Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Enerji kimin için?

Kapitalizmin küreselleşme politikaları ile başlayan neo-liberal saldırılar devasa boyutlara varmış durumda. Uluslararası yerli ve yabancı şirketlere sağlanan teşvik ve kolaylıklarla, olanak ve deyim yerindeyse özgürlüklerle Türkiye ve benzeri ülkelerdeki hükümetlerle siyasetçiler, şirketlerin ayak işlerini yapan memurları durumuna geldiler. Bu, devlet olanaklarının paylaşımı ve bu olanaklarla palazlanmayı önemsizleştirmediği gibi, bu paylaşım ve palazlanmayı koordine eden hükümetlerle bakanları ve işlevlerini de önemsizleştirmedi. Türkiye’de 1980 darbesinden dünya ölçeğindeyse Sovyetler Birliği’nin çöküşe geçmesinden hız alarak tüm dünyada (ve Türkiye’de) geliştirilen neoliberal politikalarla yürütülen emeğe dönük saldırılar kapsamında neredeyse kamuya ait tüm fabrika ve işletmeler “arpalık” oldukları ve kötü yönetildikleri savları ile sermayeye teslim edildi. Piyasa ekonomisi adı verilen tekellerin dizginsiz egemenliğinin önündeki tüm engeller kaldırılırken, doğa da geri dönülemez biçimde tahrip edilip metalaştırılmaktadır. Bu makalede, başta “enerji ihtiyacımız var” yalanı olmak üzere, AKP hükümetinin enerji politikaları nedeniyle doğa ve yaşam alanlarımızın tahribatına yol açan uygulamalarına karşı direnen halk kesimlerine AKP ve enerji şirketlerinin saldırısının hangi yalan propagandalar etrafında yürütüldüğünü anlatmaya çalışacağız.
Bu yalan propaganda argümanlarının başında hepimizin sıklıkla duyduğumuz “ülkenin enerji ihtiyacı var, karanlıkta mı kalalım” söylemi gelmektedir. İkincisi; “kamu yararı var” söylemidir. AKP ve enerji şirketlerinin üçüncü ve dördüncü yalan propaganda argümanları aynı zamanda bir saldırı da içerir, çünkü yaşam alanlarını savunan yerel halkı, üretici köylüleri ve bu konuda emeğini esirgemeyen aydınları kalkınma karşıtlığı ve sanayinin gelişmesini istememekle, yani düşmanlık ve hainlikle suçlayarak, geniş halk kesimleri arasında da bir bölünme yaratarak amaçlarına ulaşmayı hedeflemektedirler. Bu da yetmemekte, doğayı ve çevrelerini savunanlar dış mihrakların maşası, kökü dışarıda olmakla suçlanmaktadır.

KAPİTALİZMİN HİZMETKARI
IMF ve Dünya Bankası vb. eli ile gerçekleştirilen uygulamalar sonucunda tüm ülkelerde işsizlik artarken yoksulluk derinleşti. Sosyal amaçlı harcamalar kesildi ya da kısıtlandı. Tüm bu uygulamalar piyasa ekonomisi adı altında kutsanarak gerçekleştirildi, gerçekleştiriliyor. Tamamen uşak haline getirilen işbirlikçi hükümetler, uluslararası şirketlerin faaliyetlerini düzenleyen, onlar için yollar, limanlar ve enerji vb. yatırımları planlayan birer hizmetli pozisyonundalar. Bu saldırılara karşı gelen ve gelebilecek olanları ve mücadeleleri ezip cezalandırmak için birçok yasa ve yönetmelik çıkartarak kapitalizmin, neoliberal politikalarıyla tekellerin hizmetine devam ediyorlar. Bu hizmeti yaparken de “ezan”, bayrak” vb. gibi sembolleri dillerinden hiç düşürmüyorlar.

SAVAŞIN ARDINDAKİ NEDEN
Şirketlere sağlanan sınırsız özgürlükle sürdürülen enerji üretimi, söylenen yalanlar ve yaratılan yanılsamalar ile ülkenin her yanına yayılmış durumda. Kapitalizm “küreselleşme” adı altında enerji arzını, petrol, doğalgaz gibi enerji kaynaklarına sahip ülkeleri baskı altına alıp işgaller yolu ile kendine bağlayarak, güvenliğini sağlayıp garanti altına almaya çalışıyor. Irak’ta, Libya’da yaşadıklarımız ve şimdi de Suriye’ye yönelik yürütülen savaş politikalarının başlıca amacı enerji ve su kaynaklarıyla iletim yollarına sahip olmaktır. Tüm bunlar yaşanırken ülkemizde de enerji üretim yatırımları büyüyerek devam ediyor. Kapitalizmin olmazsa olmazı enerji her biçimde karşımıza çıkıyor. Bazen nükleer santral, bazen termik santral, HES, rüzgar, güneş ve bazen de katı atık yakma ve enerji üretim tesisi adı altında birçok biçimi ile karşılaşıyoruz. Peki, nedir bu enerji ihtiyacı ve özellikle ülkemizin böyle bir enerjiye ihtiyacı var mı? “Ülkemizin enerji ihtiyacı” söylemi gerçekte hangi sınıfın çıkarlarını ve ihtiyaçlarını kast ediyor? Ya da bu ihtiyaçtan dolayı mı yaşadıklarımız?

ENERJİ TİCARETİ
Avrupa Elektrik İletim Birliği (ENTSO-E) 1950’lerde kurulmuş olan bir kuruluş. Kuruluşun amacının, şebekelerin senkronizasyonu ile tek tip enerji piyasası oluşturup enerji arz güvenliği ile üretim ve iletim güvenliğini sağlamak olduğu açıklanmaktadır. Şirketlerin eline teslim edilen üretim ve dağıtım unsurları, bu oluşum eliyle elektrik enerjisi ticareti neoliberal uygulamalar ile genişlemekte ve sermayeye yeni “fırsat”lar üretme yolunda hızla büyümektedir. Ülkemizde yaşanılan süreçte asıl itici güç, AB’nin enerji güvenliği ile enerji şirketlerine yeni alanlar yaratıp sermaye birikim sürecini tatlı kârlarla sürdürme dürtüsüdür. Türkiye elektrik sistemi, 18.09.2010 tarihinde ENTSO-E şebekesine bağlanmıştır. 03.05.2011 tarihli ENTSO-E kararları doğrultusunda 01.06.2011 tarihinden itibaren “Ticari Enerji Alışverişi” dönemi başlatılmıştır.

ÖZELLEŞTİRME YA DA TEKELLERE DEVİR
Elektrik piyasası adı verilen şey, üretim-iletim-dağıtım ve arz gibi unsurlardan oluşmaktadır. Elektriğin diğer metalar gibi depolanma imkânı olmaması nedeniyle, yukarıda saydığımız unsurların hepsinin iç içe geçmesi gerekmektedir. Son yıllardaysa, neo liberal politikalarla, tüm bu unsurların özelleştirilip tekellerin eline verilmesi sürecini yaşamaktayız. Türkiye’de enerjide, iletim hatlarının dışında, üretim ve dağıtımın neredeyse tamamen şirketlere devirleri sağlandı. İletim hatlarının devri içinse hazırlıklar yapılıyor. Buna hazırlandıklarını TEİAŞ (Türkiye Elektrik İletim A.Ş) açıklamalarında görebiliyoruz. Bugüne kadar özelleştirilmenin yapılmamasının nedeni ise, iletim hatlarının yenilenme sürecinde maliyetlerin çok yüksek oluşu ve şirketlerin bu maliyet yükünün altına girmek istememeleri ve yanı sıra AB (Avrupa Birliği) ile yapılan ve Gürcistan ve Ermenistan’la da gerçekleştirilen enerji nakil hatlarının entegrasyonunun (enterkoneksiyon sistem) kamu eli ile gerçekleştirilmesi çalışmalarıdır.
Ülkede tek vergi toplanan kesim işçi ve emekçilerdir. Ve bizlerin ödediği vergilerle şirketlerin talanı için altyapılar oluşturulmaktadır. Emek ve doğa sömürüsü üzerinden kapitalistlerin artı değer yaratması uğruna yaşam büyük bir hızla yok oluşa doğru sürüklenmektedir.

KOMŞULARLA ELEKTRİK TİCARETİ
TEİAŞ Genel Müdürü Kemal Yıldır, “çalışmaların tamamlandığında Libya, Fas, Azerbaycan, Lübnan, Filistin, Suriye, Gürcistan, Yunanistan, İtalya ve Fransa'ya kadar uzanan hatta Türkiye üzerinden elektrik ticareti yapılacaktır. Proje ile yaklaşık 1500 megavat enerjiyi aktif kullanılabilir hale getirdiklerini ve bu yapıyı kaldıracak yeni ve özerk bir TEİAŞ içinse kolları sıvadıklarını” anlatıyor. (Global Enerji dergisi sayı 74)
Enerji Bakanı Taner Yıldız ise, Türkiye'nin elektrik ticareti yapmadığı komşusu kalmadığını belirterek, “Nahcivan, İran, Suriye, Yunanistan, Irak ve bunların hepsi ile elektrik ihtiyacı olan tüm komşularla elektrik ticareti yapıyoruz” diye açıklamalarda bulundu.” (2. Karadeniz Enerji ve Ekonomi Forumu)

PİYASALAŞAN ENERJİ!
AKP hükümeti yeni bir yasa tasarısı hazırlıyor. “Elektrik piyasası kanun tasarısı” adı verilen yasa yukarıda değindiğimiz politikaları teyit etmektedir. Hazırlanan kanun tasarısının tamamı serbest enerji piyasasını düzenliyor. Tasarının 8. Maddesinin 4. bendi şöyle: “TEİAŞ bakanlığın uygun görüşü alınarak uluslararası enterkoneksiyon hatlarının ulusal sınırlar dışında kalan kısmının tesisi ve işletilmesini yapabilir ve/veya bu amaçla uluslararası bir şirket kurabilir ve/veya kurulmuş olan uluslararası şirketlere ortak olabilir ve bölgesel piyasaların işletilmesine ilişkin organizasyonlara katılabilir.” Üzerinde durduğumuz gerçeklerle örtüşen bir yaklaşım olduğu açıkça görülebiliyor. Aktarmaya devam edelim. 10. Maddenin 2. Bendinde; “Tedarik şirketleri herhangi bir bölge sınırlaması olmaksızın toptan ve perakende satış faaliyetlerinde bulunabilir.” deniyor. Konya’da enerji üreten bir firmanın İstanbul’daki bir dağıtım şirketine veya üretim tesisine veya Avusturya’daki bir müşteriye direkt satış yapabilmesinin koşulları yaratılmaktadır. Daha iyi anlaşılabilmesi için bir alıntı daha yapmamız gerekiyor. 12. Maddenin 1. bendi şöyle: “Elektrik enerjisi ve/veya kapasitesinin uluslararası enterkoneksiyon şartı oluşmuş ülkelere ihracatı, tedarik lisansına sahip şirketler ve üretim şirketleri tarafından, bakanlığın uygun görüşü doğrultusunda, bu kanun ve ikincil mevzuatı uyarınca kurul onayıyla yapılır.” 12. Maddenin 3. Bendinde ise, “Sınırda yer alan illerde kurduğu üretim tesisinde ürettiği elektriği iletim ve dağıtım sistemine bağlantı tesis etmeden kuracağı özel hat ile ihraç etmek isteyen tüzel kişilere üretim lisansı almak kaydı ile bakanlığın görüşü doğrultusunda kurulca izin verilebilir” denmektedir.
Yukarıda sözünü ettiğimiz ve alıntıladığımız gerçeklere dayanıp bir tek şey söylenebilir ki, o da, sermaye tarafından talan edilmemizin yasaya bağlanmakta olduğudur. Ne için ve kimin için? Sermayenin birikiminin yeniden değerlendirilebilmesi için. Neye rağmen? Doğal alanlarımızın, tarım alanlarımızın, sularımızın yok edilmesine ve bölgelerde yaşayan insanların ve birçok canlı türün göç etmesi ya da yok olmasına rağmen. Enerji üretimine karşı çıkmak adına bunları ifade etmiyoruz, fakat kapitalizmin zorunluluk yasası olan aşırı büyüme ve aşırı üretimin artık sürdürülemez boyutlara vardığını da görebiliyoruz. Yapılan yatırımların enerji ihtiyacından kaynaklandığı söylemi koca bir yalandır.

TÜRKİYE’NİN ENERJİ AÇIĞI VAR MI?
Türkiye’nin 2010 sonu itibari ile 49524 MW kurulu gücü var. Talep edilen güç ise, 33392 MW. 2015 yılında talep edilecek gücün 45112 MW olacağı öngörülüyor. Bu hesabın Türkiye ekonomisinin her yıl %7,5 oranında büyüyeceği ön görülerek yapıldığı açıklanıyor. Peki, bu mümkün mü? Yani büyüme oranı gerçekçi mi? Gerçekçi olmadığı son çeyrekteki yüzde biri biraz geçen orandan belli, ama aslında bunun hiçbir önemi yok. Yukarıda dikkat çekmeye çalıştığımız gelişmeler ve olup bitenlere baktığımızda, enerjinin Türkiye halkı için değil, tekelci şirketlerin birikim süreçleri ve AB için gerekli olduğunu açıkça görebiliyoruz. Avrupa’nın enerji güvenliğini sağlamaya soyunan ve bunu açıkça ifade eden AKP Hükümeti, bunu sağlamak adına ülkenin talan edilmesine hizmet ediyor.
AB’nin “yeşil kitap” adı verilen yaklaşımında, enerji ihtiyacını karşılamak adına ve bu demagojik söylem altında Türkiye’nin bir “enerji koridoru” olmasının öngörüldüğünü de atlamamamız gerekiyor. Yine geçtiğimiz yıllarda AB ile yapılan katılım çerçeve görüşmesinde, çevre faslının açılmasına AB koşul koymuştu. Bu koşul, Dicle ve Fırat su havzasının birlikte yönetilme talebiydi. AB’nin bu talebi kabul edilip, karşılıklı imzalarla Dicle-Fırat su havzasının birlikte yönetilmesi kararı alındı. “Yönetmek” kavramı AB yaklaşımlarında, Kamu-STK-Şirket üçlüsünün yönetim planları çerçevesinde bölgeden azami yararlanmayı, doğanın ve suyun ticarileştirilmesini içerir. Yapılan sözde koruma planları, aslında şirketlerin faaliyetlerini gizlemek ve tepkileri en aza indirmek amacıyla oluşturulan yapılanmalardır. “Korumak” diye adlandırdıkları şey kapitalizmin “kaynak”larını korumaktan başkaca bir şey değildir. Ülkenin elektrik üretiminin % 15’inin kayıp-kaçak nedeniyle yok olduğunu ve bu rakamın yarıdan fazlasının elektrik iletim ve nakil hatlarından kayba uğradığına dikkat çekiyoruz. (TMMOB VII. Enerji Sempozyumu) Planlanan binlerce tünel tipi HES yapıldığında, toplam elektrik üretimine en fazla % 5 katkı sunacak. Oysa elektrik iletim ve nakil hatlarındaki % 15’lik kaybı engelleyecek önlemlerin alınmasıyla sağlanacak tasarrufun büyüklüğü, sadece HES’lere değil, termik ve nükleer santrallere de gerek olmadığının açık göstergesidir.

AVRUPA’NIN İKİ YÜZÜ
Avrupa Birliği tarafından, sözde yenilenebilir enerji kaynaklarının desteklendiği vurgusu çokça yapılır. Avrupalılar, bize, neyin “yenilenebilir” neyin “yenilenemez” olduğunu söylemeye çalışırlar. AB’nin en güçlü ülkesi Almanya, kendi ülkesinde termik ve nükleer santrallerin kapatılması sürecini başlatırken, bizim gibi ülkelerde Sugözü Termik Santrali türünden yatırımları yapmakta bir sakınca görmez. Sugözü Termik Santrali’nin açılışını o dönem sosyal demokrat iktidarın Başbakanı Schröder yapmıştır. Aynı dönem, Almanya Dış İşleri Bakanı da Yeşiller’in eş başkanı Fischer’dir. Emperyalist kapitalist sistem, “yeni” ve “yenilenebilir” olarak sunduğu her yaklaşımla, iki yüzlülükle yeni metalaşma süreçlerini başlatır. Dünyada yapılan iklim zirvelerinde, Kyoto’da alınan kararlar gibi, kendi kapitalist sistemlerinin devamını ister ve yeni metalaştırma süreçlerini örerler. Son yapılan iklim zirvelerinde karbon salınımını sözde azaltmak üzere aldıkları kararlarla, temiz hava da ticari bir meta haline getirilmiştir. Karbon borsaları bunun en önemli göstergesidir. Ülkemizde yapılmakta olan binlerce HES’in ardında olanca güçlülüğüyle karbon ticareti olgusu durmaktadır. “Temiz enerji” adını verdikleri HES’ler, bu borsalarda kirli üretim yapan şirketlerle alışveriş yaparlar. Böylece dünya da karbon sorunu giderilip küresel ısınmaya sözde çare bulunur!

SUYA GÖZ KOYANLAR
Her şeyi sermaye birikimine hizmet edecek biçimde planlayıp uygulamak kapitalizmin olmazsa olmazıdır. Kapitalizm büyümeden, sermaye birikmeden var olamaz ve büyümek için emeğin yanı sıra, üretim maliyetini asgariye çekmek üzere hammedeleri ve kaynaklarını, öyleyse doğayı da en ucuz yolla ve son noktasına kadar “sömürmek”, tahrip ederek kullanmak onun amaçlarındandır. Madenlerin ve enerji kaynaklarının çoktan metalaştırılmış oluşu onlara yetmez, zaten ticari bir meta halini almış suyu da çıkarları gereği “kaynak” olarak değerlendirip ticari değerini büyütür, temiz havayı da ticarileştirirler; gözlerimizin önünde tümünü gerçekleştirmiştir ve gerçekleştirmektedirler.
Ülkemizde ortaya çıkan binlerce HES projesinin ardında karbon alışverişi dışında suya sahip olmak en önemli hedeftir. HES şirketlerine suyun kullanım hakları 49 yıllığına verilmektedir. Yapılan tünel tipi HES’ler suyu boru içine hapsedip doğadan çalar. Yakın gelecekte yaşanması kaçınılmaz olan su kıtlığı dönemine hazırlanmak istenmektedir. Suyu, aynen petrol boru hatlarıyla yapıldığı gibi, bölgeden bölgeye, ülkeden ülkeye taşıyıp bütünüyle alınıp-satılan bir ticari meta haline getirmek nihai amaçlarıdır. Yapılması hedeflenen binlerce tünel tipi HES’in toplam elektrik üretimimiz içinde en fazla% 5 oranında olacak elektrik üretimi göz önünde tutulduğunda, ağırlıklı amacın, HES’lerin inşası sürecinde oluşturulacak tatlı kâr kaynaklarının yanında su üzerindeki hakimiyet kavgası ile temiz hava ticareti (karbon ticareti) kaynaklı karbon kredileri olduğunu; suyun ve temiz havanın korunmasının olmazsa olmazı ormanlar ve rüzgar akımlarının alınan satılan birer mal haline getirilmesi için ticarileştirilerek şirketlerin eline teslim edileceğini söyleyebiliriz.
Geçtiğimiz günlerde Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) baş ekonomisti Fatih Birol bir açıklamada bulunmuş ve şöyle demişti: “Su kullanımının %15’i enerjiden kaynaklanıyor. Santrallerin soğutulmasından tutun, bioyakıtların üretilmesine kadar suyun kullanımı %15 daha artacak. Bu şu demek: bundan sonra enerji projeleri yapılırken suyun o projeye yakınlığı artık çok önemli ekonomik kriterlerden biri olacak. Şimdiye kadar enerji projesi yaparken maliyeti, yatırımı, işçilik ücretleri düşünülüyordu. Artık suyun da kritik bir faktör olduğunu göreceğiz.” Su niçin boru içine alınıyor? Havza planlamaları ile suyun havzalar arası taşınması neden sağlanıyor? Bu sorulara cevap yukarıda ki alıntıda açıkça ortaya konmaktadır.
AKP Hükümetince hazırlanan Su kanun tasarısında suların sürdürülebilir biçimde korunması ve azami kullanımının hedeflendiği açıkça ifade ediliyor. Bu yasanın AB (Avrupa Birliği) su çerçeve direktifine uygun hazırlandığını ve bu çerçeve nedeniyle bir zorunluluk olduğunu biliyoruz. Su çerçeve direktifi, AB’de 2000 yılında kabul edilmiş ve 2006 yılında yürürlüğe girmişti. AB su çerçeve direktifinde ve hazırlanan su kanunu tasarısında suyun sürdürülebilir biçimde korunması yaklaşımının, suyun doğal varlığını tüm ekosistem için değil, kapitalizmin ihtiyaçlarını giderme kaygısıyla ele alındığını görebiliyoruz. AB su çerçeve direktifinin en önemli yaklaşımı “kirleten öder” ile “kullanan öder” yaklaşımıdır. Su kanun tasarısının temel yönü, yakın gelecekte yaşanması muhtemel su kıtlığı gibi sorunlara karşı suyun kontrol altına alınarak ve tamamen metalaştırılıp ticari değeri yükseltilerek, kapitalizmin birikim sürecinde sermayenin en önemli “yaşamsal” kaynağı olarak görülmesidir.  

“TEMİZ ENERJİ” YALANI
Kapitalizmin organize ettiği “temiz” enerji denilen rüzgar ve güneş enerjileri kapitalizmin elinde temiz olamaz. Kapitalizm enerji arzını kendi ellerinde tutmaktan asla vazgeçmez. Bu nedenle, lokal çözümler yerine devasa büyüklükte santraller inşa eder. Petrol gibi, gelecekte su gibi, enerjiyi de nakil hatları ile dolaştırır. Bir meta olarak pazara sunar ve birikim sürecine bağlar. Ülkemize kurulmak istenen güneş enerjisi tarlaları yeni bir bela olarak karşımıza çıkmaktadır. Güneş enerji santralleri %3 eğim ister ve su en önemli ihtiyaçlarıdır. Güneş tarlaları termik özelliklidir ve suyu ısıtarak elde ettikleri ısıyı enerjiye çevirirler. Su “kaynağı” bu nedenle onlar için çok önemlidir. %3 eğim ve su dediğimizde, bu alanların tarım alanları olduğunu görmemiz gerekir. Enerji yatırımları yapılırken iki üç “yararı” birlikte ele almak, kapitalizmin son dönem en önemli özelliklerinden biridir. “Temiz” enerji yatırımları yapılırken tarım arazilerimiz de organize edilir. Bazı bölgeleri enerji tarlalarına bırakırlarken, kalan tarım bölgelerini de tekelci tarım için organize ederler. GDO’lu ve hibrit tohumlarla üretimi belli bölgelere sıkıştırıp geleneksel tarımı yok ederler. Geleneksel tarım yapan üretici suyun sahibi olarak tekellerin uyguladığı/uygulayacağı fiyat politikaları ile tarım alanlarından sürülü çıkarılarak yedek işçi ordusunun içine yollanır. “Kentsel dönüşüm” adı altında başlatılan talanla işçi ve emekçiler gettolara toplanıp dikensiz gül bahçesi yaratılması amaçlanır. İşte bu nedenle, en temiz görünen güneş enerjisi kapitalizmin elinde en kirli amaçlara hizmet ederken, geleneksel tarımı yok ederek üretici köylüyü tarımsal üretimden koparıp göçe zorlayan bir yıkım projesi olarak karşımıza çıkmaktadır.

HERŞEY SERMAYE İÇİN TASARLANIYOR
Enerjinin kimin için gerekli olduğunu Enerji Bakanı Yıldız’ıa atfen görelim: “Geçtiğimiz günlerde Türkiye’nin elektrik açığının bulunmadığını vurgulamış ve 2012 yılı tahmin edilen talebin yanı sıra 35.7 milyar saat enerji üretim kapasitesinin bulunduğunu ifade etmiş ve ayrıca kamunun elektrik ihracının planlanmadığını, ancak elektrik enerjisi kapsamında ‘özel sektör’ tarafından 3.07 milyar KW saat enerji dış satımı beklediklerini açıklamıştır.” (Enerji ve Çevre Dünyası Dergisi, Ocak-Şubat 2012, sf. 20) Yukarıda değinmeye çalıştığımız gerçeklerle ne kadarda üst üste oturan yaklaşımlar değil mi? Her şeyin şirketlerin talanının arttırılmasına yönelik tasarlandığı çok açık bir biçimde görülüyor.
Nükleer santraller, termik santraller, HES’ler, güneş-rüzgâr santralleri, tehlikeli atık yakarak enerji üretim tesisleri vb. enerji yatırımlarının tamamı dikkat çekmeye çalıştığımız yönelim içinde gerçekleşmektedir. “Ülkenin enerji ihtiyacı var” gibi söylemlerle halkın enerjiye ihtiyacı olduğu yalanına inanmamız isteniyor. Bizleri, “hangi enerji türü daha iyi, hangisi daha kötü” gibi bir ikilem içine iten kapitalizmin yalan ve yönlendirmelerine aldanmamalıyız. Öngörülüp planlanan tüm yatırımlar doğal koruma alanlarımız ile tarım alanlarımızın üzerine inşa edilmek istenmektedir. Bu yolla geleneksel tarımımız hızla yok edilirken, tarım alanlarımızın tekellerin eline aktarılması öngörülmektedir. Ayrıca su, doğadan çalınarak, ulaşılması güç ve pahalı bir ticari meta haline getirilmektedir. Bu nedenle de, “enerji ihtiyacımız var” yalanına ek olarak, “kalkınmaya karşı mısınız?” “sanayileşmenin gereği daha çok enerji, sanayi karşıtı mısınız?” gibi yalana dayalı karşı-saldırı argümanlarının aslında ne anlama geldiği açıkça ortaya çıkmaktadır. AKP’nin bahsettiği “kalkınma”nın hizmet ettiği uluslararası enerji ve tarım tekellerinin “kalkınması” olduğunu artık en ücra köşedeki yaşam alanlarını savunan üretici köylüler de görüyorlar. “Sanayi” diye bahsedilen yatırımların örneğin ülkenin en iyi narenciye üretimi yapılan Erzin’de narenciye bahçelerinin ortasına 4 adet termik santral, 1 adet hurda gemi söküm limanı, çimento fabrikası ve kireç ocaklarına ek olarak dünyadan toplanan radyasyonlu hurdaların eritildiği demir çelik fabrikası olması akla şu soruyu getirmektedir: Bu nasıl bir sanayi? Radyasyonu, kimyasalı, atığı, külü bize kalırken kapitalizm bu yolla birikimini arttırarak büyümeye devam edecek. Bizim muradımız bu mu olmalı?

NE YAPMALI?
Peki, ne yapmalı? Yapacağımız bir tek şey var örgütlenmek ve bu gerçekleri halk kitlelerinin görmelerini sağlayarak mücadeleyi büyütmek. Saldırı yaşamın her alanına yöneliktir ve topyekün gerçekleşmektedir. Karşılığında topyekün mücadelenin örülmek zorunda olunduğu tartışmasızdır.
Sermayenin örgütlü partileri var, odaları, borsaları var, dernekleri, sendikaları var. Medyası var ki gücü küçümsenemez. Bu yapılar eli ile kafalarımız karıştırılırken tahümmül sınırlharımızı zorlayarak sömürü düzenlerini devam ettirmeye çalışıyorlar.
Sermaye hükümetlerin enerji politikalarının sonuçları nedeniyle başta en çok üretici köylüler olmak üzere, tüm halk kesimleri zarar görüyor. Bu nedenle hükümeti, partisi, odası-borsası, derneği, medyasıyla elindeki tüm gücünü halkı yanıltmak ve yedeklemek üzere harekete geçirmiş olan sermayenin tüm halkı hedefine koyan saldırganlığını talan ve tahrip politikalarını ancak birleşerek engelleyebiliriz. Bilmeliyiz ki, bu sömürü düzeni sürdükçe, emekçi halka rahat yüzü olmayacaktır. Değiştirilmesi gereken kapitalist düzendir.
Yerellerde devam eden yaşam alanlarımızı savunma mücadelemiz, sadece herkesin kendi yerelindebirlik oluşturmasıyla sınırlı kalamayacağı, çünkü yalnızca yerel birliklerle sermaye saldırısı önlenemeyeceği gibi, HES karşıtlarının sadece kendi arasında ya da Termik santraller nedeniyle suyunu toprağını korumaya çalışanların sadece kendi aralarında birleşmeleri de yetmeyecektir. Mücadelelerin, hayatın her alanında, suyumuza, toprağımıza, yani yaşam araç ve alanlarımıza yapılan saldırılara karşı ve iş ekmek özgürlük talebi ile mücadeleler olarak birleşmesi, bu mücadeleleri yürüten tüm sınıf ve tabakaların hem yerellerde hem de ulusal ölçekte birleştirilmesi bugün ertelenemez bir sorumluluktur.
Yaşadığımız sorunlar şeklen farklı gibi görünse de özünde aynıdır. Ülkenin her tarafında uygulanan kentsel dönüşüm politikaları da, Çine’de tarım alanlarına yapılmak istenen Rüzgar Santrali de, Hatay-Erzin ve İzmir-Aliağa’ya yapılmak istenen termik santraller de, Sinop-Gerze ve Mersin’e yapılmak istenen nükleer santral ya da Karadeniz'de akan her dereyle Yeşilırmak ve Kızılırmak üzerine yapılması öngürülen tüm HES’lerin ya da dün Irak, Afganistan ve Libya’daki savaşların bugün Suriye’ye sıçratılmaya çalışılmasının tek bir sorumlusu vardır ki, o da, sermaye birikimi için emeği, doğayı ve yaşam alanlarımızı talan eden, halkların kardeşliğini dinamitleyen kapitalizm ve onun yürütücüsü hükümetler ve sair sermaye kuruluşlarıdır.
Bu nedenle mücadelemiz, en geniş emekçi birliğini oluşturarak, kapitalizme karşı ayağa kalkacak halkın birliğini sağlamalıdır. Açlığın, yoksulluğun, eşitsizliğin ve geleceksizliğin kader diye dayatıldığı bu sömürü düzeninin adıdır, kapitalizm. Bu nedenle kapitalizme karşı mücadele, aynı zamanda insana yabancılaşmış kâr hırsıyla var olan kapitalizmin karşısında yaşamı ve doğayı temel alan sosyalizm hedefimiz olmalıdır.