Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Latin Amerika; Olaylar, Gelişmeler ve Anlamı

Türkiyeli emekçilerin ileri kesimleriyle Türkiye gençliği, Latin Amerika ülkelerindeki gelişmelerle 1960’lı yıllardan bu yana daha çok ilgili olmuşlardır. Küba devriminin etkileri, Şili’de seçimle işbaşına gelen Allende’nin Pinotchet başkanlığındaki Amerikancı generaller çetesi tarafından katledilmesi ve Şili’nin uzun süre askeri dikta altında tutulması, Nikaragua’da Sandinist’ler önderliğindeki anti-emperyalist halk devrimi, Kolombiya’da Amerikancı kontra sürülerinin kitle katliamları ve muhalif sendikacı ve köylüleri suikastlarla ortadan kaldırmaları, Arjantin, Brezilya ve Peru’da askeri diktatörlüklerin baskıları, Meksika krizi ve nihayet, Arjantin, Brezilya, Ekvador, Venezüella, Uruguay, Peru ve Bolivya’daki halk ayaklanmaları, Chavez ve son olarak da Morales’in devlet başkanlıklarıyla yükseltilen anti-Amerikan mücadele; özellikle de son yıllar açısından Venezüella’da ABD ve işbirlikçilerinin düzenledikleri darbelerin halk desteğindeki Chavez yönetimi tarafından boşa çıkarılması gibi gelişmeler, bu ülkelere ve Latin Amerika’daki mücadelelere ilgiyi canlı tutmuş ve giderek artırmıştır.

Latin Amerika, bugün de, halklarının mücadeleci geleneği, köylü nüfusun isyancı tutumu, yerli halkların bu mücadelelerdeki özel yeri ve neredeyse “gelenekselleşmiş” gerici-faşist ve Amerikancı darbeleriyle dikkat çekmektedir. Latin Amerika, Arjantin’den Meksika’ya ve Orta Amerika ve Karayipler’e kadar, benzer sorunların ve ulusal ve sınıfsal mücadelelerin yoğun ve yaygın olarak yaşandığı; emperyalist bağımlılığa, emperyalist kurumların müdahalelerine ve artan sömürüye karşı direniş ve isyanların görüldüğü bir bölgedir. Latin Amerika, son elli yıllık süreçte, gerek bağımlı ülkelere ve ezilen uluslara karşı emperyalist saldırı ve mali politikalar, gerekse anti-emperyalist direniş ve mücadelenin seyri bakımından, bir tür laboratuar oldu. Latin ülkelerinde, bu süreçte, ABD emperyalizminin yürüttüğü kuşatma ve işbirlikçi diktatörlüklerin saldırılarıyla anti-emperyalist mücadelenin önemli başarıları birlikte yaşandı. ’70’li, 80’li yıllarda, Orta ve Güney Amerika, gerilla hareketlerinin eylemleriyle dikkat çekiyordu. Bugün geniş halk kitlelerinin katıldıkları çeşitli ayaklanmalar ve bu ayaklanmalar sonucu işbaşına gelen devlet başkanı ve hükümetlerin, halkın çıkarlarına bağlı kalmadıklarında, yine emekçilerin eylemleriyle alaşağı edilmelerine tanıklık ediliyor.

Bunun çeşitli nedenleri var ve bunlara yeri geldikçe daha detaylı değinilecek.

Latin Amerika’da 400 milyon nüfusun 200 milyonu yoksulluk koşullarında yaşıyor. Bu ülkelerdeki işsizliğin %9.8 (Peru-Ekvador) ile % 18 (Arjantin-Venezüella); yoksulluk oranının %22 (Brezilya) ile % 70 (Ekvador-Bolivya) arasında olduğunu dikkate alırsak, kitlelerin sık sık ayaklanmalara baş vurmasının önemli nedenlerinden ikisini görmüş oluruz. Gelir dağılımındaki eşitsizliğin had safhaya ulaştığı Latin Amerika’da, nüfusun en zengin %10’luk kesimi toplam gelirden %48 pay alırken, en yoksul %10’luk kesim ancak %1,6 alabiliyor. Yoksulluk sınırının altında yaşayanların oranı, nüfusun %50’sini geçiyor. Bu durum, halkın yüz yıllar içinde oluşan isyancı gelenekleriyle birleşince, sınıf mücadelesinin daha da şiddetlenmesine ve ayaklanmaların gündeme gelmesine yol açıyor.

ABD’nin dayattığı Serbest Ticaret Bölgesi (ALCA) projesi, bu ülkelerin kaynaklarının yağmalanmasını ve siyasal bağımsızlıklarının daha fazla sözde kalır hale gelmesini öngörüyor. Amerikan yönetimi, tek tek ülkelere TLC’ler (serbest ticaret anlaşmaları) dayatıyor. Latin ülkelerindeki gelişmeler, bu dayatmalara duyulan öfke ve işbirlikçi yönetimler altında yoğunlaşan baskı ve sömürüye artan tepkinin ürünüdür. Emekçi halk kitleleri, küçük burjuvazi ve orta tabakalar, emperyalist talan ve dayatmalara, kitlesel protesto ve ayaklanmalarla cevap veriyorlar. Bu ülkelerde, Chavez gibi, halkın istek ve özlemlerini önemseyen adayların destek görmelerinin; verilen sözlere sadık kalmayıp IMF ve ABD’nin isteklerini karşılama yönünde politikalar izleyen yönetimlerin ise, art arda alaşağı edilmelerinin nedeni de burada yatmaktadır. Arjantin’de De la Rua, Peru’da Toledo, Ekvador’da Gutierrez bunu yaşadılar. Brezilya’da Lula’nın “aynı akıbet”i yaşaması da beklenen bir durumdur!

 

YARI KITADA 90’LI YILLARLA BAŞLAYAN DEĞİŞİM VE GELİŞMELER

Latin Amerika ülkelerindeki gelişmeleri ortaya çıkaran ilişki ve etkenlerle ilerlemenin dinamikleri ve ‘90’lardan bugüne uzanan gelişmelerin nasıl bir seyir izlediğine daha yakından bakmak, bu gelişmeleri, “21. yüzyıl sosyalizmi”, “sınıf ve halk kavramlarının içerdiği anlamları geçersiz kılan ve ‘çokluk’ fikrini doğrulayan olgular” ya da “popülist anlayışlara dayanak yapılmak istenen başıboş hareketler” olarak değerlendiren birbirinden “beter” Troçkist ve liberal görüş ve anlayışların sapkınlığını ortaya koymak bakımından da önem taşımaktadır.

Latin Amerika’da “merkez-sol” olarak adlandırılan partiler, ’90’lı yıllarda Şili, Venezüella, Arjantin ve Meksika’da halk kitlelerine vaat ettikleriyle iktidara geldiler.

 

a-) Arjantin

Arjantin’de ’80’li-’90’lı yıllarda kitlesel yağma eylemleri, yüksek enflasyon oranı ve hayat pahalılığına karşı protestoların yaygınlaşmasının bir biçimi olarak ortaya çıktılar. Yaşadıkları “varoşlar”dan (emekçi semtleri) çıkarak yolları kesen, o arada kendi aralarında “meclisler kurarak” IMF-Dünya Bankası gibi uluslararası mali sermaye kuruluşları ve büyük emperyalist güçler tarafından dayatılan ekonomi politikalarını protesto eden yığınlar ve kendilerini ‘Piqueteros’ olarak adlandıran işsizler, düzenledikleri kitlesel eylemlerle taleplerini elde etmeye çalıştılar. Cunta yönetimi altında Arjantin burjuvazisi saldırılarını sürdürürken, kriz giderek ağırlaştı. Cuntanın kanlı yönetimi ardından işbaşına gelen Raul Alfonsin, enflasyonu ve işsizliği düşürmek yönünde bazı girişimlerde bulunmakla birlikte, yolsuzluk, suiistimal ve zengin-yoksul uçurumunu derinleştiren uygulamaların bıraktığı derin etkiler ve ekonomik ve siyasal krizin ağırlığı altında ülkeyi yönetemez duruma geldi ve yerini Carlos Menem’e bıraktı.

Arjantin’de, 1997’de işsizliğin %48’lere ulaştığı koşullarda, protestolar önce yoksulluğun en yoğun olduğu bölgelerde baş gösterdi. Özelleştirmelerle işini kaybeden kitlelerin, kadınlar, gençler ve öğretmenler desteğindeki protestoları büyürken, protestocular, daha çok devlet işletmelerinin olduğu alanlarda sokakları işgal ediyorlar ve istihdam sağlanarak işsizliğin azaltılmasını, işsizlik yardımı yapılmasını ve vergilerin düşürülmesini ya da ertelenmesini istiyorlardı. Piqueterosların içindeki emekçiler arasında sıkı bir birlik vardı ve karar organları olarak “mahalle meclisleri”ni oluşturmuşlardı.

1988’e gelindiğinde, enflasyon oranı %348’e yükselmişti ve bir yıl sonrasında 3 binli rakamlarla ifade edilir hale geldi. Ekonomik krizin büyümeye devam ettiği koşullarda işbaşına gelen Menem, Arjantin sermayesinin istemleri yönünde adımlar atmayı sürdürdü. Peronist Parti’nin yöneticisi olarak Carlos Menem, bu partinin, kuruluşundan itibaren ilan ettiği “devletçi, ulusalcı ve yeniden bölüşümcü” politikalarına aykırı olarak ve seçimlerde propaganda ettiği “oligarşi karşıtlığı”nı bir yana bırakarak, uluslararası sermayenin çıkarlarına uygun politikalara yöneldi. Ancak Menem hükümeti de IMF programını sürdürünce, Aralık 2001’deki kitlesel isyanla alaşağı edildi. “Solcu cephe” FREPASO, Fernando de le Rua liderliğindeki Radikal Parti’yle ittifak yaparak, ’99 seçimlerini kazandı.

De la Rua hükümetinin açlık ve sefalet üreten politikasına karşı, 2001 yılında, halk yeniden ayaklandı. Arjantin gibi zengin kaynaklara ve küçümsenmeyecek bir sanayi temeline sahip bir ülke, IMF politikaları nedeniyle “iflas”a sürüklenmişti. İşçiler, işsizler, kent yoksulları, gençler ve krizden zarar gören küçük ve orta tabakalar, izlenen politikaları protesto ederek ayağa kalkmışlardı. Hükümet istifa etti ve onu, işbaşına gelen öteki hükümetlerin istifası izledi. Kitle ayaklanmaları karşısında, IMF politikalarının uygulanamazlığının IMF tarafından bile kabul edilmesi ve Venezüella’daki gelişmelerin yarattığı etkiyle, 2003’te iktidara gelen Nestor Kirchner, “daha ortada yürüme”ye; ve işsiz kitlelerini yedeklemeye ve mücadeleden alıkoymaya yönelik önlemler almaya girişti.

b-) Bolivya

Latin Amerika’da petrol ve doğalgaz rezervleri bakımından Venezüella’nın ardından ikinci ülke olan Bolivya, kişi başına düşen milli gelir bakımından ise bölgenin en yoksul ülkesi durumunda. Ülke, uzun yıllar boyunca uluslararası sermaye ve işbirlikçileri tarafından yağmalandı. 8 milyonluk nüfusun önemli bir kısmı yoksulluk içerisinde ve kırlık bölgelerde köylüler günde 1 Bolivano (10 cent) gelirle yaşıyorlar. Kişi başına gelir, 20 yılda, 940 dolardan ancak 960 dolara çıktı. Milli gelirinin %30’u dış borç ödemelerine gidiyor. Bolivya’da, 1985’ten itibaren büyük bir özelleştirme, işten atma ve saldırı dalgası yürürlüğe kondu. Bu dönemde, 25 bin maden işçisi işten atıldı. Anayasası, yeraltı kaynaklarının devlete ait olduğunu belirtmesine karşın, uluslararası sermayenin dayattığı “yeni ekonomi politika” ya da “yeni düzen” sonucu, bu kaynaklar özel mülkiyete ve dış yağmaya açıldı. Petrol, doğalgaz ve madenler özelleştirilerek, işsiz kitleler kentlerin kenar semtlerine sürüldüler. Koka üreticisi köylülere yönelik olarak, işbirlikçi hükümetlerle ABD’nin saldırıları artırıldı. Bu saldırılar, kent yoksullarını, köylüleri, yerli Kızılderilileri mücadeleye yöneltti. 1996’da kabul edilen bir yasa uyarınca doğalgazla petrolün üretim ve dağıtımında yabancı şirketlerin önünün açılması ve bu iki üründen devletçe alınan verginin yüzde 50’den yüzde 18’e indirilmesi üzerine, kent yoksulları bir kez daha harekete geçerek, La Paz’ın “varoş kenti” El Alto’da örgütlenen “Mahalle Komiteleri Federasyonu”nu öncülüğünde La Paz’ı işgal ettiler. Bu isyanlar sonucu istifa eden iki devlet başkanından biri, ABD’ne kaçtı.

Dünya Bankası-IMF reçeteleri doğrultusunda su kaynaklarıyla kentlerin su dağıtımının uluslararası tekeller olan Bechtel ve Suez-Lyonnaise’e devredilmesi ve onların su kullanım bedellerini yükseltmeleri üzerine, yüz binlerce aile faturaları ödeyemez duruma geldi. 2000 yılı Nisan ayında, Başkent La Paz ve öteki bazı büyük kentlerin içme suyu tesislerini işleten ABD tekeli Betchel’e karşı halk kitleleri ayaklandılar. Betchel tekeli ülkeden kovuldu.

2003 yılı Ekim ayında, Bolivyalı emekçiler, Bolivya petrol ve gazını işleten konsorsiyumun (Repsol, YPF, British Energy ve Panamercan Energy’den oluşuyor), doğal gazı ABD’ye satma girişimine karşı “gaz savaşları”nı başlattılar. Ülke çapında baş gösteren isyan sırasında 100’den fazla kişi öldü. Doğalgazın devletleştirilmesi talebiyle büyük bir genel grev dalgası başlatan ve yolları kesen Bolivyalı işçi ve köylüler, ABD işbirlikçisi Sanchez de Lozada’yı ülkeden kaçmak zorunda bıraktılar. Bu dönemde, Evo Morales ve MAS ise, “demokratik bir anayasanın oluşturulması için toplanacak bir Kurucu Meclis” önerisini gündeme getirdiler. “Kurucu Meclis” önerisi daha önce de, 2001’de, Arjantin’de kitle ayaklanması sırasında, PO (Partido Obrero=İşçi Partisi) tarafından savunulmuştu.

Lozada’nın yerine yardımcısı Carlos de Mesa geçti. Mesa, Lozada’nın saldırgan üslubunu terk etmekle birlikte, neoliberal politikasını devam ettirdi. Bu dönemde, içme suyu şebekesi işleten Fransız Suez tekeli de, halkın mücadelesiyle Bolivya’dan kovuldu.

Bolivyalı emekçiler 1,5 yıl sonra tekrar ayağa kalktılar. Sendikalar, işçi örgütleri ve mahalle meclisleri harekete geçti, genel grev ve yol kesme eylemleriyle protestolar büyüdü ve genelleşti. Carlos Mesa, istifa etmek zorunda kaldı.*(* dipnot: Bu arada, 8 Haziran 2005’te, El Alto’da, çeşitli sendikalardan, emekçi örgütlerinden ve mahalle meclislerinden 150 temsilcinin katıldığı Bolivya Ulusal Yerli Halklar Meclisi, “genişletilmiş toplantısı”nda çeşitli kararlar aldı. Bunlardan ilk ikisi şöyle idi: 1. El Alto şehri 21. yüzyıl Bolivya devriminin genel karargâhıdır. 2. El Alto Mahalle Meclisleri Federasyonu (FEJUVE), El Alto Bölgesel İşçi Sendikası (COR), Bolivya İşçi Sendikası (COB), Bolivya Tarım İşçileri Birleşik Sendika Konfederasyonu (CSUTCB), Bolivya Zanaat İşçileri ve Küçük Esnaflar Sendika Konfederasyonu, Bolivya Maden İşçileri Sendika Federasyonu, La Paz Eyaletlerarası Taşıma Federasyonu ve ülkedeki diğer seferber olmuş toplumsal örgütlerin başkanlığında, bir iktidar organı olarak Ulusal Yerli Halklar Meclisi’nin birleşik bir liderliği yaratılmalıdır.”)

Yeni seçimlerde ise, Bolivya’nın Aymara halkından ve “koka üreticileri sendikası”nın başkanı Evo Morales, MAS’ın (Sosyalizme Doğru Hareketi) temsilcisi olarak, devlet başkanı oldu.

c-) Brezilya

2002 seçimlerine Brezilya İşçi Partisi PT’nin adayı olarak giren Lula da Silva, işçi ve emekçi kitlelerinin IMF programlarına; işsizlik, yoksulluk ve açlığa; ve mevcut burjuva partilerine öfkelerinin her geçen gün daha da arttığı bir dönemde, %61 oyla başkanlık görevine seçildi.  Seçim zaferinde kitlelerin kapitalist uygulamalara öfkeleriyle birlikte PT’nin “sosyalist” söylemi de rol oynamıştı.*(*dipnot: Çok sayıda sendikayı, “sosyalist”, “Marksist”, “feminist” etiketli çevreyi ve aydınları, topraksız tarım işçilerini, işsizleri, “sol eğilimli” Hıristiyan kiliselerinin yandaşlarından bir kesimi bir araya getiren ve 1979’da işçi sendikalarının girişimiyle oluşturulan PT (İşçi Partisi), küçük burjuva liberal “sol” çevrelerce “yeni bir parti modeli” olarak propaganda edildi ve örnek alındı. Böyle olunca da, PT’nin zaferi, sadece Brezilya’da değil hemen tüm ülkelerin “sol”unda büyük bir sevinç dalgasına yol açtı. Tabanını işçilerin oluşturduğu, programında “sosyalizm” yazan bir “çatı parti”, Brezilya gibi Latin Amerika’nın en gelişkin ülkelerinden birinde iktidara gelmişti. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı!. PT “pek çok kesimden ve fikirden daha geniş kitleleri kucaklayan”, çok sesli,  ”demokratik”, “yeni tipte bir parti”nin örneği olarak sunuldu ve ona yön veren düşünce, Troçkist grup ve çevrelerle birlikte ÖDP gibi liberal-solcu partiler tarafından da desteklendi. Proletaryanın burjuva sınıf düşmanına karşı mücadelede zafere ulaşmasının kesin koşullarından biri olarak devrimci sınıf partisinin varlığı ve işçi ve emekçilerin sınıfın en bilinçli, en ileri kesiminin örgütlü öncülüğünde mücadelesi yerine, partinin safları küçük ve hatta orta burjuvaziye dek genişletilip, “çok seslilik” adına, uzlaşmacı liberal ve reformist görüşlerle partiyi ve onun yöneticiliğini yapacağı proletaryanın sınıf mücadelesi böylece daha geniş talepler üzerinde deformasyona tabi tutuluyor; burjuvazinin mevcut sistemi koruması ve sürdürmesine güç veriliyordu.)

Lula, katıldığı toplantılarda halkın sorunlarını gündeme getiriyor, taleplerine sahip çıkıyordu! “Sosyal Forum”lar onun düşüncelerini açıkladığı önemli platformlardan biri oldular.*(* dipnot: Çeşitli “sol” parti ve örgütlerle aralarında liberal reformcu ve Troçkist bazı yazar ve ideologların bulunduğu çevreler tarafından, ATAC gibi “Küreselleşme karşıtı hareketler”le “sivil toplum örgütleri”nin ve “alternatif kurum ve kuruluşların temsilcileri”nin yer aldıkları “protestocular”ın Brezilya’nın Porto Allegre, ABD’nin Seattle, İtalya’nın Cenova ve Venezüella’nın Caracas kentlerinde gerçekleştirilen eylemleri, işçi sınıfının devrimci mücadele ve kurtuluşun “temel ve öncü gücü” olmaktan çıktığı ve “ezilenlerin hareketinin tarihi değiştirici işlev kazandığı” yönündeki burjuva iddialarını doğrulayan dayanak ve kanıtlar olarak kullanıldı. Bu çevreler de, Latin ülkelerindeki gelişmeleri kuşkusuz önemsiyorlardı. Ama bu parti ve çevreler açısından “Sosyal Forum”lar özel bir öneme sahipti ve “bir başka dünya mümkün” şiarını doğrulayan hareketlerdi.

Forum’larda, “farklılıkların, çoğulculuk ve kimliklerin savunulması”; “Neo-liberalizme karşı sosyal yapılanmalar-hareketler ve ‘demokratik alternatifler’in oluşturulması”; “savaşlara karşı barış ve anti-militarizm”in; “uluslararası yeni bir demokratik sistem”in ve “adalet, eşitlik, insan hakları ve onurlu bir yaşam”ın savunulması tartışmaları yürütüldü.
“Sosyal Forum”larda ve “Sosyalist Enternasyonal” toplantılarında, “yerel demokrasilerin geliştirilmesi ve katılımcılığın artırılması”, “çağın en temel stratejisi” ilan edilirken, “yerel yönetimlere taktik değil stratejik yaklaşılması gerektiği” üzerinde hayli hararetli söylevler verildi.”Karşılıklı deneyimlerin paylaşılması, modellerin yaratılması”a yönelik olarak “Sosyalist Belediyeler konferansının gerçekleştirilmesi için çalışmaların başlatılması” kararları alındı.
Lula, Gutierez, Garcia gibi ‘başkanlar’, bu forumlarda “insanlığın en temel ihtiyaçları” için “neo- liberal politikalara karşı mücadele etme” sözü verdiler. Lula’nın bakanları, “bu konuda somut adımlar atacaklarını”, bu kampanyaya “sendikaların ve sivil toplum örgütlerinin de katılacağını”; “uluslararası bir politik koordinasyona ihtiyaç olduğunu, bu kampanyanın çevre ve insan hakları açısından temel oluşturduğunu” belirterek, mücadele edecekleri görüntüsü verdiler.
Sosyal Forum”larda “BM’nin reforme edilmesi ve yeni bir dünya sisteminin yaratılması gerekliliği”nden söz edildi.  Konuşmacılar, “yeni demokratik, adil bir dünya sistemi” istiyorlardı, vb, vb.)

2001 de başlatılan ‘Dünya Sosyal Forumu’nda konuşan, PT’nin genel başkanı, “gerçek anlamda bir alternatif yaratmak gerekir” ve “neo-liberalizme karşı adalet, eşitlik, özgürlük ve barış için birlik olmanın dışında başkaca bir çıkış yolumuz yoktur” diyordu. Dünya Sosyal Forumu’nun “yeni bir dünyaya giden yolda önemli bir girişim olduğunu” belirten Lula, “Başta Latin Amerika olmak üzere bazı olumlu değişimlerin meydana gelmeye başladığını, Uruguay ve Arjantin’de sol iktidarların zafer kazandıklarını, dolayısıyla daha adil ve demokratik bir dünyanın artık bir rüya olmadığını” söylüyor; dünyanın en önemli sorununu “daha adil olamama” olarak gördüğünü belirtiyor, “daha adil bir dünya” için, ve “açıkça ve somut olarak açlıkla fakirlikle mücadele etmeliyiz” diyordu. “Dünya Sosyal Forumu’nun önemli bir gelişme olduğunu ancak bunun yetmeyeceğini, bunu da aşan gelişmeleri yaratmak gerektiği”ni belirtiyor ve “gerçek anlamda bir alternatif oluşturmanın önemi”nden söz ediyordu! Bulduğu çare ise, “katılımcılık ve yerel yönetimlerin geliştirilmesi”ydi!

Ancak, 1980’lerde “sosyalist bir toplum” söylemiyle ortaya çıkan PT, ’90’lardan 2000’lere gelindiğinde bu söylemini “yumuşatmış”, 2002 seçimleri öncesinde de, “anti-emperyalizm”, “sosyalizm” ifadelerini parti programından çıkarıp, politikalarını seçimlere göre oluşturan bir parti haline gelmişti. Seçimlerin üzerinden uzun bir süre geçmeden, Lula da Silva (ve  PT), IMF politikalarına uygun programı pratiğe geçirerek, kendini “ispatlamış” oldu! Özelleştirmeleri sürdürdü “yabancı yatırım çekebilmek için” sermayeye her türlü vergi indirimi getirip, çeşitli kolaylıklar sağladı. Halkın yoksulluk, işsizlik gibi temel sorunlarına “çözüm bulmak” için ise, sözü edilir bir şey yapmadı. ABD emperyalizminin ve işbirlikçilerinin manevralarına rağmen, halk Lula da Silva’yı işbaşına getirdi.  Lula’nın partisi PT (Brezilya İşçi Partisi), askeri diktatörlüğe (1964-1989) duyulan öfke üzerinden güç toplamıştı. Ama vaatlerine uygun bir politika sürdürmekten kısa sürede yüz geri etti. Toprak ve vergi reformu, IMF ile bağların kesilmesi, sosyal alana devlet yatırımı ve harcamalarının artırılması, dış borçlar ve faizleri konusunu gözden geçirme ve “meşru olmayanı ödememe”; özelleştirmelerin durdurulması gibi vaatlerle kitlelere seslenen PT; Lula’nın bir kez daha başkanlık için adaylığını açıkladığı 2002 seçimleri öncesinde ise, onun ağzından “kendinden önceki hükümetin taahhütlerine uyacağı” ve uluslararası sermaye kurumlarıyla çatışma içinde olmayacağını ilan ediyordu. Seçildikten sonra da, bu taahhüdüne uygun biçimde sermayenin doğrudan temsilcilerini ve IMF gibi mali kurumlarla işbirliği içindeki kişileri Merkez Bankası, Sanayi ve Ekonomi Bakanlıkları gibi önemli görevlere atadı. Sözüne sadıktı; ama işçi ve emekçilere verilenlere değil; burjuvazi ve emperyalistlere güven telkin edecek olanlara. “Neo-liberalizme insani bir yüz kazandırmak” sloganıyla iktidara gelen Lula liderliğindeki İşçi Partisi, piyasa ekonomisini reddetmiyor, ülkenin “ilerici-ulusal” burjuvazisi olduğu varsayılan tekstil ihracatçısı bir milyarderi başkan yardımcılığına getiriyordu. Lula ve Partisi, “ülke ekonomisini istikrara kavuşturmak” adına, IMF programını uygulamaktan kaçınmadı. Ücretler düşürüldü, sosyal güvenlik ödemeleri kesildi, topraksız köylülere saldırılar sürdü.

Böylece ülkede yoksulluk sınırında yaşayan 45-50 milyon kişinin beklentileri, deyiş yerindeyse, havada kalmıştı. 5 milyon topraksız köylü ailesi, sözü edilen geniş çaplı toprak reformunun “uykuya bırakıldığı”na tanık oldular ve yeniden harekete geçtiler. Lula, topraksız köylülerin baskısı sonucu yüz binlerce aileye toprak sağlayacak bir reform sözü vermesine karşın, ortada henüz bu yönde atılmış ciddi bir adım olmaması nedeniyle, MST üyeleri, parlamentoyu basmaya yöneldi.

Lula hükümeti, bir taraftan Brezilya büyük burjuvazisi ve emperyalizmin istek ve dayatmalarını öne çıkarır ve uygularken, öte yandan, kendini halkın temsilcisi ve taleplerinin savunucusu olarak göstermeye devam etmektedir. Milyonlarca evsiz ve topraksız emekçiyi temsilen başkente yürüyen 15 bin kadar emekçi, Lula’yı, verdiği söze sadık kalmaya çağırarak, aksi durumda ülke çapında toprak işgallerine yeniden girişeceklerini ilan ettiler. Ekim 2005’te yapılan seçimlerin sonuçları da bu doğrultudaydı. Topraksızlar hareketi ve “komünist kolektifler” ve ileri emekçi örgütlerinin etkili olduğu bölgelerde, benzer mesajlar verilmişti. Hükümeti destekleyen partiler, toplam oyların %64’ünü elde ederek, 5562 belediyeden 3123’ünü, 26 eyalet başkentinden 20’sini de kazandılar. Ama Lula’nın partisi PT, Porto Allegre ve Sao Paulo gibi iki büyük ve önemli kenti ve sol muhalefetin güçlü olduğu birçok yerleşim birimini kaybetti. PT’nin, IMF diktelerini aşmayan çizgisi eleştirildi ve sandıkta cezalandırıldı.

d-) Ekvador

Ekvador’da, eski bir isyancı Albay Lucio Gutierrez başarısız bir darbe girişiminden sonra tutuklanıp ordudan atıldıktan sonra, 2000 yılındaki ayaklanma sırasında, halk kitlelerinin yanında yer aldı ve  2002 Kasımı’nda yapılan başkanlık seçimlerini %55,5 oyla kazandı. Askeri yönetimlerle “Hıristiyan Demokrat” ya da “Sosyal Demokrat” sermaye partileri tarafından on yıllarca, ağır baskı ve sömürü koşullarında tutulan emekçiler, taleplerini sahipleneceği iddiasındaki Gutierrez’in seçimleri kazanmasını bayram havasında karşıladılar. Ekvadorlu devrimciler ve Kızılderili örgütleri Gutierrez’i seçim kampanyasında da, hükümette görev almayı kabul ederek de, desteklemişlerdi.

Ancak O, “selefleri”nin yolunda, kapitalist politikaları uygulamayı sürdürmekten geri durmadı. Çok kısa sürede yönetim işlerini işbirlikçi gericiliğe teslim etti. ABD tekellerinin ve IMF başta olmak üzere, uluslararası mali sermaye kurumlarının dayatmalarına uygun ekonomik politika izledi ve Amerika’nın bölgedeki çıkarlarına uygun politik-askeri çizgi dışına çıkmadı. Temel tüketim maddelerine zam yaptı, özelleştirmeleri sürdürdü, “plan Kolombiya”yı destekledi. 2003’te IMF ile yapılan anlaşmaya göre, 2007’ye kadar tüm ücretler dondurulacak, kamu sektöründe 120 bin işçi işten atılacak, benzin fiyatları %375 arttırılacak, elektrik, petrol, telekom, su vb. özelleştirilecek, kamu sektörüne grev hakkı tanınmayacaktı. İki yıl içinde halk desteğini yitiren Gutierrez, büyük bir grev dalgasıyla karşılaştı ve Nisan 2005’te, on binlerce işçi ve emekçinin sokakları işgal edip parlamentoyu basmasının ardından, istifa edip Brezilya’ya kaçtı. Ekvador halkı, üçüncü devlet başkanını da, görev süresi dolmadan ve sokak hareketiyle kovmuş oluyordu. 1997’de Abdala Bucaran, 2000’de Jamil Mahuad, halk isyanları nedeniyle görevi bırakmak zorunda kalmışlardı.

e-) Meksika’da 2000 seçimlerini, “merkez-sol” bir çizgi izleyen Vicente Fox kazandı. Meksikalı liberal iktisatçı Castaneda, Dışişleri Bakanı oldu.* (*dipnot: Meksika’lı liberal Jorge Castaneda’nın “üçüncü-yol” tezi, ’90’lar boyunca, kıtada ve dünya çapında geniş bir etki yarattı. Castaneda, “eğer çok ileri giderseniz, kapitalistler kaçıp gider; ya sermaye çıkışı olur, yani başka bir ülkeye giderler; ya da hükümeti devirirler, ki bunu yapmaya güçleri yeter” diyordu. Castaneda, piyasa ekonomisini reddetmeyen bir solla “ilerici-ulusal” burjuvazinin ittifakını savunuyor, neo-liberal politikaların devletin gücünü aşındırma eğilimine karşı devlet iktidarını tahkim etme çağrısı yapıyordu. ‘Sol’, “Üçüncü-yol”da “eşitsizliklere karşı çıkacak” ve “orta sınıf muhalefetini harekete geçirecek”ti! “Üçüncü Yol”cuların getirdikleri “Solun piyasa ekonomisini reddetmemesi” fikri, sermayenin mutlak hakimiyeti koşullarında sınıf mücadelesinin reddini öngören bir teslimiyetin teorisiydi ve yenilgi dönemine özgü bir gericiliğin yansımasıydı)

Küba’ya ziyaretler yapıldı, sendikal haklara övgü düzüldü, Zapatistalar’la “bölgesel özerklik” vaadiyle diyaloga girildi vb. Ancak, ABD’ye bağımlı ekonomi politika da sürdürüldü.

f-) Kolombiya’da, Amerikan emperyalizminin siyasal-askeri ve sosyal-ekonomik saldırılarına ve onun örgütlediği işbirlikçi ordu ve kontraların halk kitlelerine, özellikle de köylülüğe ve köylü gençliğe yönelik elli yıla yakın süredir devam eden vahşetine karşı sendikaların, köylü ve gençlik örgütlerinin, semt koordinasyonlarının birleşik halk cephesi tarzında örgütlenme ve mücadeleleri devam ediyor.

g-) Şili’de, 1988 yılında Pinochet diktatörlüğünü iktidardan uzaklaştıran ve o günden itibaren yönetimde bulunan Concertacion (mutabakat) koalisyonu, Sosyalist Parti lideri Michelle Bachelet’in devlet başkanlığı seçimlerini kazanmasıyla konumunu tekrar güçlendirdi. Ancak, Concertacion, darbecilerle hesaplaşma ve onları cezalandırma; işsizlik, yoksulluk ve sosyal hak yoksunluklarına karşı önlemler alma yerine, özerklik için mücadele yürüten Mapuche yerlilerine karşı anti terör yasası çıkardı, ABD’yle imzalanan serbest ticaret anlaşmaları eşliğinde özelleştirmeleri sürdürdü, sosyal güvenlik sistemini ve altyapı hizmetleri alanını uluslararası sermayeye peşkeş çekmeye yöneldi. Pinochet diktatörlüğünden sonra, “yumuşak geçiş” gerçekleştirme göreviyle işbaşına gelen Hıristiyan Demokratlar ve Sosyal Demokratların yarattıkları hayal kırıklığına karşı halkın tepkisi giderek büyüyor.

h-) Uruguay

Emperyalizmin ve işbirlikçi gericilin on yıllardır yağmaladığı Uruguay, 1999’da itibaren derin bir ekonomik krize girdi. 1998’de milli gelirin %34’ünü oluşturan kamu borçları, 2002’de %93 düzeyine yükselmişti. Aynı dönemde, milli gelir %17.5; tüketim %20.2, ihracat %19.8, ithalat %37.3, yatırımlar %50.9 oranında gerilemiş; 1998-2004 döneminde, reel ücretler %23 oranında düşmüştü. İşsizlik 1998’de %10 iken, 2003’de %17’ye çıkmış; düşük ücretle yarım gün çalıştırılanların oranı, %20’den %44.6’ya yükselmişti. 2003 verilerine göre, Uruguaylıların %41’i (18 yaşından küçüklerin %60’ı) yoksuldu. Aktif nüfusun %40’ının herhangi bir sosyal güvencesi yoktu. Bu durum, Uruguaylı emekçilerin işbirlikçi yönetime tepkilerini artırdı.

31 Ekim 2004’de yapılan seçimlerin daha ilk turunda oyların yüzde ellisinden fazlasını alan “Sosyalist” Tabare Vazquez, devlet başkanlığına seçildi. Parlamento çoğunluğunu da Encuentro Progresista-Frente Amplio, EP-FA (İlerici Buluşma-Geniş Cephe) adayları kazandı.*(*dipnot: Hıristiyan Demokratlardan “Komünistler”e, “Sosyalistler”den küçük Troçkist gruplara, geniş bir çevrenin içinde yer aldığı Geniş Cephe, başından itibaren bir örgütler ittifakı olarak planlanmıştı. Kuruluş programında toprak reformu, bankaların ve büyük sanayi kuruluşlarının, dış ticaretin millileştirilmesi, ulusal bir sanayi politikası izlenmesi, uluslararası politikada “kendi kaderini tayin ve müdahale etmeme” tutumuna uygun davranılması, yoksul halkın sağlık, eğitim, konut sorunlarının çözülmesi vb taleplere yer veriyor.)

On yıllardır ülkeyi yöneten iki sistem partisi, ittifak yapmış olmalarına rağmen, kaybettiler. 150 yılı aşkın süredir ilk defa, ilerici, halkçı bir aday seçimleri kazanıyordu. Halk sistem partilerine güvensizliğini ve halkçı söylemlerle kampanya yürüten adaydan beklentilerini ortaya koymuştu.

Tabare Vazquez ve yönetimi, işe, “acil sosyal plan kararnamesi”ni ilan ederek başlamakla birlikte, kaynak sağlama zorluğuyla karşı karşıya kaldı. Vazquez, Amerika Birleşik Devletleri’nin ve uluslararası finans çevrelerinin “şimşeklerini üzerine çekmemek için”, başkan yardımcılığına, finans çevrelerinin güvendikleri bir isim olan Danilo Astori’yi getirdi. Astori, seçimlerden önce Washington’a giderek, borçların ödeneceğine ve önceden imzalanan anlaşmalara uyulacağına dair güvence verdi.

Tabare Ramon Vazquez Rosas yönetiminin önünde iki yol vardı: Halka verilen sözlere sadık kalma ya da emperyalizm ve işbirlikçilerinin çıkarlarına bir politika izleme. Seçim kazanan ittifakın içinde, IMF’nin güvendiği adamlar ile Texaco’nun eski genel müdürleriyle gerilla hareketinin liderleri, sendikacılar, kitle hareketi militanlarının birlikte yer almaları, bunun bir etkeniydi. Diğer önemli etken, ABD’nin baskısı ve emekçilerin mücadelesi idi.

***ı-) Venezüella

Venezülla’da Chavez 1998’de Amerikancı eski yönetime karşı mücadele ilanıyla ortaya çıktı. 27 Şubat 1989’daki kitle ayaklanması burjuva saldırılara güçlü bir tepki olarak ortaya çıktı ve ‘üretim araçları mülkiyetinden arındırılmış’ yoksul kitlelerin kentlerin merkezine doğru akınlarıyla, ‘Chavist hareket’ dayanak edineceği kitle desteğini bulmuş oldu. İşsiz kitleleri ve topraktan koparılmış yoksul kesimlerin, gençlik ve kadınların; yani emek güçlerini satma dışında olanakları olmayan kitlelerin ayaklanma dışında da çareleri kalmamıştı. Doğal olarak işçi sınıfının işsiz kesimi bu mücadelelerde de önemli bir temel güç olarak yer alıyordu. Temel gereksinme maddelerinden yoksun ayaklanmacı kitleler önüne gelen “özel mülk araçları”na, mağaza ve işletmelere ve sonra da zenginlerin ayrıcalıklı barınma bölgelerine doğru saldırıya geçmişlerdi. Caracas’ın kenar semtlerinden harekete geçen  öfkeli emekçiler sokaklardan alanlara ve zenginlerin üzerine yürüdüler. Ve ayaklanan kitlelere karşı üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip olanların hizmetindeki ordu, silahlı saldırıda sınır tanımaksızın cevap verdi. “Bir daha ayaklanmamaları için” 4000 civarında insan katledilmiş, on bine yakını da yaralanmıştı. Ayaklanan yoksullar, devletin ve onun ordusunun kime hizmet ettiğini, bizzat kendileri yaşayarak “tecrübe ettiler”! Tecrübe ağır bedeller pahasına, ama sonraki mücadelelere de yol gösterici olarak öğreticiydi. Chavez kitleleri “sosyalizm için mücadele”ye çağırırken, kuşkusuz devlet  ve ordu üst bürokrasisinin bu kanlı saldırılarının kitleler nezdinde yol açtığı “itibar” yitimini de göz önüne alıyordu.

Uygulanan ekonomi politikalar sonucu yoksulluk “felaket hali” denebilecek bir orana yükselmiş ve 1995’lerde %70 gibi bir yüksekliğe ulaşmıştı. Bu politikalara tepki olarak ve halkın oylarıyla ‘93’te iktidara gelen Coldera hükümeti, aynı politikaları sürdürünce, sonu önceki hükümetlerle aynı oldu. ‘98 seçimlerinde yerini Chavez’e bırakmak zorunda kaldı.

Kapitalist gelişmenin kırdan kentlere sürüklediği emekçi kitlelerinin Amerikan emperyalizmine karşı mücadeleleri, Hugo Chavez’in iktidara gelmesinin ve birkaç Amerikancı darbeyi halk desteğiyle yenilgiye uğratarak halkla ilişkilerini güçlendirecek ekonomik-sosyal ‚reformlar’ gerçekleştirilmesinin başlıca dayanağı ve etkeniydi. Chavez, çelişkilerin sertleşmesinden hareketle ve emekçilerin talepleri doğrultusunda petrol işletmeciliğinin devletleştirilmesi kararı aldı, halka silah dağıtarak milis örgütlenmesine girişti, işçilerin fabrika yönetimlerini ele alması çağrısı çıkararak hem işçi desteğini sağlamlaştırma hem de işçilerin kapitalistlere karşı sınıfsal mevzilerinin güçlenmesine hizmet eden adımlar attı. O, ideolojik-politik ve sosyal bakımdan sorunlu durumuna karşın, bu gelişmeleri veri alarak onları „Yeni Tarihsel Proje ve 21. yüzyıl sosyalizmi” olarak formüle etmekten de geri durmadı. Chavez’in Moralesle dayanışma içinde ve Küba’nın desteklenmesine de önem vererek, „Bolivarcı Devrim” olarak adlandırdığı girişimlerini sürdürmesiyle, Latin halkları arasında anti Amerikan dayanışmanın geliştirilmesine de güç verdi.

Chavez’in oluşmasında önemli rol oynadığı bu “yeni Anayasal sistem”i çıkarları ve hakimiyeti için zararlı bulan ABD, işbirlikçi sermaye çevrelerini ve sendika kodamanlarını harekete geçirerek, birkaç kez darbe düzenledi ve Chavez’i başkanlıktan düşürmeye çalıştı. Chavez yönetimini tasfiye ederse, Latin Amerika’nın bazı öteki ülkelerindeki benzer gelişmeleri de önlemiş olacaktı!

Chavez, halk kitleleriyle girdiği dolaysız ve yakın ilişkiye ve “reformların geliştirilmesi” yönündeki vaat ve çağrılarının halkta uyandırdığı büyük ilgiye dayanarak, işçi sınıfı ve yoksul kitleler içindeki destekçilerini artırdı ve onları, “karşı devrimcilere karşı” örgütleme girişimlerini genişletip sürdürdü. Chavez, petrolün “ulusallaştırılması” için yaptığı yasal düzenleme ile rezervler üzerindeki özel mülkiyeti sınırlamaya yönelirken, bu uygulamayı boksit, demir, kömür, elmas ve altın işletmeciliği için de geçerli kılmak üzere girişimler başlattı. Maden sektöründeki şirketlerin imtiyazlı sözleşmelerinin yeniden düzenlenmesi, bu işletmelerin “ortak girişim” haline getirilmesini de içeriyordu. Küçük ve orta işletmelerin geliştirilmesi için destek programları oluşturuldu, “mal ve hizmet üretimi”yle ilişkili kooperatiflerin merkezi ve yerel yönetimler desteğinde daha fazla geliştirilmesi için önlemler alındı ve bu çabalar sonucu kooperatiflerin sayısının 700 den 83 bin’e yükseldiği açıklandı.

Venezüella’da büyük toprak sahipleri, petrolün üretimde ve ekonomide sahip olduğu işlevden yararlanmak üzere kentlerde yatırım yapmaya yönelirlerken, tarımsal üretimin ulusal gelir içindeki payının düşmesine ve tarımsal emekçi nüfusun üretimden koparak, 1960 lı yıllarda %55 civarında olan kırsal işsizler kitlesinin büyük bir kesiminin kent “varoşları”na taşınmasına yol açmışlardı. Petrol işletmeciliği ve gelirleri üzerinden kalkınmanın taşıdığı öncelik, petrol üzerinde hakimiyet mücadelesini kışkırtırken, onu “ulusalcılığın” önemli bir belirleyeni de kılmış; Venezüella egemenlerinin uluslararası sermaye ve ABD ile ilişkilerinin seyri üzerinde petrol sahipliği  ve petrol üzerinde denetim önemli bir rol oynamıştı. Bu bakımdan petrolün ulusallaştırılması ya da petrol gelirlerinin ileri sürüldüğü gibi “kamu hizmeti ve emekçiler yararına kullanılması”, hem işbirlikçi kesimleri hem de ülke kaynaklarını yağmalama olanağını onlar aracılığıyla daha ileriden elde eden Amerikan tekellerini daha kapsamlı saldırılar için harekete geçirdi.

Venezüella sermayesinin örgütü FEDECAMARAS, kendi çıkarları ve tercihlerinin devlet politikası olarak şekillenmesi için, Amerikancı darbelerin temel bir  dayanağını oluşturan bir güç olarak hareket etti. Petrol gelirlerinin bir kesiminin kendisine aktarılmasıyla gücü ve olanakları artan sermaye ve örgütleri, devletin yönlendirici etkin gücü olmasıyla petrol gelirlerine sahip olması arasındaki bağın farkında olarak, 1980’lerden itibaren hızlanarak gelişen uluslararası sermayeye eklemlenme hamleleri ve politikalarını, devletin ‘kamusal işletmecilik’ konumunun zayıflamasıyla birlikte petrol üzerindeki denetimin de dolaysız olarak kendisinin eline geçmesi ve uluslararası sermaye ile ilişkilerin buna göre belirlenmesi için baskıyı artırdı.

Chavez 1998 sonlarında devlet başkanlığı seçimini kazanmasının ardından ilk olarak Anayasal değişiklik için “Kurucu Meclis” toplama ve referanduma gitmesiyle halkın desteğini daha fazla görmeye başladı. Onun deyişiyle “Bolivarcı Anayasa” kabul edilmişti ve bu anayasaya dayanarak ilerlenebilirdi! “Bolivarcı Cumhuriyet”e halk desteğinin bu artışı sonraki süreçte yaşanan saldırılara karşı Chavez’in etrafında koruyucu çember örmesinde etkili oldu ve bu anayasada, yerli ve yurttaş haklarının öne çıkarılması, “katılımcı demokrasi”den söz edilmesi ve onun “kooperatifler ve işçilerin işletmeleri özyönetimi”yle ilişkilendirilmiş olması, uluslararası düzeyde dayatılan kapsamlı ve çok yönlü saldırılara karşı bir tutum olarak ortaya çıkmıştı. Bu anayasanın bir önceki başkanlık seçimlerinde oy kullanmış olanların %20 sinin istemi halinde devlet başkanının “geri çağrılma hakkı”nı içermesi demokratik bir tutuma işaret ediyor ve destek görüyordu. Eski sosyalist ülkelerdeki halkın ve işçi sınıfının kendi temsilcilerini dolaysız seçme ve gerekli gördüklerinde görevden alma hakkına sahip olmaları dışında böylesi bir uygulama kapitalist ülkelerin hiçbirinde söz konusu olmamıştı. Geri çağırmanın bir hak olarak halka tanınması halkın ilgisi ve desteğini sağlamıştı.

Chavez hükümetinin toplumsal dayanağını oluşturan emekçilerin önemli bir kesiminin örgütsüz oluşu, sendikalarda örgütlü işçilerin sendika liderlerinin sermaye yanlısı politikaları nedeniyle yeterli düzeyde mücadelenin önüne çıkamamaları ciddi bir sorun oluşturmaktaydı. Önceki yıllarda öngörülen ekonomik programlarda her ne kadar “sosyal harcamaların artırılması ve gelir dağılımının yeniden düzenlenmesi”nden söz edildiyse de, gelişme uçurumun büyümesi ve ihracatı artırma adına emek verimliliğinin ve üretkenliğin artırılması, ama sosyal hakların budanması ve temel ihtiyaç maddelerini karşılama olanaklarının daha fazla sınırlanması yönünde olmuştu. 1990’larda ücretlerin düzeyi 1950’ler seviyesine gerilemiş; 1980-90 arası dönem için ise gerileme %40’lar düzeyini bulmuştu. Bir öteki sonuç sendikalarda örgütlü işçi sayısının düşmesiydi. ILO verilerine göre sendikal işçi oranı 1988’de %26.4 iken, 1995’te %13.5’a gerilemişti.

Chavez bu durumu gördüğünden, işçilere kapitalist işletmelere el koyma ve kolektif işletmeciliği geliştirme çağrısı çıkarmış; 2002-2003 yıllarında kapitalistlerin Amerikancı uşak takımıyla birlikte ilan ettikleri iki aylık grevi kırmak üzere işletmelere el koyma tehdidi savurmuş ve bu tehdit etkili olmuştu. Chavez, bugün de bu dezavantajı, işçi ve emekçilerin bazı sosyal-iktisadi taleplerini karşılamaya çalışarak, petrol başta olmak üzere enerji kaynaklarını milleştirme politikası izleyerek kendi lehine çevirme politikasını sürdürüyorlar. ‘Chavista hareketi’nin, “Movimiento Quinta Pepublica”(Beşinci Cumhuriyet Hareketi)nin güç aldığı dayanak da budur.

Chavez’in, petrol gelirlerinin “bölüşümü”nü halkın ve ülkenin çıkarlarına uygun yeniden ayarlayan politikasına karşı, egemen burjuvazi, 2002 de genel grevlerle, petrolde sabotaj ve kapatma girişimleriyle bir karşı saldırı başlattı. Darbenin arkasında büyük iş çevreleri, ordunun üst kademeleri, Katolik kilisesi ve sermaye basını vardı. Sermaye basınının “bir milyon Chavez muhalifinin sokakları fethettiği”ni propaganda ettiği günlerde, milyonlarca Venezüellalı Caracas’ın yoksul mahallelerinden yürüyüşe geçip Chavez’e sahip çıkmışlardı. Büyük burjuvazi bir kez daha ‘yabancı’ emperyalizmin uşağı olduğunu göstermişti. Nisan 2002’deki askeri darbeyi; 2002-2003’te sermaye ve üst bürokrasi ve Amerikan uşaklarının üç ay süren petrol sektörü lokavt ve grevleri izledi. Son olarak da ABD müdahalesinin belirgin bir hal aldığı 2004 “geri çağırma referandumu” dayatması geldi. Buna karşın, O, ABD emperyalizmi, İMF, sermaye, ordunun bir bölümü ve devlet üst bürokrasisinin ortaklaşa saldırıları karşısında, emekçilerin desteği ve direnişiyle iktidarını koruyabildi. Halk, Başkanlık seçimlerinde yaklaşık % 70’lik oy desteğiyle Chavez’in yanında yer almıştı. Eğitim, sağlık ve gıda alanındaki kazanımları korumak ve yönetmek için “mahalle komiteleri” oluşturuldu; işlenmeyen topraklarla bazı fabrikalar kamulaştırıldı ve yasalarda bu yönde değişikliklere gidildi. “ABD işgali tehdidine karşı halktan 1 milyon kişiyi kalaşnikoflarla silahlandıracaklarını” açıklayan Chavez bir halk iktidarı fikrinin güç kazanmasına da kaçınılmaz biçimde zemin hazırlamaktaydı ve Amerikan emperyalizminin şimşeklerini daha fazla üzerine çekmesinin nedenlerinden biri de buydu.

Chavez “Bolivarcı devrim” ve “birleşik Latin Amerika” söylemini bugün de sürdürmekte ve anti Amerikan mücadelede ilerlemek üzere Latin Amerika’nın burjuva devrimci önderlerinden Simon Bolivar’ı, örnek gösterip onun yolunda ilerlemek gerektiğine dikkat çekmektedir. *(*dipnot :Latin Amerika’da çok  sayıda örgüt, parti ve aydın, Simon Bolivar’ın neredeyse 200 yıl önce, oluşturulması için çaba gösterdiği “birleşik Latin Amerika” düşüncesini paylaşmaktadır. Kapitalizm koşullarında ve ulus-devletlerin varlığı ve rekabeti nedeniyle gerçekleşmesi neredeyse olanaksız olan bu düşünce, eğer onlar da isterlerse, ancak işçi sınıfı ve emekçilerin bir devrimci cumhuriyeti altında gerçekleşebilecektir.) Bolivarcı devrimin unsurlarından biri de, tarım devrimiydi. Venezüella geniş bir tarım toprağına sahip olmasına karşın, gıda ürünlerinin yüzde yetmişini ithal ediyordu. Bunun nedenlerinden biri de, ekili toprakların yüzde seksenini elinde bulunduran çok küçük bir azınlığın(%5), bu toprakları çoğu kez ekmeden bırakmalarıydı.  Chavez Ağustos 2004 referandumundan sonra, “Gerçek bir kanser olan bu tarihsel sorunla yüzleşme vakti gelmiş bulunuyor. Bu devasa toprak sahipliği mevcut oldukça hiçbir kalkınma projesini ilerletmemiz mümkün değildir” diyordu.  Ocak 2005’de “Latifundiaya karşı mücadele ve zafer bu devrimin oksijenidir, halkın hayatının temel bir parçasıdır” diyerek, 19. yüzyılın büyük köylü lideri Zamora’nın adını taşıyan bir kararnameyle topraklarını tamamen nadasa bırakan veya genellikle az kullanan büyük toprak sahiplerini hedef aldı. Ocak 2003’te Porto Allegre Sosyal Forumu’nda yaptığı konuşmada dört yılda yirmi milyar dolar dış borç ödediklerini belirterek, “Bu işleyiş gayrı ahlâkidir” diyen ve IMF’nin kaldırılması çağrısında bulunan Chavez’in göreve başladığı anda devletin dış borçlarını ödeyeceğini belirtmesi ise, onun çelişkilerinden biriydi.

Ayaklanan kitlelerin hareketinin zaaflarından biri, işçi sınıfı başta olmak üzere emekçilerin belli bir istikrar kazanmış örgütlere sahip olamamaları ve kendiliğinden patlamalar arasındaki ilişkiyi iktidarın zoralımı yönünde örecek bir yeteneği henüz gösterememeleriydi. Bu “eksiklik”, kitlelerin enerjisi ve gücünü dayanak edinerek işbaşına gelen parti ve liderlerin-Venezüella ve Chavez’in durumu yukarıda değinildiği gibi, bazı farklılıklar taşımaktadır- kapitalizme özgü politikaları sürdürmelerinin de başlıca etkenlerinden biriydi.

 

PROTESTO VE AYAKLANMALARIN BAZI ETKENLERİ

Latin Amerika 1980’lerde “neo-liberalizmin laboratuarı” olarak alındı. ABD destekli askeri-faşist diktatörlüklerin 70’li 80’li yıllarda hüküm sürdüğü; işçi-emekçilere ve yerli halklara karşı azgın terörist politikaların uygulandığı; devrimci işçi örgütlerine ve emekçi hareketine büyük darbelerin vurulduğu bir “laboratuar”! Bu süreç, tüm öteki ülkelerde görüldüğü gibi, politikayı sağ-reformist ve düzen içi platformlarda yürütme ya da kitlelerin gücü ve örgütlenmesini önemsemeyen sol-terörist anlayışlara da zemin hazırlıyordu.  1959 yılındaki Küba devrimi saklı tutulduğunda, 70’li 80’li yıllarda El Salvador, Guatemala, Nikaragua gibi ülkelerde ortaya çıkan silahlı mücadelelerle mevzi kazanan ilerici güçler, 90 lı yıllarda ABD’nin dünya çapındaki gerici saldırganlığı ve işbirlikçileri üzerinden elde ettiği mevziler sonucu önemli yenilgiler aldılar. Reagan yönetiminin „ölüm mangaları” aracılığıyla yürüttüğü saldırganlık sonucu yalnızca El Salvador’da 300 bin kişinin katledilmiş olması, Nikaragua’da Sandinistlerin kazandıkları mevzilerden geriye atılmaları,Şili’nin yanı sıra, Arjantin, Uruguay gibi ülkelerde de işbirlikçi iktidarların uyguladıkları kanlı şiddet politikaları sonucu „solun liberalizasyonu” için gerekli koşullar oluşturuldu. Nikaragua’da Sandinistaların kazandıkları iktidarı 1990’da kaybetmeleri, Sandinist liderler tarafından “antiemperyalist devrimler döneminin sona ermesi” olarak teorize edildi. S.B’nin kapitalizme eklemlenmesi ve Doğu Avrupa halk demokrasilerinin çökmesiyle birlikte bu durum, devrim için mücadelelerin yadsınması ve liberal, sistem içi değişikliklerle yetinen bir çizgiye geri çekilmenin gerekçesi oldu.  “Sosyal devletçi uygulamalar”ın “zararları” üzerine burjuva vaazı, özelleştirme ve toplu işten çıkarmaların gündeme gelmesiyle birleşince, mücadelede belediyeler ve yerel yönetimlerin istihdam sağlama ve çevre korumacılığı gibi “görevleri” öne çıkarılarak, özelleştirme politikalarına karşı durulmaya çalışıldı.

„Sol”, küçük burjuva akımların „liberal demokrasi” sınırlarına çekilmesini içeren „daha adil ve eşitlikçi” hedeflere ulaşmaya indirgendi ve „devrimci mücadele”nin sistem sınırları içinde kalmasını sağlamak üzere, proletaryanın sistem değiştirici devrimci özne olmaktan çıktığı propagandasının bu kesimler içinde de etkili olması için yoğun bir kampanya yürütüldü.

İşçi sınıfı devrimi ve ona dayalı dönüşümlerle emekçi sınıfların sermayeden bağımsız politik mücadelesinin “olamaz” ve “olanaksız” ilan edildiği ‘90’lı yıllarda askeri diktatörlüklerce büyük darbeler vurulan Latin Amerika ‘sol’u da bazı devrimci-Marksist örgütlenmeler ayrı tutulduğunda, bu toplumsal ve politik tahribat üzerinden ve burjuva liberal ya da ‘sol’ kabullerin etkisi altında yeniden şekillenmekteydi. Liberal “sol”culuk, Sandinistlerin Nikaragua’da iktidarı yitirmeleri ve El Salvador  gerilla örgütü FMNL’nin Amerikancı kontra taktikleri ve saldırıları sonucu aldıkları yenilgilerden çıkarılan “anti-emperyalist devrimler çağının kapandığı” safsatasını da dayanak ediniyor, işçi-emekçi iktidarı için mücadeleyi “yararlı” ve “gerekli” görmüyor, dahası bunu başarılabilir de bulmuyordu. Oysa Latin Amerika pratiği, iktidar için mücadelenin sonuç almak üzere zafere ulaştırılabilir olduğunu kanıtlamaktaydı.

1980’lerden itibaren gündeme getirilip öncelikle İngiltere’de Thatcher, ABD’de Reagan eliyle uygulamaya geçirilen ve bağımlı ülkelere sosyal-ekonomik program olarak dayatılan mali-ekonomik ve sosyal baskı ve kısıtlama politikaları, ABD’nin, “arka bahçesi” olarak gördüğü Latin Amerika ülkelerinde de, işbirlikçi hükümetler eliyle pervasız bir biçimde uygulamaya geçirildiler. Özelleştirme; işsizlik ve yoksullaşmanın artışına ivme kazandırırken, kırsal bölge emekçilerinin topraktan kopuşu hızlandı. Bu durum işçi, işsiz, topraksız ve yoksul köylü kesimleriyle kentlerin küçük burjuva kitlelerinin yanı sıra “ulusal burjuvazi” kapsamında değerlendirilen kesimlerin de saldırının hedefine girmesi demekti. Toplumsal hareketin yasaları, onun nerede ne zaman ve nasıl gelişip ilerleyeceği ya da gerileyeceği üzerine birebir kestirmelerde bulunmaya izin vermemesine karşın, Venezüella ve Bolivya’daki gelişmeler beklenemez değildi. Bu tür tepkilerin öncelikle Venezüella’da,  bazı kitlesel uluslararası protestoların da öncelikle Seattle-Porto Alegre gibi şu ya da bu kentte meydana geleceğini önceden haber verecek kehanet elbette yoktu. Ama, emperyalist-kapitalist dünya koşullarında ve toplumsal sınıf ve güçler arası ilişkilerden hareketle, sömürülüp ezilenlerin; baskı altında ve hak yoksunluğu koşullarında tutulanların buna karşı mücadelesinin kaçınılamaz olduğunu; bu mücadelenin şu ülkede şu yönde, bu ülkede başka yönde ve değişen seyir içinde gelişeceğini; gelişmekte olduğunu belirlemek mümkündü; ve Latin ülkelerindeki bu gelişmeler karşısında şaşkınlık gösteren bazı liberal aydın çevrelerine rağmen, çelişkilerin giderek keskinleşmekte olduğunu; işsizlik, yoksulluk ve açlıkla karşı karşıya bulunan emekçilerin dünyanın hemen tüm ülkelerinde çeşitli biçimler altında mücadeleye yönelmekte olduklarını; bunun zorunlu olarak yaşanacağını, Marksistler olgu ve olayları irdeleyerek, hemen her zaman ortaya koymuşlardı. Uluslararası sermayenin ve büyük tekellerin 80’li yıllardan itibaren, dayattığı ekonomi politikalar; işçi ve emekçilerin yoksulluğa ve işsizliğe daha fazla sürüklenmesi; sosyal hakların budanması; ve politik-askeri baskılar ezilenleri hakları için başkaldırılara yöneltecekti.  Latin ülkelerinde yaşananlar her şeyden önce, toplumsal yaşamın ve sosyal sınıfların ilişkilerinin bu ‘zorunlu’ iç yasasıyla ilişkiliydi. Ezilen ve sömürülenler, üzerlerindeki baskıya karşın, yaşamlarının ağır yükünü daha fazla taşıyamaz olduklarını belirterek, artık yeter demeye başladılar. Sokaklara çıktılar ve giderek kalabalıklaşarak bir daha bir daha çıkmayı sürdürdüler.

Saldırılar sonucu geriye atıldıkları durumlar olmasına karşın, mücadele içinde örgütlenmenin yolunu buldular. Muhalif ve mücadeleci kitleler, uygulanan ekonomi politikaların kendilerini yoksulluğa ve açlığa sürüklemesine karşı sokaklara ve alanlara çıkıyor, kamu binalarını ve yolları işgal ediyorlardı. Anti emperyalist, özel olarak da anti Amerikan karakterdeydiler; emperyalist dayatma ve yağmaya karşı çıkıyorlardı. Yasal ‘sol’ partiler, işçi sınıfı ve kent ve kırın yoksullarının bu hareketine dayanarak işbaşına geldiler. Ancak kitle hareketi üzerinden işbaşına gelen ‘sol’ hükümetler ve devlet başkanları, Hugo Cehavez’in ve onunla dayanışma içinde Evo Morales’in farklı tutum ve politikaları ayrı tutulduğunda, „yeni bir uluslararası sosyal demokrasi oluşturma” yönünde liberal reformist ve uzlaşmacı yola girdiler ya da onu sürdürdüler. İş, toprak gibi taleplerin karşılanması iddiasıyla işbaşına gelmelerine karşın kitlelerin taleplerini „unutan” bu liberal ‘sol’ politikacı ve partiler, mali sermaye ve emperyalist gericilikle „köprüleri atmama” politikası izlediler.

Lula da Silva’nın ifedesiyle „küreselleşmeye insani bir yüz kazandırma” politikası izleyen bu yeni ‚solcu’ yönetimler, emperyalist ülkelerdeki reformcu sendikal hareketlerle de dayanışma içinde, „küreselleşme” olarak ifade edilen emperyalist „yeni düzen”e cepheden karşı çıkma yerine burjuvaziyle „uzlaşı” arayan bir tutum içinde oldular.

Böylece 90’lı yıllarda işbaşına gelen bu hükümetlerin emperyalist ve özellikle de ABD emperyalizminin dayatmalarına karşı mücadele yerine izledikleri evrimci uyum politikasıyla kitlelerin karşısına çıktıkları bir süreç yaşandı. Kitlelere, “sizlerin taleplerinizi doğru görüyor ve karşılamak üzere görev istiyoruz” diyenlerin önemli kesimi, sözlerinde durmayarak “neoliberal” diye tanımlanan emperyalist yağma politikalarını sürdürünce, yine kitleler tarafından - Lula’ya yapıştırıldığı gibi-, “hain” etiketiyle lanetlenerek hedefe kondular. Bu ‘yeni sol’ hükümetlerin hemen çoğu izledikleri kapitalist ve işbirlikçi politikalar nedeniyle emekçiler nezdindeki inandırıcılıklarını önemli ölçüde yitirmiş oldular.

1990’lı yıllar boyunca uyguladıkları ekonomi politikalarla kitleleri umutsuzluk ve güvensizliğe sürüklemişlerdi.  Halkın taleplerini karşılayacakları vaatleriyle yönetime gelen “sol” partilerin çoğu bazı demokratik adımlar atmalarına ve sosyal alanda bazı reformcu düzenlemeler yapmalarına karşın, kapitalist emperyalizmin uluslararası alanda uygulamaya soktuğu “yeni liberal” politikalarla aralarına kesin bir ayrım hattı çizmediler. ABD’nin, İMF gibi uluslararası kurumların ve büyük tekellerin dayatmalarına genellikle boyun eğen “liberal solcu” Latin hükümetleriyle devlet başkanlarının çoğunluğu (Lula da Silva, Lucio Guttierrez, Nestor kirchner) işbaşına geldiklerinden kısa bir süre sonra, onların istemleri yönünde uyguladıkları politikaları kapitalist koşullar ve “kurallar”la izaha kalkıştılar ve kapitalizmin kendi işleyişi içinde iyileştirilmesiyle kitlelerin taleplerinin karşılanmasını ve mali sermayenin spekülatif faaliyetinin sınırlanmasıyla kalkınma ve istihdam sağlayacakları iddiasıyla ortaya çıktılar; İMF ve uluslararası tekellerin yağmacı politikalarına denk düşen uygulamalarını, “sermayenin kaçıp gitmemesi için zorunlu” önlemler olarak gösterdi ve halk kitlelerini ‘başka yol yok’ söylemiyle oyalamaya yöneldiler. Latin ülkelerindeki gelişmeler bir yandan, özellikle Amerikan emperyalizmi ve İMF gibi mali sermaye kuruluşlarının bu ülkeleri kıskaca almasına ve kapitalist üretim ilişkilerinin işçi sınıfının saflarını kalabalıklaştırmakla birlikte işsizliği somut ve büyüyen tehdit olarak dayatmasının yanı sıra tarımsal nüfus ve küçük burjuva kesimler üzerinde de tahrip edici etkide bulunmasına duyulan tepkilerle ilişkiliydiler, diğer yandan bu ülkelerdeki gelişmeler, ulusal burjuvazinin çıkarlarını da koruyucu özelliklere sahip “devletçi” politikaların güç kazanmakla kalmayıp destek de görmüş olmasını ifade ediyorlardı. Bununla birlikte, bazı küçük burjuva muhalif parti ve örgütler bu gelişmelerin daha ileri sonuçlar doğurmamasını, “ enternasyonalist komünist önderlik eksikliği”yle gerekçelendirdikleri, bazı diğerlerinin de bu durumdan “21. yüzyıl sosyalizmi”nin “tarihsel sosyal dayanağını güçlendiren sonuçlar” çıkardıkları biliniyor.  Bunlar, Chavez ve son olarak Evo Morales’in “kalkınmacı devlet kapitalizmi” ya da „ulusal kalkınmacı reformlar” kapsamındaki kamulaştırma ve sosyal politikalarını “yukarıdan devrim”lerin başlamasına kanıt göstererek bu politikalardan “sosyalist program” çıkarmaya giriştiler. Meksikalı akademisyen Heinz Dietrich gibileri, “ küçük çiftçiler, sanayi işçileri ve esnafın güç kazanması ve böylece “sosyalizm için zeminin güçlendirilmiş olması”nı istiyorlardı.* (*dipnot: Dietrich, sözüm ona SB’nin kuruluş sürecinde, kapitalistlere nihai darbeyi vurmak amaçıl olarak ilan edilmiş;  işçi sınıfının gelişimi ve konumunu sağlamlaştırmaya hizmet edecek tarzda ve bilinçli ve kontrollü olarak kapitalist gelişmenin teşvik edilmesi-NEP politikasyla paralellikler kuruyor. Ama girişimi ve düşüncesi saçmadır. Meksikalı akademisyen Heinz Dietrich’e göre, “Venezuela’da yapılabilecek tek şey” devlet kapitalizminin geliştirilmesidir. Çünkü, “sosyalizme doğru adım atılması yönündeki diğer tüm girişimler bugünkü koşullar altında sistemin hızla çökmesine yol açacaktır.” )

Anti emperyalizm ve özellikle de anti ABD’cilik, Venezüella’da Rafael Caldera, Arjantin’de  Fernando de la Rua, Meksika’da Vicente Fox,Şili’de Ricardo Lagos’un işbaşına gelmelerinde rol oynarken, bu başkanların yönetimindeki hükümet ve devlet politikasının emekçilerin taleplerine aykırılığı da onların yönetimden alaşağı edilmelerinin etkeni oldu. Kısa bir süre önce(6;7 Haziran-2006) parlementoya baskın düzenleyen emekçilerin eyleminde ortaya çıktığı gibi, başta Topraksızlar hareketi olmak üzere işçi ve emekçiler, Lula ve Brezilya İşçi Partisi’ni, „sözünde durmamak” ve emekçilerin desteğini almak amacıyla yapılacağı ilan edilen „kamulaştırma”yı yapmamakla suçlayarak protestolarını sürdüreceklerini ilan ettiler. Arjantin, Brezilya, Ekvador ve Bolivya’da işçi ve emekçilerin ABD işbirlikçisi hükümetleri devirerek işbaşına getirdikleri bu yeni hükümetlerle devlet başkanları oysa, eğer kitlelerin taleplerine uygun hareket etselerdi, halkların desteğini görmeye devam edeceklerdi. Çünkü onların işbaşına getirilmeleri esas olarak büyük kitlesel protestolarla onların ‚sandığa yansıması’ sonucu gerçekleşmişti. Latin Amerika ülkelerinde topraksız ve yoksul köylülerin mücadelenin en önemli güçlerinden birini oluşturmaları, bu ülkelerin sömürgecilik ve kölelik dönemiyle ilişkili ve oradan miras olarak alınan “toprak sahipliği düzeni”yle bağlantılıdır. Kanada York Üniversitesi öğretim üyelerinden Gregory Albo’nun belirtiğine göre, toprakların %80’i toprak sahiplerinin %5 gibi küçük bir kesiminin elinde bulunmaktadır. Küçük toprak sahiplerinin elinde ise ancak %5 gibi küçük bir bölüm bulunmaktadır. Bu büyük uçurum  nedeniyledirki  kırk yıla yakın bir süredir toprak için mücadele Latin ülkelerinin gündemindeki yerini korumaktadır.  Çeşitli hükümetler döneminde “reformlar”dan söz edilmiş olmasına karşın, bu doğrultuda sözü edilir bir değişim yaşanamamış ve topraksız ve yoksul köylü nüfusu zamanla daha da artmıştır. Venezüella’da Chavez yönetiminin işbaşına gelmesiyle birlikte “toprakların yeniden dağıtılması”nı öngören bir yasa çıkarılmış ve 2.5 milyon hektarlık toprak dağıtımı yapılmıştır. Ancak büyük toprak sahiplerinin ellerindeki topraklar özel mülk konumunda olmaya devam etmektedir. Lula, topraksız köylülerin istemlerini gözardı etmiştir. Toprak için mücadele haliyle güncel ve önemlidir.

Latin Amerika’daki gelişmeler elbette uluslararası olay ve olgulardan soyutlanamaz. Avrupa’da ve Asya’nın Çin, Hindistan gibi önemli ülkelerindeki gelişmeler, bu ülkelerin emekçi yığınlarının kapitalist sömürü çarkına daha fazla çekilmeleri, ve onun da bir etken olarak rol oynadığı emperyalistlerarası rekabetin kızışması, Amerikan emperyalizminin rekabette en saldırgan ve yayılmacı güç olarak önü tutmaya devam etmesi, bu kapsamda ABD’nin Latin halklarına daha fazla baskı ve müdahalede bulunması ve buna karşı anti-emperyalist ve demokratik mücadelelerinin yükselmesinde değişik düzeylerde rol oynamıştır. Üretimin ve sermayenin uluslar arasılaşmasının  muazzam ilerleyişine, saldırıların, yoksulluk, işsizlik ve açlığın uluslararası boyutlarda büyük artışı eşlik etmiş; kapitalist ‘ilerleme’ işin ve işçi kitlesinin parçalanmasını, kitlesel işsizlik ve yoksullaşmayı en önemli olgulardan biri olarak bütün bölge ve ülkelerde gündeme getirmiştir.

Bu, bir yandan sanayi işçilerinin saflarında dağınıklığa yol açarken öte yandan kapitalizmin “dünün kırları” ya da düne kadar dünyanın kırları olarak görülen ülkelerin geniş topraklarındaki gelişmesiyle işçi sınıfı saflarına yeni yüz milyonların katılmasını sağlamış ve uluslararası alanda mücadelenin daha güçlü yürütülmesinin sosyal-sınıfsal dayanağını güçlendirmiştir. Böylece, proletaryanın ve emekçilerin kurtuluşu için koşullar bugün daha da olgun hale gelmiştir. Bu gelişme, burjuvazi ve ideologlarının sınıfları ve mücadelelerini, dolayısıyla devrim ve kurtuluşu “tarihte kalmış” ilan eden propagandası bir yana bırakıldığında, kendilerini Marksist sayan bazı ‘sol’ liberal ve Troçkist yazar ve çevre tarafından da, işçi sınıfının devrimci tarihsel misyonunun “son bulduğu”na, artık herhangi bir sınıfa bağlanmayan geniş ve heterojen muhalif hareketlerin değişimin ve devrimin temel gücü haline geldiğine kanıt sayılmıştır. Bunların bir kısmı, Latin ülkelerindeki gelişmeleri ve Seattle-Porto Alegre-Cenova, Caracas vb kentlerde düzenlenen “sosyal forumlar” gibi “uluslararası protestolar”ı, bu tez ve görüşlerinin dayanağı olarak işlemeye girişmişlerdir.

Latin Amerika ülkelerinde son yirmi beş yıl içinde meydana gelen gelişmelerin bu ülkelerde daha önceki dönemlerde yaşanan olaylar ve gelişmeler üzerinden, onların da etkeni oldukları sorun ve gelişmelerle bağlantılı olarak ortaya çıkmaları, “eşyanın tabiatı gereği”dir. Kapitalizmin bu ülkelerdeki gelişmesi ve özellikle Amerikan emperyalizmi bağlantılı dayatılan politikalar ve uygulamaya konan saldırılar kaçınılmaz biçimde son yirmi yılın gelişmeleri üzerinde etkili olmuşlardır. Sosyal kazanımlara uluslararası düzeyde yöneltilen saldırılar; ücret ve maaşların işçi ve emekçiler aleyhine yeniden düzenlenmesi, çalışma ve iş koşullarının sermaye yararına “esnekleştirilmesi”; işsizliği ve yoksulluğu körükleyen özelleştirmelerin genel bir politika haline getirilmesi; ve siyasal zor ve baskı son yirmi-yirmibeş yılda kapitalizm savunucularıyla bir kısım “solcu”nun adına “neoliberalizm” dedikleri emperyalist-tekelci ve oligarşik barbarlığın, hiç te liberal olmayan dayatmaları oldular. Bu saldırı ve dayatmaların askeri diktatörlük altında yönetilmeleri neredeyse “Latin klasiği” haline gelmiş ülkelerde, siyasal baskılara yönelen halk öfkesiyle birleşerek genel kitle protestolarına ve isyanlara yol açması; bu bakımdan denebilir ki, beklenemez ve olağanüstü bir gelişme değildi. Latin ülkelerinde yaşananlar devrimin karşıdevrimi ve karşı devrimin devrimi “örgütleyerek gelişmesi”nin sınıflara bölünmüş tüm toplumların özellikle de kapitalizmin olgularından biri olduğunu bir kez daha doğruladılar.

Sosyalizmin ve sosyalist Sovyetler Birliği’nin kapitalist emperyalizme entegre olması, demokratik halk cumhuriyetlerinin aynı doğrultuda emperyalist dünya sistemine eklemlenmeleri ve işçi sınıfı hareketinin uluslararası düzeyde işbirlikçi sendikal çizgi ve “dönek” ve revizyonist-reformist işçi partileri eliyle geriye çekilişi ya da yenilgisi, mali sermayenin ve uluslararası tekellerin saldırısına alan ve olanakları daha fazla açarken, Latin Amerika ülkeleri, ABD emperyalizminin “arka bahçesi”nde olmaları nedeniyle, uluslararası saldırılar açısından “bir laboratuar” işleviyle daha kolayca  yükümlendirildiler. Mali sermayenin bu ülkelerdeki faaliyeti, halkların yoksullaşması ve işsizliğin devasa boyutlara ulaşmasının da önemli etkeniydi. Dayatılan ve bağımlı ülkelerin kaynaklarının uluslararası tekellerin çıkarlarına uygun biçimde kullanımını daha yoğun olarak gündeme alan ekonomi politikaları “reform”, “modernleşme” ya da “rasyonelleşme” gibi, kitleler bakımından da ilgi çekici ve tepkileri azaltıcı kavram ve sözcüklerle tarif edilirken, bu politika ve uygulamalar kapitalist krizin emekçiler açısından daha da yıkıcı sonuçlar doğurmasına ve büyük kapitalistlerin servet ve sermayeleriyle büyük toprak sahiplerinin rant gelirlerinin büyümesine yol açtılar.

Hemen tüm ülkelerde gündeme getirilen bu ekonomik-sosyal politikaları gerekçelendirmek için kullanılan ve “devlet müdahaleciliğinin son bulması, devletin ekonomiden çekilmesi ve sadece gerekli ‘altyapı’ koşullarını sağlaması, serbest piyasa kurallarının işlemesine olanak sağlaması” biçiminde propaganda edilen kapitalist tekelci görüşler, “bütçe açığının giderilmesi, hiper enflasyonun önlenmesi ve verimsizliğin giderilmesi” söylemiyle birleşerek etkili olmuş; özel büyük kapitalist işletmeler bu politika sonucu karlarını daha da artırmışlar, bu propagandanın yanıltıcı etkisi altındaki kitleler ise, yoksullaşma, işsizlik ve açlığın büyümesiyle ve ancak sürdürülen saldırıların açık sonuçlarıyla karşı karşıya geldiklerinde protestolara ve isyanlara koyulmuşlardı. İşçi ve emekçiler için “devlet müdahaleciliğinin kalkması ya da zayıflatılması”, aslında bir aldatmacadan ibaret olmasına; kapitalistlerle işçiler arasındaki mücadelede devlet burjuvazinin bir sınıf aygıtı olarak ve onun hizmetinde işlev görmesine; ve ekonomiye müdahalede burjuva devleti açısından herhangi bir kesinti ya da işlevsizlik söz konusu olmamasına karşın, bu iddialar ileri sürülmüş ve ne yazık ki belirli oranda inandırıcı da olabilmişlerdir. Oysa devlet, emperyalist tekelleşmenin kazandığı güç üzerinden etkinliğini ve merkezi askeri örgütlenmesini daha da  güçlendirmiş; sosyal yaşama, politikaya ve ekonomiye müdahalesi de artmıştır. Latin ülkeleri gibi askeri diktatörlükler “geleneği”nin yaşandığı ülkelerde ise devletin etkisi ve rolü daha da vahşi biçimlerde süregelmiştir. “Yarı Kıta”nın çok büyük bir kesiminde Amerikan uşağı diktatörlükler uzun on yıllar boyunca halklara kan kusturdular ve Latin halklarının ayaklanmalarında, bu vahşi dikta yönetimlerine duyulan öfke özel bir rol oynamıştır.

Devlet sermaye ilişkisi, sermayenin bir “toplumsal ilişkiler ağı” olması ve oluşturmasına bağlı olarak devletin de burjuvazinin (günümüzde esas olarak tekelci burjuvazi) işçi ve emekçiler üzerindeki sermayenin aygıtı olması nedeniyle, devlet etkinliği güç kazanmış ve her alanda her düzeyde ancak emekçilere karşı olmak üzere işin içinde olmaya devam ede gelmiş; “devletin rolünün azaldığı, devletin zayıfladığı” söylemleriyle burjuva devlete karşı mücadelenin zayıflatılması hedeflenmiş ve bu önemli ölçüde başarılmıştır.

Latin ülkelerinde kapitalist kalkınma politikaları, emekçilerin tüketim gücü ve olanaklarının sınırlandırılması pahasına izlenmiş; bu politikalar sonucu küçük ve orta boy işletmecilik tüketim malları üretimi temlinde belirli oranda gelişmekle birlikte tekellerin hakimiyeti ve dayatması sonucu iflasa sürüklenen ve tasfiye olan işletmeler çoğalmış; sanayi ve tarımsal alanda mülkiyet araçlarından yoksunluk artmış, bu da topraksız, işsiz yoksul kitlelerin saflarını daha da genişletmiştir. Son yirmi-yirmi beş yılda, üretimin ve pazar ilişkilerinin uluslararası sermayenin çıkarlarına ve ihtiyaçlarına uydurulması sonucu devlet bütçeleri sermayenin gelirlerini artırma yönünde yeniden ayarlanmış, bütçe açıklarının kapatılması ve borçların ödenmesini esas alan ve haliyle emekçilerin yoksulluğu ve yoksunluğunu artıran politikalar yoğunlaştırılmış; bu da topraktan ve çalışma olanaklarından yoksunluğu daha fazla artırmış; sosyal hakların gaspını ve emekçi gelirleriyle işçi ücretlerinin düşürülmesini getirmiştir.

Bütün bu politikaların uygulanmasının burjuva gerekçesi “istikrar içinde kalkınmanın sağlanması” olmuş; bağımlı ülkelerin ekonomisinin uluslararası tekellerin çıkarları yönünde yeniden düzenlenmesi “yapısal uyum programı” olarak ifade edilmiş; “kalkınma”, ekonominin tekellerin rant gelirlerini artırmasına uyarlanmasını ve ülke kaynaklarının yağmalanarak dışarıya aktarılmasını içermiş ve gelinen yerde bu doğrultuda büyük adımlar atılmıştır. Dayatılan tekelci politikaların kitlesel tepki ve öfkeyle engellenmesine önlem olarak da politik baskılar artırılmış ve onların “serbest piyasa kuralları gereği oldukları” yalanı imal edilerek kitle iletişim araçları üzerinden propaganda edilmiştir. “İstikrar içinde kalkınma” iddialı “yapısal uyum programları” “gelir dağılımı”nı daha fazla bozmuş zengin-yoksul uçurumunu büyütmüş, üretim araçlarından yoksun kalarak kentlerin kenar semtlerine yığılan kitleleri artırmış, işsizliğin kitlesel olarak artışına yol açmıştır. Bunun yanı sıra devlet bütçelerinin açıklarıyla dış borç miktarlarında artış devam etmiş; İMF-Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü’nün dayatmalarıyla borç ve faizlerini ödeme bu ülkeler hükümetlerinin öncelikli işi haline gelmiştir. Sonuçta, ekonominin yıllık büyüme oranlarındaki dengesizlik büyümüş, oran önceki on yıllarla kıyaslandığında, %5.8’lerden 1980-90 arasında ortalama olarak %-1.8’e; ve 1990-98 yılları arasında ise %1.0’a gerilemiştir.

İşin ve çalışmanın “esnekleştirilmesi” uygulaması, işçilerin sendikal ve politik örgütlenmesine darbe vurmuş, sendikaları ve işçi ve halk partilerini zayıflatarak örgütlü yapılarını zaafa uğratmış, sendika bürokratlarının “mücadelesizliğe” sürükleme gayretleriyle dayanışma ve mücadeleleri zaafa uğrayan işçiler içinde, sendikalı olanlar bu durumu bir ayrıcalık olarak değerlendirmeye başlamışlar ve yaygın işsizler kitlesiyle kent yoksullarının yedek işgücü olma baskısı altında, sınıfın iç bölünmesi burjuvazi tarafından emekçilere karşı bir koz olarak değerlendirilmiştir. Devletin “kamusal hizmet alanı”na ayırdığı bütçe payı ve yatırımlar kısıtlanmış; eğitim, sağlık ve konut alanındaki destekler kaldırılıp bu hizmetler tümüyle kapitalistler arası rekabete ve özelleştirmeye açılmış ve “toplumsal ortak hizmetler alanı”na ilişkin politikalar sermaye yararına yeniden düzenlenmiştir.

Bu süreç, sosyal hak yoksunu, işsiz ya da sendikasız ve sigortasız çalışan büyük bir emekçi yığının oluşmasına yol açmış ve bu da kapitalist yeniden yapılanma ve yapısal uyum politikalarına halk tepkisinin önemli oranda bu kitle içinden yükselmesine yol açmıştır. Uygulanan ekonomi politika tarımsal nüfusun çok büyük kesimlerinin topraktan koparak kentlere akmasına, küçük ve orta boy kapitalist işletmelerde iflasa sürüklenme ve işsiz kalmanın artmasına neden olmuştur. Mali sermayenin spekülatif faaliyeti ve rant gelirleri büyümüş; bütçe açıklarının kapatılması için uygulanan sosyal harcamaları kısıtlama politikası, emekçilerin satın alma güçlerinin daha fazla sınırlanması ve düşürülmesini getirmiş; bu da yoksulluk ve yoksunluğu artırmıştır. Böylece artan işsizlik, yoksulluk, açlık, sosyal hak yoksunluğu ve politik baskılara karşı biriken öfke, halkları isyana sürüklemiş, bu saldırılara karşı, işsizler hareketi (piqueteros)ın direnişleri, mahalle meclislerinde örgütlenen emekçilerin eylemleri, fabrika işgalleri ve ayaklanmalarla ortaya çıkmışlardır.

Bir diğer olgusal özellik, latin halklarının sömürgecili tarihte yaşadıklarını bir kez daha yaşamak istememeleridir. “Latin Amerika ülkeleri halklarının Simon Bolivar’ın ulusal kurtuluşçu politikalarını örnek almalarında ve emperyalist dayatmalara karşı ortak bir tutum göstermeye yatkın olmalarında “Alt Kıta”nın yabancı istilacılar tarafından baskı altına alınması, kaynaklarının yağmalanması ve yerli nüfusun kırımdan geçirilmesi gibi “tarihsel ortak geçmiş” önemli bir rol oynuyor. Bu, Chavez’in “Bolivarcı Devrimi Sürdürme” girişimi ve çağrılarında da etkili olmaktadır. Çünkü Latin Amerika’da yoksulluk, işsizlik ve açlık kapitalist üretim tarzına ilişkin olmakla birlikte, uluslararası tekelci sermaye ve büyük emperyalist güçlerin-kıtada özel olarak ABD’nin- sermaye ihracı üzerinden değer aktarımı ve kaynak yağmasıyla da dolaysız bağlıdır.*(*dipnot: Kimi Trockist yarı Troçkist iktisatçı ve politikacılar, emperyalist devletlerle uluslararası tekellerin bağımlı ülkeler üzerindeki baskısı ve sömürüsünü göz ardı edip, emperaylist baskı ve yağmaya işaret edilmesini “yerli sermayenin gücünün ve sömürüsünün küçümsenmesi ya da görmezden gelinmesi” saymalarına karşın, bu ilişki Latin ülkeleri ve gerçekte tüm bağımlı ülkeler için temel etkenlerden biridir. Bu gibileri emperyalist ülkelerle bağımlı kapitalist ülkeler arasındaki farklılıkları ya görmezden gelmekte ya da azımsamakta; Venezüella’da örneğin gündeme getirilen “ulusallaştırma” politikalarından haz etmeyerek onları sadece “yabancı egemenliğinden kurtuluş adına ulusal burjuvaziyle ittifak girişimi” sınırları içinde değerlendirmekte ve sınıf işbirliği sayarak reddetmektedirler. Anti emperyalizm böylece bu gibileri için önemsizleşmekte ve onlar sözüm ona sınıf mücadelesi adına proletaryayı emekçi ve ezilen dostlarının gücü ve desteğinden ve kendilerinin talepleri için mücadelede bir araya gelmeden yoksun kılmayı, özel bir “devrimci marifet” olarak öne çıkarmaktadırlar. Bunlar bir yandan Latin Amerika’daki halkçı gelişmelere methiyeler düzerek, özellikle “sosyal forumları” mümkün”başka bir dünya”yı kurmayla ilişkilendirmekte; ama öte yandan işçi sınıfının anti emperyalist yurtsever politikasını bir geriye düşüş, sınıfın sosyalist hedeflerinden sapma; ulusal ve demokratik mevziiye çekilme olarak değerlendirmektedirler. Keskin devrimci görünüm ardında, “ulusal kapitalizm”(!)i uluslararası mali sermaye ve tekeller sisteminden soyutlanıp “bağımsız” kategoriye sokmakta; “tek yönlü determinizm”i mahkum etme adına, kapitalizmin eşitsiz ve dengesiz gelişme yasası uyarınca ve kapitalist rekabet, pazar arayışı ve sermaye ve meta ihracı sonucu “ileri kapitalist ülkeler”in “geri ülkeler”deki gelişme üzerindeki etkisini ve o ülkelerdeki kapitalist gelişmeye dahil olmaları olgusunu göz ardı etmektedirler.)

Latin Amerika’daki gelişmeler neyi gösteriyor ya da çıkarılabilecek bazı sonuçlar

Küba devriminden sonra Latin Amerika ülkelerindeki gelişmeler devrimci işçi sınıfı partileriyle çeşitli ‘sol’ devrimci küçük burjuva grup ve çevrelerin gündemine daha özel bir yere sahip olarak girmişlerdi. Amerikan emperyalizminin Küba devrimini boğmak ve öteki Latin ülkelerindeki devrimci gelişmelerin önünü almak için yürüttüğü kuşatma, işbirlikçilerini yönetime getirme ve kontra güçler aracıyla bu ülkelerdeki emekçilerin mücadelesine karşı dolaysız olarak savaşma politikaları, Latin halkları içinde anti Amerikan duyguların güçlenmesinde rol oynuyordu.

Bugün, Latin Amerika ülkelerindeki kapitalist gelişmenin anti kapitalist bir mücadele için nesnel koşulların oluşumunu henüz sağlayamadığını ileri sürenler olduğu gibi, bu ülkelerdeki hareketin bir proleter devrimi yönünde ilerleme kaydetmemesini “komünist önderliğin yokluğu”yla izah edenler de bulunmaktadır.Yukarıdan beri ortaya konanlar bu iki iddianın da nesnel gerçeğe; ve hareketin bölgede ve uluslararası alandaki gelişmelerinin bugünkü durumuna aykırı düştüğünü gösteriyor.

Peki, emperyalizm işbirlikçisi hükümetleri birbiri ardına deviren ve IMF programlarını önemli oranda işlemez hale getiren kitlesel isyanlar, bu isyanlar üzerinden işbaşına gelen hükümetler ve “solcu” devlet başkanları; onların uyguladıkları “kamulaştırma-millileştirme reformları” ve Arjantin ve Venezüella başta olmak üzere Latin ülkelerinde kurulan “kolektif yerel organlar, komiteler ve konseyler”; Chavez’in sözcülüğünü yaptığı “Bolivarcı Devrim süreci” ve yine onunla birlikte birçok Latinli yazar ve politikacıyla Türkiye gibi ülkelerdeki küçük burjuva ‘sol’ çevrelerin geliştirdikleri “21. yüzyıl sosyalizmi” söylemi ve “uluslararası anti-emperyalist cephe” çağrıları; bütün bunlar neyi ya da neleri göstermiştir veya göstermektedir? Latin Amerika’nın Meksika, Arjantin, Brezilya, Uruguay, Ekvator, Venezüella,Şili ve son olarak Bolivya gibi ülkelerinde ortaya çıkan kitlesel ayaklanmalar, bu ayaklanmalardan güç alarak ve ayaklanan emekçi kitlelerinin taleplerini karşılayacakları vaadiyle seçimlerde büyük halk desteğiyle işbaşına gelen “sol” yada birçok yazar ve ‘ideolog’ tarafından tanımlandığı gibi “merkez sol” hükümetler; emperyalistler ve işbirlikçi yerli büyük burjuvaziyle her türden sözcü ve temsilcileri tarafından “başka alternatifi yok” denilerek ve “yeni bir düzen” olduğu ileri sürülerek uygulanan politikaların iflasını ya da geçersizliğini mi kanıtlamaktadır? Eğer öyle değilse,-ki öyledir- Latin Amerika’daki gelişmeler; halk ayaklanmaları, kimi ülkelerde “yerel meclisler” oluşumu ve özellikle Chavez’in ilan ettiği “sosyalizm için birlikte yürüme” ve “21.yüzyıl sosyalizmi” için mücadele çağrıları ve onun dayanakları olarak gösterilmek istenen “işçilerin işletmelere el koymaları” ne tür gelişmelerdir ve neyi ifade etmektedirler?

Çok açıktir ki, Venezüella’da Hugo Chavez’in işbaşına gelmesi ve Amerikancı ve işbirlikçi darbelere karşın halkın büyük desteğiyle başkanlık mevkiini koruması ve ardından halkla ilişkilerini güçlendirmesine hizmet edecek biçimde petrolü “millileştirme”si; işçilerin kapitalist işletmeleri ele geçirmelerini ve yönetmelerini teşvik etmesi ve yabancı tekelci işletmeleri daha yüksek vergi ödemeye zorunlu tutması vs uygulamalarla birlikte halkın kurtuluşunun kapitalizmde değil ama sosyalizmde olduğunu; bunun da  “21. yüzyılın sosyalizmi” ile gerçekleşeceğini belirtmesi, yalnızca ve haklı olarak işçi sınıfı ve emekçiler içinde değil, yalnızca Chaveze ve hareketine özel bir misyon yükleyen küçük burjuva “sol”, örgüt ve partilerin saflarında da değil, genel olarak tüm ülkelerin ilerici hareketi içinde heyecanla karşılandı.

Emekçi kitlelerin sistemden hoşnutsuzluklarını kitlesel güç gösterisiyle ortaya koymaları ve Venezüella gericiliğiyle ABD emperyalizminin darbe girişimlerini sokaklarda ve alanlarda  geri püskürtmeleri, kuşku yok ki ilerici-devrimci, emekten ve emekçilerin kurtuluşundan yana ve anti emperyalist her kişi, parti ve örgütü heyecanlandıran gelişmelerdi. Bu bir yana, Chavez’in söylemine ve bazı uygulamalarına bakıldığında, O, ‘daha ileri’ye gitmek istiyordu!

Chavez, 2005 Ocağında Brezilya’da Dünya Sosyal Forumu’nda yaptığı konuşmada, “Her geçen gün daha fazla inanıyorum ve hiç şüphem yok ki, pek çok aydının söylediği gibi, kapitalizmi aşmak zorunludur. Fakat kapitalizm kapitalizmin içinden değil, sosyalizm sayesinde, eşitlik ve adaletin olduğu gerçek sosyalizm sayesinde aşılabilir. Ama yine inanıyorum ki bunu demokrasi altında yapmak mümkündür, fakat Washington’un dayattığı tipte bir demokrasi değil” demekteydi. “Her şeyin başına, makineleri veya devleti değil insanı koyan, insancıl sosyalizm” diye devam eden Chavez, 1 Mayıs konuşmasında da, “Hedeflerimizi kapitalizmle başarmamız ya da bir ara yol bulmamız olanaksız. Bütün Venezüella’yı yeni yüzyılın sosyalizmi yolunda yürümeye çağırıyorum” diyordu.

Chavez’in uyguladığı program açık ki sosyalist değil Latin Amerikalı devrimciler Simon Bolivar ve Ezequiel Zamora’nın ulusal demokratik mirası üzerinden ulusal reformist ve devletçi bir programdı. Onun sözünü ettiği sosyalizm ise, burjuvazi ve onun üretim araçları üzerindeki kapitalist özel mülkiyetine karşı, iktidarın işçi sınıfı ve emekçiler tarafından alınması ve yeni bir toplum inşasını açıkça öngörmeyen, ‘hümanist’ ve “sınıflar üstü bir sosyalizm”di!

Hedeflerimize kapitalizm yoluyla ulaşmamız imkansızdır, orta yol aramak da mümkün değildir. ...Bütün Venezüellaları yeni yüzyılın sosyalizmine doğru birlikte yürümeye çağırıyorum” diyen Cehavez bu doğrultuda ne kadar kararlı davranacaktır ya da O gerçekten sosyalizm için mi mücadele etmektedir? Peki Amerikan emperyalizmi, Cehavez’in “Bolivarcı Devrim” politikasının “21. Yüzyılın sosyalizmi”ne “evrilmesine nasıl ve hangi karşı devrimci politikalarla karşı koyacaktır?

Her şeyden önce, Chavez, sosyalizmden söz etmesine, geleceğin sosyalizmde olduğunu vurgulamasına karşın, sosyalist bir programa sahip ve onun gerçekleştirme hedefi olan örgütlü bir partinin başında değildir. Onun ve politik-askeri çevresinin tutarlı anti kapitalist bir programı olmadığı gibi, “serbest piyasa ekonomisi” diye reklam edilen sistemin dışına düşen bir platformda olduklarını gösterir yeterli veri de en azından henüz yoktur. Chavez’in sürdürdüğü bağımsızlıkçı ve anti Amerikan tutum, esas olarak “ulusalcı”dır ve Latin Amerika’nın hemen tüm halklarının bağımsızlıkçı tutumuyla ‘mistik’ bir mertebeye çıkardıkları Simon Bolivar’ı ideolojik dayanak olarak almaktadır.

Anti kapitalist devrimci bir program her şeyden önce, politik iktidarın proletarya tarafından ve burjuva iktidarı alaşağı edilerek ele geçirilmesini; bu iktidar aracıyla artı değer üretimine meydan vermeyecek ve dolayısıyla da sömürüyü ortadan kaldıracak bir yeniden kuruluşun gerçekleştirilmesini öngörür ve içerir. Venezüella’da olan ise, petrol gibi bazı enerji kaynaklarının “ulusallaştırılması”; kısmi toprak reformu; sınırlı bir halk milisi örgütlenmesi ve işçilerin işletmelerin yönetimini ele almak yada işletme yönetiminde söz sahibi olmak üzere harekete geçirilmesidir. Dış ticaret ve bankaların kamusal denetim altına alınması, uluslararası tekelci sermayenin ülke içindeki faaliyetinin engellenmesi, tüm ekonominin merkezi planlamaya uygun olarak ve emekçiler yararına yeniden düzenlenmesi, ve tüm bunlardan da önce, işçi ve emekçilerin tüm devlet işlerinde tümüyle ve gerçekten söz sahibi olarak iktidarın gerçek sahipleri olması; burjuva devlet  makinesinin etkisizleştirilip lağvedilmesi vs, tüm bunlardan Venezüella ya da bugün herhangi bir başak ülke açısından söz etmek mümkün değildir. Chavezci program ve uygulamalar kuşkusuz, özel mülkiyetin belli biçimlerine sınırlı bazı darbeler vurmakta; “işçi Özyönetimi”ni çağrıştırır özelikler taşımakta ve “katılımcılığı ve dayanışmacılığı” geliştirmeyi öngörmektedir. Ama bunlar, kapitalizm koşullarındaki kimi reformcu girişimlerden ibarettir. “Katılımcılık”, “dayanışmacılık” ve  “özyönetim” kavramlarının sosyalizm ile ilişkisi ise, başta Lenin olmak üzere sosyalizmin büyük öğretmenleri tarafından ancak olumsuzlanarak ve karşıdan kurulabilmiştir.

Chavez tarafından “ulusallaştırma programı”na alınan petrolün Venezüella ekonomisinde “kilit bir yere sahip olması” nedeniyle, bu alandaki uygulamalar tüm ekonomi için etkileyici ve önemlidir. Ancak, petrolün tümü “devlet mülkiyeti”nde olmadığı gibi, “devlet mülkü”nü de politik-iktisadi ve sosyal koşullardan ve devlet aygıtının hangi sınıfın elinde olduğundan soyutlanarak değerlendirmek mümkün değildir. “Kamulaştırma” adına yapılanlar özel mülkiyete son verme anlamına gelmediği gibi, geniş biçimde uygulanma anlamına da gelmemektedir. Elbette, işletmelere el koyma, “kamulaştırma”, işletmelerin “kollektif yönetimi” çağrılarının, kaçınılmazlıkla işçi ve emekçileri bu doğrultuda daha ileri adımlar atmaya yöneltme ve fabrikaların, eğer sistemi değiştirmek üzere harekete geçer ve bunda başarı sağlayabilirlerse, partisi yönetimindeki işçiler elinde ve sömürüyü yok etmek üzere çalıştırılması fikrinin, fikir kıvılcımları şeklinde oluşmasına yol açma gibi bir etkisi de olabilecektir. Yani bu hareket ve mücadelenin içinden anti kapitalizmin çıkması olasılığı, Chavez’in kimliği ve ne olacağından bağımsız olarak vardır; ve eğer hareket bu yönde evrilirse, bu Latin ülkelerindeki anti emperyalist-anti ABD mücadele ve eğilimin daha da güçlenmesine hizmet edecektir.

Diğer yandan Chavez’in başını çektiği anti Amerikan hareketin ve mücadelenin belirli kimi özellikleri, hareketin geleceği bakımından da sorun teşkil etmekteydi. Chavez bunları söylüyordu, ama Venezüella’da burjuva devleti yıkılmamıştı; temel kurumlar ayaktaydı ve yalnızca onların işleyişi ve organizasyonunda bazı değişiklikler söz konusuydu. Orduda ve üst bürokraside Amerikancılar tümüyle temizlenememişti. Basın büyük sermaye şirketlerinin tekelindeydi ve Chavez’e ve hükümetine karşı bir tutum içindeydi.

Chavez’in politikası kent ve kır emekçilerinin iktisadi –sosyal ve politik bazı talepleriyle ulusal burjuva taleplerin savunusunu ve bağımsızlıkçı bir tutumu içeriyor. Cehavez-Morales gibi anti emperyalist halkçı politikalar izleyen Latin Amerikalı politikacıların bu tutumunun, ancak işçi sınıfı ve emekçilerin anti emperyalist ve anti kapitalist mücadelesinin gelişme ve yükselme koşullarında emekçilerden yana devam edebilir. Yani, kitlelere yönelik “popülist politikalarla ilerlemeye çalışan Chavez ve Morales’in devrimci bir rotada anti emperyalizmi ve halkçılığı sürdürmeleri ancak, bu doğrultuda kitlesel mücadelenin devamı ve yükselmesi sayesinde mümkün olabilir. Ancak böyle olması, Troçkist, “ultra solcu” grup ve kesimlerin, Latin Amerika’da “proleter devrim deneyleri yaşanmış ve ancak devrim proleter önderlik eksikliği nedeniyle başarısız kalmış”tır yönündeki görüşlerini ve onların “proleter devrimin Latin Amerika’da başarılı olamamasının nedenini “reformist kitlesel işçi partileri”nde aramalarını kuşkusuz, haklı çıkarmıyor.

Ayrıca kapitalistler,  Amerikancı büyük sermaye çevreleri, sendika kodamanları, askeri ve politik mekanizmanın örgütlü işbirlikçi kesimleri darbeci ve sabotajcı politikayı bırakmış değildirler ve bu iki kesim arasındaki mücadelenin nasıl sonuçlanacağı, emekçiler yönünden birinci olarak anti Amerikan yurtsever kesimlerin azim ve ısrarına ve ikinci olarak işçi sınıfının bu hareket ve mücadele içindeki tutumuna; devrimci öncü rolünü yerine getirip getirmemesine bağlıdır.Amerikan emperyalistlerinin Venezüella’daki gelişmelere darbeler ve dolaysız kontracı saldırılarla müdahale ettiği bir gerçektir. Bu müdahalelerin işgali içererek genişleyip genişlemeyeceği de henüz belirgin değildir. Ama Venezüella, onun için “çıban başı” olmaya devam etmektedir. Amerikan suç çetesi, Chavez yönetimini-ona şimdi Evo Morales’i de eklemiş bulunuyor- Latin Amerika’da “karışıklıklar yaratmaya çalışmak”la suçlamakta, Kolombiya’da CIA ve Pentagon denetiminde oluşturduğu paramiliter kontra güçler aracılığıyla Venezüella’da da, karışıklıklar çıkararak müdahale olanaklarını yaratmaya çalışmaktadır.  Venezüella’nın ekonomik ve politik yalıtılması Amerikan saldırı ve kuşatma politikasının önemli bir unsurunu oluşturmaktadır ve Chavez yönetimi bu kuşatılmışlığı yarmak için OPEC ülkeleriyle ve Çin ile ilişkilerini geliştirme çabasındadır. ABD’ne petrol ithalatı zorunluluğunu azaltmak, ekonomik kapasitesini genişletmek diğer girişimlerini oluşturmaktadır.

Latin Amerika ülkelerinin Chavez’in politikalarına desteği ise, Küba ve Bolivya dışında oldukça sorunludur. Kolombiya ve Peru yönetimlerinin düşmanca tutumları bir yana bırakıldığında, “dost” olarak görülen Lula yönetiminin tutumu da, hem bu yönetimin liberal kapitalist politikalara bağlılık göstermesi hem de Venezüella’nın petrol şirketleriyle ilişkilerini “ulusal çıkarlar yönünde” yenilemesi nedeniyle “soğuk”tur! Bunlar bir yana, devlet üst bürokrasisi ve devlet aygıtının henüz tümüyle Chavez ve hükümetinin elinde ya da denetiminde olmayışı da “reformların yönü” ya da ileri sürüldüğü üzere “sosyalizm yönünde ilerleme” açısından, aşılması zorunlu bir sorun oluşturmaktadır. Bu sorunu aşmak ise, tarihin birçok kez kanıtladığı üzere ancak işçi sınıfı ve kent ve kırın emekçilerinin birleşik devrimci hareketi ve eyleminin örgütlenmesi ve burjuva devlet aygıtının baştan sona lağvedilmesiyle mümkün olacaktır. Emperyalist-kapitalist sistemin ve özellikle Amerikan emperyalizminin kuşatması ve dayattığı politikaların belli ölçüler içinde de olsa aşılması ve yarılması ve halk yararına bir ilerleme ise, bugün ancak halkın demokratik örgütlenmesinin geliştirilmesi ve taleplerinin karışlanmasını esas alan bir ekonomik sosyal politikanın uygulanmasında ısrarla mümkün olacaktır.

Chavez’in yoksulluk ve eşitsizliği kapitalizmin çözemeyeceğine dair söylemi ve çözümleyici “model”in “sosyalizm olması gerektiği”ne vurgu yapması; ama “sosyalizmin hangi biçimi”nin olması gerektiği sorusuna da “21. yüzyıl sosyalizmi” cevabı vermesi; ancak bunu tanımlamaya çalışırken de “devrimci demokrasinin önemi”nden söz etmesi ve İsa’dan Zapata’ya; Peron’dan Marksizm’e birbirinden oldukça farklı kişi ve ideolojileri bir kategoride devrimci demokrasinin “motoru” ilan etmesi; daha da ileri giderek Marksizmi “doğmatik” gördüğünü söylemesi ve Venezüella’da  “sınıfsız toplum ya da mülkiyeti ortadan kaldırmak” gibi bir niyetinin bulunmadığını vaaz etmesi; tüm bunlar onun bir çelişkiler yumağı içinde debelendiğinin de kanıtlarıdır. Venezüella’nın durumunu, Marksist terminolojiye yakın bir söylemle; “...bir şeyin ölmek üzere olduğu ama henüz ölmediği, aynı zamanda bir şeyin doğmak üzere olduğu ve fakat henüz doğmadığı bir durum”a benzeterek, “Venezüella’da olan tam da budur” diyen ve uyguladığı reformların da bir tür “geçiş koşulları uygulamaları” olarak görülmesini isteyen Chavez’in gündeme getirdiği değişikliklerin bir kısmı Venezüella’da daha önce de bir biçimde gündeme gelmiş olan reformcu girişimlerin yeni biçimleridir. Toprak reformu bunların başında geliyordu ve “petrolün ulusalcı çıkarlar yönünde kullanılması”ndan sözedilmesi de büsbütün yeni değildi. Eğitim ve sağlıkta uygulamaya konulan reformlar açısından da bu söylenebilirdi. Ancak, “sosyalizm için birlikte yürüme”ye Chavezci çağrıyla işletmelerin işçiler tarafından alınması ve yönetimi girişimleri, O’nun hanesine yazılacak yeni bir durumdur.

Diğer yandan Chavez ve Chavista hareketinin anti Amerikan başarıları başta olmak üzere Latin ülkelerinde gelişen emekçi mücadelelerinin ve Chavez tarafından gündeme getirilen “sosyalizm yönünde birlikte yürüme çağrısı”yla ona Evo Morales’in verdiği destek tüm dünya halkları için bir moral değer kaynağı olarak da işlev görmektedir. İşçi sınıfını ve halkların saflarında, emperyalizme ve Amerikan haydut çetesine karşı mücadele edilebileceği; mücadele edilmekle kalmayıp başarı da sağlanabileceği ve zafere yürümenin mümkün olduğunu kanıtlayan bir gelişmedir bu.

Venezüella ve Bolivya başta olmak üzere Latin Amerika’daki toplumsal gelişmeler ve demokratik-sosyal ve iktisadi hakların elde edilmesi için baş vurulan kitlesel mücadele ve ayaklanmalar doğru bir hedefe ve işçi sınıfının devrimci sınıf önderliği ve partisinin yol gösterici kurmaylığına kavuştuğunda, salt anti emperyalist-anti Amerikan yurtseverlik değil, sosyalizm için mücadele de önemli dayanak ve güç bulacaktır. Buna kadar ise, orada olanlar dünya ve ülkemiz halkları için moral güç kaynağı ve emperyalizm ve işbirlikçilerine karşı kazanma olanağına kanıt oluşturmaya devam edecektir.

Latin deneyi içinde en az Venezüella ve Chavez’in adı etrafında gelişen olaylar kadar, ancak ondan farklı olarak, daha çok olumsuz yanlarıyla öğretici olan bir diğer örnek Breziulya’da Lula’nın başkanlığıyla yaşananlardır. Brezilya İşçi Partisi gibi çok geniş işçi ve işsiz kitlelerinin, topraksız köylülerin ve onların örgütünün (MST) ve kentlerin yoksul yığınlarının, yerli halkın ve azınlık durumunda bulunanların büyük bir kesiminin desteğini görmüş bir partinin pratiği, sermayeye karşı kesin hatlarla belirlenmiş bağımsız devrimci bir çizgi izlemeyen veya bunda tereddüt eden ilerici kitle partilerinin emekçilere karşı bir  platforma savrulmaları ve emperyalist “yapısal uyum politikaları”na bağlanmalarının güçlü bir olasılık olduğunu göstermektedir. Brezilya İşçi Partisi (PT), kurulduğunda “sosyalist bir parti olduğunu” ilan etmişti. 2002’de cumhurbaşkanlığına seçilen “solcu” Lula ise, işçi sınıfı ve emekçi halk kitlelerinin taleplerini basamak edinerek geldiği yönetim mevkilerini İMF programlarının sürdürülmesi ve ezilenlere vaat edilenlerin unutulması, daha da önemlisi son aylarda yaşandığı üzere, onlarla açıktan karşı karşıya gelmek üzere kullanmaktan kaçınmıyordu. İşte topraksızlar hareketinin üyeleri yüzlerce kişi, onun başkanlığında bulunduğu devletin parlamentosunu basarak taleplerini kabullenmeye çağırıyorlardı.

2005 Temmuz’unda Londra’da yapılan G-8 toplantısına Lula da Silva’nın Brezilya’nın “yeni solcu devlet başkanı” olarak katılması, liberal solculuğun kapitalist işbirlikçi çizgisini kanıtlayan yeni bir gelişme idi. Lula “İşçi Partisi”nin yöneticisiydi ve “sosyalist” olarak biliniyordu! SaoPaulo metal işçilerinin ‘79 grevinin üzerinden kurulan Brezilya İşçi Partisi’nin yirmi beş yıllık “macerası”nın geldiği yeri işaret etmesi bakımından Lula’nın tutumu ve emperyalist büyüklerle “dirsek teması” oldukça çarpıcıydı.

Brezilya İşçi Partisi ve Lula’nın izlediği çizgi ve bu “solcu yönetim”in emperyalist uluslararası kurumlar ve büyük güçlere karşı tutumu, son on yıllarda emekçi desteğine dayanan en güçlü partilerden biri olarak bu partinin izlediği hattın; ve onu “monolotik Leninist Parti”ye alternatif “özgürlükçü ve katılımcı parti” olarak sunan yeni dönemin liberal küçük burjuva solculuğunun-Türkiye’de örneğin ÖDP- nereye yol aldığının yeni bir kanıtıydı. O, yöneticilerinin iddiasına göre, “bürokratik işçi sınıfı partilerinden ayrışan çoğulcu ve demokratik bir kitle partisi” idi. Haşa, “Stalin’ci” değildi vs. Bu tür partiler, işçi sınıfı partisi olma ve tüm ezilenlerin çıkarlarıyla işçi sınıfının hedefleri arasındaki bağı devrimci tarzda kurarak sermayeye karşı emekçi mücadelesini örgütleme ve ona yön verme yerine, bir tür “sivil toplum örgütü” platformunda “sosyal forumculuk” yapmakta ve burjuvaziyle ilişkilerindeki liberal çizgi üzerinden sermaye örgütleriyle aynı platforma kaymaktan kurtulamamaktadırlar.

Ancak, Latin Amerika’daki gelişmeler, çok önemli bir gerçeğe daha işaret ettiler: bu, işçi sınıfı ve emekçilerin burjuva devlet aygıtını lağvedip kendi iktidarını kurmadıkça, kendilerinden yana; kendi hak, çıkar ve kurtuluşlarını teminat altına alan bir düzen oluşturamayacaklarıydı. Latin ülkelerinde “solcu devlet başkanları”nın işbaşına gelmelerinde, kent ve kır yoksullarıyla işçi-işsiz kitlelerinin temsili iddiasındaki parti ve güçlerin ‘ittifak yapmaları’nın da önemli bir etkisi olmuştu, ancak işçi sınıfının devrimci örgütlenmesi ve önderliği ve tüm ezilenlerin onun etrafında ortak talepler temelinde mücadeleye seferber edilmesi bakımından henüz kat edecek çok yol vardı. Kuşkusuz bunun en önemli etkenlerinden biri işçi sınıfının bilinç ve örgütlenme düzeyiydi. Arjantin ve Brezilya ayrı tutulduğunda, bu ülkelerin çoğunda işçi sınıfının toplumsal konumunun; ve hemen tümünde proletarya ve emekçilerin örgütlü devrimci birliğinin yeterince güçlü olmaması ve uluslararası koşulların elverişsizliği nedeniyle ayaklanan işçi, köylü ve emekçi kitleler, pek çok kez iktidarı almanın eşiğine gelmelerine karşın, burjuvazi her seferinde tehlikeyi atlatabilmiş ve duruma yeniden hâkim olabilmiştir.  Arjantin’de devrik başkanın ardından, halk yanlısı politikalar izleyeceği vaadiyle seçilen Peronist Kirchner; Brezilya’da devlet başkanlığına getirilen metal işçisi ve sendikacı Lula; Bolivya’da benzer vaatlerle işbaşına gelen ama 1,5 yıl sonra yine bir halk ayaklanmasıyla düşürülen Carlos Mesa; Ekvador’da halk ayaklanması sonucu kaçmak zorunda kalan Guiterrez’in durumu bunu gösteriyor. Halk kitleleri devlet başkanlarını ve hükümetleri değiştirebilmekte; işbaşına gelmeleri ve kaçıp gitmelerinde belirleyici olmakta, ancak henüz kendi iktidarını kuracak bir örgütlenme ve mücadeleden ciddi olarak yoksun bulunmaktadır.

Latin ülkelerindeki gelişmeler, sermaye iktidarının yıkılabileceğini; bunu gerçekleştirecek işçi-emekçi mücadelesi ve hareketinin var olduğunu; örgütlü mücadele iktidar hedefiyle yürütüldüğünde burjuvazi ve emperyalizmi yenmenin olanaklı olduğunu bir kez daha gösterdiler. Emperyalist gericiliğin halkları içine aldığı zincirin parçalanabilir olduğu, bunun olanaklarının bugün çok daha genişlediği yeniden görüldü. Bu gelişmeler, emekçiler bakımından önemi küçümsenemez gelişme ve mevzi edinmeler olarak; her şeyden önce mücadele edildiğinde burjuvazi ve emperyalizme karşı kazanmanın olanaklı olduğunu kanıtlamak bakımından önemliydiler, zira, Amerikan emperyalizminin saldırısıyla çok yakından karşı karşıya olan bir bölgede gerçekleşmekteydiler. Ama işçi sınıfı ve emekçilerin elde ettikleri ve ulaştıkları politik sonuçlar bakımından değerlendirdiklerinde ciddi zaaflara da işaret etmekteydiler.

Bütün bu  gelişmeler, işçi sınıfının devrimci özne olma durumunun “son bulduğu” ve değişimin temel ve yönlendirici gücünün “ne halk, ne sınıf, ne kitle olmayan” yeni bir “çokluk” olarak şekillendiği yönündeki liberal ve sözde sol vaazlara da kesin bir darbe vurmuştur. Çalışanı ve çalışmayanıyla işçi sınıfı ve kent ve kırın emekçileri kapitalist emperyalizmin artan yoksullaştırıcı ve haklardan yoksun kılıcı saldırısına karşı, artan ve safları genişleyen bir emek ordusu olarak büyümüş ve daha da güçlenmişlerdir.

Tekelci sermayenin dünyanın tüm bölgelerine ve topraklarına el atması ve sermaye ihracı, mülksüzleşmeyi artırmış, bu süreç, Latin Amerika’da da işçi, işsiz ve topraksız köylü  kitleleriyle işbirlikçi burjuva iktidarları arasındaki çelişkilerin emekçiler yararına çözümü için, gerekli olan devrimci toplumsal dinamiklerin büyüyüp güçlenmesi yönünde gelişmiştir. Böylece, Fukuyama gibi Amerikalı ve kafadarı Avrupalı kimi burjuva ideoloğunun, eski Sovyet ülkelerinin kapitalizme yeniden entegre olmalarından hareketle ilan ettikleri „tarihin sonu” savlarının, ikinci dünya savaşı sonrası yıllardan itibaren geliştirilen „soğuk savaş” politikasının hamlelerinden biri olarak kazandığı popüler başarının ve onun emekçilerle örgütlerinin saflarında yarattığı geriletici etkinin kırılması bakımından da hem daha olgun koşullar hem de daha güncel, canlı ve „göze batıcı” yeni dayanaklar ortaya çıkmıştır.

Latin ülkelerindeki keskin çelişkilerle bu çelişkilerin yol açtığı çatışma, hükümet ve „iktidar” mücadeleleri, kapitalizmin „insan doğasına en uygun sistem” ve fakat sosyalizmin de „yaşama şansı olmayan, gerçekleşmesi de olanaksız bir ütopya” olduğu yönündeki burjuva görüşleri geçersiz kılan olguları bir kez daha açığa vurmuş,  kapitalist ‚piyasa’nın, toplumsal değişim, teknolojik gelişme ve demokratik sistem için en uygun sistem olduğu iddialarını da geçersiz kılmıştır.

Bundandır ki, 90’lı yılların başından itibaren giderek yoğunluk kazanan „elveda proletarya” tezleriyle „küreselleşme süreci”nin „refah ve barış getirdiği ve getireceği” yönündeki zırvalar artık eskisi denli pervasızlıkla savunulamamaktadır.