bir kapışmayı analiz edip ona göre kendi politikasını üretecek bağımsız bir politik cenah olmadığı, dahası kendisini bu kapışmanın taraflarından biri (TSK tarafında) olarak gördüğü için, bundan sonraki gelişmelere de aynı kutbun bir siyasi aktörü olarak bakmaya devam edecek.

“Kızıl elmacı” cenahın, oluşan gerilim hattında kendisine yol açabilmek için, bundan sonra da, hükümeti iyice köşeye sıkıştırıp kendisine yol açabilmek hesabıyla, TSK’yı daha fazla siyasal sürecin içine çekmeye yönelmesi önümüzdeki sürecin muhtemel gelişmelerindendir. Hatta bu cenahın, yer yer TSK’yı siyasete daha aktif ve sürekli müdahale etmeye kışkırtan, bunun için “derin” provokasyonları da meşru gören bir tutumla hareket edebileceği rahatlıkla söylenebilir. Bu arada, Eryaman operasyonunda, gerçekten, iddia edildiği gibi, emniyet içinde örgütlü ve etkin bir konumda bulunan Fethullahçı grup da etkili olmuş olabilir. Olayın bu yanı kuşkusuz açığa çıkartılması gereken önemde bir noktadır; ancak Atabeyler operasyonunu gerçekleştirmiş olan grup gerçekten böyle bir grup olsa bile, bu, operasyon hazırlığı içindeyken ciddi bir askeri mühimmatla yakalanan özel harp mensuplarını gözardı etmeyi gerektirmez. Bu, sadece, devletin çatısında yaşanan kapışmanın içinde yer alan politik oluşumların daha net analiz edilebilmesini kolaylaştırır.

 

TÜSİAD VE ÇEVRESİNDEKİ GÜÇLERİN SÜRECE YAKLAŞIMI

TÜSİAD-AB programını savunanlar bakımından ise, bu gerilim hattının, siyasal sistemin geleneksel bağlarından kurtarılması ve “piyasa demokrasisi”nin gereklerinin daha ileri bir noktadan yaşama geçirilmesinin bir fırsatı olarak değerlendirilmek istenmesi, bu sürecin bir diğer temel özelliği durumunda.

TÜSİAD’ın bu süreçte birkaç kez yaptığı “kriz” uyarıları, gerilim ve kutuplaşma politikalarını piyasaların ve Türkiye ekonomisinin kaldıramayacağına dile getirmesi, büyük burjuvazinin çıkarları bakımından yapılmış bir “balans ayarı”ydı. Erken seçime de karşı çıkan TÜSİAD’ın bu açıklamaları medyada daha çok hükümete uyarı yönüyle gündeme gelmiş olsa da, aslında, geleneksel kutuplaşmalar üzerinden siyaset yapan askeri erke de dolaylı bir “balans ayarı” yapılmaya çalışıldığı söylenebilir.

Ancak TÜSİAD cephesindeki güçler, bunu, şu ana kadarki tecrübelerinin ışığında yaptılar. Yani, daha sonra geri adım atmak durumunda kalmayacakları yöntemler ve üsluplarla. Bunun daha net anlaşılabilmesi için, TÜSİAD’ın, 1997 yılının Ocak ayında yayımladığı “Türkiye’de Demokratikleşme Perspektifleri” başlıklı rapor ve sonrasındaki gelişmeler hatırlanabilir. Bu raporda, TSK’nın siyasetteki rolünü ve MGK’nın yapısını ciddi bir biçimde tartışmaya açmış olan TÜSİAD, liberal solun da desteğini almış, ancak generallerden gelen tepki üzerine fren yapmak durumunda kalmıştı. Son on yıldır ise, TÜSİAD’ın, askerin pozisyonuna dair değişiklik arayışlarını, zamana yayılmış adımlarla ve daha farklı bir üslupla yaşama geçirmeye çalıştığı söylenebilir.

Bu açıdan, TÜSİAD Başkanı Ömer Sabancı’nın “piyasaları olumsuz etkileyerek istikrarsızlığa yol açacağı” içerikli uyarısının açık ucu hükümete, kapalı ucu da TSK’ya yönelirken, bunu daha açıktan dile getirmiş olanlar ise, Türkiye’nin en çok tirajlı gazetelerinin Bilderberg görmüş yazarları oldu.

Örneğin Hürriyet yazarı Cüneyt Ülsever, “Manzara-i umumiye” başlığı ile yayımlanan köşe yazısında şöyle diyor:

1) Hemen her gün ortaya yeni bir çete çıkıyor. Çetelerin ne yapmayı hedeflediği bir türlü tam anlaşılamıyor; ama hepsinde iki ortak özellik var:

i) Üyeleri arasında muhakkak emekli/muvazzaf askerler var.

ii) Emirlerinde TSK’dan çalındığı söylenen silah/mühimmat var.

Her zaman TSK’nın yanında duran Cumhuriyet Gazetesi’ne bile TSK bombaları atılmış.” (Hürriyet, 6 Haziran 2006) TÜSİAD’ın uyarılarına özellikle dikkat çeken Ülsever, yazısını şu cümlelerle noktalıyor:

Binmişiz bir alamete, gidiyoruz kıyamete!

Üstelik, alametin şoförü de yok!”

Medya dünyamızın bir diğer Bilderberg görmüş yazarı Hasan Cemal de, “Huzursuz eden sorular” üst başlığı altında 3 gün arka arkaya (6-7-8 Haziran 2006) yazdığı yazılarla aynı tutumu daha ayrıntılı dillendirdi.

Ben asker düşmanı mıyım? Hayır.” diyen Cemal, “Yazın bir kenara: Askeri eleştirmek asker düşmanlığı değildir” dediği bu yazılarda, askerin siyasete müdahalesinden Kürt sorunundaki yaklaşımına kadar uzanan geniş bir cephede, adeta TÜSİAD’ın 1997 tarihinde yayımlanan ve askerin tepkisi üzerine frenlenen “Türkiye’de Demokratikleşme Perspektifleri” başlıklı raporda dile getirilen tezler çerçevesinde uzun uzun yazdı. Türkiye’nin Batılılaşma serüveni içinde ordunun olumlu roller üstlendiğini, ancak bugüne kadar süregelen bir dizi olumsuzluğu da askerin tutumunun beslediğini savunan yazar, kendince bunları sıraladıktan sonra, AKP’yi de, türban kutuplaşması bakımından, TÜSİAD Başkanı Sabancı’nın dile getirdiği üslupla eleştirmeyi ihmal etmedi. PKK’yi bugüne kadar açık bir dille eleştirmiş olduğunu hatırlatan Hasan Cemal, Sabancı’nın ifade ettiği perspektifle eleştirilerini ve “huzursuzlukları”nı dile getirdikten sonra, son noktayı da şu sözlerle koydu:

Kimsenin kimseyi düşman gibi görerek, düşman yerine koyarak siyah-beyaz siyaset yapmasını istemiyorum.

Türkiye bundan çok çekti.

Ben de çok sıkıldım, kaç kez aynı filmi seyretmekten...

Onun için yarından itibaren bir ay süreyle ‘siyaset penceresi’ni kapatıp başka şeyler yazmaya çalışacağım.

Neyi mi? Futbolu, Almanya’dan Dünya Kupası’nı...

Cüneyt Ülsever ve Hasan Cemal’in yazılarının hem içerik hem de zamanlama açısından birbirini tamamlaması ve TÜSİAD yönetiminin “uyarılarıyla” da birleşmesi organik bir ilişkiyi çağrıştırsa da, buradaki programatik düzeydeki birlik daha önemlidir.

Hasan Cemal’in 3 gün süren siyasi eleştirilerini, bir yaşam tarzının, kendisini sıkan ve baskılayan güçlere karşı eleştirisi ile noktalaması da anlamlıdır. Bu tavrı ile hem hükümete hem de generallere bir anlamda “Keyif kaçırıyorsunuz, değişin artık!” demiş olan Hasan Cemal, bunu, artık dünyanın en büyük güçleriyle oturup kalkmış olmanın, dolayısıyla “yerel”liği aşmış olmanın öz güveni ile de söylüyor(!)

Popüler ve kültürel göndermeleri bakımından ayrı bir analiz konusu da olabilecek bu üslubun sahibinin, öğrencilik yıllarını, Türkiye’de, askeri siyasete müdahale etmeye kışkırtma geleneğinin içinde özel bir yeri olan YÖN’de geçirmiş olması da tarihin ironisi olsa gerek. Cemal’in, daha sonra, “Kimse kızmasın kendimi yazdım” adlı kitabında, kendi tarihindeki YÖN’cü, cuntacı etkilerle “hesaplaştığı”, bu açıdan mesleki hesaplaşmasını da “Cumhuriyet’i çok sevmiştim” adlı kitabı ile taçlandırdığı (!) biliniyor.

Ancak tüm bunlara rağmen, Cemal’in de bir temsilcisi olduğu bu tutum, Şemdinli’den bu yana –zaman dilimi, Mersin’de önceki yıl yapılan Newroz kutlamasındaki bayrak provokasyonuna, generallerin yetkilerinin artırılmasını isteyen açıklamalarına kadar da uzatılmalıdır– geçen süreçte, CHP’den İP’e kadar uzanan çeşitli politik odak ve kesimlerin hükümeti köşeye sıkıştırmak adına takındıkları şoven statükocu tutum yanında daha demokratik bir tutum olarak algılanmaya müsaittir. Bu açıdan bakıldığında, aslında TÜSİAD’ın ve onun programını savunanların, ülkenin çeşitli yerlerinde patlayan bombalar arasında yaşanan gerilimin sonuçlarını sistemin uzun vadeli çıkarları açısından değerlendiren adımlar attıklarını söylemek mümkündür. Bir yandan provokatif saldırılar ve eylemlerle, ülke siyasetini, cumhurbaşkanlığı seçimlerini, kendi çıkarları bakımından değiştirip düzenlemek isteyen “derin” müdahaleler, öte yandan da, bu süreci, kutuplaşmanın iki ana odağında duran AKP hükümeti ve Genelkurmay’ı, kendi programı bakımından yeniden yapılandırmanın manivelasına dönüştürmeye çalışan TÜSİAD’çı-AB’ci güçler. Toplamında çeşitli türden burjuva parti ve kurumlarından oluşan bu güçlerin çatışmasının içeriğini ve düzeyini doğru değerlendirmemek, iki taraftan birine eklemlenmeyi de beraberinde getirecektir.

 

ASKER VE TÜSİAD KONUSUNDA YAŞANAN YALPALAMA

Türkiye siyasal yaşamı, kendisini “sol”da tanımlayan güçlerin her iki yönde de yalpalamalarına tanıklık etmiştir.

Askeri, “devrimci” bir “öncü güç” olarak görmüş olan Mihri Belli’nin başını çektiği Milli Demokratik Devrim geleneği ve savunduğu sınıflarüstü ordu teorisinin bir sonucu olarak gazetesinde, 12 Mart darbesini “Ordu kılıcını attı” başlığı ile savunan Hikmet Kıvılcımlı geleneği, bu yalpalanmalara en çarpıcı örneklerdendir.

Hikmet Kıvılcımlı’nın ordu teorisini geçmişte en çok “eleştiren”lerden biri de Doğu Perinçek’tir. Perinçek, “Kıvılcımlı’nın Burjuva Ordu ve Devlet Teorisi’nin Eleştirisi” başlığıyla ilk olarak 1975 yılında 58 sayfalık bir broşür kalınlığında Aydınlık yayımlarından çıkmış olan bu eleştirilerini, daha sonra, “Osmanlı’dan Bugüne Toplum ve Devlet” (Kaynak Yayınları, iki baskı, 1986-87) başlığıyla daha da detaylandırılmış kalın bir kitap olarak yayımlamıştır.

Doğu Perinçek’in “28 Şubat ve Ordu” (Kaynak Yayınları, 2000) adlı kitabı ise, onun Kıvılcımlı şahsında daha önce “mahkum ettiği” sınıflarüstü burjuva ordu teorisine terfi dönemini simgelemektedir.

Perinçek’in cunta destekçiliğine dayalı güç olma arayışı yanında, cuntacı etkileri tasfiye adına TÜSİAD’a destek verenlerin bileşimini görmek bakımından da, TÜSİAD yayımları arasından çıkan “Türkiye’de Demokratik Standartların Yükseltilmesi-Tartışmalar ve Son Gelişmeler”(1999) adlı kitap bir kaynak oluşturmaktadır.

Örneğin bu kaynakta şöyle denilmektedir: “Solda yer alan partilerden ÖDP, HADEP ile Demokrasi ve Barış Partisi temsilci ve sözcüleri TDP (Türkiye’de Demokratikleşme Perspektifleri) hakkında olumlu bir tavır içinde olduklarını açıkladılar. ÖDP Genel Başkan Yardımcısı S. Oluç, işyerinde demokrasi sorununun ele alınmamış olmasını bir zaaf olarak nitelendirdi.” (sf. 33)

Görüldüğü gibi, “işyerinde demokrasi” sorunu da çözülse, bazı solcularımız için, Türkiye’nin patronlar örgütünün “demokrasi” programından ayrışmak için esasta bir neden kalmayacak.

Tüm bunlar, kendi programını kendisi örgütleyemeyen, hem kendisine hem de işçi sınıfı ve emekçilere bu bakımdan yeterince güven duymayan politik tutumların göstergeleridir.

Ve bugün de, belirli noktalarda çatışır görünen TÜSİAD programı ile Genelkurmay ve çevresindeki öbeklenen güçlerde temsilini bulanların programı savunan güçler, Kürt sorununda bir “terör” çizgisi çekmekte hemfikir durumdadır. Ayrışılan nokta, bu çizginin, Kürt sorununu belirli esnemelerle sistem içinde çözülebilecek bir sorun olarak görmek ile Kürt sorununu “terör” sorununa indirgemek arasında nereye çekileceği konusundadır.

Cumhuriyet’in bugüne kadar çözemediği diğer bir temel sorun olan “laiklik” konusunda da, bugün kutuplaşan taraflar, aslında, bu sorununun kaynağı durumundadırlar. Türkiye’de dinin devlet düzeyinde kurumsallaşması, ABD’nin Soğuk Savaş politikalarının bir uzantısı olarak benimsenen “Sovyetler’i ‘yeşil kuşak’la çevreleme” stratejisinden bağımsız değerlendirilemez. “Komünizm tehdidi”nden korunmanın yolunu İslamı öne çıkarmak ve Türk-İslamcı militanları öne sürmekte gören askeriyle, siviliyle Türkiye burjuvazisinin değişik kanatları, 28 Şubat günlerinde olduğu gibi, bugün de, cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde, bu noktada kutuplaşmış durumdalar.

Türkiye’de –bugün artık bayağılaştırılmış olan– biçimlere takılmış, halkçı olmayan ve laikliği bir “devlet dini” düzeyine yükselten ve biçimler üzerinden de olsa, din ve dinciliğin etkisi karşısında radikal bir pozisyon tutan laikçilik anlayışı eskidir ve ortaya çıkışı Kurtuluş Savaşı günlerine kadar gider. Kökleri eskidir ve kalıntıları bugüne de sarkmıştır, ama gelişmesi sürecinde, “laikçilik” ciddi bir deformasyona da uğramış, “yeşil kuşak kuşatması” döneminde önemsiz görülemeyecek bir farklılaşmaya uğramıştır. Türkiye’nin NATO’ya giriş süreci, bu güdümlü ve bayağılaşmış laiklik anlayışını da benimseme süreci olmuştur. ABD’nin belirlediği “Yeşil kuşak” projesinden, bugün, geline geline, yine ABD’nin belirlediği “Ilımlı İslam” projesine gelinmiştir. Dolayısıyla tutarlı bir laiklik anlayışının diğer bir ucunun antiemparyalist bir programa bağlanması da bir zorunluluktur.

Türkiye’nin bağlı bulunduğu ilişkiler ve içinde yaşadığı bölgede yaşanan sıcak gelişmeler dikkate alındığında da, görülecektir ki, emperyalizmle mücadelenin üzerinden atlayan hiçbir politik gücün tutarlı bir laiklik anlayışını savunması mümkün değildir.

Laikliğin ve Kürt sorunun kutuplaştırıcı politik motifler olarak ele alınmasından kurtulmak, ancak bundan çıkarı olmayan güçler bakımından ve bu güçlerin yönettiği bir Türkiye ile mümkün olabilir.

Geçmişte İslamcı militanları komünistlerin üzerine süren Özel Harp Dairesi’nin, bugün Çankaya’ya laik bir cumhurbaşkanının seçilmesi amacıyla yapılan nokta atışlarının içinde değişik unsurlarıyla yer alması, NATO ordusunun bir kurumu olmanın doğal çelişkisidir.

Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana hala çözülmeyen ve her dönem başka bir biçimde düğümlenen temel sorunların kaynağında, hakim sınıfların çıkar ve politikaları bulunmaktadır. Çözüm de, ancak ezilen emekçi sınıfların kendi güçlerinin birliği etrafında gerçekleşebilir. Bu, elbette, burjuva fraksiyonların kendi aralarında yaşanan çatışmalara kayıtsız kalınması gerektiği anlamına gelmez. Ancak bu fraksiyonlardan herhangi birine dolgu olmadan, o çatışmalardan ve çelişkilerden faydalanmak, önünü görebilmek ve kendi çözümünü, kendi iktidarını örgütleyebilmek, bu doğrultuda mücadele yürütebilmek, ancak ezilen sınıfların kendi programları etrafında mümkündür.

Şemdinli davasında iki astsubayın suçu sabit görülerek 39 yıl 5’er ay hapis cezasına mahkum edilmiş olmaları, askerin içinde olduğu “derin devlet” tartışmalarında yaşanan bu yalpalamaya karşı da bir yanıt anlamına gelmektedir.

Şemdinli olayının arkasındaki güçlerin açığa çıkarılması için çabalayan Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya’nın görevden alınmasında, Başbakan Erdoğan’ın, “sonuna kadar gideceğiz, kayırmacılık yapılmayacak” sözünü Genelkurmay’ın baskısı üzerine çabuk unutarak, Sarıkaya’yı kurban vermesi de, Şemdinli soruşturmasını TSK’ya karşı bir “darbe girişimi” olarak sunan statükocu ve şoven CHP ile çok sayıda üst düzey yargı mensubunun takındığı tutum da etkili olmuştu. Ve, Şemdinli davasının görüldüğü Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nin, “gözdağı” anlamına gelen bu gelişmeye rağmen, sanık astsubayları ağır hapis cezalarına mahkum etmesi, öncelikle onları suçüstü yakalaşan Şemdinli halkının başarısıdır. Şemdinli halkının onları suçüstü yakalayarak yargıya teslim etmesi gibi bir gelişme söz konusu olmasaydı, bu olayın da, bölge illerinde yaşanan benzer başka olaylar gibi, çoktan üzeri örtülerek kapatılacaktı. Şemdinli halkının bu cesur ve kararlı tutumuna ek olarak, ülkenin çeşitli illerinde “Şemdinli Ankara’dır, İstanbul’dur, bütün Türkiye’dir” diyerek adil bir yargılama talep eden emek ve demokrasi güçlerinin tavrı da, bu davanın takibi bakımından etkili olmuştur. Kesinlikle lokal bir olay olarak görülüp geçiştirilemeyecek olan bu sonuç, TÜSİAD’ın “demokratikleşme perspektifleri”nden çok daha öğreticidir. Halka güvenmek ve ona dayanmak, bu bilinçle, emekçi halk yığınlarını Kürt sorununun ve ülkenin temel demokratikleşme sorunlarının çözümü mücadelesine kazanmak mümkündür.

Şemdinli’de patlayan bombalarla tırmanışa geçen ve bir kördüğüme dönüştürülen sürecin düğümü yine bir ölçüde Şemdinli’de çözülmüştür. Arkasının getirilmesi de, bu net ve kararlı tutumunun devamının getirilmesiyle mümkün olabilir ancak.