“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Bir kongre vaazının ideolojik içeriği

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın AKP’nin Dördüncü Kongresi’nde kürsüde iki buçuk saat kalarak yaptığı açılış konuşması, on yıldır tek başına hükümette olan bu partinin kendi geçmişini ve geleceğe dair “vizyonunu” ilan etmesi bakımından hem AKP hem de medya tarafından önemsendi. Kongre konuşması birçok televizyon kanalından naklen yayınlandı; ardından da, her şeye değinerek hiçbir şey söylememiş olmak, değinilen her konunun gerçeklikle ilişkisinin ideolojik bir hamasetle çarpıtılması bakımından örnek sayılabilecek bu metnin içeriği üzerine yazılı basında bir hayli kalem oynatıldı.
Kongre günü öncesinde, Başbakan’ın ulusun şanlı geçmişinden başlattığı ve parlak geleceğinden söz ederek bitirdiği konuşması ile ilgili, bunun 2007 seçimlerinde olduğu gibi “herkesi kucaklayıcı” bir balkon konuşması olacağına dair bir beklenti oluşmuştu. Bu beklentinin oluşmasında yandaş basının ve liberal yazarların rolü önemli olsa da, asıl olarak Erdoğan’ın kongreden birkaç gün önce verdiği demeçlerin etkisi büyüktü. Daha 2011 seçimleri sırasında Kürt sorununun çözümü konusunda “açılım” dönemindeki söylemlerinden tamamen geri adım atan neredeyse 90’lı yıllardaki şiddet dozunu uygulamaya geri dönen hükümetin başının, müzakerelerin yeniden başlayabileceğine, hatta “İmralı ile görüşülebileceğine” dair sözleri böyle bir beklenti yaratmıştı. AKP’nin hükümetteki onuncu yılında gerçekleştirdiği dördüncü kongresi bu nedenle pür dikkat izlendi. Ama Başbakan Kürt sorununun çözümü konusunda, değil çatışmaların bitirileceğine dair bir irade gösterileceği imasında bulunmak, burnundan kıl aldırmadı bile. Kürt sorununun çözümünü terörle mücadele konusu olarak gördüğünü bir kez daha ilan etti ve “benim Kürtlerim” diye andığı bir kesimi yedeklemeye yönelik “terör ile Kürt sorununu ayıralım” diyen eski teze sahip çıktı. Denebilir ki, Başbakan’dan ikinci balkon konuşması beklentisi hayal kırıklığı yaratmak dışında sonuç vermedi.
Başbakan’ın açık kollarının sadece Kürt sorununda değil; ekonomi, kadınlar, kentsel dönüşüm, eğitim, sağlık, Ortadoğu vb. üzerine konuşurken de halkı kucaklamakta cimri olduğu görüldü. Bu kolların kucakladığı kesimler de vardı elbette. Bunlar, Başbakan son on yılda ekonominin nasıl büyük bir yüzdeyle büyüdüğünden, gayri safi milli hasılanın nasıl büyük rakamlara ulaştığından dem vururken, büyüyen pastanın en büyük parçasına el koyan sermaye sahibi kesimler idi örneğin… Kentsel dönüşümde hiçbir ailenin mağdur olmasına izin vermeyeceğiz derken, bu hamasetin gizlediği yıkımdan yükselen rant ve inşaat burjuvazisiydi örneğin. Ya da 2-B yasasını çıkarmakla övünürken, ormanlık arazilerin inşaata açılmasından sonra mal varlığını binlerce kez katlayan Ali Ağaoğlu tipi türedi burjuvalardı. Ve yine örneğin Arap Baharı’nı Türkiye’nin nasıl heyecanla karşıladığını anlatırken, kitlelerin devrimci ayaklanmalarının ardından bölgede kurulan ABD yanlısı yeni diktatörlerdi. Veya sağlıktaki dönüşüm programı sayesinde uluslararası tekellerle ortaklıkları aracılığıyla kurulan büyük hastane zincirlerinden nemalanan AKP bürokratları, yandaşları ve akrabalarıydı.
Çoğaltılabilir.
Başbakan’ın metni hızla gelişmiş bir Türkiye tablosu çizerken, bu hükümetin, temsil ettiği sınıfın on yılda kalkınıp palazlanmasına, Türkiye’deki sermaye birikiminin yeni olanaklarının yaratılışına yönelik coşkun bir üslup taşıyordu. Metinde, emekçilerin, ezilenlerin hayatında olumlu tek bir değişimin izi yoktu. Onlara, kala kala, aslında yıllardır söylendiği için değil, koca bir yalan olduğu için anlamı kalmayan “biz kimsenin hayat tarzına müdahale etmedik, etmeyeceğiz” vaadi kaldı. Ki, uluslararası sermayenin Türkiye’deki dolaşımının önündeki hukuki engelleri kaldıran, rantiye burjuvazinin kanatlarını yeni rant alanları yaratarak rüzgârla dolduran, bütün bunları yaparken de işçilerin ve emekçilerin hayatını darmadağın eden bir hükümetin kimsenin “yaşam tarzına karışmadık” beyanı gerçeklikle uyuşmuyordu.
Başbakan’ın yarattığı beklenti daha çok Kürt sorununun çözümü konusunda körüklendiği için hayal kırıklığını besleyen şey de bu konuda söyledikleri oldu.
Türkiye’nin öncelikli ve en acil sorunu üzerine kamuoyu duygusunun, çözülmezse olmaz noktasında şekillendiği bir ortamda böyle bir beklentinin büyüklüğü ile hayal kırıklığının boyutu arasında doğrusal bir ilişkinin olması doğaldır. Ancak Başbakan’ın konuşmasının ruhundan bu metnin okunduğu kongrenin düzenlenişine kadar, hiçbir şey, nüfusun çoğunluğunu içermeye ve kapsamaya ilişkin iyimserlik duyulabilecek tek bir veri sunmadığı gibi, kongre, tam bir dışlayıcı pratik sergiliyordu. Başbakan’ın her kesimi kapsamaya, herkesi kucaklamaya çalışıyor gibi yaptığı her an ise, nesnel gerçeklik tarafından anında tuzla buz oldu. Dini ve etnik milliyetçilik yapmadık, yapmayacağız derken, evleri işaretlenen, huzursuz edilen Alevilerin; işkenceye sıfır tolerans derken, ipliği pazara çıktığı halde emniyet müdürü olarak atanmasında ısrar edilen işkenceci polisin imgesi ister istemez zihinlerde belirdi ve Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkını getirdik derken, bireysel başvurunun artık nasıl imkânsızlaştığı gerçeği Başbakan’ın konuşmasının cümlelerinin arasından sırıttı.

Kongreye çağırılan konuklar esas olarak Ortadoğu ve Arap Dünyasından seçilmişti. Emperyalizmin yükselen değer haline getirdiği yeni ve eski diktatörler, ABD ile uyumlu olduğu için hükümetin de kıymet verdiği isimler bu kongreye dahil edildi. Konuklardan biri Barzani idi ve onun kongrede Kürtçe konuşma yapması, AKP’nin kendi kırmızı çizgilerini aştığının işareti olarak yorumlandı. ABD’nin Ortadoğu’yu dizaynında bir müttfefik olarak ilan etmesinden, Türkiye’yi onunla dostluğa zorlamasından ve AKP Hükümeti’nin de PKK’yi durdurabilmek için baskı yapabileceğini düşündüğünden, geçmişte kavgalı olduğu Kürt lidere şimdilik büyük bir muhabbet besliyor olması, Kürtçe’nin resmi kurumlarda kullanımı konusundaki siyasi pratiğinde kırmızı çizgilerinin kalktığı anlamına gelmez. Ancak hükümetin pragmatizmi Barzani’den Kürtçe işitmeyi bir zul saymaz, ama mahkemelerde Kürt tutsakların Kürtçe savunma yapmaktaki ısrarlarını sayar. Başbakan, kucakladığı Kürtçe ile kucaklamayacağı Kürtçe arasında Bu kongrede bir sınır çizmiştir.
Kongre’ye çağrılı konuklar arasında Batı’dan kimse yoktu. Bu tercihin, Avrupa Birliği’nin kapısında uzun süre bekletilmiş olmaya tepkiyle, beklentilerin karşılanmamış olmasından kaynaklı kaynaklı AB’a eyvallahı olmamakla ilgili görünür nedenleri olduğu gibi, Türkiye’nin son on yılda, AB’a burun kıvırabilecek cüreti kazanmasına yol açacak biçimde ABD’nin hegemonyasına girmesinin de etkisi vardır. Ki bu hegemonya altında Türkiye, ABD’nin taşeronluğunda Ortadoğu’da etki bakımından İsrail’le yarışacak bir özgüvene sahip olmuş; karşılığında da bir dizi vaat almış durumdadır. Hükümet Ortadoğu’nun dizaynında ABD’ye yakınlığı oranında rol oynayabileceğine inanmıştır.
Diğer yandan Avrupa Birliği’nden dayatılan ve aslında ABD’nin de IMF ve Dünya Bankası gibi finans kurumları ve uluslararası anlaşmalar aracılığıyla dikte ettiği neoliberal iktisadi ve siyasi düzenlemelerin hayata geçirilmesinin ve bu sayede ülke kaynaklarının uluslararası sermaye birikimine büyük bir hızla açılabilmesinin, yeni birikim alanlarının ve pazarlarının yaratılmasının önündeki siyasi ve bürokratik engellerin bertaraf edilmesi konusunda hükümetin, gelmiş geçmiş benzerlerinin arasında en sadık emperyalizm müttefiki olmasına karşın bu gayretinin AB tarafından takdir edilmiyor olması bu tepkiyi doğurmuş, Ortadoğu’da Yeni Osmanlıcı hayallerinin gerçekleşebilirliğine dair kanısı güçlendikçe Osmanlı İmparatorluğu’nun eski topraklarında at koşturabilme ihtimalini AB’a dahil olmaya tercih etmiştir. Nitekim Kongre’den hemen sonra Meclis Anayasa Komisyonu Başkanı Prof. Burhan Kuzu, Türkiye’nin demokratikleşme karnesi niteliğindeki AB İlerleme Raporu’nu bir televizyon kanalındaki söyleşi sırasında çöpe atmaya kalktı ve AB’dan sorumlu Bakan Egemen Bağış da “AB’nin kırık aynasının bizim için büyük ölçüde yol gösterici olmaktan uzak bir ilerleme raporunu ortaya çıkardığını görüyoruz” diye konuştu. Bu metinde basın özgürlüğü, adil yargılama hakkı, gayrimüslim cemaatler ile Alevilerin kısıtlamaya tabi tutulmadan faaliyet gösterebilmeleri, işkence vb. gibi hükümeti halkın gözünde de köşeye sıkıştıran bazı konular ele alınmış, ancak bunlar hükümetin öncelikleri arasında olmadığından gündeme getirilmiş olması bir rahatsızlık yaratmıştır.
AKP kongresi aynı zamanda hükümetin evrensel kültürün Batıda oluşmuş kodlarını reddettiğinin açık bir ilanı olarak da okunabilir. Muasır medeniyete nasıl ulaşılabileceği konusundaki tartışma eskiden beri sürer ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu çelişkilerinden birisi de bu tartışmadır. İttihat Terakki kadrolarından bir kesiminin “Batı’nın bilim ve teknolojisini almak ama milli kültürü koruyarak ilerlemek” mottosu; AKP’de sermaye birikiminin bütün teknik olanaklarıyla uzlaşmak ancak demokratik birikimi; geçmiş yüzyıllara dayanan Avrupa halklarının mücadelelerinin bir prosedür haline gelmesinde rol oynadığı laiklik, azınlık ve insan hakları, adil yargılanma gibi beklentileri “ulusal gerekliliklere” uymadığı gerekçesiyle reddetmek olarak güncellenmiştir. Diğer yandan AB’da son birkaç on yıldır halkların demokratik teamüllerinin püskürtülmesi için yapılanlar ile, insan hakları, azınlık hakları, adil yargılama gibi kavramların “güvenlik devletleri”, “güvenlik Avrupası”nın inşası adına gözden çıkarılmasındaki iki yüzlülük Türkiye’nin kendisine”demokrasi paketi” kapsamında dikte edilen konuları elinin tersiyle itmesini kolaylaştıran gelişmelerdir ve aslında AB’ın artık içinin çoktan boşaldığı herkesin malumu olan demokratik söyleminin artık hiçbir yaptırım gücünün kalmadığının da göstergesidir. Dolayısıyla İlerleme Raporu’nun hükümet yetkilileri tarafından kızgınlıkla karşılanmasının bir bakıma AB’ın şimdiki ruhu ve yönelimiyle uyum içinde olduğu söylenebilir.
Tam da bu yüzden AKP, bundan böyle Doğulu diktatörlerle kol kola yürüyeceğini böyle alenen ilan edebilme zeminini bulurken krizdeki Yunanistan’a ve İtalya’ya, halkın demokrasi taleplerine hiç aldırmadan teknokrat hükümetler tayin eden AB’ın yönelimine uygun bir biçimde piyasanın liberalleşmesinden, ama siyasetin totaliterleşmesinden yana tercihini kullanmıştır. Bu konuda da karşısına kaydadeğer liberal demokrat bir muhalefet çıkamamıştır. Zira piyasanın liberalleşmesiyle siyasetin de liberalleşebileceği, demokrasinin en iyi liberal piyasa ekonomisi içinde tesis edebileceğini savunan, yayan ve iddia eden memleket liberallerinin de olgular karşısında söyleyecek fazla bir şeyi kalmamıştır. Liberal piyasa işleyişinin 2009’dan beri başta Yunanistan olmak üzere ülkeleri nasıl çöküntü bölgesine çevirdiği, AB bu çöküntü bölgesindeki piyasaya “devlet” müdahalesinde bulundukça, hem ülke ekonomisi açısından hem de emekçiler açısından durumun daha vahim bir hal almasına yol açtığı düşünülürse AB’ın artık iki yüzlülüğü ayyuka çıkmış söyleminin, yaptırım gücü zayıflamış, dostlar demokrasi derdinde görsün kıvamındaki dayatmalarının demokrasi adına savunulabilecek hiçbir yanının kalmadığı bu kesimler tarafından da nihayet fark edilmiştir. AKP’nin, kongresinde Yeni Osmanlıcı ideolojik mesajlar veren aile fotoğrafı çektirebilmesini mümkün kılan da sürecin böyle gelişmesi olmuştur.
Bu aile fotoğrafında Başbakan yalanların karşısına başka bir yalanla çıkmıştır. Türkiye’nin gerçek resmi, fotoğrafın gösterdiği ile göstermediği ve Başbakan’ın konuşmasının içerdiği ile gizledikleri; ön planda olan ile arka planda bırakılan arasındaki ilişkiden anlaşılabilir daha çok. Başbakan’ın söylediği her şey, her vaat ve her saptamadan yaptığı çıkarımlar “hayır yalan söylüyor, aslında durum şu” demekten alıkoyacak bir doğruluk ve kesinlik iddiasını yansıtamamaktadır bu fotoğraf.
Özetle metin, Başbakan’ın ifadeleriyle, aslında “ötekileştirmenin”, dışlamanın, kapsamamanın, kendi kafasında resmettiği AKP’ye oy veren yurttaş profilinin geride kalanlara üstün tutulduğunun bir kanıtı; AKP’nin stratejik planlarının dışında kalan her şeye esas olarak sırtını döndüğü, cezalandırdığı, fakat bunu, “asla böyle yapmadığı”na yemin ederek yaptığını gösterdiği ideolojik bir metindir.
Konuşmanın bu ideolojik ağırlığı önemlidir. Çünkü tam da ideolojik bir düzlemde, AKP istatistik veriler üzerinde oynayarak çıkardığı sonucu siyasetin hizmetine sokabilir, geçmişle gelecek arasında istediği gibi bir bağlantı ve süreklilik yaratabilir, tarihi yeniden yazabilir, güncel durumda esasen doğru olmakla birlikte gerçekliğin ancak küçük bir parçası olan bir ayrıntıyı gerçekliğin bütününün yerine geçirebilir veya o gerçekliği gizleyebilir.
Başbakan bu konuşmasında çağrışımları yönetmeyi tercih etmiştir. Örneğin okullarda bedava kitap dağıtmakla övünmüş, daha önceki hükümetlerin yapmadığı bu hizmeti öne çıkarırken, eğitim sistemindeki özelleştirme üzerine bir şey söylemediği gibi, 4+4+4 sistemine bağlı olarak dindar nesiller yetiştirme eğiliminin altını çizerek, dindar kesimlerin çağrışımlarını harekete geçirmiş, bu sistemin yıkıcı etkisinin yol açacağı teyakkuzu nötrleştirmiştir. Ama diğer yandan, AKP Hükümeti döneminde açılan okul sayılarından bahsederken, kaç tane imam hatip lisesi açıldığından, kaç düz lisenin –velilerin ve öğrencilerin protestosuna rağmen– imam hatipe dönüştürüldüğünden söz etmemiştir. Bu tercihin, AKP kitlesi dışında kalanların tepkisini su yüzüne çıkarmamakla alakalı olduğu söylenebilir. Konuşmanın ideolojik içeriği; sözde sınıfsız, imtiyazsız ve kucaklanan, ama özellikleri hükümet tarafından tasarlanmış muhafazakâr bir kitleyi memnun edecek, ancak bu kitlenin dışında kalanları sessizleştirerek dışlayacak biçimde belirlenmiştir…  Ki bu sessizlik de, tasavvur edilen (kendi) kitlenin altını çizip olduğundan daha esnemez, değişmez ve kudretli göstererek, bunun dışında kalanların da, yokmuş gibi davranılarak veya varsa bile nasılsa kaçınılmaz olarak bu ana gövdeye dahil olacak bir potansiyel olduğunu ima ederek, ama o zamana kadar ele avuca gelemeyeceği için Başbakan’ın kollarına alınamayacağı sezdirilerek, AKP’nin toplum mühendisliğine katkıda bulunacaktır. Başbakan’ın “benim” sözünün altını çizerek seslendiği Kürtler dışında kalanlar ile, “kimsenin hayat tarzına karışmadık” diye göz kırptığı “endişeli modern” kategorisindeki laik kitle böyle bir kitledir; bir gün ancak imana geldiklerinde, AKP’nin sırat köprüsünden geçme kriterlerini yerine getirdiklerinde kucaklanması muhtemel kitle…

GEÇMİŞLE GELECEK ARASINDA
YENİLGİDEN ZAFERE
Başbakanın konuşması, bir siyasetçiden beklenen konuşmanın özelliklerini taşımaktan ziyade, minberde bir din adamına dönüşen muharebe komutanının vaazı olarak kalmıştır. Sezai Karakoç’un Allah’a yazdığı “Sevgili, en sevgili, Ey sevgili” diye biten şiiriyle başladığı bu vaazda epey uzun zaman tutan bir selamlama bölümü olmuştur. Önce “Rabbe” gönderilen selamdan daha sonra, Ortadoğu’nun isimleri tek tek sayılan bazı kentleri, bölgeleri ve nihayet “bağımsızlık mücadelesi veren” Suriye halkı da payını almıştır. Başbakan, emperyalistlerin beslediği, silahlandırarak desteklediği radikal İslamcı, sözümona muhalif çetelerin oluşturduğu “Özgür Suriye Ordusu”nun adını zikretmekten imtina ederek Suriye halkına genelleştirdiği bir muhalefeti selamlamıştır. Bu muhalefetin Hatay’daki kamplarda konaklatıldığı, gündüz sınırı geçerek Suriye içlerinde çatıştıktan sonra Türkiye’ye geri döndükleri biliniyor. Hükümet’in kampların kapısını medyaya ve siyasetçilere kapatarak saklamaya çalıştığı bu ilişki, “Özgür Suriye Ordusu” komutanlarından kimilerinin teyidi ve iç ve dış basının gayretleriyle ayan beyan ortalığa döküldüğünde, çeteler, ağırlıklı olarak Suriye’ye çekildiler. Esad rejimine karşı Suriye halkının silahlı temsilcileri olarak lanse edilen bu güçlere Türkiye epey yatırım yapmıştı ve komşu ülkeyle savaş şartlarını zorlayan ve BM’yi ve “uluslararası toplum”u ataletle suçlayan, bunu yaparken de, hava sahasını ihlal etmekten yolcu uçağını zorla indirmeye kadar her türlü tacizi uygulayan Hükümet’in bu gözbebeği çetelere özeni hâlâ sürmektedir. Suriye’deki halk muhalefetini de ezip sindiren, tamamen ABD’nin bölgedeki hesapları için taşeron ve piyon olarak kullandığı terörist gruplar, Başbakan’ın nezdinde bağımsızlık mücadelesi veren halk olmuştur! Başbakan, Suriye halkı adına bunları kucaklamıştır bu konuşmada.
Diğer yandan vaazdaki selamlar, Sultan Alparslan, Kılıçarslan, Selahattin Eyyubi, Fatih, Yavuz, Kanuni Sultan Süleyman’dan geçerek, Gazi Mustafa Kemal’e, oradan da Menderes’e ve Özal’a gönderilmiştir. AKP’nin kendisine seçtiği tarihsel süreklilik çizgisi, Cumhuriyet’in Mustafa Kemal’den sonrasıyla Menderes Hükümeti’ne kadar olan dönemi içermez. Aradaki elli yılın vebali CHP’ye kesilmiştir. Mustafa Kemal döneminde yapılanları ise “yakın arkadaşları”nın marifeti olarak gösterip, bir tabuya dokunmanın yol açacağı tepkiden ustaca sıyrılmaya çalışmıştır Başbakan. “Tek Parti” döneminin kötü icraatleri içinde öne çıkardığı ise, dindarlara yapılan baskılar ve darbeci gelenektir. Böylece, devlet ile onun yürütücü organlarından biri olan hükümetler arasında bağımsız bir ilişki varmış gibi, şu anda yürütücülüğünü AKP’nin yaptığı devleti tarihsel günahlarından da aklama yoluna gitmiştir. Aslında bu, AKP’nin her zaman yaptığı bir şeydir ve başta Başbakan olmak üzere AKP kadrolarının da devletten zulüm gören, cezalandırılan, “ötekileştirilen” kesimler arasından geldiğini iddia edebilmesi için başvurulan ideolojik bir dayanaktır. Bu yüzden, AKP, kendisine oy veren ezilen, yoksul emekçilere, “halkın arasından çıkmış, devlete mesafeli bir parti” görüntüsü çizebilmiştir. Çok partili rejimin alameti farikaları Menderes ve Özal’a gösterilen sadakatin de, demokrasinin veya daha genel anlamda halkın seçiminin birer ürünü olmalarından kaynaklandığı imasının verilebileceği ideolojik zemindir, bu. Oysa Erdoğan’ın örneğin Özal’ı kayırmasının demokratik bir tercihle alakası yoktur. Özal’ın imzaladığı, 12 Eylül döneminden az önce çıkarılan, özelleştirmelerin ve sendikasızlaştırmanın ilk yazılı belgesi 24 Ocak Kararları’nın açtığı yolun bugünkü varyantında yürüyen AKP, haklı olarak kendi soy ağacında Özal’la taçlanmıştır. Ve 12 Eylül darbesi olmasaydı, bu kararlar o kadar kolay –ya da hiç– uygulanamayacaktı. Darbelere karşı olan, darbecileri yargılamakla övünen AKP için, 12 Eylül mimarları, başta Özal olmak üzere birer velinimettir doğal olarak. Başbakan’ın Nakşibendi kökenli iki başbakan Menderes ve Özal’a gönderdiği selam, bu başbakanların dinsel yakınlıkları üzerinden konu edinilmiş haliyle, işte bu iktisadi ve siyasi nesep ilişkisini gizlemektedir. Dersim Katliamı tek parti döneminde gerçekleştirildiği için “gerekirse özür dileriz” diyebilen Başbakan’ın gündemine Menderes dönemindeki 6-7 Eylül katliamı hiç girmemiştir. Menderes ile ilgili tek gündemi İnönü zamanında Türkçe okutulmaya başlanan ezanın yeniden Arapça okunur olmasındaki rolüdür ve bunu muhalefet partisini köşeye sıkıştırmak adına sık sık da zikretmiştir. Böylece AKP’nin topluma ve aslında kendisine çizdiği şanlı tarihin bir parçası olarak Alparslan’dan bu yana gelen “Türk büyükleri”nin işlendiği ucuz ansiklopedinin sayfalarında, Özal ve Menderes, resmi kaftan ve kavuk giydirilerek soyutlanmışlardır. Başbakan’ın nezdinde Menderes neredeyse tek parti diktatörlüğüne karşı, Özal da neredeyse 12 Eylül darbesinden sonra kurulan “demokrasinin” zaferinin temsilcisi olarak telakki edilmiştir.
AKP Hükümeti başından beri kendisini demokrasi için verilen büyük kavganın komuta merkezi olarak ilan etmeye özen gösterdi. Uluslararası tekellerin ihtiyacına uygun olarak siyasal, hukuki ve askeri kurumlarda; yani rejimin temel dayanaklarında birtakım düzenlemelere giderken bunu halkı Cumhuriyet dönemi boyunca ezen baskıcı ve statükocu kurumlara yönelik açılmış bir cihad ilan etti ve halkın sahiden de bu kurumlara yönelik nefretini siyasi bir ranta çevirerek arkasına almaya çalıştı. Orduyu, darbe heveslisi generalleri tutuklayarak, hukuk kurumunu üst yargı kurumlarının mevzuatını ve kadrolarını yenileyerek reorganize etmeye çalıştı. Hükümetin ikinci dönemi kurumlara çekidüzen verilmesiyle geçmişti. Bunun oldukça çatışmalı bir süreç olduğu hatırlanacaktır. Ancak yeniden yapılandırma, vaat edildiği üzere halkın her türlü baskıdan ve vesayetten kurtulacağı demokratik bir rejimin tesisiyle sonuçlanmadığı gibi AKP giderek bütün bu kurumları sevk ve idare eden, kimilerinin Ankaralılaşmak kimilerinin devletleşmek olarak tarif ettiği üzere, hesaplaştığını iddia ettiği tek parti diktatörlüğünü kendi bünyesinde yeniden inşa etti. Türkiye’deki siyasal dönüşüm aslında şimdilerde bölgede askeri diktatörlükleri tercih etmeyen, darbeciliğin şimdilik rafa kaldırılmasından yana olan böylece de reorganizasyonu darbecilere karşı açılmış demokratik bir savaş olarak ilan etme fırsatı yaratan emperyalizmin güncel politik çıkarlarıyla uygundur. Ancak bu işlem egemen sınıfın, eski bürokratik ayrıcalıklarından ve rejimin eski işleyişinin mümkün kıldığı rantlardan yararlanmaya devam etmek isteyen “statükocu” kesimleriyle AKP gibi, emperyalizmin yeni ihtiyaçlarını anlayan ve bunu karşılamak için de büyük bir sadakatle işe koyulan kesimler arasında hem alttan alta hem de kamuoyunun gözünün önünde gelişen çatışmalara da yol açmıştır. Askeriye eninde sonunda bu süreçle uzlaşmak zorunda kalacaktı ve siyaset ile silahlı güç arasındaki kavga kanlı muharebelere yol açmadı. Ancak hükümet bu sürecin siyasi rantını sürekli olarak kullandı ve kendisini demokrasi mücadelesini kazanan bir parti olarak sürekli lanse etmeye devam etti. Bunun ardında ise mevcut demokrasi kırıntılarının bile tasfiye edildiği gizlenmeye çalışılıyordu. Kongre’ye yansıyan üslup da bu doğrultudadır.
Başbakan’ın konuşmasının pek çok yerinde zafer ve yenilgi sözcüklerinin geçmesi bir raslantı değildir. Bütün tarihi bir fetih, intikam, uğruna kan dökülen değerlerin çatıştığı bir arena olarak gördüğü, konuşma metninin son cümleleri arasında bir kez daha “Biz yenilgi yenilgi büyüyen bir zaferle geldik” diyerek altını bir kez daha çizdiği bu rövanşist üslup, dini bir içerik taşısa da, her yenilgi ve zafer muhabbetinden sonra sayılıp dökülen icraatlere eklendiğinden, aslında son derece dünyevi çağrışımları vardır. Karikatürize edilirse, bu üslupla şöyle seslenmiştir Başbakan: Biz terörle mücadele ediyoruz, yenilgi yenilgi zaferle geldik; kentsel dönüşümde şehirleri yerle bir ediyoruz, yenilgi yenilgi zaferle geldik; kriz bize uğramadı, ama Türkiye burjuvazisinin kasasını silme doldurduk, yenilgi yenilgi zaferle geldik; termik santrallerle hidroelektrik santralleri kurarken köylülerle çatıştık, yenilgi yenilgi zaferle geldik; yollar köprüler yaptık, böylece otomobiller sattık, TOKi’ye arazileri yağmalattık ve yenilgi yenilgi zaferle geldik; 4+4+4 ile zorunlu eğitimi kaldırdık, gençliği dindarlaştırmak için eğitim reformu yaptık, karşı çıkan öğrencileri ve velilerini dövdük, tecavüzcülere ve kadın öldürenlere mahkemelerde az ceza verilmesini telkin ettik yenilgi yenilgi zaferle geldik…
Başbakan’ın konuşma metninin içeriği burada karikatürize edilmiştir, ama abartıdan kaçınıldığında bile içeriğin tam da böyle kurgulandığı anlaşılacaktır. Konuşmadaki hamaset karikatürize edilemez o zaten bir üslup karikatürüdür. Bu hamasetin malzemesi ise sınırlıdır; bolca şehit edebiyatından beslenir. Alparslan’ın 1071’de Anadolu’ya girişinden bu yana tarih içinde cenklerde, savaşlarda, fetihlerde ölmüş askerlerin şehadetine talep edilen sadakat, eninde sonunda gelip AKP’nin icraatlerine, Başbakan’ın söylemine duyulan sadakate ikame edilir. Daha önemlisi, içerdeki Kürt savaşı ile muhtemel bölge savaşı için gereken şehadeti romantize etmeye yöneliktir bu üslup. Oysa 1071’de Anadolu’ya giren Alparslan’ın, karşısında Doğu Roma İmparatorluğu’nun silah zoruyla karşılaşmadığını yazan dönem vakanüvistleri vardır ki, Alparslan’ın Anadolu’yu yenilgi yenilgi zaferle gelerek ele geçirmediğine şahitlik eder bu yazarlar. Ama bu önemli değildir, önemli olan fetih duygusudur; “komşularla sıfır sorun” gibi derin bir strateji ile yola çıkmışken bir tek komşusuyla geçinemeyen Türkiye’nin bölgede lider ülke olmak için ihtiyaç duyduğu gücü atalarının asil kanından başka bulacağı bir yer yoktur ayrıca. Marx, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire adlı kitabının girişinde şöyle yazar: “Bütün ölmüş kuşakların geleneği, büyük bir ağırlıkla yaşayanların beyinleri üzerine çöker. Ve onlar kendilerini ve şeyleri bir başka biçime dönüştürmekle tamamen yepyeni bir şey yaratmakla uğraşır göründüklerinde bile, özellikle bu devrimci bunalım çağlarında, korku ile geçmişteki ruhları kafalarında canlandırırlar, tarihin yeni sahnesinde o saygıdeğer iğreti kılıkla ve başkasından alınma ağızla ortaya çıkmak üzere, onların adlarını, sloganlarını, kılıklarını alırlar. İşte bunun gibi Luther Havari Paul’ün maskesini takındı, 1789-1814 devrimi ardı ardına önce Roma Cumhuriyeti sonra Roma imparatorluğu giysisi içinde kurum sattı ve 1848 devrimi kimi 1789’un kimi de 1793’ün ve 1795’in devrimci geleneğinin taklidini yapmaktan öte bir şey yapamadı… Fransız devriminin partileri ve yığınları kadar kahramanları da Romalı kılığında ve Roma’ya özgü cafcaflı sözler kullanarak, kendi çağlarının ödevini, yani modern burjuva toplumunun meydana çıkması ve kurulması işini yerine getirdiler… Cromwell ve İngiliz halkı kendi burjuva devrimlerine gerekli olan dili, tutkuları ve hayalleri Ahdiatik’ten almışlardı. Gerçek amaca varıldığı zaman yani İngiliz toplumunun burjuva toplumuna dönüşümü gerçekleşince Locke, Habakkuk’un ayağını kaydırıp onun yerini aldı…” (Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i, Sol Yayınları, çev: Sevim Belli, s.14-15)
Locke’un ayağını kaydırdığı Habakkuk, on iki İbrani peygamberden biridir. İsrail halkının Kalde egemenliği altına gireceğini ve sonradan kurtulacağını haber vermiştir ve bu kurtuluşu, iyinin kötü üzerindeki kesin, son zaferi olarak görmektedir. Marx’ın bu etkili paragrafı, burjuva devrimcilerinin, yapmakta oldukları iş için ihtiyaç duydukları esini nasıl geçmiş zaman kahramanlarından ve dini söylencelerden aldıklarını anlatır. Çünkü bir sosyal dönüşüm sürecine toplumsal kesimler kendilerine özgü hoşnutsuzlukların itici gücüyle katılırlar ve çerçevesi net çizilmiş bir gelecek, herbiri farklı saiklerle harekete geçen kesimlerin önderliğe soyunmuş burjuvazinin peşine takılmasını zorlaştırır. Ancak geçmişin idealize edilmesi harekete geçirici bir güç olabilir böyle dönemlerde. Geçmiş ne kadar yüceltilirse, gelecek o kadar zafer vaat eder. Geçmiş, vaatlerle gerçeklik arasındaki uyumsuzluk uçurumunu kapatmaya elverişli bir malzemedir, çünkü onu olguları farklı terkiplerle art arda dizerek, manalarını değiştirerek ve nihayetinde yeniden yorumlayarak her zaman yeniden yeniden yazmak mümkündür. Üstelik geçmiş ele avuca gelebilecek kadar ülküselleştirilebilir de, onun ihmal edilen yanları temel hedef açısından yıkıcı sonuçlar doğurmayabilir. Başbakan Erdoğan’ın yaptığı tam da budur aslında. Temsil ettiği sınıfın her zaman yaptığı şeyi, tarihi kendi güncel hedefleri doğrultusunda yeniden yazma işini ele alarak, geçmişten kahraman bir ulus, şahadetin suladığı topraklar imgesini üretmiş, bunu getirip gerçekliğin dökülmüş boyalarının üzerine tablo olarak asmıştır. 
Ama bugün siyaset yapıyorsanız iki buçuk saatlik konuşmanın yarısından çoğu bu şehadet ve zafer vurgusuyla geçemez. Kongre salonunu dolduranlar, ekran başında Başbakanın konuşmasını dinleyenler, iç ve dış basın, güncel sorunlar için Başbakan’ın ne diyeceğini merakla beklerken, kaftanlar, inciler, şiirler, dualar arasında ve at sırtında kimse, söz konusu Erdoğan olsa bile, kimse o kadar kendini kaybedemez. Yine de geçmişin zaferlerinden bugüne intikal etmek o kadar kolay değildir. Bu yüzden tarihten günümüze geldiği anda, Başbakan bir teknokrata veya bir istatistikçiye dönüşmüştür. Rakamlar, hamaset, zafer vaatleri… yenilgi yenilgi geldik ve yine zafere gidiyoruz… Başbakan atalarından miras atın üzerinden iner ve sattığı otomobillerle övünen tüccara dönüşür. Toplum mühendisinin yerini birden bire yollardan, köprülerden, metrolardan, hastane binalarından, TOKİ inşaatlarından bahseden bir mühendis almıştır… Bu mühendisin konuşmasında “çanak çömlek çıkıyor diye inşaatı durduruyorlar” diye Marmaray kazısından çıkan Bizans buluntularına içerleyen, kendi yazdığı tarihe sığmayan halkları gömmeye azimli bir milliyetçide oto yol, üçüncü köprü vb. için yağmalanan ormanlar, parsellenen hazine arazileri de yoktur, sadece yolların kaç kilometre olduğu vardır.
Moğolistan’da açılan Göktürk müzesinden duyulan kıvanç da vardır… Galataport ve Haydarpaşaport dönüşümüne başlayacağız diye övünen bir küresel sermaye zihniyeti vardır da, bu portlar için feda edilmek istenen tarihsel mirasa göz yaşı yoktur…
Ekonomik büyüme rakamlarının miktarı vardır da emekçilerin bu büyümeye rağmen ceplerinin nasıl daraldığı, büyümenin bedellerini nasıl kan ve can pahasına ödeyerek sermaye birikimine malzeme edildikleri yoktur.
Emekçilere istihdam yaratmaktan övünme vardır da; burjuvaziye rant alanı açmak için verilen HES ve baraj inşaatlarında ölen, inşaat alanlarında kurulan konaklama çadırlarında çıkan yangında kavrulan işçiler yoktur. İşsizlik oranının TÜİK’in verilerinde olduğu gibi 8.4 değil, yüzde 14.21, işsiz sayısının da 2 milyon 373 bin değil, 4 milyon 223 bin olduğu; emekçi ailelerinin işsiz nüfus bakmaktan ve işsizliği görünmez kılmaktan helak olduğu bilgisi yoktur.
Bunlar da çoğaltılabilir…
Zaten Başbakanın konuşmasında değindikleri değinmediklerini ifşa etmekten başka bir şeye yaramamıştır. Hamasetin altını çizdiği kütlük, din adamı cübbesinin altındaki teknokrasi, şehadet söyleminin belirginleştirdiği neoliberal ideal, muhazakârlığın koruduğu piyasacılık, şanlı tarih anlatısının güzellediği emperyalizm taşeronluğu bu kongre konuşmasını dinleyenlerde mistik bir aura yaratıldığını düşündürmüş, ama bu dört tarafı savaşlarla çevrilmiş Asya parçasında güncel ve kanlı canlı sorunlarla uğraşan insanoğlu/kızına “bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik” duygusu yaratamamıştır. Bir konuşmada kucaklanma bekleyen iyimserler, AKP akınlarındaki bin atlının toynaklarında ezildiklerini bir kez daha hissederek, işin başa düştüğünü; Kürt sorunundan sendikalaşmaya, sağlıktan eğitime, HES’lerden kentsel dönüşüme, barıştan demokrasiye kadar her konuda insanlığın evrensel birikimini atalarının toynaklarına feda eden bu Hükümet’in icraatine ve söylemine karşı hakikaten işin başa düştüğünü bir kez daha anladılar. Habakkuk’u tahtından deviren bir Locke yeniden dünyaya gelmeyecek artık, yine Marx’ın dediği gibi, iki kez yinelenen tarihsel olaylar, birincisinde trajediyse ikincisinde komedi olur çünkü.
O halde halkı, Başbakan’ın konuşmasının beklendiği balkonların altını doldurmaya çağıran çığırtkanlığın artık inandırıcılığının sonu gelmiştir. Emekçileri meydanlardan, kürsülerden, işyerlerindeki direnişlerden geri çekerek balkonların altına veya beyaz ekranın karşısına çekmeye çalışan burjuva politikacısının, ideologunun kurnazlığının önümüzdeki dönemde nemalanacağı bir zemin kalmadı. Zafer edebiyatı yaparak ülkede demokratik bir rejimin kurulduğu/kurulacağı yanılsaması üretmeye devam eden bir hükümetin başlıca amacının aslında halkı yenilgiye uğratmak olduğu her gün biraz daya açığa çıkıyor.  Öyleyse zaten yenilgi yenilgi gelen, kendisine yeniden yenilgi vaat edilen işçi sınıfının ve emekçilerin kendi zaferleri için balkon altlarında kaybedecek zamanı kalmadı artık. AKP’nin Dördüncü Kongre’sinin kürsüsünü minbere çevirerek orada vaaz veren mücahit-imamın konuşmasının satır arasından çıkan yegâne mesel budur.