“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Sendikal Hareket Yeni Bir Dönemin Eşiğinde

Türkiye’de sendikal hareket; bir yandan sendikal bürokrasinin sendikalarda yol açtığı kaos, öte yandan da uluslararası planda sermaye güçlerinin işçi sınıfı ve örgütlerine yönelttiği saldırının (içerdeki uzantılarıyla birleşen) baskısı altındadır. Bu iki yanlı kıskaç, sendikal hareketi ve sendikaları hızla güç ve itibar yitimine uğratıyor. Bu süreç uzunca bir zamandan beri işliyor. Ancak son yıllarda; sendikalı olmadıkları halde, sendikal hak ve talepler etrafında (bu arada sendikalaşmak için de) çeşitli mücadeleler içinde olan sınıfın genç kuşağı içinde, son 15 yıllık dönemin deneyimlerinin bir derse dönüşmeye başladığına, dolayısıyla bu deneyimler ışığında mücadele eden işçilerin artık işyeri düzeyinde başarılar kazanan bir örgütlenme ve mücadele aşamasına geldiklerine dair ipuçlarının ortaya çıkmasına tanık oluyoruz.

 

KAZANIMI OLMAYAN MÜCADELE YILLARI

Bugün olanları doğru anlamak için, geçen 10-15 yılın özelliklerine kısaca bir göz atmakta yarar var.

1990’lı yıllar ve sonrası, işçi sınıfı hareketinin güç ve itibar yitimi içine girdiği ve her yıl bir önceki yıla göre daha geri bir hat’a savrulduğu yıllardır.

Bu yıllar; sendikaların, gerek üye sayısı gerekse mücadelede tuttukları mevzi bakımından, geriye düştükleri, hem patronlar karşısında hem de işçiler arasında itibar yitimine uğradıkları  bir süreç olarak gelişmiştir.

Örneğin, Bahar Eylemleri’ni izleyen 10 yıl içinde işçi sayısı (kayıt içi ve kayıt dışı toplamı) iki kat artarken, sendikalı işçi sayası yarı yarıya azalmıştır.

Öte yandan, bu döneme biraz daha yakından bakıldığında;

-            Bu yıllar, bir yandan 100-200 bine varan mitingler ve gösterilerin art arda ortaya çıktığı, öte yandan özelleştirmeye karşı mücadelelerin zaman zaman ülke sathını saran bir heyecana da yol açarak sürdüğü; neredeyse bütün önemli işletmelerde taşeronlaştırma ve esnek çalışma uygulamalarına karşı mücadelenin sürdüğü yıllardır.

-            Yine aynı yıllar; bir “KOBİ patlaması”nın yaşandığı, Organize Sanayi Bölgeleri (OSB)’lerin yurt sathına yayıldığı; buna paralel olarak genç bir işçi kuşağının da mücadeleye atılmaya başladığı, yeni kurulan işetmelerde, işçilerin, ücretlerin zamanda ödenmesi, servis ve yemek,... vb. gibi basit taleplerden başlayarak, “sendikalaşma talebi”ne kadar, çeşitli taleplerle mücadeleye girdiği yıllardır.

Bu veriler ışığında bakıldığında; dönemin en önemli çelişkisi; işçilerin sendikalaşma eğilimi ile sendikalardaki üye sayısının azalması, sendikaların güç ve itibar yitimi arasındaki karşıtlıktır. Ancak biraz daha yakından bakıldığında, burada, bir akıldışı bir durum yoktur. Çünkü mevcut sendikal yapı ve anlayışla, artık ne sendikal mücadele verilebilir ne de var olan durum korunabilir. Çünkü; mevcut sendikal yapı; 20. yüzyılın ikinci yarısında, sermaye güçleri ile sendikal bürokrasi arasında varılan bir “toplumsal anlaşma” üstünde biçimlenmiş; patronlar ve devletin icazeti çerçevesinde bir sendikacılık olarak biçimlenmişti.

“Uzlaşmacılık!” kültürü, bu sendikacılığın her zerresini belirlemiştir. Burjuvazi ’80’lerin sonlarına doğru bu anlaşmaya son verince; mevcut sendikal yapı tümüyle işlevsizleşmekle kalmamış, patronlar tarafından ciddiye alınmayan, işçiler tarafından da güvenilmeyen, “çürümüş”, “bürokratik” karakteri herkes tarafından görülür hale gelen bir organizasyon olarak “ortada kalmış”tır.

Özelleştirmede atılan adımlar; taşeronlaştırmanın yayılması ve esnek çalışma uygulamalarının işçiler arasında rekabeti kışkırtması gibi etkenler, bu çürümüş sendikal yapıları hızla çöküşe sürükleyen etkenler olarak rol oynamışlardır. İşte son 15 yılda; işçilerin hak alma gayretleri ve sendikalaşma çabaları, bir yandan sendikaların çürümüşlüğü ve sendikal bürokrasinin ihaneti, öte yandan da işçiler arasına yayılmış eski uzlaşmacı sendikacılık kültürünün baskınlığı nedeniyle kolayca başarısızlığa uğramıştır.

Bu başarısızlıklar, soruna bir başarı ve başarısızlık olarak bakma kolaycılığı içindeki liberal aydınlar ve eski Marksist çevrelerin, işçi sınıfı ve tarihsel rolüne dair bütün eski kuşkuları, tarihsel gerçekler ve bu gerçeklerin kanıtlanması olarak ortaya atmalarına yol açmış; “tarihin sonuna gelinmek”ten, “robotların işçinin yerine geçtiği ve artık işçi sınıfına ihtiyaç kalmadığı”na kadar varan tezler ortalığı kaplamıştır. Ya da tersine, “fabrika sistemin sona erdiği”, “artık üretimin evlere ve 5-10 kişinin çalıştığı ‘merdiven altları’na kaydığı” iddiaları, yine aynı tezlerin kanıtı olarak öne sürülmüştür. Bu tezlerin doğal sonucu olarak da; “Eski fabrika sistemine dayanan sınıfın mücadele örgütleri olan büyük sendikalar döneminin bittiği”, bundan böyle, sendikaların da birer “sivil toplum örgütü” olması gerektiği, “sınıf sendikacılığı”nın yerine “sosyal hareket sendikacılığı nın (tüm diğer emekçileri kapsayan ve güç ve dayanaklarını başlıca üretim sürecinin dışında arayan bir sendikacılık)” geçmesi gerektiği öne sürülmüştür. Ve bu tezler sadece öne sürülmekle de kalmamış, geniş bir sendikal kesim içinde taraftar bulmuş; bir süre öncesine kadar sınıf, sınıf mücadelesi diyen çevrelerin önemli bir kesiminde kabul görmüştür. Bugün de, bu tezler, şu ya da bu ölçüde yine bu çevreler tarafından savunulmaktadır.

Bu uzun dönemin işçi sınıfı hareketi bakımından en önemli özellikleri de şunlar olmuştur:

1-) 1990’ların başına göre, Türkiye’de işçi sayısı, iki katından fazla artmıştır. Ama, bu artışın bir bölümü kayıt dışı statüsünde olurken, daha büyük çoğunluğu, Organize Sanayi Bölgeleri’nde toplanan KOBİ’lerde çalışan işçilerden oluşmuştur. Bu dönemde OSB’ler ülkenin birçok kentine yayılmıştır. Önceki dönemin üç-beş bin kişilik fabrikalarının sayısı azalmıştır, ama bu sefer de, birkaç kilometre karelik bir alana sıkışmış onlarca işletmede 30-50 bin kişinin çalıştığı OSB’ler ortaya çıkmıştır. Bu gelişme, sınıfın örgütlenmesinde yeni ve son derece önemli bir olanağı da birilikte getirmiştir.

2-) Geçtiğimiz 10-15 yıl içinde, genç işçilerin çalıştığı bu işletmelerde sayısız direnişler olmuş; başta köylerinden henüz kopmamış genç işçiler, hızla işçileşmiş; öyle ki, geçtiğimiz 10 yıl içinde, bu işletmelerin önemli bir çoğunluğu birkaç kez toplu işten çıkarmalarla karşılaşmış, direnişler ve çeşitli türden eylemler yaşamıştır.

3-) Bu dönem içinde, işçiler, çok az taleplerini elde etmişler, yüzlerce direnişten ancak birkaçı “başarıya” ulaşmıştır. Ama, bu kadar çok başarısızlık bile, mücadele eden işletme ve işçi sayısını azaltmamıştır. Tersine, önceki birkaç deneyiminde başarılı olamayan işletmelerde yeni bir mücadele başlayabilmiştir. Deyim yerindeyse; OSB’lerde çalışan genç işçiler; büyük bir hevesle, “Bir kez yenildiği alanda yeniden savaşma cesaretini sadece işçi sınıfı gösterir” diyen Marx’ı doğrulamayı ister gibi davranmışlar, Türkiye işçi sınıfının bu en genç ve en deneyimsiz kuşağı, yeniden yeniden mücadeleye girerek, bu mücadele içinde yarı proleterlikten proleterliğe giden süreci ilerletmiştir.

 

BAZI YENİ ÖZELLİKTLER

Bu dönemin tipik özelliği; “Mücadele var, eylem var, ama başarı yok” biçimindedir. Ancak son birkaç yılın gelişmelerine daha yakından bakıldığında, işçilerin birkaç konuda önemli bir birikim sağladığı görülmektedir:

1-) İşçiler; örgütlenmezlerse haklarını elde edemeyecekleri, patrona yalvararak ya da kendi iradelerini (vekaletlerini) sendikacılara devrederek bir yere varılamayacağı konusunda bir genel fikir edinmişlerdir.

2-) Sendikalı olmanın çok önemli olduğunu, ama sendikalı olmak için, “sendikalı olmak isteme”nin yetmediğini, bunun, mevcut koşullarda, sendikalı olmayı engelleyen koşulları ortadan kaldıracak kadar bir güç biriktirmeyi ve karşı güçlerin inadını kıracak kadar kararlı bir mücadele yürütecek düzeyde örgütlenmeyi gerçekleştirmeyi gerektirdiğini fark etmeye başlamışlardır. Onun içindir ki; son bir yıl içinde, sendikal mücadelelerde, önceki yıllara göre, çok daha fazla başarılı sonuçlar alınmaya başlanmıştır.

Örneğin geçtiğimiz ilkbaharda Gebze’de yapılan ve sendikal mücadelede başarı kazanan 6-7 işyerlerinden gelen ve o mücadelelere önderlik eden işçilerin bir toplantısında, işçiler; kendi başarılarının nedenlerini;

“a-) Her şeyden önce ırk, din, dil, milliyet, hemşehrilik filan farkı gözetmeksizin tüm işçileri birleştiren bir mücadele örgütlemeye yöneldik. İşyerinde çoğunluğun birleşeceği bir amacı açıkça konuşup tartıştık. İşçiler arasında bölünmeleri, rekabeti ortadan kaldırdık. Birleşemezsek hiçbirimizin kazanamayacağı fikrini egemen kıldık.

2-) Önceki mücadelelerde biz, sendikalar gelip bizi örgütlesin diye bekliyorduk. Sendikalar da bizi ya oyalıyor ya da gelip bir süre bizimle ilgileniyor, ama ilk bir iki güçlükle karşılaştıklarında ya da patron saldırdığında geri çekilip gidiyorlardı. Bu sefer öyle yapmadık: Önce örgütlendik; sonra gidip sendikaya, ‘Biz üye olmak istiyoruz’ dedik ve 1-2 günde üyeliğimiz tamamlandı.

3-) Daha önce mücadele etmiş, sendikalaşma mücadelelerinde başarısız olmuş ya da başarsalar bile sendikacılar tarafından hayal kırıklığına sürüklenmiş işçi çevrelerinden gelen; “sendikacılara güvenilmez, boşuna uğraşmayın” gibi olumsuz öğütlere kulak tıkadık, ama onların deneyimlerinden de; ‘Sendika biziz’, ‘Sendika biz olmalıyız’ diyebilirsek sendikal bürokrasi engelini aşacağımızı anladık.” diyerek özetliyorlar.

Yine aynı toplantıda yapılan konuşmalardan anlaşılmaktadır ki; Gebze-İzmit çevresinde, 2006 İlkbaharı’nda, çeşitli işkollarından (metal, tekstil, kimya) 14 işyerinde benzer, yukarıda sözü edilen çerçevede yürütülen bir mücadele vardır. Bu mücadelelerden bazıları başarılmış, bazıları “başarılma aşaması”nda, bazıları da “daha mücadelenin başında”dır. Ama, bu işyerlerinde, ileri işçi kesimleri, birkaç yıl öncesinden farklı olarak, birbirleriyle iletişim içindedirler. İşçiler arasında, işkolu farkı gözetmeksizin, deneyim aktarmadan açık ya da üstü örtülü biçimde birbirlerine destek sunmaya kadar değişik düzeyde dayanışma gelişmektedir.

Başka bir söyleyişle, Kocaeli sınırları içinde mücadele içindeki işyerleri, bir dayanışma ve mücadelede birleşme süreci yaşamaktadırlar. Aynı zamanda, bu işyerlerinde, mücadeleye önderlik eden işçilerin, sendikalarla ve birbirleriyle ilişkilerinde yeni bir anlayışı temsil ettiklerinin farkında oldukları da anlaşılmaktadır.

Sendikal mücadelenin seyrine yakından bakıldığında görülmektedir ki; bu gelişmeler, sadece Gebze-İzmit bölgesinde değil; Bursa, İzmir, İstanbul, Trakya, Manisa, Diyarbakır, Gaziantep gibi başlıca sanayi merkezlerinde çok sayıda işletmede de görülmekte ve mücadele, Gebze-İzmit bölgesindeki gelişmelerle birbirine çok benzer eğilimler ve bilinç parıltıları yayarak ilerlemektedir. Dolayısıyla Gebze-İzmit bölgesinde olanlar, bir rastlantı değil; işçi sınıfının sendikal mücadelesinde yeni bir dönemin eşiğinde olduğumuzun işaretidir.

Toplam olarak sendikalaşabilir 10 milyonu aşkın işçi göz önüne alındığında, mevcut, sendikalaşma girişimi yapan işyeri ve işçi sayısının* çok az olduğu düşünülebilir. Ancak bu bir yanılgıdır. Çünkü her yeni mücadele böyle başlar: Önce bir iki yerde ve bölgede uç verir, sonra öne çıkarak, geriye düşerek (düşe kalka) yayılmaya başlar, daha sonra da başka gelişmelerle de birleşerek, giderek artan bir hızla yayılarak; önceden hesaplanamayan bir çabuklukla tüm sınıfı etkisi altına alır. Bu yüzden de, ortaya çıkan örnekler asla küçümsenemez. Tersine, bu kadar geniş alanda (neredeyse bütün ülke sathına yayılmış) benzer mücadele eğiliminin ortaya çıkması; mücadele eğilimi ve mücadeleden çıkan derslerin yayılıp sınıfa mal olması için son derece elverişli imkanlar sunmaktadır.

 

ORTAYA ÇIKAN İPUÇLARI ÇOK ÖNEMLİDİR

Kuşkusuz ki, bu mücadelenin yaygınlaşması ve ortaya çıkmış olan ve eski “uzlaşmacı sendikacılık” anlayışından koparak yeni bir sendikacılık anlayışına temellik edecek eğilimlerin bilince dönüşmesi için;

- İşçilerin en geniş kesiminin sendikal mücadeleye dolaysız bir çekilmesi ve işçilerin birleşmesinin önündeki her tür ayırımın (hemşehrilik, bölgecilik, ırk, din, siyasi görüş farklılıkları) dışlanması, işyerindeki sendikal örgütlenmenin “sendika biziz” fikrini merkeze alması, mücadelenin deneylerinin bütün bir kitleye mal edilmesi, basın aracılığı ile bu deneylerin sınıfa yayılması,

- Mücadeleye önderlik eden işçilere sahip çıkılıp, onların patronlar ve sendikal bürokrasi tarafından tasfiye edilmesinin önlenmesi,

- İşletmeler arasındaki dayanışma eğiliminin geliştirilmesi, bu eğilimin ortak eylemler yapmaya, bir işletmedeki talepler için diğer işletmelerdeki işçilerin de eylem yapmasına kadar götürülmesi, uzlaşmacı sendikacılık eğilimleri ve kültürüne karşı yeni bir anlayışın yerleştirilmesi bakımından son derece önemlidir.

Kuşkusuz ki; mücadelenin gelişmesi ve bu aşamaya gelmesinde son 10-15 yılın mücadelesinin birikimleri önemlidir, ama burada, sınıf partisinin, sınıftan yana sendikacıların, gazetenin katkıları küçümsenmemelidir. Tersine mücadelenin sağlıklı ilerlemesinde; bir bölgedeki her olumlu gelişmenin diğer sanayi havzalarındaki işçilere aktarılmasında ve bu gelişmelerin işçi sınıfının ulusal ve uluslararası deneyimi ışığında yorumlanıp yaygınlaştırılmasında sınıf partisine, ileri işçilere, gazeteye ve mücadeleci sendikacılara düne göre çok daha önemli görevler düşmektedir.

Özellikle Türkiye işçi sınıfının geçmiş mücadelesinin deneyimleri ve dünya işçi sınıfının deneyimleri konusunda, bugün Türkiye’nin genç işçileri, çok az bilgiye sahiptir. Oysa mücadele geliştikçe ve sınıfsal bir karakter kazandıkça, bu deneyimlerin bilgisine daha çok ihtiyaç duyulacağı bir gerçektir. Bu nedenledir ki, sınıf partisinin sınıf içinde yürüteceği ajitasyon, ileri işçi kesimlerinin eğitimi ve gazetenin (ve yayınların) içeriğinin bu yeni ihtiyacı da gözeterek ilerletilmesi son derece önem kazanmıştır.

Evet; Türkiye işçi sınıfının genç kuşağının son 15 yıl içindeki birikimleri, artık meyvesini verecek bir aşamaya gelmiştir. Bu birikim, bir yandan uzlaşmacı sendikacılık pratiğine karşı yeni bir sendikal mücadele anlayışının, öte yandan da genç işçilerin mücadelenin önüne doğru yürümesinin bir dayanağı olarak şekillenmektedir.

Bu gelişmelerin; Türkiye işçi sınıfını sendikal mücadelede yeni bir dönemin eşiğine getirdiğini söylemek gerçeği ifade etmek olacaktır. Ancak burada, daha da önemli olan, gelinen “eşik”in bizden beklediği yükümlülüklerin büyüklüğü ve öneminin farkında olmak ve bunları yerine getirmek için var gücümüzle çalışmaktır.



* Gebze-İzmit bölgesindeki 14 işyeriyle benzeşen düzeyde çabaların sürdüğü 100 işyeri ve bu işyerlerinde çalışan toplam 25-30 bin işçinin olduğu varsayılabilir.