“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

'Yeni Bir Yükseköğretim Yasasına Doğru' Elveda bilim, çok yaşa piyasa!

Türkiye yükseköğretim sistemi ve onun temel kurumları olan üniversitelerin yeniden yapılandırılması amacıyla hazırlanan yeni yasa tasarısı, YÖK Başkanı Gökhan Çetinsaya tarafından kamuoyuna duyuruldu. Hazırlık çalışmalarının bir buçuk yıldır sürdüğü söylenen yasa tasarısı, “Yeni Bir Yükseköğretim Yasası’na Doğru” başlığını taşıyor ve temel olarak 8 maddeden oluşuyor.
Tasarının üniversitelerin ve kamuoyunun bilgisine sunulmasının ardından başlayan tartışmalar, henüz başlangıç sayılabilecek itiraz ve tepkilerle birlikte sürüyor. Tasarıya ilişkin ilk kapsamlı değerlendirme, eleştiri ve itirazlar Eğitim Sen, Boğaziçi Üniversitesi Senatosu ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden geldi. Geçtiğimiz ay 6 Kasım’da 31. kuruluş yılını geride bırakan YÖK’e karşı yapılan protestoların temel gündemi yine bu yeni yasa tasarısı oldu.
Tasarıda 8 madde/başlık altında toparlanan ve yükseköğretimin kurumsal yapısına, işleyişine dair değişiklikleri içeren düzenlemelerin amacı, esas olarak, giriş bölümündeki değerlendirmede kendisini ele veriyor. Ancak buna geçmeden önce, Türkiye yükseköğretim sisteminin, YÖK’ün kuruluşundan bugüne gelen yakın tarihindeki belli başlı dönüşüm noktalarına kısaca da olsa değinmekte yarar var. Çünkü yasa tasarısı bu yakın geçmişin üzerinde yükseliyor ve yeni bir dönem başlatmayı hedefliyor.

YÖK’ÜN KURULUŞUNDAN 1994-95’E GELEN SÜREÇ
YÖK, 12 Eylül darbesinin ardından, darbe anayasasının yapılması bile beklenmeden hazırlanan bir yasayla 6 Kasım 1981’de kuruldu. 1994’te TÜSİAD, Prof. Dr. Kemal Gürüz ile birlikte 5 profesöre, “Türkiye’de ve Dünyada Yükseköğretim, Bilim ve Teknoloji” başlıklı bir rapor hazırlattı. Yaklaşık bir yıl sonra Kemal Gürüz, YÖK Başkanlığı’na getirildi. YÖK’ün kurulmasından, TÜSİAD’ın yükseköğretim raporunun hazırlandığı ve ardından Gürüz’ün YÖK Başkanlığı’na getirildiği bu süreci, Türkiye yükseköğretim sisteminin yeniden yapılandırılmasının ilk dönemi olarak ele alabiliriz.
Bu dönemde YÖK iki başkan görmüştür. Bunlardan birisi, adı neredeyse YÖK ile özdeşleşen ve 11 yıl gibi uzun bir süre bu görevi yapan Prof. Dr. İhsan Doğramacı’dır. Diğeri ise, daha sonraki yıllarda Milli Eğitim Bakanlığı da yapacak olan Prof. Dr. Mehmet Sağlam’dır.
Yaklaşık 14 yılı kapsayan bu dönem boyunca yükseköğretim sisteminin yeniden yapılandırılmasına damgasını vuran temel politika; üniversitelerin her düzeyde baskı ve denetim altına alınması ve giderek kapitalist sistemin liberal (ya da neoliberal) politikalar temelinde güçlendirilip ilerlemesine paralel olarak, yükseköğretim kurumlarının özelleştirilme sürecine sokulup piyasaya açılmasıdır. Bu, aynı zamanda, Türk-İslam sentezci anlayışın üniversite yaşamına egemen kılınmasının öne çıktığı bir süreçtir.
Türkiye’de ilk vakıf-özel üniversitelerin kurulması, harç uygulamalarıyla paralı eğitime geçişin ilk adımlarının atılması, üniversitelerdeki altyapı hizmetlerinin paralı hale getirilip ticarileştirilmesi, döner sermaye uygulamasıyla üniversitelerin mali ihtiyaçlarının karşılanmasında çeşitli düzenlemelerin yapılması vb. düzenlemeler, esas olarak bu dönemin ikinci yarısında gerçekleştirilmeye başlamıştır. Türkiye’nin ilk özel-vakıf üniversitesi olarak Bilkent Üniversitesi’nin kurulması ve kurucusunun en uzun süre YÖK Başkanlığı yapan İhsan Doğramacı olması, ne tesadüftür ki, bu dönemin ortalarına denk gelmiştir.
12 Eylül darbesine rağmen önemli bir mücadele ve muhalefet dinamiği olmaya devam eden üniversitelerde, ilerici, demokrat akademisyenlerin, çalışanların ve öğrenci hareketinin ezilmesine yönelik saldırılar, polisin üniversitelere girişinin serbest bırakılmasına giden düzenlemelerin yapılması vb. uygulamalar da bu döneme temel karakterini veren diğer hususlardır.
Öte yandan devletin ve YÖK’ün bütün baskı ve zorbalıklarına rağmen, üniversitelerin temel bileşenlerini oluşturan akademisyenlerin, çalışanların ve öğrencilerin üniversitelerin yakın tarihinde yürüttüğü mücadelenin önemli örneklerinin yaşandığı dönem de, bu dönemdir. 1402 sayılı yasaya, ANAP tarafından gündeme getirilen tek tip dernek yasasına, yükseköğretimin paralı hale getirilmesine yönelik atılan adımlara vb. politikalara karşı verilen bu mücadeleler, yükseköğretim sisteminin liberal temelde yeniden yapılandırılmasında engelleyici olamasa bile, geciktirici ve zorlayıcı sonuçlar doğurmuştur.

TÜSİAD RAPORU’NDAN BOLOGNA SÜRECİ’NE
Yükseköğretim sisteminin yeniden yapılandırılmasında, TÜSİAD tarafından Kemal Gürüz’le birlikte beş profesöre hazırlatılan “Türkiye’de ve Dünyada Yükseköğretim, Bilim ve Teknoloji” adını taşıyan raporun önemli bir yeri var. Yukarıda da belirtildiği gibi, rapor 1994 yılında yayınlanmış ve 1995’te de Gürüz, YÖK Başkanı olmuştur. Kemal Gürüz, YÖK’ün üçüncü başkanıdır. En uzun süreli YÖK Başkanlığı konusunda YÖK tarihinin ikinci adamıdır. Bologna Süreci ise, Avrupa ülkelerinin 90’lı yılların sonunda, İtalya’nın Bologna kentinde düzenledikleri bir toplantı ve bu toplantının sonuçları üzerinden hazırlanan raporla başlattığı bir süreçtir. Türkiye bu sürece 2001’in ortalarında dâhil olmuştur.
TÜSİAD Raporu’nun hazırlanması ve Gürüz’ün YÖK Başkanlığı’na getirilmesiyle başlayıp 2001 yılında Türkiye’nin Bologna Süreci’ne dâhil olmasına kadar gelen süreci, yükseköğretim sisteminin Türkiye kapitalizminin ihtiyaçları doğrultusunda, liberal politikalar temelinde yeniden yapılandırılmasının ikinci dönemi olarak adlandırabiliriz.
Bu dönemde, devletin ve YÖK’ün merkezci ve baskıcı uygulamaları devam etmektedir. Döneme temel karakterini veren ise, üniversitelerin tamamen paralı hale getirilmesi, “parayı veren düdüğü çalar” anlayışının egemen kılınması, sermayenin-piyasanın ihtiyaçlarına yanıt veren “girişimci üniversite ruhu”nun temel belirleyici haline gelmesine dönük politikalardır. Bir yandan hızla özel üniversiteler kuruluyor ve sayıları artıyor, öte yandan kamu üniversiteleri özelleştirme politikalarıyla birer şirkete dönüştürülüyordu.
TÜSİAD Raporu, YÖK’ün kuruluşundan sonra geçen yıllar içerisinde yükseköğretim sistemine ilk kapsamlı ve sistematik müdahalesinin çerçevesini oluşturuyordu. Sermayenin ve piyasanın ihtiyaçları doğrultusunda bir bütün olarak yükseköğretim sisteminin ve tek tek üniversitelerin nasıl yeniden şekillendirilmesi gerektiği, bunun için atılması gereken pratik adımların neler olduğu konusunda bir dönemeç olan rapor, bir anlamda bugüne kadar gelen sürecin de ilham kaynağı olmuştur.
YÖK’ün kuruluşundan 94’e kadar gelen süreci “devlet otoritesine dayanan bürokratik yapılanma” ve “akademik oligarşi” gibi tanımlamalarla eleştiren, yerine ise sermayenin ihtiyaçları temelinde piyasa-pazar temelli bir yükseköğretim yapılanmasını öneren TÜSİAD’ın Raporu, önerdiği yeniden yapılandırma politikalarının karakterini bir cümle ile özetliyordu: “Elit eğitim veren üniversiteler ve kitle eğitimi veren üniversiteler!”
Sermayenin ve piyasanın ihtiyaç duyduğu bürokrat ve teknokrat kadroların yetiştirildiği özel ve kamu üniversiteleri elit eğitim veren üniversiteler olarak adlandırılıyordu. Kitle eğitimi veren üniversiteler ise, her kente ve giderek belli başlı büyük ilçe merkezlerine kurulan, teknik ve akademik her açıdan altyapıları yetersiz, yüz binlerce öğrencinin ve onların ailelerinin gelecek hayallerini sömüren, adları “tabela üniversitesine” çıkmış yükseköğretim kurumları oluyordu.
Burada önemli bir ayrıntının altını çizmek gerekir. Altyapısı güçlü olan kamu üniversiteleri başta olmak üzere, büyük kentlerdeki üniversiteler, tekno-kent, tekno-park projeleri kapsamında, bir yandan kendileri şirketleşirken, bir yandan da büyük holding ve tekellerin araştırma-geliştirme merkezleri olarak işlev yüklenmeye bu dönemde başlamışlardır. Toplamda ise, artık yükseköğretim sistemi tamamen ticari bir işletme sistemine mahkûm edilmiştir.
YÖK’ün ilk dönemine damgasını vuran Türk-İslam sentezci anlayış ise, Türkiye’nin “AB’ye tam üyelik süreci”nin başlamasının da bir uzantısı olarak, liberal politikalarla birleşip, “ortaya bir karışık” babından bir dizi çelişkili ve çatışmalı yeniden yapılanma sürecine girdi. Özellikle bu dönemin son birkaç yılı, tek tip kılık kıyafet yasası ile başlayan, laik-anti laik çatışmasıyla tırmandırılan, sistemin eski egemenleriyle yeni egemenleri olmaya soyunmuş kesimleri arasında iktidar kavgasına sahne olan yıllardı. Ancak burada, dönemin temel karakteri açısından çarpıcı bir noktanın altını kalın çizgilerle çizmek gerekir. Evet, bir yandan egemen sınıflar ve onların siyasi temsilcileri arasında ciddi bir iktidar kavgası yaşanıyordu. Ama her iki taraf açısından tartışılmaz ve mutlak kabul gören bir husus vardı. O da, ne olursa olsun, yükseköğretim sisteminin sermayenin ve piyasanın ihtiyaçlarına yanıt verecek bir dönüşüm gerçekleştirmesine helal getirmemek konusunda iki tarafın da ittifak içerisinde olmasıydı.
Yaşanan iktidar kavgasının büyük oranda sonuçlanması ve egemen sınıfların yeni siyasi temsilcilerinin YÖK’e büyük oranda egemen olmaları ise, Bologna Süreci ile başlayıp günümüze, son YÖK Başkanı Gökhan Çetinsaya tarafından açıklanan yeni yasa tasarısına kadar gelen süreci kapsayan üçüncü dönemde gerçekleşecekti.
Bu dönemde akademisyeni, çalışanı ve öğrencileriyle “üniversite ailesi” yükseköğretim sisteminin sermayenin ihtiyaçlarına yanıt verme ve piyasaya açılarak özelleştirilmesine karşı bir dizi mücadeleler vermiştir. ’94 TÜSİAD Raporu’nun açıklanması, ardından yapılan tartışmalar, özellikle de ’96 ve sonrası yıllarda gerçekleştirilen “Rektörler Zirvesi” vb. toplantı, seminer ve konferanslar, kitle temelini esas olarak üniversite gençliğinin oluşturduğu tepkiler ve protesto gösterileriyle karşılanmıştır. Özellikle ’96-98 arası yıllarda “Sahte Değil Demokratik Reform İstiyoruz” şiarı etrafında yürütülen mücadeleler öne çıkmış, bu yıllar dönemin kitlesel eylemlerinin yaşandığı yıllar olmuştur. Ancak tıpkı birinci dönemde olduğu gibi, bu dönemde de, sermaye güçleri, hükümetler ve YÖK aracılığı ile sürdürülen yeniden yapılandırma politikaları püskürtülememiştir.

BOLOGNA SÜRECİ’NDEN GÜNÜMÜZE
TÜSİAD’ın ’94’teki raporunun ardından, Bologna Süreci’ne kadar gelen yıllar içerisinde, başta YÖK ve TÜBİTAK olmak üzere çeşitli kurumlar tarafından birçok rapor ve araştırma yayınlanmıştır. Ancak yükseköğretimin yeniden yapılandırılmasının temel rotasını TÜSİAD’ın raporu oluşturmuştur. YÖK’ün çalışmalarına da esas olarak bu rapor yön vermiştir. Avrupa ülkelerinin 90’ların sonunda başlattığı, Türkiye’nin 2001 yılında dâhil olduğu Bologna Süreci ise, yükseköğretim sistemi açısından TÜSİAD’ın raporunun güncellenmesi ve yeni ihtiyaçlarla birlikte çeşitli Avrupa ülkeleriyle bir dizi ortak çalışmanın yürütülmesini içermektedir. Türkiye’nin 2001 yılında Bologna Süreci’ne dâhil olmasından bugüne kadar gelen dönemi de, yükseköğretim sisteminin yeniden yapılandırılmasında üçüncü dönem olarak adlandırabiliriz. Bu dönem, YÖK Başkanı Gökhan Çetinsaya tarafından açıklanan “Yeni Bir Yükseköğretim Yasasına Doğru” başlıklı yasa tasarısı çalışmasının sonuçlanıp, yasalaşması mümkün olduğu koşullarda sona erecektir demek yanlış bir öngörü olmayacaktır.
Bunun nedenlerine yazımızın YÖK’ün yeni yasa tasarısını değerlendireceğimiz bölümlerinde ayrıntılı olarak değineceğiz. Ancak buna geçmeden önce, belli başlı yönleriyle Bologna Süreci’ne dair bazı hususlara dikkat çekmek bütünlük açısından yararlı olacaktır.
Süreç 1999 yılında, İtalya’nın Bologna kentinde, Bologna Üniversitesi’nde bir araya gelen Avrupa ülkelerinin temsilcilerinin gerçekleştirdiği bir dizi toplantı ve bu toplantıların sonuçları üzerinden hazırlanan bildirinin 29 Avrupa ülkesinin eğitim bakanları tarafından imzalanmasıyla başlamıştır. Yıllar içerisinde, Bologna Süreci’ne dâhil olan ülkelerin sayısı 47’ye ulaşmıştır. Sürece katılan ülkelerin çalışmalarını esas olarak 2010 yılına kadar tamamlaması hedeflenmiştir. Bu kapsamda Bologna ülkelerinin yükseköğretimden sorumlu bakanları her iki yılda bir, bir araya gelmektedir. Bu kapsamda, son toplantı 2010’da Budapeşte'de yapılmıştır. Ancak sürecin tamamlanması değil devam etmesi öngörülmektedir.
Bologna Süreci, esas olarak, Avrupa ülkelerinin yükseköğretim sisteminin ABD ekolü temelinde yeniden yapılandırılmasını hedeflemektedir. Sürece katılan ülkelerdeki yükseköğretim kuruluşlarının hem kendi ülkelerinde hem de birbirleri arasında ortak yükseköğretim programları geliştirmesi, üniversitelerle, sermaye-piyasa-teknoloji- işgücü bağlarının canlı, sürekli ve her geçen gün daha fazla iç içe geçmesinin sağlanması Bologna Süreci’nin temel amacını oluşturmaktadır. Bu da, yükseköğretimde ABD modelinin özünü oluşturan “sermaye ve piyasanın işleyişine bağlanmış, şirket tipi üniversite sistemi”nin Avrupa ülkelerinde de hâkim hale gelmesi demektir.
Türkiye yükseköğretim sistemi, YÖK’ün kuruluşundan itibaren ABD modelini kendisine esas aldığı için, 2001 yılında Bologna Süreci’ne katılması, diğer birçok Avrupa ülkesinden farklı olarak bir başlangıç değil, birinci dönemden bu yana devam eden politikaların tamamlayıcısı bir rol oynamaktadır.
TÜSİAD’ın, 94’te yayınladığı rapor kapsamında, üniversitelerin yeniden yapılandırılmasına yönelik hızlandırıcı müdahaleleri üçüncü dönem boyunca da sürmüştür. Bunların öne çıkan ve etkili olan adımlarından birisi de, 2004 yılı Temmuz’unda düzenlediği “Yüksek Öğretim, Bilim ve Teknoloji’de Yeni Yönelimler” başlıklı seminer çalışmasıdır. Seminerde, dönemin TÜSİAD Başkanı Ömer Sabancı’nın yaptığı konuşmada çizdiği çerçeve şöyledir: “Bilgi tabanlı ekonominin daha kaliteli işgücü talebi ve bilgi stokundaki hızlı değişimin sonucu olarak gündeme gelen ömür boyu eğitim de dünyada yükseköğretime olan talebi artırmakta ve yükseköğretimi önemli bir ekonomik faaliyet haline getirmektedir. Üniversitelerde türetilen yeni bilgileri ekonomik değer üretecek ticari ürün ve süreçlere dönüştürecek bir sisteme ihtiyaç vardır. Globalleşme süreci içinde yükseköğretim kurumları etkin bir aktör olarak ortaya çıkarken aynı zamanda kendisi de globalleşme sürecinin özelliklerine uygun olarak yeniden şekillenmektedir. Bu yeniden şekillenmede çeşitlilik ve esneklik iki önemli karakteristik olarak ortaya çıkmaktadır. Nitekim çeşitlilik ve esnekliği bünyesinde en geniş anlamda barındıran anglo-sakson yükseköğretim kurumları bugün en çok tercih edilen yükseköğretim sistemini oluşturmaktadır… Sistemin başarısında, en az bileşenlerin doğru seçimi ve yönetimi kadar önemli bir husus üniversitelerde türetilen yeni bilgilerin içeriği ve niteliğidir. Üniversiteler araştırma gündemlerini belirlerken geniş çevreden kopmamalı ve sistemi besleyecek bilgileri türetebilmelidir.”
Büyük patronların nasıl bir üniversite istediklerinin altını kalın çizgilerle çizdikleri bu seminerin yapıldığı günler ve sonrasındaki bir-iki yıllık süreç, aynı zamanda, YÖK’te yaşanan iktidar kavgasının da kızıştığı bir süreçtir.
3 Kasım 2002’de yapılan seçimler sonucunda AKP’nin hükümet olmasının ardından giderek sertleşen siyasi ortam YÖK ve üniversite yönetimine de yansımaktadır. Yazımızın konusu olmadığı için bu süreci ayrıntılı değerlendirmeye gerek yok. Ancak, AKP merkezli oluşan muhafazakâr-liberal koalisyonun sistemin eski egemenleriyle yaşadığı iktidar kavgasının YÖK ve üniversitelerle ilgili boyutu ise, esas olarak 2007’de Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesi ile yeni bir evreye girmiştir. Artık YÖK’te, rektörlüklerde ve üniversite yönetimlerinde muhafazakâr-liberal koalisyonun kadrolaşması hız kazanmıştır. Sağdan, soldan veya doğrudan liberal tezlerle AKP hükümetini destekleyen güçlerin YÖK’te egemenlik dönemi başlamıştır artık. 2007 Aralık ayında Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan’ın, 2011 Aralık ayında ise Prof. Dr. Gökhan Çetinsaya’nın YÖK başkanlığına getirilmesini de kapsayan bu süreç günümüze kadar gelmiş ve bugün de devam etmektedir.
YÖK’ün kuruluşundan itibaren yükseköğretime hâkim olan Türk-İslam sentezci anlayış ise, muhafazakâr-liberal ittifakın öncülüğünde, sermayenin ve piyasanın mutlak egemenliğini sağlama ve günün koşullarına, ihtiyaçlara uygun olarak yeniden ve yeniden yapılanıp, egemen olma yolunda varlığını sürdürmektedir.

YENİ BİR DÖNEM BAŞLATMA HAMLESİ
Yazımızın buraya kadarki bölümünde, Türkiye yükseköğretim sisteminin yeniden yapılandırılmasının ve onun amiral gemisi olarak YÖK’ün egemenliğinin 30 yılı aşan serüvenini üç ana döneme ayırarak özetlemeye çalıştık. Elbette bu üç dönemin her birini kendi içerisinde, yaşanan zikzaklara paralel olarak alt dönemlere ayırmak mümkündür. Ancak bunun genel tabloyu değiştirmeyeceği kanaatindeyiz. Kaldı ki, ülkenin ve YÖK’ün egemenlerinin ana hedefinin yükseköğretim sistemini sermayenin ve piyasanın ihtiyaçlarına en ileri düzeyde yanıt verecek duruma getirmek olduğu gerçeğini dikkate aldığımızda, geride kalan 30 yılı aşkın süreci sermaye-yükseköğretim ilişkisini güçlendirmeye yönelik temel girişimlere bağlı olarak tasnif etmek doğru olacaktır.
2011’in Mart ayında çalışmaları başlatılan ve asıl olarak son bir iki ay içerisinde ülke ve üniversite kamuoyunun ayrıntılarıyla haberdar olduğu “Yeni Yükseköğretim Yasa Tasarısı” çalışmaları ise, sermaye-hükümet ve YÖK’ün artık bir dönemi daha kapatıp yeni bir dönem başlatma hamlesinin temel çerçevesini oluşturmaktadır. Dolayısıyla geçmiş dönemlerden bağımsız olmadığı gibi, bu dönemler üzerinde yükselip, onları da aşan bir düzenleme ve içeriğe sahiptir. Bunun için de, hem geçmişi özetleme açısından, hem de yeni tasarıyla yapılmak isteneni açık bir şekilde ifade etme açısından yazımızın başlığını “Elveda bilim, çok yaşa piyasa” olarak seçmeyi uygun gördük. Çünkü yeni tasarı ile yükseköğretim sisteminin ve üniversitelerin bilimsel eğitim, bilimsel üretim ve bilim özgürlüğü ile varsa kırıntı düzeyinde olan son bağları da koparılmakta ve “çok yaşa piyasa” anlayışı yasa ve anayasaya yazılmak istenmektedir.

SERMAYENİN İHTİYAÇLARINA VE EGEMEN POLİTİKALARA MUTLAK BAĞLILIK
Yeni yasa tasarısında bu amaç, esas olarak giriş bölümünde; dönemin ihtiyaçları ve yükseköğretimin, üniversitelerin buna hangi temelde yanıt vermesi gerektiğine ilişkin yaklaşımın özetlendiği kısımda ortaya konulmaktadır. Yükseköğretim sisteminin yeniden yapılandırılmasının esas felsefesinin ortaya konulduğu giriş bölümünden yapacağımız alıntılarla duruma yakından bakalım.
“Gelişmiş, müreffeh ve küresel dünyada rekabet edebilen bir Türkiye için söz konusu büyüme trendinin sağlıklı bir biçimde sürdürülmesi elzemdir. Bununla birlikte mevcut yükseköğretim sistemimiz, bu büyüme sürecinin sağlıklı bir biçimde sürdürülebilmesi ve kaliteli bir yükseköğretim alanı inşa edilebilmesi noktasında bir yeniden yapılandırma ihtiyacı ile karşı karşıyadır. Söz konusu yeniden yapılandırma sürecinde, üniversitelerimizin çeşitliliğine, evrensel kalite standartları içerisinde gelişebilmesine, kurumsal özerklik ve hesap verebilirliğine, rekabet imkânlarının geliştirilmesine ve finansal esneklik içerisinde faaliyet gösterebilmelerine imkân tanıyan bir sistem hedeflenmektedir.
“Yükseköğretim sistemimizin yeniden yapılandırma süreci, bölgesel ve küresel bir güç olma iddiası taşıyan ülkemizin rekabet üstünlüğünün geliştirilmesi, yaşam kalitesinin artırılması, sürdürülebilir kalkınma hedefine ulaşılabilmesi ve demokratik bir siyasal kültürün geliştirilmesi için de bir araç olarak görülmektedir.”
Yasa tasarısının giriş bölümünde bu çerçevede bir dizi olgu daha sıralandıktan sonra, yeniden yapılandırma çalışmalarının temel amaç ve ilkeleri şöyle sıralanıyor:
“1- Çeşitlilik, 2- Kurumsal özerklik ve hesap verebilirlik, 3- Performans değerlendirmesi ve rekabet, 4- Mali esneklik ve çok kaynaklı gelir yapısı, 5- Kalite güvencesi.”
Alıntılardan da anlaşılacağı gibi, yeni tasarıyla yükseköğretimin ve üniversitelerin sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda birer piyasa kuruluşu, özel şirket haline getirilmesinde artık son nokta konulmuş oluyor. Sıralanan amaç ve ilkeleri okurken bile, insan, bahsedilenin bir üniversite mi yoksa bir holdingin, şirketin faaliyet, üretim ve kâr-zarar raporunun alt başlıkları mı olduğunu ister istemez kendisine soruyor. Üniversitelerin birer piyasa kuruluşu haline getirilmesi o kadar açık ifade edilip, iş o kadar ifrata vardırılıyor ki, tasarıda kavramlar bile üniversitenin-bilimin dağarcığından değil de, piyasanın, ticaret ve borsanın literatüründen alınıp kullanılıyor.
Bunun bir uzantısı olarak, TÜSİAD’ın 94 raporunda ortaya konulan “Elit eğitim veren üniversiteler ve kitle eğitimi veren üniversiteler” sınıflandırması, ortaya atılan yeni yasa tasarısında yeni kavramlarla ve daha da somutlanıp, ayrıntılı hale getirilerek devam ettiriliyor. Tasarıda, kuramsallaşmış, kurumsallaşmakta olan ve kurumsallaşamayan üniversiteler ayrımı yapılarak, “kaliteli ve kalitesiz eğitim veren üniversiteler” ayrışmasına gidiliyor. Çeşitlilik ve rekabet adı altında getirilen bu düzenlemeler, esas itibari ile farklı toplumsal sınıfların genç kuşaklarının, üniversite eğitiminden payına düşeni sınıfsal konumuna göre almasını, bunun gerektirdiği maddi bedel neyse onu da peşin olarak ödemesini öngörüyor.
Ancak bunlarla da yetinilmiyor. Yapılan kategorilendirmeye ve kaliteli mi kalitesiz mi tasnifine bakılmaksızın, bütün üniversitelerin, egemen politikaların uygulanmasının ön cephesinde yer alan kurumlar olması gerektiği anlayışı açık ve köşeli bir şekilde ifade ediliyor. Belli ki, üniversitelerin sermayenin, piyasa sisteminin temel kurumları olması yetmiyor, egemen sınıfların ve devletin iç ve dış politikasının, bölgesel çıkarlarının en ön cephede üreticisi, savunucusu ve uygulayıcısı olmasıyla eksik görülen tamamlanıyor.
Bu yaklaşım, Türkiye’nin demokratikleşmesinin en önemli konularından biri olan Kürt sorunu konusunda üniversitelere hazırlatılan ve karda yürüyenlerin çıkardığı “kart-kurt” seslerinden Kürtlük ortaya çıkaran “bilimsel çalışmaları”, yine siyanürle altın aramanın insan ve çevre sağlığına hiçbir zararı olmadığını savunan “bilimsel raporları” akla getiriyor. Öyle anlaşılıyor ki, artık üniversiteler, bugün ve önümüzdeki yıllarda, Türkiye’nin neden “bölgesel güç” ve “lider ülke” olması gerektiğinin iktisadi, sosyal, siyasal, kültürel, tarihsel, dinsel ve ırki gerekçelerini “bilimsel raporlar”la ortaya koymak için hummalı bir çalışma içerisine girecek!
Ortaya atılan yeni tasarı sadece bu yönüyle bile ele alınsa, üniversite ve bilim ilişkisinin tarihsel gelişim seyri içerisinde kat edebildiği ne kadar ileri mesafe ve ortaya çıkardığı değer, birikim varsa, bunun inkârı, tasfiyesi ve iğdiş edilmesi üzerine kurulmuştur demek abartı olmaz.

BİLİM HİÇBİR ŞEY, TEKNOLOJİ HER ŞEYDİR!
Yeni tasarıya temel karakterini veren yaklaşımlardan birisi de, insanın, doğanın ve toplumun ilerlemesini ilke edinen bilimsel çalışma ve bilgi üretiminin doğal bir sonucu olan teknolojik ilerlemenin, bilimin yerine geçirilmesi ve “bilim hiçbir şey, teknoloji her şeydir” yaklaşımının egemen kılınmasıdır. Bu yaklaşım o kadar ileriye götürülmektedir ki, kapitalist sistemin, devletin ve tekellerin ihtiyaç duyduğu teknolojik üretim, işgücü ve teknokrat-bürokrat kadro yetiştirmenin dışında hiçbir şey bilim ve bilimsel üretim kapsamında sayılmamaktadır. Öyle ki, bunu reddeden, bunun dışında kalan her türlü akademik kadro, birim ve araştırmanın üniversite bünyesinde yer alması adeta imkânsız hale gelmektedir.
Yasa tasarısında çizilen çerçevede bunu başaramayan, rekabet edemeyen, kalite standartlarına ayak uyduramayan, karşılaştırmalı üstünlük içerisinde galip gelemeyen her üniversite, onun her bir fakültesi ve bölümü, akademik kadrosu, çalışanı ve öğrenci kitlesi yoksunluğa ve bir anlamda yok olmaya mahkûmdur. Bu çember içerisinde üniversitenin kendisi, akademik kadrosu, çalışanı ve hatta öğrenci kitlesi artık piyasada meta üretimi ve dolaşımının doğrudan parçası haline gelmektedir. Metalaşma ve bunun bir bileşeni olarak yabancılaşma “akademi ailesi”nin kaçınılmaz bir kaderi olmaktadır. Dahası, özellikle öğrenciler açısından böyle bir üniversitede eğitim almak bile, kalitesine göre parayı bastırmakla mümkün olabilecektir.
Burada çarpıcı olduğunu düşündüğümüz bir noktaya daha dikkat çekmek istiyoruz. Yasa tasarısını, üniversite-bilim ilişkisi açısından ne getiriyor diye gözden geçirirken, üşenmeyip, kaç yerde bilim kavramının kullanıldığını da saydık. Ortaya oldukça “zengin” bir istatistik çıktı. Sadece iki paragrafta ve beş kez bilim ve bilgi kavramı geçiyor. Buna karşılık, piyasa, rekabet, finans, gelir, kalite vb. kavramların sayısını, kullanılma bolluğundan dolayı maalesef çıkaramadık.
Niyetimiz elbette, üniversitelerin gerek teknik alt yapılarının gerekse teknoloji üretimindeki rollerini küçümsemek veya önemsiz görmek değildir. Mesele, yükseköğretim sisteminin ve üniversitenin yeniden yapılandırılmasında bilimsel araştırma, üretim, bilimsel bilgiye ulaşma, bilimsel eğitim konusunda pergelin sivri ucunun nereye konduğudur. Bu açıdan bakıldığında, yasa tasarısında “bilim sermayenin hizmetine sunuluyor” eleştirisini yapabilecek kadar bile üniversite-bilim ilişkisinden söz edilmemektedir. Esas olan, teknolojik üretim, proje ve insan gücü olarak ilan edilmektedir. Bunun çerçevesi de, kapitalizmin, tekellerin ve piyasanın ihtiyaçlarıyla çizilmektedir. Dolayısıyla biraz yakından bakınca, sadece bilimin değil, teknolojik ilerlemenin ufkunun da para edip etmemesiyle sınırlandığını, “bilim hiçbir şey, teknoloji her şeydir” derken bile, teknoloji üretiminin insanın, doğanın, toplumun gelişimi açısından güdükleştirildiğini görüyoruz.

EGEMEN SINIFLAR ORTAÇAĞ SKOLASTİĞİNE SARILIYOR
Sermayenin ve piyasanın ihtiyaçlarının bu kadar yüceltildiği, bilimsel ve teknolojik gelişmenin ufkunun kapitalizmin ve onun liberal politikalar temelinde yeniden ve yeniden üretiminin gerçekleşmesiyle sınırlandığı bir yükseköğretim sistemi ve üniversite anlayışı, nihayetinde,ideolojik ve felsefi olarak da kendini ortaya koymaktadır. Bu da, sorgulamayan, eleştirmeyen, itiraz etmeyen, verili sistemi ve onun koşullarını mutlak doğru olarak kabul eden bir ideolojik-felsefi anlayışı içten içe bütün bir akademik hayata egemen kılma şeklinde kendisini açığa vurmaktadır. Elbette bunun bütünüyle başarılması kolay değildir ve olmayacaktır. Ancak yeni yasa tasarısının son noktada gelip dayandığı felsefi zemin, ortaçağ skolastiğinin, dogmatizminin bugünün ihtiyaçları temelinde yeniden üretilmesi olmaktadır.
Yeni yasa tasarısında ortaya konan anlayışla, akademik kadroların ve üniversitelerde yeni kuşakların eğitimi ve yetiştirilmesinin ideolojik-felsefi zemini de bu temelde oluşturulmak isteniyor. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın yakın geçmişte söylediği, “dindar ve kindar nesiller yetiştireceğiz” sözleri, yeni yasa tasarısıyla birlikte yan yana geldiğinde tablo tamamlanmaktadır. Gelinen noktada artık, her düzeyde kapitalist sistemin ve egemen sınıfların politikalarının hâkim olduğu bir yükseköğretim ve üniversite eğitimi anlayışı, kendisini idealizmin diğer bütün renklerinin yanında, dinin doğrularını tek doğru olarak kabul eden, en dogmatik anlayışla var etmeye yöneliyor. “Elveda bilim, çok yaşa piyasa” sloganıyla özetlenebilecek bir yükseköğretimi yeniden yapılandırma stratejisi çıkış yolunu bugün için ortaçağ skolastiğine yeniden sarılmakta buluyor.

PARASIZ, BİLİMSEL, LAİK, DEMOKRATİK ÜNİVERSİTE
Geçmişten günümüze, egemen sınıfların, onların hükümetlerinin ve YÖK’ün yükseköğretim sistemini ve üniversiteleri getirdiği son nokta ve bunun ifadesi olan yeni yükseköğretim yasa tasarısı özü itibariyle yukarıda çerçevesini çizmeye çalıştığımız iktisadi, siyasi, ideolojik-felsefi bir karaktere sahiptir. Elbette ki bu haliyle, toplumun, onun bugün ve yarınki genç kuşaklarının, bilimsel ve teknolojik ilerlemenin temel ve gerçek ihtiyaçlarını karşılamaktan oldukça uzaktır. Bunun için olsa gerek ki, YÖK Başkanı Çetinsaya, yeni yasa tasarısını kamuoyuna duyurduktan sonra üniversite üniversite toplantılar yaparak, ikna turuna çıkmıştır.
Yüz binlerce akademik personeli ve çalışanıyla, 5 milyona yaklaşan öğrenci sayısıyla Türkiye yükseköğretim sisteminin giderek artan, çeşitlenen ve acil çözüm isteyen birçok sorunu ve ihtiyacı olduğu açıktır. Bunları temel yönleriyle birer birer sıralamak dahi bu yazının ve hatta tek başına bir makalenin sınırlarını aşacaktır. Ancak, kesin olan bir şey var ki, o da, mevcut yükseköğretim sisteminin köklü ve kapsamlı bir reforma ihtiyaç duyduğudur. Geçmişte olduğu gibi, bugün de, “sahte reform” tasarılarıyla bunun gerçekleşme şansı yoktur. Bu, ancak, onlarca yıldır mücadelesi verilen “bilimsel, laik, anadilde eğitim ve parasız, demokratik, özerk bir üniversite” anlayışını esas almakla mümkün olur.
Gerçekçi olan, geleceği yakalayacak ve bilimin, teknolojinin ilerlemesine sınırsızca hizmet edecek olan, toplumun ve onun genç kuşaklarının ihtiyacına yanıt verecek olan tek çıkış yolu, bu yoldur. Türkiye’nin bu anlayış temelinde yenilenmiş bir yükseköğretim sistemine ve üniversitelere ihtiyacı vardır.
Bu anlayışla yeni yasa tasarısına karşı çıkmak, “sahte değil demokratik reform” için mücadeleyi yaygınlaştırmak ve ilerletmek esas olmalıdır. Bunu yapmak, sadece üniversite gençliğinin ya da bir bütün olarak akademi ailesinin sorumluluğu olarak görülemez. Bilimsel, laik ve anadilde eğitim isteyen, parasız, demokratik ve özerk üniversiteden yana olan bütün toplum kesimlerinin yeni yasa tasarısına karşı çıkması ve bu mücadeleyi sahiplenmesi gerekir.