Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

İşçi sınıfı ve “ezilenler”; sınıf ve “kimlik” politikaları

1980’li-90’lı yıllar ve sonrasında, özellikle postyapısalcılık-postmodernizm adı altında, çok sayıda “yeni teorisyen” tarafından yaygınlaştırılan görüşlerin bir özelliği de,  yaygın ve genel bir adlandırmayla “kimlik politikaları” olarak ifade edilen ve ırk-ulus kimliği, kadın kimliği; “ezilenler”in ve “ötekileştirilenler”in hakları ve mücadelesi; çevre sorunu gibi sorunlardan hareketle, işçi sınıfının devrimci sınıf rolünü ve materyalist tarih anlayışını ya tümüyle reddetmek ya da büyük oranda çarpıtmaktı. “Sınıf-ırk ve toplumsal cinsiyet arasındaki karmaşık ilişkileri” ve “kesişim noktaları”nı tespit etmek iddiasını da taşıyan, çevreciliğin, feminizmin, ulusal-ırksal eşitçiliğin, kültürün, eşcinsel haklarının öne çıkarıldığı bu yeni “tarih yazımı” teorilerinin hemen tümü, Marksist sınıf teorisine saldırı için hayli uğraştılar.
1982 yılında Ranajit Guha’nın yönetiminde, Türkçe karşılığı, “Madun Çalışmaları: Güney Asya Tarih ve Toplumuna Dair Metinler” olan bir başlık altında yayınlanan yazı ve makalelere sonraki süreçte yenileri eklendi. Gerekçe, “görülmek, hesaba katılmak istenmeyen, ama mücadeleleriyle kendilerini dayatan” çeşitli ve farklı “kimlik grupları”nın “görünür kılınması” idi. “Maduniyet” teorilerinden referansla, “itilenler”in-”ötekileştirilenler”in-”ezilenler”in durumu Türkiye’de de, bazı üniversiteler bünyesinde ve akademik çevrelerde, sosyal bilimlerin popüler uğraş alanlarından biri haline getirildi. Foucault’çu “söylemin gücü” tezi ve Antony Gramsci’nin İtalyan zindanlarında yazdığı “Hapishane Defterleri”nde, hegemonya altındaki kesimleri ifade etmek üzere kullandığı “subaltern”(tabi olanlar)-”sessizler” ve benzeri kavramlaştırmaları, bu yazar ve akademisyenlerin esin kaynakları arasındaydı. Buna göre, köylüler, “deklase” kesimler, etnik-milliyetçi gruplar, “çevreciler”, işçi sınıfıyla aynı “kategori”de tarih yapıcı, “özne olamayan özneler”di. Hegemonya altındaki söz konusu  grupların sadece özgünlükleri  değil, “özerk”likleri de hesaba katılmalıydı.
“Yapısal kategoriler”in birbirleriyle ilişkili olsalar bile, sonuçta “özerk oldukları”nı ileri sürerlerken, ağırlığın ve önemin ilişkiye değil “özerklik”e verilmesini öneriyorlardı. . Althusserci “tahakküm içinde yapılaşma” anlayışından hareketle, etnik-ulusal bölünmelerin tarihsel olarak belirlenen ekonomik-sosyal koşullar içinde ortaya çıkmış ve kökleşmiş olmaktan çok, toplumsal-kültürel olarak inşa edildiklerini söylüyorlardı. 1970’lerde Birmingham Üniversitesi (İngiltere) bünyesinde oluşturulan “Çağdaş Kültürel Çalışmalar Merkezi”nden Stuart Hall (New Left Reviev’in ilk editörü), örneğin İngiltere’deki siyah nüfusun durumundan hareketle, ırkçılığın, siyah işçilerin bütün deneyimini şekillendirdiği gibi, beyaz işçilerin deneyimini de şekillendirdiğini belirtiyordu. Çalışmayı yürütenlerin büyük çoğunluğu, “indirgeyeci ve belirlenimci” olarak niteledikleri Marksist sınıf teorisi ve tarih anlayışını, “temsil alanı dışındaki” bu “madun” halklar ve grupların durumuna ilgisiz, hatta “dışsal kalmış” olmakla; “dar ve mekanist altyapı-üstyapı kavrayışına sahip” ve “devlet iktidarının büyüsüne kapılmak”la suçluyorlardı. Onlara göre, Marksizm, oluşturucu ögeler ve kategorilerden birine ötekilerden daha fazla rol biçerek, kapitalist gelişmeyi “Avrupa merkezli” irdeleyerek, bu “özgül” kimlik durumlarına gereken önemi vermemişti. İşçi sınıfının üretim içindeki rolü, ileri sürüldüğü üzere onu merkezi önemde bir konuma getirmiyordu ve o da nihayetinde diğer ezilen toplumsal gruplardan biriydi.
Maduniyet tezlerini bir araya getiren ve yorumlayan Dennis Dworkin, örneğin şöyle yazıyordu: “Eğer deneyimin öteki boyutları-bölge, din, milliyetçilik, etnisite, mekan, yaş vd(diğerleri)-denkleme eklenirse, sınıf potansiyeli toplumsal, kültürel ve tarihsel karmaşıklığın katıksız ağırlığı tarafından küçücük hale getirilir.” (Sınıf Mücadeleleri, sf. 322) Dworkin, “Sınıfın öldüğü”ne ilişkin açıklama ve iddiaları “oldukça abartılı” buluyor, “ancak açıklayıcı bir kavram olarak sınıfın statüsü ciddi ve belki de geri dönülemez bir biçimde azalmıştır” kestiriminde bulunmaktan da geri kalmıyor (a.g.e.s.359), işçi sınıfının potansiyel olarak “hayati bir rol oynama”ya devam ettiğini, “kültürü, siyaseti, kimliği ve tarihi çok daha karmaşık ve gelişmiş bir biçimde kavramak için düşünsel bir açılım” sağladığını, ancak, sınıf anlatısının artık birleştirici olma özelliğinde olmadığını belirtiyordu.  Ulus-sınıf ve ‘toplumsal cinsiyet’ sorunlarının birbirleriyle ilişkili-‘dolanık’ olduğunu belirterek, Marksizme “yakın durdukları” iddiasında olanları dahil hemen hepsinin,  işçi sınıfı bilinci ve eyleminin güncel konjönktürel geriliğini kalkış noktası alarak, proletaryanın antikapitalist mücadelenin merkezindeki sınıf olarak tanımlanmış olmasına itirazları vardı. Chakrabarty örneğin, “Marx’la birlikte tartışıyoruz, ona karşı değil” diyor, sınıf mücadelesi ve militanlığınının salt “eski zamana dair olmadığı”ndan sözediyor, “Madun tarihi”nin Marksizm olmaksızın temelsiz kalacağını belirtiyor,  ama ardından da,  “Sermaye anlatısı içinden sürekli olarak bize insan olmanın başka yollarını, emek kabiliyetinin taşıyıcısı olmaktan fazlası olduğunu hatırlatan” Madun öznelerin durumunu gerekçe edinip postmodernizme yöneliyordu. Guha, üretim ilişkileri içindeki konumlarından değil, sınıf ve tabakaların, “madunlar”ın, “alt sırada”nlığından hareket ediyordu. Tanımı, “elit olmayanlar”ın eş konumu savına yakındı. David Arnold, işçileri, köylüleri, zanaatkarları, tarım işçilerini, diğer “alt kesimler”i birleştiren “bir örtü” olarak Madunluktan söz ediyordu, vb.
“Büyük anlatılar” karşıtlığıyla etiketli bu yeni liberal, postmodernist-yapıbozumcu teorilerin toplumsal sorunları ele alışını belirleyen, “tekil özne”ler-bireyler, alt kimlikler, alt kültürler, azınlıklar, “madunlar” vb. idi. Kapitalizm ise, ancak bunlarla bağlantısı kapsamında, ve esas olarak siyasal ve kültürel etkileriyle sorgulanıyordu. Marksist teoriyi, bu çok çeşitli toplumsal ve mesleki topluluk ve statü gruplarının, kültürel ve cinsel kimliklerin sorunlarına ve hak mücadelesine “önem vermemek”; onların “değiştirici potansiyel enerjisini görmemek” ya da tüm bu ezilen kesimlerin sorunlarıyla sınıf sorunu arasında kurduğu ilişki üzerinden onları geri plana atıp “önemsizleştirmek”le suçlayan bu tezlerin, –bugün artık parıltıları önemli oranda dökülmüştür– bir özelliği de “her birinin başka bir telden çalınmış olması”dır. Buna karşın, ortak paydası, “sınıf olmayan ve sınıf tarafından içerilmeyen” söz konusu “kimlik grupları”na, “sınıfla eş” ya da “aynı derecede önemli” rol biçmektir. Diğer yandan bu tez ve teoriler, üretimin ve üretim araçlarının devasa gelişimi ve üretimin uluslararası örgütlenmesini, bilim ve teknikteki; ulaşım ve iletişimdeki muazzam ilerlemeyi işçi sınıfının sınıfsal özelliklerini  “artık geçersizleştirdiği” iddiasındadırlar. Bunu ileri sürerken ama, kendileri bir tek sınıf oluşturmayan, ama farklı sınıf ve tabakalardan insanları ya içeren(ulus ve kadın) ya da şu veya bu talep etrafında-nesnel durumları yönünden ancak geçiçi biraraya gelebilen “ezilen ve ötekileştirilen”lerin nasıl oluyorda bu “aynı akıbet”te uğratmadığını(!) açıklamaktan da kaçınıyorlar. İşçi sınıfı mücdelesinin geçici gerileyişi-düşük düzeyi ve örgütlü gücünün zayıflığı, sınıf inkarcı teorilerin malzemesi olurken, toplumsal cinsiyet ve ulusal-etnik kimlik, çoğulluk ve çoğunluk temelli bu teori(ler), kültür-sanat alanından sosyal bilimlere kadar hemen her alanda, özellikle akademi çevrelerinde ve liberal sağ ve sol aydın-yazar çevreleri içinde destek bulabildiler.

SORUN NEREDE?
“Farklı kimlikler”in, “toplumsal gruplar”ın, “madunlar”ın durumu, sorunları ve hakları adına geliştirilen tezlerin sorunlu oluşlarının nedeni, bu kesimlerin karşı karşıya bulundukları baskıdan sözedilmiş olması ve durumlarının düzeltilmesi istemi değildir. Baskı gören ve sömürülen her toplumsal kesimin, sınıf ve tabakanın, azınlıkların, ezilen ulus ve cinslerin sorunları ve taleplerinin ortaya konması, bunların kapsamının ve aralarındaki ilişkilerin açıklığa kavuşturulması, çözüm yollarının araştırılması ve bunun için mücadele yöntemlerinin geliştirilmesi sadece gerekli değil, zorunludur da. Bu toplum kesimlerinin baskıdan kurtuluşları için mücadele ise, sadece onların değil, işçi sınıfının da sorunudur. (İşçi sınıfı, kendisi ve diğer tüm baskı görüp ezilen durumdaki kesimlerin kurtuluşları için mücadele etmeksizin kapitalizme karşı mücadeleyi zafere ulaştıramaz.) Siyah ırkın ABD,  Güney Afrika ve İngiltere’de karşılaştığı ırkçı ayrımcılığa karşı mücadele meşru ve zorunlu idi. (Bu ayrımcılık bugün de özellikle ABD ve İngiltere gibi, sözümona demokrasinin “beşiği” sayılan ülkelerde dahi ortadan kalkmış değildir.) Beyaz ırkın üstünlüğü anlayışı toplumun tüm yaşam alanlarına yayılmışken, siyahlar beyazlarla aynı ortamları, ulaşım araçlarını, okulları paylaşamaz, yurttaş haklarından yararlanamazlarken, siyahi mücadelenin olması ve siyahi örgütlerin ortaya çıkması (Atlanta’da siyahların 1970’li yıllarda kurdukları bir “komünist partisi” bile olmuştu) değil, olmayışı paradoks olurdu. Irkçı ideoloji düşünsel imgelem ve üretime nüfuz ediyordu. Bu etkinin alanına beyaz ırktan işçi ve emekçilerle orta sınıf kesimlerinden insanların da girdiği somut bir durumdu. Biyolojik farklılığı ideolojik-kültürel ve politik ayrımcılık ve farklılığın temeli haline getiren ırkçılık öylesine güçlü bir anlayış haline getirilmişti ki, gelir düzeyi nispeten iyi olan beyaz tenli işçiler de ideolojik etki alanına girmişlerdi. İrlandalı beyaz göçmenlerin siyahi emekçilerle birlikte mücadeleye katılma yerine “beyazlığı” üstünlük sayan tutumla hareket ettikleri, bilinen bir gerçektir. Beyaz ırktan olmak, avantajlı farklılık nedeniydi. David Roediger, beyaz işçilerin, kendilerini siyahi emekçilerden ve köle olanlardan ayırmalarına rağmen, işçi konumlarına işaret ederken, somut bir durumdan söz etmişti. “Subaltern Studies” başlığı altında görüşlerini yayımlayan ve Dipesh Chakrabarty, Partha Chatterjee ve  Ranajit Guha gibi tarihçi ve sosyal bilimci akademisyenler, özellikle Güney Asyalı halkların sömürge bağımlılığına alınmaları ve buna karşı direnişlerinden; sömürgecilerin, sömürgeleştirdikleri halkları yok gösterip onları tarihsiz bırakmaya çalışmalarından söz ederlerken, haklı bir konumda duruyorlardı. Sömürgelikten kurtulan ülkelerin “postkolonyal” durumuyla ilişkin analizler yapan Giyatri Cahkravorty Spivak, “madun özne”nin, “sömürgeci üretim bağlamında” tarihsiz bırakıldığını; bu halkların tarihini esas belirleyenin sömürgeci miras olduğunu, Batı merkezli tarihçiliğin buna uygun düştüğünü söylerken; Edward Said, Batılı ideoloğ ve akademisyenlerin “Doğu”ya bakışlarının “oryantalist” olduğu; Doğulu özneyi “ideolojik olarak inşa etme”yi esas aldıkları; Şark’ın farklılıklarını görmek istemediklerini belirtirken; Chakrabarty, tarihsel pratiğin, Avrupa deneyimini yansıtan “varsayımlara zincirlendiği”; bunun bütün diğer halkların tarihinin “kuramsal öznesi” olarak alınıp, onlar üzerindeki egemenliğin sürmesine hizmet ettiği iddiasında bulunurken, elbette belirli dayanaklara sahiptiler.
Bize gelirsek, 80 yılı aşkın süre Kürt ulusal varlığını inkar eden Türk tarih tezine karşı çıkış, Kürtlere yönelik baskıyı ret tutumu ve bu yöndeki görüşler yerinde, gerekli ve zorunludur. Kürtlerin ya da örneğin Filistinlilerin, baskıdan kurtuluş ve kendi kaderlerini belirleme hakları için mücadele, sınıf bilinçli proletarya başta olmak üzere tüm ilerici-devrimci-demokrat  güçlerin göreviydi ve öyle olmaya devam ediyor. ABD ve NATO kuvvetlerinin işgali altındaki veya askeri müdahaleleriyle karşı karşıya olan ülke(ler) halklarının, bu saldırgan ve yağmacı güçleri söküp atmaları için mücadeleleri meşrudur.  Ya da örneğin, Kürtlerin ulusal baskı ve ayrımcılığa karşı mücadelelerinde, Türk işçi ve emekçilerinin yeterli desteğine sahip olmamasının eleştiri konusu yapılması ve bu durumun nasıl değişebileceği üzerinde düşünülmesi, salt bu nedenle yanlış görülemez.
Kadının, ataerkil toplumdan bu yana tabi tutulduğu baskının gündem yapılması ve kadın-erkek eşitsizliğinin son bulması için mücadelenin tarihsel, sosyal ve siyasal karakteriyle ilericiliğinden de kuşku duyulamaz. Kadın cinsinin içinde tutulduğu baskı, eşitsizlik ve sömürü ilişkilerine feminist itirazın tutarsızlığı ve saptırıcılığı, bu itiraz nedeniyle değil, eşitsizlik, baskı ve sömürünün kapitalist kaynağına saldırmaya değil, iki cins arasındaki eşitsiz ilişkiye öncelik vermesi nedeniyledir.
Doğanın kapitalist tahribini sorun yapmak, yaşam alanları ve kaynaklarının korunmasını savunmak, toprakların, havanın, kara ve deniz sularının zehirlenmesine karşı çıkmak, ormanların ve endemik bitkilerin yok edilmesine direnmek günümüzün en önemli sorunlarından biridir.
Sorun, bu “kimlik grupları”nın durumu “sorunsal”laştırılırken”, kapitalist üretim sistemiyle bağı söz konusu edilse dahi, bunun işçi sınıfının sermaye ile ilişkisinin karakterinin muğlaklaştırılmasının ve toplumsal tarihih mekanist-idealist yorumunun gerekçesi edinilmiş olmasıdır.

SENTEZCİ-REDCİ TEORİLERİN İKTİSADİ-SOSYAL VE SİYASAL KOŞULLARI
Sınıf mücadelesi teorisini, ulus-etnik köken-ırk-milliyet –ve kadın– sorununu “yalnızca ekonomik çıkar ve çelişkilerin bir ürünü” derekesine indirgemekle eleştiren ideolojik yaklaşımın 1980-90’lı yıllarda ve uluslararası alanda popülerlik kazanması tesadüfi bir gelişme değildi. Bu doğrultudaki görüş(ler), açıklıkla ifade ediliyor olsun-olmasın, Sovyetler Birliği ve “Doğu Bloku”ndaki biçimsel sosyalist görünümlerin de silindiği, dağılmanın hız kazanıp kapitalist emperyalizme yeniden entegrasyonun gerçekleştiği bir “yeni dünya gerçekliği” koşullarında, en gelişmiş kapitalist ülkeler işçi sınıfı hareketinin de geriye düşüp eski komünist partilerin güç kaybı ve Marksist materyalizmden, sınıf mücadelesi esasına dayalı toplumsal tarih görüşünden vazgeçmeye yöneldikleri bir zaman diliminin kültürel-ideolojik ve politik “iklim”inden ilham aldılar. Buna, burada ancak çok özet olarak belirtebileceğimiz başka etkenler ve olgular da eklenmiştir.
İkinci Dünya Savaşı sonrası yıllarda, kapitalist emperyalist sistem ile sosyalist Sovyetler Birliği arasındaki –buna Doğu’nun ‘Halk Cumhuriyetleri’ ülkeleri de dahildi– uluslararası alanda süren çok yanlı mücadele (bir aralar “soğuk savaş” olarak da adlandırılıyordu), aslında kapitalizm-sosyalizm savaşı olarak, ikinci savaşın başka biçimlerle sürmesi anlamına da geliyordu. ABD’nin başını çektiği ve Batı Almanya ile Japonya’nın yağmalanması dahil kapitalist “kamp”ın tüm olanaklarını, bir yandan kendi işçi sınıfları ve halk kitlelerine karşı, diğer yanda sosyalizmin her alandaki kazanımlarını yıkıma sürüklemek ve CIA arşivlerinden basına yansıdığı üzere “komünizmin tabutuna çivi çakmak” için seferber eden emperyalistler, demokrasi söylemine ağırlık vermekten iktisadi-sosyal iyileştirmelere kadar, karşı atağa geçtiler. Nazi faşizminin kapitalist gaddarlığı ve kan dökücülüğünün dünya halkları arasında yarattığı tepkiyi sömüren İngiliz ve Amerikan yönetimleri ve sermayesi “demokrasicilik” entrikalarıyla halkları etkilemeye çalışırlarken, antikomünist propagandayı  “totalitarizm”-“antidemokratizm” suçlamalarıyla haklı göstermeye ve taraftar toplamaya çalıştılar. Sosyalizmin, tüm dış kuşatmaya ve içten yıkıcı ve kapitalist yanlısı faaliyetlere rağmen kazandığı zafer ve kaydettiği büyük iktisadi-sosyal ilerleme, faşizmin yenilgiye uğratılmasında belirleyici savaşın Sovyetler Birliği tarafından verilmesinin yarattığı prestijle birlikte Batı işçi sınıfı ve halklarının olduğu kadar, Asya’dan Afrika’ya çok sayıdaki ülkede demokratik ilerici hareketin ve halk devrimlerinin gelişmesinde de moral güç kaynağı olmuştu. Bu durdurulmalıydı! Ekonomide hamle yapılmalı, sosyal ve siyasal alanda, sosyalizmin kazandırdıklarının mücadeleyi teşvik eden ve hızlandırıcı rol oynayan etkisi kırılmalıydı. İkiyüzlü uygulamalara hız verildi. 1945-65 yılları, –bazı kapitalist ülkeler açısından bu süre  sonraki yıllara kadar uzatılabilir– kapitalizmin hızlı gelişme yılları oldu. “Refah” söylemi yaygınlaştırıldı. İşçi mücadelesinin önünü kesmek üzere sosyal ve ekonomik iyileştirmelere gidildi. Almanya ve Japonya onarıldı. Demokrasi için denilerek Kore’ye asker çıkarıldı. NATO’nun sınırları genişletildi. Marshall Planı çerçevisinde Türkiye ve Yunanistan dahil çeşitli ülkeler sermaye ihracıyla ve ikili anlaşmalarla bir tür yeni sömürge haline getirildi vb. vb.. Bütün bunlar, kapitalist gericiliğin tüm güçleri ve olanaklarının sosyalizme ve Sovyetler Birliği’ne karşı seferber edilmesi anlamına da geliyordu. İşçi sınıfı ve devrimci partilerini etkisizletirmek ve sosyalizmin etki alanının genişlemesine set çekmek için seferber olundu.
Stalin’in ölmesi ve Kruşçev ekibinin, önceden hazırlıklarını yaptıkları ve henüz tümüyle ortadan kalkması mümkün olmamış ve olması o günün koşullarında mümkün de olmayan çeşitli çelişkilerin üzerine oturarak, ekonomik reformlarla kapitalizme alan açmaları, Batılı emperyalistlere, “çivi çakmak” amacıyla balyozlarını indirme olanağını da yaratmış oldu. Çekoslovakya ve Macaristan müdahaleleri, Batı’da ve Doğu’da antisosyalizmin bayraktarlığını yapanlara yeni bir pencere açtı. Komünist partileri ve devrimci saflarda karışıklıkların baş göstermesi ve Batı ülkelerinin güçlü kitle partilerinin aynı süreçte reformist-sağ ve uzlaşıcı çizgiye doğru kaymaları, tekelci gericiliğe ve emperyalist şeflere, arayıp da bulamadıkları fırsatları yaratmış oldu.  İşçi ve halk hareketi giderek gerilemeye, sosyalizme güven azalmaya başladı. Eski sosyalist partilerin saflarındaki dağılmalar arttı. Örgütlü işçi-emekçi hareketi güç kaybetmeye başladı. Margret Thatcher ve Ronald Reagan yönetimindeki İngiliz ve Amerikan saldırılarıyla başlayıp bütün kapitalist ülkelerde uygulamaya sokulan ekonomik-sosyal politikalarla işçi ve diğer emekçilerin hareketine büyük darbeler vuruldu. Sovyetler Birliği’nde yaşanan toplumsal çöküş, “Birlik”in dağılması ve emperyalist kapitalist sistemle açıktan birleşme, güvensizlik ve moral deformasyonu etkisiyle birlikte diğer önemli etkendi.
İşçi hareketinin uluslararası alanda geriye düşüşü ve sosyalizmin, inşa edilmekte olduğu/edildiği ülke(ler)de kapitalizmin uluslararası saldırılarıyla yenilgiye uğratılmış olması, Marksist sınıf teorisi ve materyalist tarih görüşüne itirazcı-retçi teorilerin yeniden piyasa yapmasının sosyal koşullarını ve siyasal ortamını hazırlamış oldular. Post modernist teorilerden ilhamla “kimlikçi” yazar ve akademisyenler, ekonominin uluslararasılaşması ve “küreselleşme”den, çıkarılması gereken sonuçları değil, çıkarılmaması gereken sonuçları çıkardılar. Üretim daha fazla toplumsallaşırken, üretim araçları, pazarlar, hammadde kaynakları ve ürün stokları giderek daha az sayıdaki büyük tekel ve mali sermaye kodamanlarının denetimi ve mülkiyetine girerken, yoksul ile zengin arasındaki uçurum bütün kapitalist ülkelerde daha fazla büyür ve örneğin kapitalizmin jandarması ABD’de toplam servetin %60’na nüfusun yüzde biri sahip iken, nüfusun geri kalan %99’u, ancak servetin yüzde kırkına sahip iken, kapitalizm tüm dünyada hakim hale gelmiş ve yüz milyonlarca emekçi üretim araçlarından ve topraktan arındırılarak Çin-Hindistan-Pakistan-Bangladeş-Endonezya-Türkiye-İran gibi ülkelerde işçi sınıfının saflarına katılmış iken, işçi sınıfının “tarihsel özne sıfatını kaybettiği” iddiasıyla, sözüm ona tamamlayıcı teoriler ve alternatif politikaların inşaasına girişildi. Cesaret aldıkları şey, işçi sınıfı hareketi ve sosyalist hareketin konjonktürel zayıflığıydı.  Ama, “ilgi çekici” olmalı, Marx ve Marksizm-Leninizm günümüzde yeniden daha fazla ilgi konusu olmaya başlamıştır ve burjuva liberalleri dahi “Marx geri mi geliyor?” tartışması yürütüyorlar.

ELEŞTİRİCİLERİN YANITLAMAKTAN KAÇINDIKLARI TEMEL SORU
“Maduniyet”çi akademisyen ve yazarların, Marx’ın sınıf teorisi ve tarih anlayışının, hem Avrupa merkezli, “Batı dışı halkların tarihine yabancı” olduğu; hem de “ötekiler”i; “alt kimlikleri”, ezilen ulusları, kadın cinsini ve çevre sorunlarını “dışladığı” iddiası, ancak kapitalist gelişmenin tarihsel seyri ve iktisadi-toplumsal gelişme sürecine dair Marksist belirlemeler göz önüne  getirilerek, doğru yere oturtulabilir ve dayanaksızlığı görülebilir.
Marx ve Engels, kapitalizmi özel bir irdelemeye tabi tutar(lar)ken, onun,  değişmez görünen ne varsa değişime sürüklediğini, ulusal sınırları aşarak uluslararasılaşmaya doğru evrildiğini, bilim ve teknik gelişmelerin ve makinenin muazzam yetkinleştirilmesinin kapitalist kâr için –ve rekabette ileri gitmek– kaçınılmazlık gösterdiğini, kapitalistlerin kadın ve çocuk emeğini giderek artan ölçüde üretime çektiklerini, büyük şirketlerin eve iş verme dahil her yola baş vurduğunu, bütün bunların ama ancak emekgücü sömürüsüyle mümkün olduğunu ortaya koydular.  Marx, kapitalist ilişkinin her biçimini ve yol açtığı sonuçları ortaya koyarken, bu sürecin bir taraftan makinenin gelişmesiyle işin daha az sayıdaki işçiyle yapılmasının mümkün hale gelmesi sonucu daha fazla işçinin işsizliğe (yedek ve ucuz işgücü ordusu) itilmesine, diğer yandan yeni ürün ihtiyaçlarının, üretim sektörlerinin kaçınılmazlığıyla işsizlerin bir bölümünün  bu alanlarda istihdamını mümkün hale getireceğini belirtiyor; büro işçilerinin, hizmet işkolunda çalışanların, ulaşım ve ticari işlerde çalışanların durumunu tek tek irdeleyerek artıdeğer üretimini açıklığa kavuşturyor ve emekçilerin sermaye ve tek tek kapitalistler ile ilişkilerinin niteliğini açıklıyordu. Bu kapsamlı çalışmanın sonuçlarıyla ilişkin konuşurken, Josep Weydemeyer’e 5 Mart 1852 tarihli mektubunda, Marx’ın, “benim yeni olarak tanıtladığım şey” diye, gönül zenginliğiyle özetlediği şuydu: “1) sınıfların varlığının ancak üretimin gelişmesindeki belirli tarihi aşamalar ile sıkı ilişki içerisinde bulunduğu, 2) sınıf mücadelesinin zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne varacağı, 3)bu diktatörlüğün kendisinin de sadece, bütün sınıfların ortadan kalkmasını ve sınıfsız topluma geçişten ibaret bulunduğu gerçeğidir.”
Bu tanıtlama, kapitalist üretim sisteminin temel karakteri ve çelişkisinin emek-sermaye ilişkisi tarafından belirlendiğinin, –ciltler dolusu örneklerin teorik genel soyutlamasıyla– ortaya konmasını da içeriyordu. Kapitalist gelişme, bir yanda emekgücünü satarak yaşamını sürdürme durumundaki işçi(ler)i, diğer yanında, emekgücünü, ona “karşılık” olarak ödediği ücretten daha fazla bir değer yaratması için burjuvaları zorunlu, kaçınılamaz bir ilişki içinde karşı karşıya getiriyor; diğer kesimleri, ellerindeki üretim araçlarını ya da küçük işletmelerini kaybederek, büyük kesimleri açısından işçi sınıfının saflarına doğru iterken, emek gücüne duyulan ihtiyaç, proletaryanın saflarının büyümesini sağlıyor, bu da, bu uzlaşmaz karşıt sınıfları çatışmaya sürüklüyordu. Marx, bu mücadelenin zorunlu olarak işçi sınıfı diktatörlüğüne –artık eski tür devlet olmayacak olan devletine– ve bütün sınıfların ortadan kalkmasına varacağını söylerken, bunun iktisadi-toplumsal ön koşullarının neler olabileceğini de ortaya koymuştu.
“Kimlik” teorisyenleri ve yazarlarının genel olarak üzerinden atlamayı işe yarar saydıkları soru, Marx ve Engels’in ve Marksist-Leninist teorinin, kapitalizmin, kapitalist üretim içindeki bu iki temel sınıfı arasındaki ilişkinin nasıl değiştiği ve onu “diğer kimlik grupları”yla aynı konuma getirdiğidir. Buradaki “Nasıl?” sorusu temel önemdedir. Çünkü, ilişkinin muhtevası-içeriği yönünden, “hizmet iş kolu büyüdü, sanayi işçilerinin sayısı azaldı, esnek çalışma yaygınlaştı, Marx’ın sınıf teorisi bunları açıklamakta artık yetersiz kalır” yönündeki ya da benzer iddiaların spekülasyondan öte bir değeri bulunmuyor. Kanıtlanacaksa eğer, artıdeğer üretiminin kapitalizmin temel kaynağı-varlık koşulu olmadığı kanıtlanmalıdır. Örneğin işçisiz kapitalizm var mıdır? Veya, sadece “söylemin gücü”yle, “ideolojik-politik-kültürel inşa” ile kapitalist ya da başka iktisadi temeli var kılmak mümkün müdür? Bu birbiriyle bağlantılı soruya/sorulara, bir bölümü Marksizme açıktan karşı, diğerleri sözüm ona katkı yapıp teoriyi geliştirme ve eksiklerini tamamlama iddiasındaki teorisyenlerin verdiği yanıt(lar)ın içerikten ziyade biçime ilişkin olduğu biliniyor. Kanıt olarak ileri sürülenler, en genelde, kapitalist gelişmenin işin ve üretimin sınırlarının uluslararasılaşması, bilim ve teknikteki gelişmeler, iletişim ve ulaşım tekniğindeki ilerlemeler, yeni üretim araçları, sahaları ve kollarının ortaya çıkması, esnek çalışma biçimlerinin yaygınlaşması, hizmet işkolunun büyümesi, işçinin işin yürütülmesine ortak edilmesi vb.’dir. Bütün bu gelişmelerin gerçeğe tekabül ettiği ve fakat işçi ile kapitalist; emek ile sermaye arasındaki ilişkinin karakterini değiştirmediğini biz söylüyoruz, eleştiriciler reddediyorlar. Bu iddialar, Birikim dergisi yazarları ve Foucaultçu akademisyenlerle tartışmalarımızı içeren daha önceki birkaç makalede ele alınmıştı.

KAPİTALİZMİN ‘ÖZEL ÜRÜNÜ’ OLARAK İŞÇİ SINIFI, FARK NEREDE?
Kapitalizm, “genel olarak topraktan ve bütün üretim araçlarından arınmış”, “varlığını ancak emek gücünü satarak koruyabilen” emekçi olarak işçinin, kapitalist tarafından artıdeğer üretimi yoluyla sömürüldüğü bir sistemdir.
Kapitalist gelişme sürecini ele alırken Marx, Kapital’in Birinci Cildi’nde, “…Emek sürecinin, gitgide daima büyen kooperatif şekli, bilimin bilinçli teknik uygulanması, toprağın yöntemli bir biçimde işlenmesi, emek araçlarının ancak ortaklaşa kulllanılabilir emek araçlarına dönüştürülmesi, bütün emek araçlarının bileşik toplumsal emeğin üretim araçları olarak kullanılmasıyla sağlanan tasarruf, bütün insanların dünya pazarları ağına sokulması ve böylece kapitalist rejimin uluslararası bir nitelik kazanması, bu merkezileşme ya da birçok kapitalistin birkaç kapitalist tarafından  mülksüzleştirilmesi ile el ele gider” diye yazıyor ve devamında şunları söylüyordu. “Bu dönüşüm sürecinin bütün avantajlarını sömüren ve tekellerine alan büyük sermaye sahiplerinin sayılarındaki sürekli azalmayla birlikte, sefalet, baskı, kölelik, soysuzlaşma, sömürü de alabildiğine artar; ama gene bununla birlikte, sayıları sürekli artan, kapitalist üretim sürecinin kendi mekanizması ile eğitilen, birleştirilen ve örgütlenen işçi sınıfının başkaldırmaları da genişler, yaygınlaşır. Sermaye tekeli, kendisiyle birlikte ve kendi egemenliği altında fışkırıp boy atan üretim tarzının ayakbağı olur. Üretim araçlarının merkezileşmesi ve emeğin toplumsallaşması, en sonunda, bunların kapitalist kabuklarıyla bağdaşamadıkları bir noktaya ulaşır. Böylece kabuk parçalanır. Kapitalist özel mülkiyetin çanı çalmıştır. Mülksüzleştirenler mülksüzleştirilirler.”
Ekonomik toplumsal hareketin gelişim süreci Marx’ı doğruladı. Kapitalizm, İngiltere’de en gelişmiş biçimi görülmek üzere önce Batı Avrupa ülkelerinde gelişti. Ancak, Marx’ın işaret ettiği üzere uluslararası bir sisteme doğru, bir dünya pazarına doğru, bütün geri halkları-ulusları da içine çekerek, genişledi. Kapitalist üretimin doğası gereği, hem daha fazla kâr için, hem de rekabette üstün gelmek üzere, kapitalistler bilim ve tekniği üretime uygularlarken, en gelişkin olanları, yani kapitalist pazarda ve piyasada en büyük pay sahibi olanları başta olmak üzere, aralarında kıyasıya bir rekabete giriştiler. Kapitalizm üretim araçlarında ve yöntemlerinde “devrim yapmadan” gelişimini ve varlığını sürdüremezdi. Bu, yeni ürünlerin, üretim sektörlerinin ve üretim araçlarının geliştirilmesi ihtiyacını doğuruyordu. Üretimin ve üretim araçlarının geliştirilmesi ihtiyacı, üretici güçlerin gelişmesini de kaçınılmaz kılıyordu. Ancak, daha fazla artıdeğer üretmek için makinenin geliştirilmesinin sonuçlarından biri de işçilerin işsizliğe itilmesiydi. Makinenin artan yetkinleşmesi ve kullanım sahasının genişlemesi “yedek emek ordusu”nu büyütürken, “sermayenin son derece büyük bir hızla üretimi genişletmesine” de yol açıyordu. (Lenin) Üretimin ve verimliliğin artırılması hedefi sömürüyü daha katmerli hale getirdi. Meta ve sermaye hareketinin gelişmesi, toplumun başlıcaları proletarya ve burjuvazi olmak üzere çeşitli sınıf ve tabakalara ayırmaktaydı. Köylülük çözülüyor, küçük üreticiler üretim araçlarından kopuyor, önemli bir bölümü ücretli emekçilerin safına katılırken, bir bölümü işsizliğe itiliyordu. Ucuz emek ihtiyacı, kadın ve çocuk emeğinin artan oranda üretime çekilmesini sağladı. Birçok kapitalist birkaç kapitalist tarafından mülksüzleştiriliyor, giderek sayıları azalan büyük kapitalistlerin gücü ve etkinlik alanı artıyordu. Meta ve sermaye hareketinin bu gelişimi ve ulusal sınırları aşarak, eski köylü ülkeleri ve toplumları kapitalist pazara dahil etmesiyle, yüz milyonlarca yeni emekçi ücretli emek gücü durumuna dönüşüyordu.
Üretim ve sermaye artışı, pazar arayışını ve pazarlar için kıyasıya rekabeti kaçınılmaz kılıyordu. İçeride halk kitlelerine, dışarıda başka halklara baskı yoğunlaştı. Burjuvazinin kendi pazarına hakim olma mücadelesi, ulusal devletlerin ortaya çıkışına yol açtı. Batı Avrupa çok sayıda ulusal devlet şekillenirken, bunların diğer halklara baskısı arttı. Birden fazla ulusun ve ulusal toplulukların yaşadığı, ve kapitalist gelişme bakımından daha geride bulunan merkezi feodal imparatorluklar ise, kapitalizmin tekelci kapitalist aşamaya evrildiği bir dönemde baş gösteren ulusal başkaldırılarla parçalanmaya başladılar. Üretimin ve sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesiyle tekellere doğru gelişme ve mali sermaye egemenliğine geçildi. Mali sermayenin asalak karakteri  belirginleşti; kupon kesme, hisse senedi işlemleri, kredi ve borçlandırma oyunları, borsa manevralarıyla rant geliri arttı ve giderek devasa boyutlara ulaştı. Bu durum, üretimin riskleri ve zorluklarıyla uğraşmaktansa, rantiyeciliğe yönelişi kışkırttı. Tekelci kapitalizm, başka özelliklerinin yanı sıra, doğrudan işgallerle ya da sermaye ihracı aracıyla ulusların ve ülkelerin bağımlı hale getirilmesi, bu halkların kaynaklarının yağmalanması, vesayet altına alınmaları ve işbirlikçi sınıfların yönetiminde denetlenmeleri demekti. Az sayıdaki emperyalist büyük gücün dünyanın diğer topraklarını ve halklarını mali, iktisadi ve politik denetiminin bu gerici karakteri, uluslararası mali sermaye ve tekellerin baskısı, ezilen bağımlı ulusların emperyalistlere karşı mücadelesi ve direnişine yol açmazlık edemezdi. 20.yüzyıl, özellikle ikinci yarısına kadar olan dönemde daha yoğun olmak üzere, antiemperyalist ulusal kurtuluş mücadelelerine sahne oldu.
İşçi sınıfının safları uluslararası alanda ve tek tek ülkelerde giderek genişledi. Kapitalizm, toprak, işletme, arazi, para, makine, fabrika sahibi, ya da emeğiyle geçinen kent ve kır emekçisi ve yoksullarının saflarında farklılaşmaları, “dağılma”yı kaçınılmaz kılıyordu. İşçi sınıfı ise, bölge, üretim sektörü, etnik köken, dinsel-mezhepsel inanç farklılıklarına, vasıflı vasıfsız oluşuna; kadrolu ya da taşeron ‘statüsü’ne karşın, büyüklü küçüklü işyerlerinde biraraya gelmekteydi. Üretim toplumsallaşırken, üretimin kapitalist biçimi ve üretim araçlarının özel kapitalist mülkiyeti, proletarya-burjuvazi çelişkisini belirginleştirip keskinleştiriyordu. Sosyalizmin maddi ön koşulları olgunlaştı; düşüşler ve yükselişler, bunalımlar ve zaferlerle iç içe bu gelişme seyri içinde işçi sınıfının mücadele deneyimi ve örgütlenme pratiği zenginleşti. Artık temel sorun, iktisadi-toplumsal ve tarihi gelişmenin, insan soyunun gerçekten insanca yaşaması yönünde nasıl ileri gidebileceğiydi.
Kapitalizm bunun nasıl olabileceğini, hangi güçlerle kime karşı nasıl başarılabileceğinin koşullarına ve olanaklarına işaret ettiği gibi, kendi tasfiyesinin kaçınılmazlığını da aslında bizzat kendisi ortaya koydu. Artıdeğer sömürüsünün kaynaklık ettiği mülkiyet biçimleri ve ilişkileri tasfiye edilmeli; onun üzerinde yükselen aygıt yıkılmalı ve sömürünün, sömürüye dayanan sınıf farklılıklarının olmadığı bir yeni toplumsal sistem kurulmalıdır. Kapitalist üretim ilişkilerinin üretimin toplumsal karakteriyle bağdaşmayan özel mülkiyetçi karakterine son verilmeli; üretim araçlarının kolektif toplumsal mülkiyete dönüştürülerek toplumsal üretime uyumlu kılınmasının yolu bir toplumsal devrim ile açılmalıdır. Özel mülkiyet biçimlerinin üretici güçlerin uyumlu ve özgürce gelişmesini engelleyici işlevi de böylece son bulacaktır. Bunu gerçekleştirebilecek olan ise, ancak kendisi de üretim araçları mülkiyetinden arındırılmış olan, ve üretim içinde biraraya gelişiyle dolaysız bağlı olarak örgütlenmeye yatkınlığı, aynı talepler ile kolektif  davranış göstermesi vb. özellikleri ve avantajlarıyla proletaryadır. Toplumsal üretimi gerçekleştirirken safları büyüyen ve bir araya gelerek birleşen bir sınıf olarak o, üretim araçlarını toplumsallaştırarak gelişmenin önünü de açacaktır. Bu devrimci değişim, baskı ve ezmenin sömürüye ve sınıfsal farklılıklara ve çelişkilere dayanan tüm biçimlerinin ortadan kaldırılmasının/kalkmasının toplumsal iktisadi ve siyasal koşullarını var edecektir.

PROLETER SINIF MÜCADELESİ; BASKI VE SÖMÜRÜNÜN HER TÜRÜYLE MÜCADELE
Proleter sınıf mücadelesinin esas hedefi, sömürü sistemi ve sınıf farklılıklarının ortadan kaldırılmasıdır. Ücretli emek sömürüsünün tüm biçimlerinin ve onu var eden ilişkilerin son bulmasının koşuludur bu. Proyetaryanın bu mücadelesi, sadece kendi sınıfının kurtuluşunu değil, tüm baskı altındakilerin, tüm ezilenlerin, kadınların, ezilen halkların toplumsal kurtuluşunu, doğanın kapitalist tahribinin son bulmasını ve tüm zenginliklerin ve olanakların insanın zihni ve fiziki gelişimi ve yaşam koşullarının daha fazla iyileştirilmesi için kullanılmasını içerir ve hedefler. Sınıf bilinci, tüm bu kesimlerin kendi aralarındaki ve devletle olan ilişkileriyle birlikte, kendiyle kapitalist sistem ve burjuvazi arasındaki ilişkilerin karakterinin, pratik mücadelenin deneyimi içinde kavranmasını ifade eder. Bu mücadele pratiğinde toplumsal hareketin yasalarının bilgisini de edinecektir. Dünyada ve ülkemizde, şovenizmin etkisi dışına çıkmayı başaran ve burjuva uzlaşmacılığını reddeden işçilerin tutumu, buna uygun olagelmiştir. “Sosyalist” etiketli bazı parti ve örgütlerin saflarındaki işçilerin farklı tutumları ise, bu parti ve örgütlerin uzlaşıcı-reformist, sol ya da sosyal şoven politikalarıyla bağlıdır. İşçi sınıfının iktidar olduğu sosyalizm koşullarında ise, kadın sorunu ve ezilen uluslar sorunu, kadın-erkek eşitliğinin toplumsal iktisadi koşulları ve temelinin var edilerek baskı ve ayrımı ortaya çıkaran etkenlerin yok edilmesi yönünde büyük mesafe kaydedilmiş, ezilen ulus ve azınlıklara kendi iradeleriyle belirledikleri yaşam biçiminin sağlanması için yardım edilmiş, ulusal ayrımcı uygulamalara son verilmiş; sınıf farklılıkları ve sömürü ilişkilerinin tümüyle son bulması için can bedeli mücadele yürütülmüştür. Bu gelişmelerin temel dayanağını, üretim araçlarının kolektif toplumsal mülkiyete alınarak üretim biçimi ve ilişkileriyle üretici güçler arasındaki ilişkinin uyumlu hale getirilmesi oluşturmuştur.
Emek-sermaye çelişkisinin, etnik ve ulusal özellikler ile sınıfsal özelliklerin bire bir örtüşmemesini de koşullaması; ulusun, işçi sınıfını, emekçi köylülüğü ve kent ve kır yoksullarının yanı sıra burjuvazi ve toprak sahiplerini de kapsaması; tersinden işçi sınıfının bu ötekileri kapsamaması, işçi sınıfının diğer emekçilerin sermayeye karşı mücadelesini sahiplenip desteklerken, burjuva-büyük toprak sahibi kesimlere karşı uzlaşmaz mücadele yürürtmesinin ya da yürütme zorunluluğunun maddi temelini oluşturur. O ayrıca, kendi sınıfının ulusal ve uluslararası ölçekteki taleplerinin savunusuyla sınırlı bir mücadeleyle yetinmemeli, kendini “salt kendici” sınırlara kapatmamalıdır. Onun mücadelesi, ezilen ve sömürülen, baskıya tabi tutulan ve zorla boyun eğdirilmek istenen tüm emekçilerin, tüm halkların, tüm ezilenlerin, “ötekileştirilen-dışlanan” diye tarif edilen her kesimin yanında olmakla, daha geniş kapsamlı bir mücadele olarak gelişmelidir. Marksist devrimcilik, eğer karşıtlık kavramıyla bağı açısından tanımlanırsa, baskı ve sömürü karşıtlığıdır. Ancak bu karşıtlık, amaçsız, hedefsiz, herhangi ezilen ve baskı gören kesimin hareketinin neyi hedeflediği ve hangi sınıf ve güçlere hizmet ettiği, toplumsal bakımdan geriye çekişi mi, ileri doğru gidişi mi önüne aldığı gibi çok çeşitli unsurları dikkate almayan bir karşıtlık değildir, olamaz. İşçi sınıfı ve devrimci partileri örneğin Ortaçağ gericiliğine meyl eden bir hareketi destekleyemez, emperyalizmin kuklalığını yapacak, onu güçlendirecek bir hareketin yanında safa giremezler. Bu tür hareketlerin sürüklediği halk kesimlerini uyarmaya, dost ve düşmanlarını doğru belirlemelerine yardımcı olmaya çalışır; sermaye ve gericiliğin her tür saldırısına ise, cepheden karşı çıkarlar. Marksizm’i ve devrimci sınıf partilerini, burjuva şovenizminin etki alanına giren çeşitli küçük burjuva, liberal-sol ara akımlar ve sosyal şöven partilerin kendilerini “sosyalist” ya da “işçi partisi”-“örgütü”nden ayrıştıran önemli bir özelliktir bu.
Uluslar sorununu esas alarak söylersek, Marksizm, örneğin her bir ulusal hareketi ve ulusal kurtuluş mücadelesini, bu hareket ve mücadelesinin ‘kendi özgünlüğü’yle ele almış;  gericiliği zayıflatan, demokratik devrimci gelişmeye katkı sağlayan ve sağlayacak olan hareketleri desteklerken, gericiliğin bir tür karakolu ve dayanağı görevi görecek olan ve emekçi kitlelerin talep ve çıkarlarına darbe vuracak gelişmelerin karşısında ise, işçi ve emekçi kitleleri uyarma sorumluluğuyla hareket etmiştir. Marks ve Engels, örneğin Çarlığın ileri karakolu işlevi yüklenmiş olan Çek ve Güney Slavları hareketine karşı çıkarlarken, Polonyalıların hareketini, bu hareket gericiliği zayıflatacağı için desteklemişlerdir. Engels, 1882 tarihli, Kautsky’e mektubunda, Avrupalı nüfusun yerleştiği Kanada, Avusturalya gibi ülkelerin bağımsız hale geleceğinden söz ederken, Portekiz, İspanya gibi ülkeler tarafından boyun eğdirilmiş Hindistan, Cezayir gibi ülkelerin “hızla bağımsızlığa ulaştırılmaları” için proletaryanın mücadelesinin önemine işaret etmişti. Lenin, Stalin, Enver Hoca ve öteki gerçek Marksistler, ezilen uluslar sorununu aynı “ilkesel tutum”la ele almışlardır. Bu ilke, “hiçbir ulusal ayrıcalık ve hiçbir ulusal eşitsizliği tanımamak, bunlara göz yummamak” (Lenin) olarak ifade edilebilir.(abç)
Sınıf bilincine ulaşmış işçiler, “ulusçuluk” politikasının ezen ve ezilen uluslar açısından farklı özelliklerini dikkate alırlar ve ezilen ulus hareketininin baskıdan kurtuluşu hedeflemesiyle hakim ulus burjuvazisinin, ulusal boyunduruk altında tutulan ulusların hareketini bastırmaya yönelik şovenist ve ayrımcı politikaları karşısında farklı tutum geliştirirler. Bilinçli proletarya, herhangi ezilen ulusun, zorla içinde tutulduğu bir “birlik”ten ayrılıp kendi siyasal devletini kurması dahil, geleceğini istediği gibi belirlemesini, onun hakkı sayar. Bu hakkın somut kullanımının işçi sınıfı ve emekçi halkların mücadelesine karşıt olmaması ve emperyalist gericiliği güçlendirilmemesi için, ideolojik mücadele yürütür  ve ezilen ulusun işçi ve emekçi kesimlerinin sınıf uyanıklığıyla tutum almaları için çaba gösterir. Güncel bir durum açısından söylenirse, örneğin Irak Kürt hareketi ile Türkiye Kürt hareketinin farklı gelişim seyrini ve yönlendirici politikalarını dikkate almayan bir tutum doğru olmayacaktır. İlki, ABD ile işbirliğine giren bir yönetici kesimin liderliğinde şekillenirken, ikincisi, emperyalist sömürgeciliğe ve Amerikan dayatmalarına karşı uyanık, ülkenin, devrimci-demokratik ve sosyalist  hareketle –kimi sorunlara rağmen– esas olarak bir biçimde ilişkili olan bir siyasal yönetim tarafından sürdürülmektedir. Türkiye Kürt ulusal mücadelesinin en önemli özelliklerinden biri de, ezen ulus burjuva gericiliğine karşı mücadele hattında ilerlerken, emperyalizmin ‘amiral gemisi’ ABD gericiliğine de güç vermemesidir.
İşçi sınıfının, üretim araçları mülkiyetinden yoksunluğu ve yaşamını ancak emek gücünü satarak sürdürebilmesi, ayrıca irili-ufaklı kapitalist işletmelerde bir araya gelmiş olması, bunun, günümüzde çok sayıdaki kapitalist ülkede gerçekleştiği üzere farklı uluslardan ve ulusal topluluklardan emekçilerin biraradalığı olarak da yaşanıyor olması, baskı ve sömürünün her çeşidine karşı mücadelesinin dayanağını oluşturan bir durumdur. Sınıf pratiğinin genel olarak buna uygunluk gösterip göstermemesinden bağımsız olarak, ulusal ayrımcı politikaların, ulusal baskının ve kadın-erkek eşitsizliğinin  olmaması için mücadele, proletaryanın sorunu ve sorumluluğudur. En geri düzeydeki ilişkileri içinde dahi işçiler, hakları için ‘kendi kapitalistleri’ne karşı mücadeleye yönelebiliyorlar. Bu ‘kendi kapitalistleri’ de, “bunlar benim ulusumun ögeleridir, bunlara saldırmayayım, haklarını vereyim, ücretlerini artırıp sendikalı yapayım, hatta istedikleri siyasi örgütlenmede yer almalarına engel olmayayım” diye “ulusçu” değil, polis ve asker gücüyle, yasa ve yasadışı zor yöntemleriyle karşılarına dikilip, onlara tümüyle sınıfçı bir tutum alıyorlar. Basit gibi görünen bu gerçek, milliyetçi ideolojiler ile sınıf politikası arasındaki nitelik farkını açıklayıcıdır. Kürt sorunu karşısında ya yeterince duyarlı olmayan ya da burjuva ideolojik etki sonucu Kürtlerin ulusal hakları için mücadelesini “bölücü” gören Türk ulusundan ve diğer milliyetlerden işçilerin, sorun kendileriyle patronları-kapitalistler-ve hükümet arasındaki, iktisadi-sosyal ve kimi politik sorunlar olduğunda, mücadeleye yönelmekten geri kalmamaları, bir diğer örnek olarak gösterilebilir. Ezilen ulusun işçi ve emekçilerinin ulusal bağımsızlık ve kendi kaderini tayin için mücadelesinin, kendi sınıflarının örgütlenme  özgürlüğü ve kendi çıkarları için mücadele serbestisinden soyut olarak alınamayacağı, sorunun önemli diğer yanıdır. Sınıf hareketi ve mücadelesine buradan bakarak, onun “ulus bünyesinde bölücü rol oynadığını, bundan ötürü de ret edilmesi gerektiğini” ileri süren anlayışlar olmuştur. Bu anlayışlar, ilk bakışta doğru gibi görünseler bile, tarihsel olarak ve politik-ideolojik karakteriyle gerici özellik gösterirler. Ezilen ulusun işçi ve emekçileri, uluslarının baskıdan kurtuluşları için doğrudan mücadelenin içinde yer alarak, bu mücadelenin tutarlı demokratik doğrultuda ilerlemesi ve başarıya ulaşması için çaba göstermekle, ezen ulusların sınıf bilinçli işçileri ise, ezilen ulusun siyasal devletini kurması da dahil ulusal kaderini tayin hakkını savunarak, onun baskıyla boyunduruk altına alınmasına karşı çıkarak, sorumluluklarını yerine getirmiş olurlar. Ezen ulus(lar) işçi sınıfı ve emekçi kitlelerinin, burjuva gericiliği tarafından ideolojik-politik-kültürel etkiyle, ezilen ulusun baskıdan kurtuluş ve özgür ve eşit haklara sahip olarak yaşama taleplerine ilgisiz tutulmaları ya da şoven etki sonucu bir bölümüyle karşı tutum almaları, hiç kuşkusuz kendileri aleyhine ve burjuvazi yararına sonuçlara  yol açmıştır ve açacaktır. Diğer yandan, ezilen ulus emekçileri, özellikle de onların ileri kesimleri, uluslarının diğerleriyle eşitlik hakkı için mücadele ederlerken, ulusal baskı ve ayrıcalıklar politikasının kapitalist temelini açık ve yeterince göremezler ise eğer, sınıf hareketine katılmaları sorunlu, tereddütlü olabilir. Bu tür zaaflı ve yanlış tutumlar ancak sınıf mücadelesi pratiği içinde, baskı ve sömürünün kapitalist kaynağı ile ortadan kaldırılmasının yolu açıklıkla kavrandığı ölçüde değişecektir.

HAREKETİN DİYALEKTİĞİ ve GÜNCEL SINIF MÜCADELESİNİN GÖSTERDİĞİ
Toplumsal kategorilere ilişkin sözü edilebilir tek kesinlik, herşeyin hareket ve değişim halinde olduğudur. Hiçbir iktisadi toplumsal sistem ve hiçbir toplumsal sınıf, tabaka, kategori mutlak sabit ve değişmez değildir. Önemli olan ise, bu değişimin kapsamı, niteliği, yani insanın insan gibi yaşamasına olanak sağlayacak; kimsenin kimseyi sömürmediği ve ayrıcalıklı ekonomik durumlardan yararlanarak baskı altında tutmadığı bir tarihsel evreye doğru olmasıdır.
Kapitalizm, yukarıda değinildiği üzere, bunun maddi koşullarını yaratmıştır. Kapitalizm, yalnızca serbest rekabetçi döneminde değil, tekelci döneminde de, halkların kaynaklarının talanı ve üretici güçlerin belirli tahribine yol açmakla birlikte gelişmesini sürdürmüş, emperyalist ‘klasik’ kapitalist ülkelerde, bu ülkelerin dışarıya sermaye ihracı kendi ülkelerindeki gelişmeyi bir miktar yavaşlatsa dahi, genel olarak gelişme devam etmiş ve sömürgelerle bağımlı ülkelerin kapitalist çarka dahil edilmesiyle uluslararası sistem özelliği daha fazla belirginleşmiştir. Bunun bir diğer anlamı, sosyalizmin maddi teknik temeli ve sosyal sınıf dayanağının daha ileri düzeyde olgunlaşmış olmasıdır. Yüz milyonlarca Avrupalı ve Amerikalı işçiye, kapitalizmin esas olarak emperyalizm koşullarında geliştiği Hindistan, Çin, Türkiye, Brezilya gibi ülkelerin yüz milyonlarca işçi ve emekçisi eklenmiş ve bu durum, kapitalistler ile işçi sınıfının uluslararası alandaki mücadelesinin nesnel olarak daha da yaygınlaşmasını sağlamıştır. Açlık, yoksulluk ve sefaletin arttığı ve savaş tehlikesinin büyüdüğü günümüz koşullarında, işçiler ve işsiz yığınlarıyla, kent ve kırların sömürülen ve baskı altındaki diğer ezilen kesimlerinin uluslararası sermayeye, emperyalist gericiliğe ve onun işbirlikçiliğini de yapan kapitalist ülkelerin yönetici sınıf ve güçlerine karşı mücadelesi, şu ya da bu biçimde, ama kaçınılmazlıkla yeni bir yükselişe doğru evrilecektir.
Somut durumda ise, işçi-ve emekçilerin tekelci gericilik ve burjuvaziye karşı mücadelesi, ülkeden ülkeye değişmekle, arada bir genel eylemler olmakla birlikte, henüz esas olarak düşük bir düzeyde seyretmektedir. İşçi ve emekçiler, bir dönemler etkili mücadelelerinin sonucu olarak elde ettikleri haklarını büyük oranda kaybetmişlerdir. Bu elbette, “sınıfın ölümü”nü vaaz edenlerin ileri sürdükleri üzere, kaçınılmaz bir durum değildir. Hareketin bugünkü dağınıklığı ve geriliğinin nedeni, işçi sınıfıyla burjuvazi arasındaki çelişkilerin yumuşaması ya da ortadan kalkması ve dolayısıyla mücadelesizlik  koşullarının ortaya çıkması değil; hareketin dağınıklığı, güçlü sınıf örgütlerine sahip olmaması ve sermaye işbirlikçisi sendikal bürokrasi tarafından mücadeleden geri tutulması ya da engellenmesi ve burjuva ideolojik etkinin işçi ve diğer ezilenlerin saflarındaki etkinliğidir. Konjönktürel etkenler nedeniyle örgütlenme düzeyi ve birleşmiş bir sınıf halinde hareket etmesi ciddi olarak sorunludur.  Ancak, bu durumu, burjuvazi ve hükümetleriyle işgünü, iş koşulları, sosyal haklar, örgütlenme, politik uygulamaların emekçilerin durumunu dikkate alması vb. istemler etrafında mücadeleye girişmediğinin göstergesi olarak alınamaz. Herhangi kapitalist ülkede, kapitalistler ile hükümetlerinin, işçilerin durumunu, tutumunu, politik girişkenliklerini ya da yanılmışlıklarını dikkate almaksızın ekonomi politikalar belirleyip uyguladıklarını söylemek, gerçeğe aykırı düşer. Ücretli emekgücü ile kapitalistler arasındaki “gelir farkı” uçurumu; kâr ile ücretler arasındaki devasa açık, daha ucuza maletmenin esas olarak daha ucuz işgücüyle sağlanması, bunun için de daha az sayıdaki işçiyle daha fazla üretimi esas alan; makinenin daha fazla mükemmeleştirilmesiyle nisbi artıdeğer, işgünün uzatılmasıyla mutlak artıdeğer üretiminin artırılmasını esas alan uygulamalar, sosyal hak yoksunluğu ve siyasal baskı – bütün bunlar işçileri, şu ya da bu ülkede, şu ya da bu işletme bazında ya da Yunanistan, İspanya, Portekiz, İngiltere, İtalya gibi ülkelerde birçok kez görüldüğü üzere, genel direniş ve grevlere yöneltmektedir. 14 Kasım 2012’de bu ülkelerde gerçekleştirilen genel grev ve eylemler,  Belçika, Almanya gibi ülkelerin işçileri tarafından dayanışma eylemleriyle desteklendi. Yunan emekçileri 27 kez genel greve gittiler. Fransa’da birkaç yıl önce öğrencilerle işçilerin eylem birliği gerçekleşti. Türkiye’de, özelleştirme  ve esnek çalışmanın dayatılmasına, ücretler, işgünü, sendikal örgütlenme, iş “kazaları” gibi sorunlar etrafında, küçük ve orta boy işletmelerde olanları daha fazla sayıda olmak üzere birçok eylem yapılıyor. Bu mücadeleler içinde, farklı uluslardan ve çeşitli din ve mezhepleri benimseyen işçi ve emekçiler, kapitalistler ile hükümetlerine karşı birlikte mücadele ediyorlar. Buna, henüz çok ileri örnekleri ortaya çıkmamış olmasına karşın, uluslararası dayanışma örnekleri de ekleniyor. TEKEL işçilerinin 78 günlük, Çemen Tekstil işçilerinin 74 günlük direnişlerinde farklı ulusal-etnik kökenli işçilerin birlikte hareketi en yakın örnekler arasındadır. Buna, Opel işyerlerinden bazılarının kapatılmasına karşı, çeşitli ülkelerdeki işçilerin dayanışmasını ve yine Türkiye’de taşıma işçilerine yönelik saldırılara karşı başlatılan direnişe verilen uluslararası destek eklenebilir. Bu direniş ortaklığı ve destekler, “ulusal özgünlük” merkezli değil, asıl olarak sınıfsal kimlik ve ‘özgünlük’ merkezlidir. Hareketin bu ‘gerçeği’, mücadelenin bugünkü geri düzeyinden ya da yukarıda belirtildiği üzere işin ve üretimin, bilim ve teknikteki gelişmelerden yararlanılarak daha geniş alanlara/ülkelere ‘dağıtılmış’ olması, esnek çalışma biçimlerinin yaygınlaştırılması, hizmet işkolunun büyümesi ve genişlemesi gibi nedenlerden hareketle, sınıfın devrimci rolünü inkara yönelen ya da önemsiz gösteren teorisyenler ile teorilerini de, esasen mahkum etmektedir.
Buna rağmen, işçi sınıfının enternasyonalist mücadelesinin merkezinde yer aldığı sınıf mücüadelesi teorisine her türden saldırının; işçi sınıfının “öldüğü”; mücadelesinin “bir kez daha geri gelmemek üzere tarihe karıştığı” yönlü savların ya da kültürel-ekolojik-cinsiyetçi sözde yeniden inşa teorileriyle girişilen reddin esas olarak tüm ezilenlere zarar verdiği, saflarındaki dağınıklık ve “inançsızlık”a güç kattığı, sonuçlarıyla burjuva sağ gerici-muhafazakar ve liberal teori ve politikaları güçlendirdiği, somut bir gerçektir. Bu inkar ve saldırı teorileri, ‘klasik kapitalist ülkeler’ başta olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde “yeni sağ”ın gelişimini tetiklemiş, ırkçılık ve milliyetçilik politikalarına güç vermiştir. Sınıf mücadelesini “merkezsizleştiren”; işçi sınıfının konumu ve eylemini (”failliği” de deniyor) bu çok sayıdaki parçalı “kimlikler”den biriyle aynılaştıran görüşlerin, zenginlik-yoksulluk uçurumunun büyüdüğü bir döneme denk gelmesi, bir tür paradoks oluşturmakla birlikte, uluslararası sermayenin yoğun saldırıları altındaki işçi mücadelesinin geriye düşüşü, buna eşlik eden sağ liberal ve muhafazakar politikaların güç kazanması, toplumsal tarihi ve sınıf mücadelesini salt konjönktürel değişim ve gelişmelerle “ölçüye vuran”lara, sığınacak bir liman oluşturmuş; ret ve inkar teorileri, “yapısökümcülük” ve “postmodernizm” adına ileri sürülen bulamaç yığını, genç kuşakları, mücadeleye kuşkuyla yaklaşmaya yöneltirken, işçi ve emekçilerin ileri kesimlerinin saflarında daınıklığa yol açmış ve bu da şovenist, milliyetçi, ve diğer burjuva teori ve akımların güç kazanmasına yardımcı olmuştur. Sermaye devletleri, özellikle de devlet sınırları içinde birden fazla ulusun ve çeşitli ulusal toplulukların bulunduğu ülkelerin hakim gericiliği, “toplumsal panik” ortamı yaratarak, ülkenin ve “ulusun” bölünmesi tehlikesini öne çıkararak, her türden emekçi mücadelesini, bu sözde ortak tehditle savuşturmaya yönelir, böylece ezilen ulus ve azınlıkların baskıyla susturulmasına “halk desteği”ni sağlamaya çalışırlarken; sınıf karşıtı ve sınıfın saflarında kargaşa yaratma işlevi gören teorilerden güç almıştır. Bu gerici rol, ezilen ulus işçi ve emekçilerinin, birleşik sınıf hareketine katılmaları açısından da, tereddüt etkeni olmuştur. Yine, ulusal baskıya hedef olan ezilen ulus ve azınlıklardan işçilerin, bu baskıya ve ulusal ayrıcalıklara duydukları öfke nedeniyle, işçi sınıfının burjuvaziye ve mali sermayeye karşı mücadelesine “düşük düzeydeki ilgisi”nden söz edilebilir. Özellikle ezen ulus işçi ve emekçilerinin, ezilen ulusun kurtuluş isteği ve eşitlik talepleri karşısında, kendi burjuva devletinin politikalarına karşı mücadeleden uzak duruşu ya da hayırhah bir tutum alması, ezilen ulus emekçilerinin saflarında bu tür bir tutuma neden olabilmektedir.
Hareketin bugünkü durumu, açık olmalıdır ki, işçi ve emekçilerin mücadele deneyimlerini bir sınıf kültürü oluşturmak da dahil, içinde bulundukları koşulları değiştirmenin dayanaklarından biri olarak kullanabilme yetenekleriyle doğrudan bağlıdır. İşçiler, bütün toplum kesimlerinin, tüm sınıfların birbirleriyle şöyle ya da böyle ilişki içinde olmakla kalmadıkları, bu ilişkinin, burjuvazinin iktisadi, kültürel, ideolojik ve politik hakimiyeti altında şekillendiği koşullarda mücadele ediyorlar. Bu koşullarda, işçi sınıfı kültürü, ancak “ulusal” toplumsal koşullar içinde, bizattihi kendi sınıfının ve diğer emekçilerin geçmişten o güne mücadelelerinden devralınan ile uluslararası alanda süren sınıf mücadelesi deneyimlerinden çıkarılan sonuşlar üzerinden oluştururulabilir. Sınıf mücadelesinin şu ya da bu ülkedeki gelişme süreci; yükseliş ve geriye düşüşü ile sınıf deneyimi, yalnızca sınıfın örgütlenme düzeyine değil, ulusal-kültürel-dinsel ve ‘ananevi’ etkenlere de bağlı olarak şekillenir. Bundandır ki, burjuva ideolojisinin etkisi kırıldığı ölçüde, kapitalistlere karşı iktisadi-sosyal talepler için mücadeleyle sınırlı kalmayan ve siyasal demokrasinin talepleri mücadelesiyle birleşen, örneğin ulusal baskıya karşı çıkışı içeren bir tutum, ancak mümkün olabilmektedir.

ETNİSİST-FEMİNİST “MADUNİYET”Çİ  İTİRAZIN AÇMAZI
Marksizm’i “sınıf indirgemeci”- “çizgisel ilerlemeci” ya da “determinist” olmakla suçlayan teorisyenler ile “Maduniyet” tezlerini geliştiren akademisyen ve yazarlarının gündeme getirdikleri eleştiriler, modern burjuva toplumu ve kapitalist üretim sisteminin materyalist tahliline, örtülü ya da açık bir itirazı içeriyor. “Farklı toplumsal kimliklerin durumu”nun; onların karşıkarşıya oldukları baskı ve buna karşı direnişlerinin “göz ardı edildiği” vaazı, kapitalist üretim sisteminin olgusal gerçekleri ve iktisadi ilişkilerinin önemli oranda gözardı edilmesinden kaynaklanıyor.
Bu yazar ve akademisyenler, kuşkusuz maddi üretim koşullarından, ekonomik ilişkilerden söz ediyorlar. Bunu yaparlarken ama, değişen koşullar gerekçesine sığınarak, ezme-ezilme ilişkisinin, üzerinde gerçekleştiği ekonomik temel çok da önemli değilmiş ya da önemli olmaktan çıkmış gibi, daha çok politik-kültürel ve ideolojik inşanın “belirleyici”liğinden söz ederek, ilkini koşullayıcı etken olmaktan çıkarıyorlar. Sermaye-emek ilişkisinin gelişmiş kapitalist-emperyalist ülkeler ile kapitalist gelişme yönünden daha geride bulunan ülkeler açısından farklı özellikte olduğunu ileri sürenleri ise, işçi sınıfının üretim araçlarıyla ilişkisinin bu ikinci tip ülkelerde, emek gücünü satarak yaşamını sürdürme durumunu değiştirerek onu ezilen ve baskı gören diğer “madun gruplar”la aynı konuma getirdiğini kanıtlayacak bir “keramet” göstermiş değiller. Emperyalistlerin, bağımlı ve sömürge  ülkeleri mali yükümlülüklerle, kredi ve borç faizleriyle, mali sermaye çıkarına ikili ve çok yönlü anlaşmalarla, doğrudan yatırımlar durumunda vergi indirimi ve diğer çeşitli alanlarda kolaylıklardan yararlanarak, işbirlikçi sınıflar aracıyla ya da doğrudan yağmalamaları, sermaye-emek ilişkisinin içeriğini değiştirmez. Ranajit Guha, Hindistan’daki kapitalist gelişme ile İngiliz sömürgeciliği arasındaki ilişkiden hareketle, biri ‘dış kapitalist’, diğeri Hindu kapitalist olmak üzere, “sömürünün iki farklı biçimi”nden söz ederken, örneğin işçi ile kapitalist arasındaki ilişkinin niteliğinin bu iki farklı ülke ‘tipi’nde farklı olup olmadığını belirsiz bırıkmaktadır. Bağımlılık ilişkilerinin, sömürülen ve baskı altındaki sınıf ve kesimlerin mücadele taktikleri ve somut hedefleri yönünden farklılık gösteren itifaklara olanak sağlayacağı doğrudur. Ancak, emperyalist ülkelerin ve uluslararası tekellerin bağımlı-geri ülkelere yönelik iktisadi-sosyal ve politik baskısının hedefindeki  sınıf ve kesimlerde, farklı karakterde tepkilere yol açması ve onları mücadeleye yöneltmesi ile, emperyalist ülkelerdeki işçi ve emekçilere yönelik baskı ve sömürünün harekete geçirdiği ya da geçireceği kesimler arasında farklılıklar olmakla birlikte, kapitalist ilişki söz konusu olduğunda, onun özü, emek sermaye ilişkisi tarafından belirlenir ve bu da “iç” ya “dış” kapitalist olmasına bağlı olarak değişmez.
Kimlik”çi eleştiricilerin bir kısmı, işçi sınıfının saflarındaki bölünmeleri; etnik, bölgesel, sektörel ayrımları işaret ederek ve sanayi işçilerinin klasik kapitalist ülkelerde (Batı Avrupa ve ABD) azaldığı ve hizmet işkolunun büyümesiyle kapitalizme karşı mücadelenin odağında yer almaktan çıktıklarını ileri sürerek, proletaryanın sınıf mücadelesinin kolektif öznesi olma özelliğinin değiştiğini vaaz ederken, “yapısökümcü”, sözde postmodernist teorisyenlerin spekülasyonlarını tekrarlamış oluyorlar.  Kapitalist toplumsallaşma, evet, aynı zamanda bir parçalanmışlıktır. Farklı sınıflara bölünmenin yanı sıra, her bir sınıf, nedenleri ve etkenleri farklı olmala birlikte bir iç bölünmeye de uğramaktadır. Ancak kapitalizmin en önemli özelliği, üretim araçlarıyla ilişkinin karakteri tarafından belirlenir. Üretim araçları mülkiyetinden arındırılmış olan ve yaşamlarını ancak emek gücünü satarak sürdürebilecek olan işçilerin bir sınıf olarak oluşmalarının maddi koşulları ve zemini, her şeyden önce üretim sürecindeki bu konumlarıyla ilişkilidir. Bu işçileri, toplumun öteki ezilen ve diğer kesimlerinden ayırıcı özelliğidir. Üretim araçlarına sahip olanlar, işçileri sevdikleri, acıdıkları için ya da “insaniyetleri” nedeniyle değil, kâr elde etmek için, artıdeğer üretemi için çalıştırıyorlar. Bu, dün de böyleydi, bugün de böyle. Ne işçinin ürettiği ürüne, ancak ona bir ödemede bulunarak sahip olabilmesi ya da satın alacak gelire sahip değilse eğer, ihtiyaçlarını karşılayamaması durumu, ne de kapitalizmin binlerce, on binlerce, milyonlarca, bugün dünya ölçeğinde milyarlarca (yaklaşık 3,5 milyar) işçiyi üretim sürecine çekip sömürmeden varlığını sürdüremezliği koşulları ortadan kalkmıştır. İşsizlerin sayısı çalışan işçi sayısından fazla değil. Robot teknolojisi, insansız üretim vb. üzerine söylenenler de, kapitalizmin emekgücü sömürüsüne dayanan bir sistem olduğu gerçeğini değiştirmiyor. İnsan emek gücünü, aklı ve bedenini tümüyle gereksiz kılan bir üretim ve ekonomik-toplumsal sistem olası değil ya da en azından bilimin ve insan aklı ve yaratısının bugünkü ve yakın gelecekteki  düzeyi açısından böyle bir iddia temelsiz ve saçma kalır.
Kapitalizm, bugün de, bundan sonra da ancak emek gücü sömürüsünü gerçekleştirerek varlığını sürdürebilir. İçsel çelişkileri ise bugün daha da olgunlaşmış bulunuyor. Bu, ama aynı zamanda, toplumsal değişim ve yeni toplumsal sistemi kurmanın sosyal dayanağının da oluşmasıdır. Bu özellik diğer kimlik gruplarının hiçbiri için söz konusu edilemez. Kuşkusuz bütün ‘tikel’likler birbirleriyle ilişkilidirler. Aralarında geçişler mümkündür. İşçi sınıfı, yazının bundan önceki bölümlerinde ele alındığı üzere, salt kendi sınıf sorunlarıyla değil, ama toplumun tüm öteki ezilen ve baskı altında tutulan kesimlerinin, “kimlik grupları”nın da baskı ve sömürüden kurtulmaları için mücadelesinde bu ilişkili olma durumunu gözetir, dikkate alır ve mümkün en geniş emekçi kesimlerininin birliğini sağlamak için çaba gösterir. Sınıf bilinci ve sınıf mücadelesi bunları hem gereksinir hem de kapsar. Bütünü-‘total olan’ı görerek parçaya-tikele yaklaşır ve irdeler, oradan yeniden bütüne doğru evrilir. Bunu gözardı eden postmodernist-yapıbozumcu, etnisist-kültürcü ve feminist teorilerin, her bir tikel alanı savunma adına, kapitalist sistemin tümel sorgulanmasından uzak kalışı ya da duruşu kaçınılmazdır.
“Ezilen toplumsal grup, ulus, cins” vb.’nin sorunlarının Marksizm’in “ilgi alanı dışında kaldığı” iddiası bu bakımdan herhangi geçerliliğe sahip değildir ve gerçek dışıdır. Bu iddia, Marksist “anlatı”yı tahrif etme pahasına, doğrulanmak istenmiştir. İşçi sınıfının kapitalist üretim içindeki rolüne, antikapitalist mücadelede, onu diğerlerinden ayırt eden temel özelliği olarak işaret edilmiş olması ve kapitalizmin “Batı Avrupa” esas alınarak tahlil edilmesi gerekçesine dayandırılmasıyla, bu iddia, daha baştan sorunlu ve tutarsızdır. Feminizm, ulusçuluk, çevrecilik sorunlarından birini öne çıkaranlar, iddialarının aksine, tüm “ezilenlerin sorunları”ndan değil, bir kesimin; ezilen ulusun ya da cinsin sorunlarıyla sınırlı bir görüşten hareket ederken, ‘kısımcı’-‘tikelci’dirler. Bu yazar, akademisyenler, çoğunluğu yönünden, toplumsal gelişmenin tarihsel sürecini; kapitalist emperyalist sistemi, toplumsal sınıfların iktisadi varlık koşullarını;  sermaye, toprak sahipliği, ücretli emek, devlet, dış ticaret ve dünya pazarı ilişkilerini mekanik ve idealist yöntemle analiz ederlerken, dikkatten kaçırdıkları önemli noktalardan biri, işçi sınıfının kapitalist üretim içindeki özel konumu ve önemidir. Bu durumu, onu tüm diğer ezilen grup ve kesimlerden farklı kılmaktadır. Orta ve küçük köylü, küçük esnaf, küçük işletme sahibi vb. başta olmak üzere çeşitli kesimler tekelci ve emperyalist baskı altında olmaları nedeniyle ezilen durumdadırlar. Ama hiçbiri işçilerin konumunda değildir. “Madunlar”ın köylülüğü örneğin sürekli parçalanmaktadır. Saflarından proletaryaya ve kent yoksullarına doğru nüfus sirkulasyonu geçerlidir, üstelik buna mahkumdur. Küçük burjuvazi, küçük işletmeci, küçük üretici için istikrarlı bir iktisadi-sosyal konum mümkün olamamaktadır. Burjuvazinin bir kesimi, daha güçlü olanların baskısı ve rekabeti karşısında dayanamayarak iflasa sürüklenmektedir. Baskı altındaki uluslar tüm bu kesimleri içermeleriyle birden fazla sınıf arasında eninde sonunda kaçınılmaz hale gelen çelişkilerle maluldür.
Kapitalist iktisadi-toplumsal ilişkilerin –19.yüzyılın ilk yarısında– “Avrupa merkezli” irdelenmesine getirilen itirazın da tutarlı bir dayanağı yoktur. Yoktur, çünkü  Marx’ın ekonomi politik teorisi, burjuva toplumunun teorik tahlilini esas alır. Bunun için, Marx’ın kapitalizmi tahlil etmeyi, İngiltere ve öteki Batı Avrupa ülkelerini esas alarak yapması, kapitalizmi en gelişmiş biçimleriyle ele alması, bu üretim sisteminin özelliklerinin ortaya konması açısından salt gerekli değil, toplumsal gelişmenin diyalektiğinin ‘serimlenmesi’ açısından zorunluydu da. Holanda, İngiltere ve Fransa, dünya ticaretinde başı çekiyorlardı ve İngiltere, modern burjuva toplumun o dönemdeki gelişmesinin en yüksek düzeyine çıkmıştı. 17. Yüzyıl İngiliz Burjuva Devrimi ve kapitalist gelişme sürecinin, 18. Yüzyılın son çeyreğinde gerçekleşen büyük Fransız Burjuva Devrimi’nin ve 19. Yüzyıl Alman toplumsal değişiminin “anavatanı” Avrupa; özellikle de Batı Avrupa idi. Feodalizmden kapitalizme evrilen toplumsal süreci ve kapitalist toplumun gerçeğini irdelemeyi esas alan bir teorinin bu gelişmeleri, bu tarihsel gelişme sürecini; İngiliz kapitalizmi başta olmak üzere Avrupa ülkeleri kapitalizminin somut olgularını; toplumsal sınıfların ilişkilerini; Avrupa uluslarının birbirleriyle ve dünyanın öteki bölgelerindeki/kıtalarındaki uluslarla ilişkilerini ‘dikkat merkezine alması’ doğal, gerekli ve kaçınılmaması gereken bir durumdu.  Marksizm’i, “Avrupa merkezli” ve “Batı dışı toplumların tarihine ilgisiz” sayanların göz kapadıkları, bu tarihsel-toplumsal ve iktisadi gerçeklerdir. Kapitalizm ve burjuva toplumunun temel özellikleri, o zaman hala esas olarak birer köylü ülkesi durumundaki ülkeler hareket noktası alınarak ortaya konamazdı.
Kapitalizm, Avrupa merkezli  ortaya çıkmıştır, ama dünya kapitalist sistemine doğru gelişmiş ve genişlemiştir.  Serbest rekabetçi döneminde, burjuvazinin kendi pazarına hakim olması amacıyla başını çektiği ulusal hareketlerin ulusal devletlerin kurulmasıyla sonuçlanırken, tekelci kapitalizm koşullarında, o ulusal baskı ve ayrımcılığın ve her tür antidemokratizlin esas kaynağı haline gelmiştir. Emperyalist sömürgecilik ve ulusal ezme politikasına karşı mücadele artık esas olarak işçi sınıfı ve emekçilerin kurtuluş sorununa bağlanmıştır. Emperyalizm çünkü, başka niteliksel özelliklerinin yanı sıra, az sayıdaki gelişmiş büyük kapitalist ülkenin dünyanın diğer uluslarını ezmesi sistemidir. Bu ilişki, ezilen ve sömürge bağımlılığı koşullarında tutulan ulusların kaynaklarının ezen ulus mali sermayesi ve egemen sınıfı yararına yağmalanması; ve bu yağmadan bir pay ile işçi aristokrasisinin satın alınmasıyla, ezilen ulusların kurtuluş savaşları karşısında sosyal şovenizme kitle tabanı oluşturma gibi gerici bir diğer sonuç da doğurmuştur. Marksizm-Leninizm ve Marksistler, Avrupa dışı halkların ve tüm ezilenlerin bu sömürü ve baskı sisteminden kurtuluşlarının yol ve yöntemlerini ortaya koymakla kalmamış, “baskı altındaki gruplar”ın hareketinin somut durumunu göz önünde tutarak, bunun mücadelesini de yürütmüştür. Etnisist, feminist ve ekolojist eleştiriler, sınıf bilinçli işçilerin ezilen “diğer kimlik grupları” ve kesimler ile onların sorunlarına yaklaşımını ve devrimci Marksist tutumu çarpıtmışlardır.
Sınıfların ve çeşitli diğer toplulukların yaşam biçimi ve iktisadi-sosyal-ve siyasal konumlarının farklılığı, aralarındaki çelişki, çatışma ve savaşların da kaynağını oluşturur. Kuşkusuz, ezilmenin her türüne karşı mücadele, baskıya tabi tutulan kesimlerin baskıdan kurtulmaları ve ulusal hak eşitliği, kadın-erkek eşitliği, dini-mezhepsel farklılıkların insanlar arasında baskı nedeni olmaması için mücadele zorunludur. Bu bakımdan “azınlıklar”ın, “farklı kimlik grupları”nın, ezilen cins ve ulusların, ya da örneğin farklı ülkelere iktisadi ve siyasi nedenlerle göç etmiş olan emekçilerin, ayrımcı politikalara karşı mücadelesi, salt bu kesimler açısından değil, işçi sınıfı ve politik-sendikal örgütleri için de gerekli ve görevleri içindedir. Ancak bu mücadele, şu ya da bu kesimin çektiği acılar, siyasal, hukuksal baskı ve eşitsizlikler, kaynaklandıkları iktisadi ilişkiler ve üretim sisteminden koparılarak  temelli çözüme ulaştırılamaz.
İşçi sınıfı ile burjuvazi; üretim araçlarının kapitalist özel mülkiyetiyle toplumsal üretici güçler arasındaki çelişme, kapitalist toplumun temel çelişkisidir. Baskı ve sömürü ilişkilerinden kurtuluşun “anahtarı” bu çelişkinin çözüme kavuş(turul)masındadır. Kapitalizm onu yıkıma götüren maddi temel ile yıkıcı sınıfsal güçlerini bizzat kendisi oluşturur. Bu güç, üretim içindeki varlığının özel konumu ve kolektif örgütlenme ve hareket kabiliyetiyle işçi sınıfından başkası değildir. İşçi sınıfının kapitalist üretim sistemi içindeki konumu; kapitalizm tarafından diğer sınıf ve kesimler sürekli bölünür-parçalanır ve farklı sınıflara doğru; esas olarak da işçi sınıfı ve burjuvaziye doğru itilirken, emek gücü sömürüsüne ihtiyacından ötürü işçilerin işletmelerde, fabrika ve atölyelerde, günümüzde daha da açıklık kazandığı üzere evlerin duvarları içine dek uzanan bir sömürü ağı içinde bir araya getirilmesiyle dolaysızca bağlıdır. Ulus örneğin, farklı sınıf ve tabakalarıyla kapitalizmin ürünü olmakla kalmaz, kapitalist ilişkilerle de bağdaşır. Burjuvazi, hem ulusunun bir sınıfı-hakim gücü hem de üretim araçlarının sahibidir. Buna rağmen, sınıf bilincine ulaşmış işçi ve emekçiler ile devrimci sınıf partileri, Marksizmin, “somut koşulların somut tahlili” yöntemini izleyerek ezilen ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını savunmak, bunun için baskının her türüne karşı savaşmaktan geri durmamışlardır.
Kadın, ezilen cins olarak ulusun unsurları arasındadır, ezilen cins olarak mülk sahibi kesimlerin çeşitli tabakalarından kadınları da kapsar. Ancak, toplumsal üretim içindeki durumuyla birlikte daha çok sömürülüp ezilen esas olarak işçi-emekçi kadındır. Bundandır ki, kadın sorunu esas olarak emekçi kadın sorunudur ve proletarya, bu cins sadece “insanlığın yarısını oluşturduğu”ndan değil, ezilen, emekçi ve proleter olması nedeniyle de kadının kurtuluşunu, mücadele hedef ve amaçlarıyla birleştirmiştir. Feminist hareketler, “erkek özne”yi(!), siyah ırkın ideologları “beyazlığı” sorun edinirken, aksini iddia etmelerine karşın, aslında yerelliğin-parçalı varlığın ötesine geçmiyorlar. Sistem ve iktidar ilişikleri merkeze alınmadan, iktidar oluşunu sömürücü sınıf olmasına borçlu ezen gücün sınıfsal konumu ve özelliği gözetilmeden, tarihsel toplumsal eşitsizliklerin esas kaynağı açığa çıkarılmadan, cinslerden birini sorumlu tutmak ve sanki kimse daha önce kadın-erkek eşitsizliği ve kadın üzerindeki baskıdan ya da ırkçı-ulusal ezme politikalarıyla buna karşı mücadelenin gerekliliği-zorunluluğundan söz etmemiş gibi, bunları “sosyal bilimlerde çığır açıcı yeni perspektifler” olarak ilan etmek, başka şeylerin yanı sıra, bu alandaki mücadelenin inkarını da içermektedir.
Sınıf hareketinin geri düzeyde bulunduğu, örgütlenmesi ve mücadelesinin sınıf bilinçli tutumuyla uygunluk göstermediği bugünkü koşullarda, baskın olan burjuvazi ve  ideolojisidir. Kitlelerin büyük çoğunluğu, burjuva ideolojisinin etkisinden kurtulmuş, zaaflı ve yanlış “sınıf tutumu”nu terk etmiş olmaktan henüz uzaktır. İşçi sınıfının sömürülen ve ezilen bir sınıf olarak baskı ve sömürünün her türüne karşı mücadele sorumluluğuyla buna aykırı tutumları arasındaki bu çelişkinin giderilmesi, hem bir pratik deneyim sorunudur hem de sınıf bilincinin gelişmesi için daha fazla çabayı gereksinmektedir. Daha aile ortamından başlanarak okulda, sistemin toplumsal kurumları ve ekonomik olanakları kullanılarak, edebiyat-sanat yapılarıyla, basın-yayın organları ve sinema ve televizyon aracıyla gerçekleştirilen burjuva ideolojik-kültürel ve politik “angaje ediş”in etkisizleştirilmesi için, ideolojik ve kültürel, politik ve iktisadi ve yaşamın tüm alanlarında kesintisiz ve kararlı bir mücadele yürütülmelidir.
Sınıfın ‘dağınıklığı’-parçalılığı, bölünmüşlüğünden söz eden ya da “sanayi işçileri” dışındaki emekçi-ücretli kesimlerin Marksist teoride “önemsiz görüldüğü” ezberini yinelemekte sakınca görmeyen “kimlik”çi-kültürcü akademisyenler, etnik-ulusal ‘topluluklar’ın sınıfsal ve “cinsel” bölünmüşlüğü, kadın ve erkek yoksulların ve sömürülenlerin farklı cinslere mensubiyetinin aynı sınıf içinde biraraya gelmelerine engel olamazlığı; ulusal kültürlerin ortak öğelerin yanısıra farklı sınıf kültürlerinin ortaya çıkıp gelişmesine engel teşkil etmeyeceği gerçeğini, bulutlu havada, sislerin ardına üflemeye çalışmışlardır. Ama gerçek, özellikle de maddi ise, hem sisleri dağıtıcı işleve sahiptir, hem de sisler dağıldığında, olan çıplaklığı-gerçekliğiyle ortaya çıkma gücüne. Bu yazar ve akademisyenlerin görüşlerinin bir özelliği de, konjönktürel gelişmeleri ve anın olgularını esas alıp, tikel olanı genel yerine ikameye çalışması, bunun teorisini yapmaya yönelmesidir.