“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Türkiye Nereye Sürükleniyor?

Devletlerin yöneticileri, yönettikleri halka, sürekli olarak, “ulusal savunma”dan, “orduyu güçlendirmenin önemi”nden söz ederler ve bu söyledikleri, hem doğrudan egemen sınıfları destekleyen çevrelerce, hem de olup biten konusunda henüz yeterli bilince ulaşmamış halk kitlelerince, genellikle, tartışmasız gerçekler olarak kabul edilir. Türkiye gibi bir ülkede, bu durum daha da belirgindir. Ordu ve ulusal savunma, üzerinde tartışma dahi teklif edilemeyecek bir tabu olarak görünür. Türklerin “ordu millet” olduğu tez ve demagojileri bu tabuyu sürekli besler ve her türlü karşı fikir, tez ve tartışmanın baskısından korur. Örneğin, yıllık bütçe tartışmaları sırasında, Savunma Bakanlığı’nın bütçesi usulden hafifçe tartışılır ve alelacele kabul edilir. Ordunun harcamaları, ülkenin savunma stratejileri, silahlanma giderleri ve bunların niteliği vb. konular, parlamentonun ciddi bir biçimde ele alacağı konuların arasına girmez. Ülkenin belirlenmiş bir savunma stratejisi vardır ve bu strateji, Batı’ya, NATO’ya koşulsuz bağlılık temelinde oluşturulmuştur. Ama bugün, özellikle de Genelkurmay Başkanlığı tarafından, ülkenin ciddi tehlikelerle yüz yüze bulunduğu ve giderek büyüyen ulusal savunma problemlerinin olduğu iddia ediliyor ve çözüm önerilerinde bulunuluyor. Bunlara yakından bakmakta ve irdelemekte kuşkusuz yarar var. Çünkü ülkenin ve halkın geleceği söz konusu ve ülkenin ve halkın geleceğini yeniden kuracak olanlar bu konulara ilgisiz kalamazlar.

Bilindiği gibi, Ağustos ayının sonunda, Genelkurmay Başkanlığı’nda devir teslim töreni yapıldı. Bu törende, hem görevi devreden Orgeneral Özkök, hem de görevi devralan Orgeneral Büyükanıt, Türkiye’nin güvenliği ile ilgili önemli değerlendirmelerde bulundular. Değerlendirmeyi yapanlar Genelkurmay’ın başındaki komutanlar ve konu ulusal güvenlik ve tehditler olunca, bu konuşmalar daha da önem kazandı. Özkök ve Büyükanıt, dünya ve bölgedeki değişimlere değindiler, Türkiye'nin bu değişimdeki yeriyle ilgili saptamalarda ve uyarılarda bulundular. Komutanların konuşmalarında ilk göze çarpan özellik, aralarında bir işbölümü yapmış olduklarıydı. Özkök, konuşmasında alışıldık iç politika sorunlarına da değinmekle birlikte, daha çok Türkiye’nin dış politikasına ve bu politikanın “Batılı müttefiklerin” politikası ile uyumuna vurgu yaptı. Dünya politikası konusunda tahliller yaptı, öngörülerde bulundu.

Orgeneral Özkök, törende yaptığı konuşmada, örneğin şu tür sorunlara değindi, vurgular yaptı, saptamalarda bulundu:

Tahmin edilemezlikler, dondurulmuş çatışmalar, uluslararası güç dengelerindeki bozulmalar bütün ufkumuzu bir karabasan gibi sardı... Kuzey Kore'den başlayıp Ortadoğu'ya uzanan eksen üzerindeki kitle imha silahlarına sahip veya sahip olduğu yönünde şüpheler yaratan ülkelerin varlığı.. Türkiye'nin güvenliği için ciddi bir tehdit oluşturuyor. Bu sorun, uluslararası camianın yoğun diplomatik çabalarına rağmen çözülemezse, ülke olarak yakın gelecekte önemli karar noktalarıyla karşılaşmamız kuvvetle muhtemeldir... Türkiye; Avrupa, Orta Doğu, Afrika ve Orta Asya'yı etkileyen jeopolitik ve jeostratejik konumuyla, çağdaş değerleriyle, demokratik yapısıyla, kültürel değerleriyle, insan potansiyeliyle ve ekonomik gücüyle dünya üzerindeki kilit ülkelerden birisi durumundadır. Bu sebeple, yapacağımız değerlendirmelere öncelikle 'ülkemizin her bakımdan güçlü bir ülke olduğu' gerçeğini temel alarak başlamamız ve halkımızı bu yönde bilinçlendirmemiz gerektiğine inanıyorum...” (abç)

Orgeneral Özkök, Türkiye'nin coğrafi büyüklüğünü çeşitli örneklerle anlatıyor ve Türkiye'nin bölgesinde ''muazzam'' bir ülke olduğunu söylüyor ve “Bu sebeple, dünyanın herhangi bir bölgesinde yaşayan vatandaşlarımızın ve yatırımcılarımızın güvenliğini tehdit edebilecek bir olay artık bizi de çok yakından ilgilendirmektedir. Nitekim, TSK'nın bugün gelinen noktada, Balkanlardaki, Kafkaslardaki, Afganistan'daki ve Afrika'daki çeşitli barışı destekleme harekatlarına hesaplı riskleri göze alarak birlik göndermesinin sebebi, dünya barışına katkıda bulunmanın yanında, milli menfaatlerimizi korumak ve desteklemektir” diyor.

Özkök’ten sonra yeni komutan Büyükanıt konuştu. Orgeneral Özkök'ün yaptığı konuşmaya dikkat çeken Büyükanıt, Özkök'ün güvenlik konusunda ve bölgesel ve küresel anlamda çok önemli tespit ve analizlerde bulunduğunu ifade etti. “Bunların, objektif ve büyük bir birikime dayalı fevkalade isabetli değerlendirmeler olduğunu” vurgulayan Büyükanıt, bu değerlendirmelerin bundan sonraki çalışmalarına da ışık tutacağını belirtti. Orgeneral Büyükanıt da, ulusal güvenlik ve iç politika ile ilgili önemli tespitler yaptı. Örneğin şunları söyledi: “Bugün özellikle güvenlik kavramları büyük çaplı değişikliklere uğradı... eskiden tüm güvenlik mülahazaları NATO-Varşova Paktı ortamına göre kurulmuştu, ancak bugünkü dünyada her şey değişti... Türkiye'nin güvenliği ve geleceği boyutunda, o tarihlerde, ki 1970'li yıllardır, dengelenmiş iki kutuplu bir dünya vardı. ABD'ye kendi kıtasında tarih boyunca hiçbir saldırı yapılmamıştı. Tarihte, kısa sayılacak bir süre içinde iki kez Irak'ta savaş yaşanmamıştı. Irak'ta ortaya çıkan ve Türkiye'nin geleceği açısından yaşamsal önem taşıyan olaylar gerçekleşmemişti. Orta Doğu, Balkanlar, Kafkasya, İran bağlamında böylesine belirsizlikler ortaya çıkmamıştı. Türkiye açısından hayati önem taşıyan Kıbrıs, 1974 yılı hariç, hiç bu kadar tartışma konusu olmamıştı. Ayrıca cumhuriyetin kurulduğu günden bu güne, Türkiye Cumhuriyeti'nin ülkesi ve ulusu ile bölünmez bütünlüğü ve cumhuriyetin temel ilkeleri hiçbir zaman bu boyutlarda tartışma konusu olmamıştı. Bu söylediklerimi üzüntü ile ifade ediyor ve bir gerçeği vurgulamak istiyorum. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günden bugüne kadar hiçbir zaman, bu kadar tehditle aynı anda karşı karşıya gelmemiştir. Türkiye'nin çevresinde oluşan bu belirsizlikler ve risklere ilave olarak, silahlı bölücü terörün dışında, silahsız terör diyebileceğim iç ve dış oluşum ve girişimlerle Türkiye Cumhuriyeti'nin üniter yapısına hiç bu kadar saldırılmamıştır.” (abç)

Bu konuşma ve saptamalardan Türkiye’nin geçmiş “savunma” politikalarına yönelik temel bir sonuç çıkarmak olanaklı olduğu gibi, yakın gelecekte izleyeceği çizgi konusunda da güçlü ipuçları bulmak olanaklıdır. Geçmişe yönelik çıkarılacak temel sonuç şudur ki; Türkiye’nin ABD, NATO ve Batı’nın çıkarlarına bağlanarak uyguladığı “ulusal savunma politikalarının” yanlışlığı açıkça ortaya çıkmış, Türkiye bu politikalar nedeniyle bugün Büyükanıtın ifadesiyle “bu kadar tehditle” karşı karşıya kalmıştır. Türkiye egemen sınıfları, ABD’nin ve Batı’nın çıkarlarının savunulmasını halk nezdinde hep “Türkiye’nin ulusal çıkarlarının savunulması ve korunması” olarak göstermişler, ülkenin “güvenliğinin ve esenliğinin” bu politikalara bağlı kalınarak korunabileceğini iddia etmişlerdir. Ama bugün gelinen noktada, yeni Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’ın saptamasıyla, ''Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günden bugüne kadar hiçbir zaman, bu kadar tehditle aynı anda karşı karşıya gelmemiştir.” Demek ki, ülkeyi yönetenler, ABD ve Batı yanlısı politikalara bağlı kalarak ülkenin bugün bunca tehditle karşı karşıya gelmesinin yolunu açmışlar, sadece Türkiye’nin değil, bulunduğu bölgenin ve dünyanın kaosa ve kargaşaya sürüklenmesine katkıda bulunmuşlardır. Tehdidin Türkiye’nin komşularından ya da “Kürt sorunu veya PKK tehlikesinden” kaynaklandığını ileri sürenlerin bu iddialarının ise, tutarlı hiçbir tarafının olmadığını yazının ilerleyen bölümlerinde göstermeye çalışacağız.

 

TEHDİT NEREDEN GELİYOR?

Görevi devreden eski Genelkurmay Başkanı Özkök, “Tahmin edilemezlikler, dondurulmuş çatışmalar, uluslararası güç dengelerindeki bozulmalar bütün ufkumuzu bir karabasan gibi sardı... Kuzey Kore'den başlayıp Ortadoğu'ya uzanan eksen üzerindeki kitle imha silahlarına sahip veya sahip olduğu yönünde şüpheler yaratan ülkelerin varlığı.. Türkiye'nin güvenliği için ciddi bir tehdit oluşturuyor...” demektedir. Bu tespitler doğru mudur? İki bloğun varlığı, NATO gibi askeri kuruluşların örgütlendiği ve devreye sokulduğu ABD emperyalizminin önderlik ettiği Batı Blok’unun üstünlüğü ile noktalandı. ’50’li yılların ortalarından itibaren sosyalizmle ilişkisini adım adım kesmiş olan ve adından başka sosyalizmle bir ilişkisi kallmayan Doğu Bloğu dağıldı ve parçalandı. Doğu Bloku’nun bazı ülkeleri şimdi NATO üyesidir. Yani NATO, eskisine oranla, görünüşte güçlendi ve büyüdü. Türkiye Batı Bloku’nun “komünizme karşı” sadık bir bekçisi, ileri karakoluydu. Doğu Bloku’nun yıkılmasında Türkiye egemen sınıflarının da katkısı oldu; ’50’li yıllardan beri NATO üyesi olan Türkiye, ABD’den sonraki en büyük orduyu kurdu ve besledi. Anti-komünist histeri sürekli canlı tutuldu ve ülkedeki özgürlük ve demokrasi mücadelesi kan ve terörle bastırıldı.

ABD’nin önderlik ettiği kapitalist-emperyalist sistem zaferini ilan ettiğinde, ABD dünyanın tek süper gücü olarak öne çıktı. Türkiye’nin “40 yıllık müttefiki”, dünyanın en büyük efendisi olmuştu. ABD’nin prestiji doruktaydı. Beklenen, Türkiye’nin rahatlaması, kazanılan zaferden küçük de olsa bir kırıntı almasıydı. Bu arada ABD zaferinin tadını çıkarıyor, kazancını realize etmenin adımlarını atıyordu. ABD emperyalizmi elini çabuk tutmak zorundayd,ı çünkü keskin çıkar çelişkileri ile bölünmüş olan emperyalizmin dünyasında sert bir rekabet hüküm sürüyordu ve eski güç dengelerine göre oluşturulmuş uluslararası kurumların –BM, NATO, AB vb.– çatlaması, işlevsizleşmesi, giderek yeni bloklaşmaların oluşmaya başlaması kaçınılmazdı. ABD’nin ilk hedefi, petrol zengini Ortadoğu idi. ABD bu bölgede tartışmasız ve kesin bir egemenlik kurmak istiyor, böylece olası rakiplerinin gırtlağına basma imkanına sahip olup, dünyanın efendisi olarak kalma stratejisini sağlama almak istiyordu. Kitle imha silahları, terör vb.. bahaneler ileri sürülerek, Afganistan ve Irak saldırıları bu koşullarda gündeme geldi. ABD, koruduğu sistemin ve kendisinin doğurduğu ve tetiklediği terör olaylarını bahane olarak kullandı, saldırılarına, BOP’u (Büyük ya da geniş Ortadoğu Projesi) kurma kılıfını geçirdi. Ortadoğu’ya “demokrasi ve özgürlük” getirecek, bölgede barış egemen olacaktı!

Bugün Ortadoğu’da yaşananlardan uzun uzun söz etmek gerekmiyor. Bölge ABD ve dayanağı İsrail tarafından bir kan ve ateş denizine çevrilmiştir. ABD, Irak’ta Türkiye’nin komşusu olmuş, ABD’nin “40 yıllık dostu, sadık müttefiki Türkiye’nin payına ise, “Türkiye Cumhuriyeti (nin) kurulduğu günden bugüne kadar hiçbir zaman, bu kadar tehditle aynı anda karşı karşıya gelmemiş” olmak düşmüştür. Tehdidin ABD’den geldiğinin bir başka biçimde itirafıdır bu. ABD bölgedeki tüm taşları yerinden oynatmış, ulusları ve halkları birbirine karşı kışkırtıp kırdırarak, hepsinin üzerinde tekelci bir hakimiyet kurmayı amaçlamıştır. İşbirlikçi Türkiye egemen sınıfları ABD’ye dünya egemenliği yöneliminde uşaklık yapmış, karşılığını, aşağılanarak almıştır. ABD, bugün, Türkiye egemen sınıflarını teslim almış, boyun eğdirerek bölge politikalarının hizmetine koşmuştur. PKK Koordinatörlüğü –özünde, koz olarak kullanmak üzere, ABD’nin Kürt sorununu üstlenmesidir bu– kurulması, ABD’nin bu sorunda da inisiyatifi ele almasını kabul etme anlamına gelmektedir. Diğer taraftan, gerek “ılımlı İslam”, gerekse “modern, laik Türkiye” söylemleri, her iki durumda da, Türkiye’yi, bölgenin “radikal İslam” diye adlandırılan ülkelerinin –İran vb.– üzerine sürmenin araçları olarak, ABD tarafından kullanılmaktadır.

Gerçek bu olmasına karşın, “Kuzey Kore'den başlayıp Ortadoğu'ya uzanan eksen üzerindeki kitle imha silahlarına sahip veya sahip olduğu yönünde şüpheler yaratan ülkelerin varlığı.. Türkiye'nin güvenliği için ciddi bir tehdit oluşturuyor. Bu sorun, uluslararası camianın yoğun diplomatik çabalarına rağmen çözülemezse, ülke olarak yakın gelecekte önemli karar noktalarıyla karşılaşmamız kuvvetle muhtemeldir” tespitleri, ABD politikasına yamanmanın argümanları olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Yakın gelecekte “önemli karar noktaları ile karşılaşmak”, Türkiye’nin, İran’a karşı ABD politikalarının yanında yer alacağının açıkça ilan edilmesidir. Türkiye egemen sınıfları ülkenin önüne çok tehlikeli bir yol ayrımı getirmekte, ülkeyi bölgede çıkacak yangının tam ortasına sürmeye hazırlanmaktadırlar. İran’ın nükleer bir güç olma, atom bombası yapma isteği (İran bomba yapmak gibi bir niyetinin olmadığını söylemektedir), Türkiye’nin ABD politikasına yedeklenmesinin gerekçesi olarak öne sürülmektedir. İran’ın nükleer bomba yapmamasını istemek, elbette ki, bölge ülkelerinin hakkıdır. Ancak İsrail’in elinde, hem bölgeyi, hem de dünyayı birkaç kez havaya uçuracak kadar nükleer bomba bulunmaktadır. Buna karşı çıkmadan İran’a karşı çıkılmasının bir anlamı ve inandırıcılığı bulunmamaktadır. Üstelik İsrail devleti, Filistin’de sürdürdüğü işgalle, Suriye topraklarının bir bölümünü –Golan tepeleri– işgal altında tutmakla, Lübnan’a saldırmakla bölgeyi sürekli ateş altında tutmakta, sadece bölgenin diğer halkları için tehlike oluşturmamakta, ama Yahudi halkın bölgede bir devlet olarak yaşama ve var olma hakkını ve geleceğini de tehlikeye atmaktadır. Çözüm, en azından bölgenin nükleer silahlardan arındırılmasındadır ve çifte standartlar terk edilmek zorundadır.

Öyle anlaşılıyor ki, Türkiye egemen sınıfları tarihten ders almamışlardır ve bu ilişkiler ve ABD’ye bağımlılık koşullarında alma şansları da bulunmamaktadır. Ülkeyi peşkeş çekme, ülkenin halkına karşı dolap çevirme, gizli pazarlıklar yürütme, işbirlikçi karakterlerini sürekli olarak açığa vurmaktadır. Onlar, egemenliklerinin ve ülkenin bütünlüğünün anahtarını ABD ile işbirliğinde aramakta, kendilerini buna mahkum etmektedirler. Ama bu politika, ülkeyi, ABD’nin ve diğer büyük emperyalist ülkelerin şantajına sürekli olarak açık hale getirmekte, onur kırıcı politikalara mahkum etmektedir. Artık bu politikanın sembolü “çuval”dır ve işbirlikçi egemen sınıflar sürekli olarak çuvallamaya ve çuvallanmaya mahkumdurlar.

 

KÜRT SORUNU VE İRTİCA ULUSAL BÜTÜNLÜĞE TEHDİT Mİ?

Türkiye egemen sınıflarının Kürt sorunu konusunda ileri sürdükleri temel argüman, bu sorunun “dış güçlerce sürekli olarak kaşındığı ve kullanıldığı”dır. Irak’ta olup bitenler, egemen sınıfların bu argümanı, hiç hakları olmamasına rağmen, daha yüksek sesle ileri sürmelerine neden olmaktadır. Böyle olunca, bu sorunda bazı dönüm noktalarını hatırlatmakta yarar bulunmaktadır.

ABD’nin ilk Irak saldırısının ardından gündeme gelen “Çekiç Güç” Türkiye egemen sınıflarının istek ve iradeleriyle ülke topraklarına konuşlanmış, komşu ülke ve halklara saldırının aracı olarak kullanılmıştır. İkinci Irak saldırısı ve işgaline egemen sınıflar onay vermiş, özünde Türkiye Kürdistanı’na fiilen yerleşmeyi de içeren ABD planlarını gündeme getiren 1 Mart Tezkeresi, işbirlikçi egemen sınıflar içindeki çelişki ve cesaretsizliklerin yanında asıl olarak halkın güçlü muhalefeti ile reddedilmiştir.

Bütün bu gelişmelerde Türkiye ile doğrudan ilişkide olan güç, “Türkiye’nin kırk yıllık müttefiki ABD”dir. Yani “karşı taraf”ta ABD bulunmaktadır. Bugün şu gerçek açıkça teslim edilmek zorundadır; Türkiye egemen sınıfları ikide bir “Sevr korkusu”nu halkın üzerinde salıyorlarsa, bunun baş sorumlusu Kürt halkı değil, ABD’dir. Şimdi de Kürt sorununda “koordinatör” dönemine girilmiş, bu sorunda iyice ABD’ye teslim olunmuştur. Ancak bu yol, çözüm değil, bölge halklarının sürekli olarak karşı karşıya gelmesi, ABD’nin bu sorunu dilediği gibi kullanması anlamına gelmektedir. ABD, bugün ulusal sorunlarda “halkların özgürlüğü ve demokrasi” bayrağını sallamakta, bu slogan, tüm sahteliğine karşın, halkları etkilemektedir. Türkiye egemen sınıflarıysa, Kürt sorununu eşitlik ve özgürlük temelinde çözme iradesinden yoksundurlar ve açıkça görülmektedir ki, iradelerini ABD’ye bağlamışlardır. Gidişat, ABD’nin Ortadoğu ve İran politikasına tam teslimiyetin karşılığı olarak, Kürt sorununu çözümsüz bırakma ve şiddet politikasında ısrar etme yönündedir. Bu yol, çıkmaz sokaktır, sürekli ABD ve diğer büyük emperyalistlerin politikalarına, şantajlarına boyun eğmenin yoludur ve sonunda düşmanlıklar ve çatışmalar bulunmaktadır. Sonuç, bölge halklarının birbirinden kopmaları ve uzaklaşmalarıdır.

Kürt sorununda düğüm noktası, bölge halklarının tutumundadır. Başta Türk halkı olmak üzere, Arap, Acem ve Kürt halkıyla diğer halklar birbirlerinin eşitlik ve özgürlüğünü savunmak zorundadırlar. Özgürlük ve tam hak eşitliğinin bu halklar tarafından savunulması, bölge halklarının arasındaki güven ve dayanışmayı güçlü bir temelde kuracak, bir arada yaşamak isteyen halklar için yeni bir gelecek başlatacak, ayrı yaşamak, kendi devletlerine sahip olmak isteyenlerle –Irak Kürtleri gibi– güven ve dayanışmayı tesis edecektir. Halkların bu tutumu, bölgeye dışarıdan yapılacak emperyalist müdahalelerin püskürtülmesini sağlayacak tek yol durumundadır. Bu ileri tutumu alan halklarla, bölgeye dışarıdan sürekli müdahale eden hiçbir emperyalist güç oynayamaz ve baş edemez.

İrtica tehlikesi ise, laikçi cephe tarafından şişirilmiş bir sorundur. Ancak bu sorun tehlikeli bir noktaya doğru gelişmektedir. İrtica ya da laiklik sorunu, daha önceden, sadece ülkenin bir iç sorunu –İran ve mollalar meselesi, sadece motif olarak kullanıldı ve etkili değildi– ve halkı mezheplere bölerek yönetmenin bir aracı olarak kullanılırken, bugün, Ortadoğu ve İran sorununa bağlı olarak gündeme getirilmekte, ABD’nin dünya çapında açtığı cepheye yedeklenme amacıyla alevlendirilmektedir. Şu dikkat çekicidir ki; ABD, Türkiye’ye ilişkin politikalarında, bir dönem önce “ılımlı İslam” motifini öne çıkarırken, bugün Müslüman bir ülke olarak “modern, çağdaş ve laik Türkiye” imajını ileri sürmekte, halk arasında irtica tehlikesini yayarak, Türkiye’yi İran politikasına yedeklemenin adımlarını atmaktadır. Bu, Kemalistlerin de kafasını bulandırma ve bu politikaya yedeklenmelerini sağlama politikasıdır ve “paşalar”la, hükümeti de aynı bayrak altında birleştirmektedir. Hükümet, bugün, dinciliği ile değil, Amerikancılığı ve Batı’ya uşaklığı ile öne çıkmakta, İslamcı motifleri de bu amaçla kullanmaktadır.

Türkiye’de şeriat özlemi duyan, ülkeyi Ortaçağ karanlığına mahkum etmek isteyen güçler kuşkusuz vardır ve muhtemelen toplumsal bir alt-üst olmadığı koşullarda da her zaman olacaktır. Ancak bunlar, hem yansıtılmak istendiği kadar güçlü değildir, hem de örneğin 12 Eylül ve “1000 operasyon” döneminde olduğu gibi, devlet tarafından açıkça desteklenmedikleri dönemler dışında, öne çıkamamaktadırlar. Bugün belli bir tabanları bulunuyorsa, bunun temel nedeni, şeriat istemi değil –kuşkusuz bu istekte bulunan bir kesim de vardır– işsizlik, yoksulluk ve ülkenin canavarca politikalarla yönetilmesine tepki ve bu tepkiyi kullanmaya yönelmeleridir. Din ve vicdan özgürlüğü temelinde gerçek bir laikliğin savunulması, ülkeyi ABD’ye ve Batı’ya bağlama, Batılı tekellerin kölesi yapma politikalarına son verilmesi, halkın ülkenin potansiyelinden ve zenginliklerinden yararlanmasının sağlanması; dinsel kökenli gericiliğin etkisizleşmesinin, onun toplumsal temelinin zayıflamasının temel koşulu durumundadır. Parlamento içindeki ve dışındaki laikçi muhalefetse, halkın sorunlarını öne çıkarmamakla hem dinci gericiliğin ekmeğine yağ sürmekte, hem de ülkenin Amerikancı politikaların peşine takılmasına yolu açmaktadır.

 

SONUÇ OLARAK

Devir teslim töreninde eski ve yeni Genelkurmay Başkanlarının bugün ve yakın gelecekte ülkenin ününe koydukları, uygulanmasının zorunlu olduğunu ilan ettikleri politikalar, ülkenin geçmiş bağımlılıklarını bugüne taşıyan, ülkenin geleceğini tehlikeli bir biçimde ipotek altına alan ve tehlikeye atan politikalardır. İşbirlikçi egemen sınıflar geçmiş bağımlılık ve kölelik politikalarından hiç ders almamışlar, bu gerici politikaları ABD’nin istekleri temelinde güncelleştirmişlerdir. Ülkenin sürüklenmek istendiği yer kan ve ateş denizinin tam ortasıdır. Ülkenin geleceği tehlikededir ve halkın aşağıdan gelecek yaratıcılığının dışında bir kurtuluş yolu gözükmemektedir. Ülkenin geleceği her kritik dönemde olduğu gibi bugün de yine halkın ellerindedir.